İbrahim Kaypakkaya Marksist Tarihyazımı İçin Bir Başlangıç Noktası

Yazan

Melik Kara

Aşağıda, 1990'da kaleme alınmış iki yazıya yer veriyoruz. Yazılar, yazarın bugünkü teorik ve politik yaklaşımlarıyla temel ayrımlar içermiyor. Ancak, Maoculuğun anti-Marksist bir ideoloji sayılması gibi önemli bir mesele, Türkiye'de pratik-politik Marksizmin Mao Zedung'la ilgili 'özel tarihi' bağlamında değerlendirilmek gerekmekle birlikte, vurgulanmalıdır. Öte yandan, ikinci yazıdaki, "Kaypakkaya’nın politik çizgisini, 'küçük burjuva devrimci demokrasisi içinde Marksist proleter sosyalizmine en yakın olan' gibi ne idüğü belirsiz, ayrımları kategorik kılma kudretinden yoksun ve pısırık bir ifadeyle tanımlama" sözünün başlıca muhatabı, o günlerde Kaypakkaya'nın politik platformunu hakbilir bir şekilde ve Türkiye devrimci hareketinde görülmeyen bir tarzda ortaya koyan, fakat Kaypakkaya'nın, Marksizme en fazla yaklaşan devrimci olmasına rağmen, bu niteliği edindiğinin söylenemeyeceği şeklindeki görüşüyle Ekim yazarı H. Fırat ile MLKP'nin önceli politik örgütlerin yaptığı tartışmada ortaya çıkan eğilimdi. Ayrıca H. Fırat, yazıda geçen "bir-iki dürüst istisna"nın içinde kabul ediliyordu.

Yazıların her ikisi de yayın yaşamına son vermiş Emeğin Bayrağında yayınlandı. İlki, bu derginin 15-28 Nisan 1990 tarihli 26. sayısında, diğeri 15-29 Haziran 1990 tarihli 27. sayısında yayınlandı. Her bir yazının orijinal başlığı korundu. Ancak, iki yazının ' tek bir yazı' kabul edilebileceği düşüncesiyle, 'bir başlık' altında yayınlama hakkı görüldü.

Marksist tarihyazımı için bir başlangıç noktası: TKP-ML Hareketinin kuruluşu

"Komünistler tarihin devrimci mücadelede silah haline getirilmesini çok iyi bilirler." (İbrahim Kaypakkaya)

Tarihsel süreçle bugüne iletilmeyen ilgiye değmeyendir. Tarihimize, varlığımızın kendiliğinden bilinciyle bakmamız yetmiyor. Tarihimizi kurmak gerekiyor. Bu, tarih bilincinin nedeni ve sonucudur.

Türkiye’de politik Marksizm bir tarihe sahiptir. Bugüne ve yarına hazır olmanın temeli, bu tarihsel diyalektiğin kavranmasıdır.

Sol hareketin 1960’lı yıllar boyunca işleyen tarihine bakıldığında görülecektir Atılan her yeni adım -belki bir şeyleri alıp götürmüştür, ama kesin olan odur ki-, bir öncekinin ilerisindedir. İlerleme doğrusal değil sıçramalıdır ve Türkiye Komünist Partisi - Marksist-Leninist (“TKP-ML”) Hareketinin kuruluşu, Türkiye devrimci hareketinde temel bir çizginin, önceki çizgilerden kopmuş ve artık kendi özgüllüğünü kurmuş bu çizginin de “ilk vuruşu” anlamına geliyor.

“TKP-ML”, 1972 Nisan ayının som günlerinde, İbrahim Kaypakkaya önderliğinde bir grup genç devrimci tarafından kuruldu. Devrimci örgütler, genel bir kural olarak genç insanlar tarafından kurulur. Türkiye sol hareketini, “TKP-ML” Hareketine getiren yol neydi? 60’lı yıllarda sol hareket içinde, bugün de uzanımlarına tanık olduğumuz iki ayrı çizgi belirginleşmişti: Milli Demokratik Devrimciler ve Sosyalist Devrimciler. Türkiye’de devrimci geleneklerin dölyatağı MDD çizgisidir. Ulusal ve uluslararası devrimci dinamiklere açık olan MDD çizgisi çevresinde gelişen gençlik hareketinden, zamanla kurumlaşarak örgütsel biçimlere bürünen üç ayrı çizgi doğdu. Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) bir yanı temsil ederken, belli bir gelişmenin sonuçlarını verebilecek en az süre sonra Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kuruluyordu.

TİİKP, baştan itibaren Sovyetler Birliği’ne karşı oldu ve dünya ölçeğindeki ayrışmada Çin Komünist Partisinin (ÇKP) başını çektiği tarafta yer aldı. TİİKP, MDD çizgisi içinde bir kopuş temsil etmektedir. MDD çizgisinden kopuş (bu, devrimci bir kopuş olacaktı) bu gruba nasip olmamıştır.

THKO ve THKP-C bizzat Perinçek grubunun da sağcı çizgisine ve bir bütün olarak sol hareketin reformizmine bir tepki olarak kuruldular. THKO ve THKP-C, Türkiye’de sınıfsal zeminlerde mayalanan devrimci dinamiklerin dolaysız siyasal yansımalarıdır. Bu gerçekleşmiş devrimcilik, rahatlıkla bir sabit nokta olarak alınabilir.

TİİKP, görece teorik ve sistemli bir bakış açısına sahip ve Marksizm-Leninizm’in temel terim ve tezleriyle konuşurken, THKO ve THKP-C’nin içinde olduğu devrimci pratik hattına gelemedi. Bu iki devrimci hareket ise çeşitli düzeylerde etkilenmelerine rağmen Marksizm-Leninizmin sistematik düşünme evrenine lafzen dahi girememişlerdir.

İşte, İbrahim Kaypakkaya ve onun “TKP-ML” Hareketi, özgül yollarında ilerleyen bu iki ayrı çizgiye bir üçüncü olarak, gelişmeyi aşamasına götüren kuvvet olarak, bir moment olarak müdahale ederek ortaya çıktı.

TİİKP Doğu Anadolu Bölge Komitesi (DABK) Sorumlusu İ. Kaypakkaya’nın önderlik ettiği bir grup, Nisan 1971’de öne sürdüğü bazı tezlerle muhalefetini belirtti. Nihayet. İ. Kaypakkaya tarafından kaleme alınan ve “DABK Kararı” adını taşıyan Şubat 1972 tarihli metin, muhalefetin ayrılması anlamına geldi. Pratikte somutlanan temel gerekçe, TİİKP çizgisinin devrimci olmadığıydı.

İ. Kaypakkaya, sonraki aylarda geliştirdiği tezlerle sadece TİİKP’ten kopmakla kalmıyor, bir bütün olarak Türkiye sol hareketinden kopuyordu. Kaypakkaya, “eleştiri silahı”nı büyük bir beceriyle kullanıyordu ve sonuçta bütün enerjisini yönelttiği bir hedef vardı: Kemalizm.

“Şafak revizyonistleri (TİİKP), kendi boş hayallerini gerçeklerin yerine koymaya çalışıyorlar, ülkemizde bir yığın revizyonist ve oportünist klik bilhassa Kemalizm konusunda aynı şeyi yapıyor. Özellikle Kemalizm konusunda, orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları öylesine beyinlere yerleşmiş, beyinlere öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizmin komünistçe değerlendirilmesi artık imkansız hale gelmiştir."[1]

Kemalizmin, komünistçe değerlendirilmesi gerekmektedir, çünkü Marksist olmanın ilk ve temel adımı burjuva ideolojisiyle bütün bağları koparmaktan geçer ve Türkiye’de burjuva ideolojisinin tek belli başlı biçimi Kemalizmdir. Kemalizm politik varoluşlarının çeşitli iç düzeylerinde, sol hareketin (devrimci hareket dahil) bütün üyelerini etkisi altına almıştı. Burjuva ideolojisinin özgül biçimi olan Kemalizm, sol hareket üzerinde etkiler bırakıyordu. THKP-C ve THKO Kemalizmin ideolojik reddini gerçekleştirememekle birlikte, politik pratiklerinde onun dışına çıktıkları için ve o oranda devrimciydiler. Yani ideoloji bire bir olarak politikaya yansımamıştır.

“Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm. konusundaki yargılarımız, Çetin Altan, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk’tan tutun da, TİP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-C, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar, bütün burjuva ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını ayağa fırlatacaktır.”[2]

İ. Kaypakkaya tespiti koyuyordu: Komünist olmanın ilk ve temel adımı Kemalizmin reddedilmesiydi. Lenin’in yöntemiyle “çubuğu tersine büküyor” ve bunu başarıyordu Kaypakkaya. Bu bağlamda, Kemalizmin tarihsel karakterinin ne olduğu değil, bugüne tarihsel etkisinin ne olduğu önemliydi. 0, solda etkili olan birçok eğilimin nedeninin Kemalizm olduğunu belirtiyordu.

Kaypakkaya, Kürt sorununda ilk defa hakim ulus şovenizmini kırmış ve Marksist-Leninist konum almış bir enternasyonalist devrimcidir. 0, TİİKP’in şahsında bütün Türkiye solunu, kendi kaderini tayin hakkını Kürt ulusunun ayrı devlet kurma hakkı olarak anlamadıkları için eleştiriyordu. Ayrılığın propagandasını öncelikle ezen ulus komünistleri yapmalıydı.

0, Türkiye’de kapitalizmin niteliği ve gelişme doğrultusunu doğru tespit etmiş ve kapitalizmin gerici tarzda da gelişebileceğini ve feodalizmin tasfiye olabileceğini belirterek gelecekteki bilimsel çalışmalar ve politik öngörüler açısından zemin hazırlamıştır. 0, bu tespitte de ilk olma özelliğini taşımaktadır. Bu nokta ileride güçlü tarihsel sonuçlara yol açacaktır. Fakat Kaypakkaya’nın kapitalizmi kavrayışının Maocu değil Leninist olduğu kuşkusuzdur. Parti, devlet, mücadele ve devrim konularını da eklersek, “TKP-ML” Hareketinin 72’deki politik çizgisinin, diğer sol hareketlerin hayli ilerisinde ve görece tutarlı bir bütün oluşturduğunu söylemek, gerçeğin kendisini çıplak olarak ifade etmekten başka bir şey olamaz.

Bu ayrımı koyduktan sonra, “somut olarak görme”nin ilk elde mümkün olamayacağı bir problematiğe gelebiliriz: Kaypakkaya’nın Marksizmi ile Maoculuğun ilişkisinin anlamı.

Marksizm, bir defada yapılıp bitmiş bir dogma değildir. Kendisini, teorik olarak tarihsel unsura bağlamış bir öğretidir. Ortaya çıkışından itibaren bütünlüğünün bir ucunu, pratikle organik ilişkisi teşkil eder. Goethe’nin Faust’a söylettiği sözü, ‘‘Dur ey zaman!” sözünü, hiçbir Marksist, Marksizme ilişkin olarak sarf edemez. Marksitler ancak çatışmalı ve eksikli bir Marksizm gerçekleştirebilirler.

Tertemiz bir teori ve bu teorinin “sağın” bir uygulanışını arayanlar, sonuçta “doğru teori”yi yanlış pratize ederler. Bu, aydınca bir arayıştır. Başka bir dünya, başka bir ülke ve insanlar bulunamayacağına göre, Marksizm özgül tanımında somut özelliklere yer vermek durumundadır ve zaten tarihsel materyalizm bu konuyla uğraşır.

1960’lı yıllarda Uluslararası Komünist Harekette büyük bir çatışma yaşanmış ve ÇKP önderliğinde ve Arnavutluk Emek Partisinin (AEP) de başlıca tarafını oluşturduğu bir kesim, Modem Revizyonizmin karşı devrimci kampanyasına karşı durmuştur.

Bu bir devrimci mücadele hattıydı ve gerçek Marksist-Leninistler, küçük burjuva devrimcileri ya da devrimci ya da devrimci rüzgara kapılmış çeşitli burjuva demokrat akımlarla yan yanaydılar. U’K’H içinde Mao Zedung Düşüncesi’nin (MZD) ideolojik hegemonyası söz konusuydu. İdeolojik düzeyde anti-Marksist olan MZD, politik düzeyde önemli bir devrimci rol yüklenmişti ve politik mücadelenin çok öne çıktığı o dönemin uluslararası konjonktüründe, ÇKP ile yan yana olmak ağır pratik sorunlara yol açmıyordu. Yani ideolojik hegemonya politik hegemonya anlamına gelmiyordu. Dönemin belli başlı komünist partileri ve hareketleri, U’K’H şemsiyesi altında mücadele ediyorlardı. Bu durumun en pratik ifadesi, komünistlerdeki Maocu söylemdi. Uluslararası politik şartlar komünistleri U’K’H şemsiyesi dışına çıkmamak durumunda bırakıyordu. İçte Kaypakkaya’ya ulaşan, uluslararası komünist hareketin Maocu biçimlerle özgülleşmiş Marksizmiydi.

Böylesi manzaraları analiz etmek için “ne mikroskoptan yararlanılabilir ne de kimyasal ayıraçlardan. Her ikisinin de yerini soyutlama gücü almalıdır”. (Marx)

Kaypakkaya’nın bu tarz bir “soyutlama gücü” için nesnel ve öznel şartları var mıydı? Hayır! 0, Marksizmi kavrayışın bu ‘aşamasına geçmek için gerekli hazır zeminlerden yoksundu. Türkiye toplumu teorik geleneğe ve ciddi bir aydın birikimine hiçbir zaman sahip olmamış ve Marksizm sadece birtakım eğitilmişlerin kültürel “kazanımı” olmuştu.

Kaypakkaya, Marksizme, güçlü bir politik geleneğe sahip toplum zemininden kalkarak pratik-politik düzeyden ulaştı. 0, temel tarihsel ayrım çizgilerini çekmeyi başardı. TİİKP’te bir retorik olan temel Marksist ilkeler, Kaypakkaya’da, bir ayağını da devrimci gençlik hareketine uzatmasıyla, can ve kan kazandılar. Bu, teoriyle pratiğin bir tür birliğiydi ve Kaypakkaya, bu organik bağdan hareketle diğer iki devrimci örgütün yapamadığını yaptı. Politik düzeyde inşa ettiği Marksist kavrayışının yardımıyla, devrimci niteliği pratik mücadeleden ideolojik mücadele alanına taşıdı. Buradaki en büyük hedefi, güçlü politik etkileri olan Kemalist ideolojiydi.

Öte yandan, devrimci bir politik hatta sahip olmayan TİİKP, retoriğindeki özgül Marksizmin sadece Maocu biçimini organik bir edinime tâbi tuttu. İşte bu yüzden aynı “kaynak”tan alınan Marksizm, "TKP-ML” Hareketinde Kemalizmin nasıl reddedileceğinin yolunu gösterirken; TİİKP’de, Kemalizme nasıl sahiplenileceğinin anlayışı oldu.

Maocu ideoloji, kuşkusuz Kaypakkaya’nın devrimci politik konumlanmasında güçlü etkilerde bulundu. Fakat bu, geniş bir tarihsel çerçeveden bakıldığında, onun Marksizmi esas olarak uyguladığı pratik-politik düzeyde kısmi etkiler olarak kalacaktır. Maoculuk, deyim yerindeyse, Kaypakkaya’nın iğreti bilincidir.

Kaypakkaya, Maoculuğu kapıdan buyur edip (lafzı ve bilinci budur) pencereden kovmuştur (politik varoluşu ve eylemi de budur).

Kaypakkaya’nın Marksizmi; ülkenin veri siyasal geleneği, devrimci gençlik hareketi ve “Marksist Teori"nin (Marksist Teori ile uluslararası konjonktürdeki Marksizm anlayışının kaynaştığı bir tarihsel biçim olarak Marksist teori) kaynaştığı bir tarihsel Marksizm biçimidir.

Türkiyeli komünistlerin görevi, Marksizm kavrayışında tarihsel öğeye daha az yer vermek ve uluslararası komünist hareketin “Fetret Devri”ni sonlandırmak, Lenin ve Stalin döneminin etkin teorik-politik önderliğini yaratmak için ve devrim için, bayraklarını daha da yükseklere çekmek olmalıdır.

İbrahim Kaypakkaya: Teorinin atan yüreği pratiğin işleyen beyni

"Zamanlarının bedelini ödemeden, kimse onların kendilerine özgü olumlu bir yönleri olup olmadığını ve geriye ne kalacağını bilemez." (Herman Hesse)

Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz? Nereye gittiğimizi ifadelendirmedeki temel araçlarımızdan biridir nereden geldiğimiz. Politik hattımızda ortaya çıkmış ve çıkacak çatışmaların çözümünün ne yönde olduğu/olabileceğini ortaya koyabilmek, neyin nasıl egemen olacağını bilmek için nereden geldiğimizin bilinmesi gerekir.

18 Mayıs 1973; nereden (ve kimden) geldiğimize ilişkin bir gündür.

İbrahim, kısa devrimci yaşamım yoğun olarak sürdürmüş, kendisine, 1960’lı yılların sonlarındaki devrimci romantizm açısından dahi görkemli sayılabilecek misyonlar yüklemiş bir devrimciydi. “Zeki ve inatçı” biri olarak nitelenen İbrahim, erken yaşlarda mücadeleye atılmış, bulunduğu örgütte başlattığı Marksist-Leninist muhalefet hareketini kısa süre içinde örgütsel sonuçlarına götürmüş ve “TKP-ML” Hareketinin kurucu önderi olmuştur. önderliği altında yürütülen politik faaliyetin bir yılı henüz dolmadan düşmanın eline geçmiş ve aylar süren, bir direniş destanının yaratıldığı işkencelerden sonra 18 Mayıs 1973’de, Diyarbakır’da öldürülmüştür. 0 henüz yirmi dört yaşındayken, sol hareketin anlı şanlı gediklilerinin havsalasının alamayacağı politik vaziyetler almış bir politikacı olarak yaşamını noktalamıştır.

İ. Kaypakkaya’nın çıkışı, 12 Mart dönemine gelen sol hareketin çeşitli kesimlerinin çıkışsızlığına karşı bir çıkıştı. 0, özgülleşemediği için devrimci olamayan “teorik bakışlı” bir yapıyla; devrimciliğini, belli başlı olarak sadece özgül sosyopolitikadan besleyen hareketin yetmezliğini reddederek; fakat birinin devrimciliği diğerinin programatik disiplinini almak suretiyle, aktif bir bağlantı kategorisi olarak politik sahnede yerini aldı.

Onun, Marksizme ilişkin değerlendirilmesine de, Marksizmin öncel bağlantı kategorisinden, bir yandan teorisi ve pratiğinin, diğer yandan bilimi ve felsefenin dolayımından, yani politik düzeyden yola çıkılarak girişilebilir. Teorinin, pratik işlev gördüğü ve dolaysız devrimci pratiğin, pratik olarak edinilmiş teori ile bir ara kategori oluşturmak üzere kesintisizce uzatıldığı; teori ile pratiğin ön birliğinin oluştuğu bir Marksizm uygulamasıdır onunki. 0, politik olarak ve pratik-politik düzeyde gerçekleşmiş bir Maksizmin temsilcisidir. Söz konusu edilen, Marksizmin, Lenin’de özel ifadelerini bulan temel politik tezlerine tekabül eden bir gerçekleşmedir.

Bu ifadeler, bir soyutlama çabasının ürünüdürler. Böyle bir çabaya nasıl gelindiğini birkaç önermeyle göstermek gerekiyor:

Kaypakkaya’nın politik çizgisi devrimciydi. Bunu görmek için bir çift gözün ve bir beynin olması yeterlidir.

0 dönemde İ. Kaypakkaya, Deniz Gezmişler ve M. Çayan’da temsil edilen çizgiler dışında bir devrimci politik hat yoktu.

Kaypakkaya’nın devrimciliği THKO ve THKP-C’nin devrimciliğinden radikal bir farklılık gösteriyordu. Kaypakkaya, kesintisizce ilerletilmiş ve bu anlamda burjuvazinin olası devrimciliğinin bütün etkilerinden sıyrılmış, ondan kopmuş bir devrimci niteliğe sahipti. Bu yan, çeşitli uzanımlarıyla Kemalizme karşı açılan şiddetli savaşta somutlanıyordu. Kaypakkaya’nın devrimciliğinin diğer devrimcilerden radikal farkı, bugünkü tartışmalar açısından vurguya ihtiyaç gösteriyor. Çünkü toplumsal ve teorik olarak, bugünle organik bağı içinde kesintisizce geleceğe uzatılmış bir devrimcilik, savaş silahı olan Marksizme özgü bir devrimciliktir.

(Politikada) Marksist olmanın ilk temel şartlarından biri -olanca politik anlamıyla- devrimci olmaktır.

0 halde Marksizm, devrimci olmayan politik çevrelerde aranmayacaktır.

Devrimci politik güçlerin ikisi (THKO ve THKP-C) ise küçük burjuva demokratizmiyle ağır şekilde sakatlanmıştır. THKO ve THKP-C’nin devrimci birer hareket oldukları ne kadar açıksa, ondan etkilenmekle birlikte Marksist olmadıkları da o kadar açıktır. Zaten Türkiye’de devrimci hareketi eleştiren k-b sosyalisti ya da revizyonist külliyat, bu hareketlerin Kemalizmin ağır etkisinde olduklarını sıkça işleyerek kendilerinin sözümona “Kemalizmden uzak” reformizmlerim aklıyorlar. Bu işlem sırasında da istisnasız hepsi, Kaypakkaya adındaki anti-Kemalist gerçeği görmezden geliyorlar.

Son önermeyi kestirebilmek artık mümkün: 12 Mart dönemi Türkiyesi’nde Marksist arayan birinin, dikkatini ve sorularını yönelteceği biricik politik kişilik İ. Kaypakkaya ve biricik politik çizgi “TKP-ML” Hareketinin çizgisidir.

Kaypakkaya’nın Marksist olduğunun tanıtlanması bu açamadan sonra gelir ve bir soyutlama içlemi gerektirir. Lenin, en basit ilkel soyutlamada dahi idealizmin olanaklarının ortaya çıktığını belirtiyordu. Fakat, “genelin önde gelen çözümünü bulmadan, parça parça sorunları ele almak mümkün değildi ve soyutlama, zorunlu bir işlemdi.

İdealizm tehlikesinin ortaya çıktığı alana girip savaşmayı göze alamazsanız, Kaypakkaya’nın politik çizgisini, “küçük burjuva devrimci demokrasisi içinde Marksist proleter sosyalizmine en yakın olan” gibi ne idüğü belirsiz, ayrımları kategorik kılma kudretinden yoksun ve pısırık bir ifadeyle tanımlarsınız.

Türkiye sol hareketinin tarihini ele alanların, bir-iki dürüst istisna dışında neredeyse tümünün “paradigma”ları, İ. Kaypakkaya’nın politik varlığını yok saymak üzerine geçerli olabiliyor. Politik tezleri ve eylemleriyle Kaypakkaya, kendisini pozitif bir temel olarak almayanları tutarsızlığa mahkum ediyor.

Kaypakkaya, 1972’de açtığı kanal vasıtasıyla, Türkiye devrimci hareketinde iki temel gelenekten birinin, komünist geleneğin başlatıcısıdır. 12 Mart dönemi sonrası, politik ve organik ardılı olan TKP-ML Hareketi ile birlikte THKO ve THKP-C’den dönüşerek ya da koparak, onun açtığı politik kanal çerçevesinde konumlanan hareketler, genel varoluşları ve karakteristikleriyle bir gelenek oluşturdular. Fakat, genel olarak komünist geleneğin üyelerinin, Kaypakkaya ile aralarındaki dinamik politik bağın yeterince ayırdında oldukları söylenemezdi.

Komünist hareketler geleneğinin üyeleri, tarihin politik bilincini kesimsel bilincinin üstüne çıkaramadıklarından (aslında bu eksiklikten TKP-ML Hareketi de bağışık değildi) politik miraslarını tutarsızca reddettiler.

Bugün Maoculuğun etkilerinden sıyrılındığı bir dönemde Kaypakkaya’yı Maoculukla ilişkisinden dolayı reddetmeye kalkışmak, Maoculuğun öldükten sonra öcünü alması anlamına gelecektir. Bu, sonuçlarına uzatılırsa, 1980’li onyılın ilk birkaç yılına kadar olan tüm bir dönemin, komünist hareketin reddine konu olmasını getirecektir.

Komünist gelenekten her kim ki, 1979-80’e kadar kendisini komünist olarak değerlendiriyor; Kaypakkaya’yı da aynı şekilde değerlendirmek durumundadır. Bu, bir ele alış tarzı değil, formel bir Marksizm anlayışı açısından dahi temel bir gerçektir. Çünkü o zamana kadar herkes, Kaypakkaya ile -eğer bu terimleri kullanmak gerekirse- aynı biçim ve içeriğe sahip bir Marksizm savunuyordu.

Öte yandan, Türkiye Marksizmin başlangıcını, 1980 yılı veya daha yakına almak, suyu öyle bulandıracaktır ki, “kargaşada Tanrının hangi fakirden yana olacağını” kestirmek pek güç olmayacaktır.

Bu, politik sonuçlarını -geçmişi bir yana bırakırsak- politik yelpazenin bugünkü heveskârları açısından, sınıf mücadelesi arenasındaki sınıfların potansiyelleri, ittifakları ve devrimin karakterinde oynayacakları rollere ilişkin olarak kapsamlı bir şekilde verecektir.

Komünist gelenekte organik olarak yer alıp, Kaypakkaya’nın mirasını reddetmek, “eski şişelere yeni şarap koymak” olacaktır. Ya birilerinin yaptığı gibi, hiç olmazsa bu alanda tutarlı olmak ve şarabı şişesiyle birlikte bir yana bırakmak gerekiyor Bu Marksist gelenekten politik bir kopuşu göze almayı gerektirir. Ya da şu veya bu tarihsel unsurun görüntü dünyasında kaybolmadan, komünist devrimci nitelik ve gelenekte, politik ayrımlarıyla birlikte ısrar etmek gerekiyor.

Kaypakkaya’nın söz konusu tarihsel görünüşünü doğru olarak kabul edenlerle, (Kaypakkaya’yı) o görünüşe indirgeyerek reddedenler, devrimci ve komünist hareketin tarihine ayrı yerden bakıyorlar.

Bu, formel bir Marksizm anlayışıdır. Marksizmin kendisini (Marksist hareketi de nesneleştirmek gerektiği anlamda) tarihsel materyalist bir tarzda kavramadıklarını gösterdikleri gibi ve bugün bunun yapılmadığı koşullarda, pratik-politikadaki devrimci ayrıcalıklara, geleceğin de bir anlamda sigortası olduğu için, hak ettiği yeri vermediklerle anlamına gelir.

İyice anlaşılması gerekiyor Türkiye‘de Marksizm-Leninizm, Kaypakka’dan bu yana kendi içerisinde gelişmeler göstermiştir. Bu gelişme, ana kanalım tarihsel itilimlerin oluşturduğu bir gelişmedir. Gerçeği kendi dar ufku sanan kimilerinin büyük bir azametle yaptıkları gibi işçi sınıfının, Marksizm tarafından ortaya konan tarihsel rolünü “keşfetmek”, Türkiye toprağında hiç de yeni değildir.

1979-80 yılları ve içinde bulunduğumuz son yıllar, Maksizmin kavranışındaki gelişmenin açama kaydettiği yıllan olduğu doğrudur.

Fakat sadece gelişme aşamaları...

Kaypakkaya’nın, Marksizme ilişkin büyük kopuşundan sonra, yaşanması gereken Marksizm içi sıçramalar yaşanmamıştır. Eksikliklerin, yukarıda belirtilen yıllarda üstesinden gelindiği yanılsamasına kapılmak, dikkatleri, artık doğal sınırlarına gelindiğinin güçlü sinyallerini veren Kaypakkaya orijinli Marksizmimizin eksikli yapısına yöneltmemizi engelleyecektir. Bugün komünistler arası birliğin, küçük burjuva sosyalizmi ve devrimciliği ile aramızda yeni radikal ayrım çizgileri çekmemizden besleneceğini de politik varoluşumuza güçlü çekiç darbeleriyle ve incelikle nakşetmemiz gerekiyor.

 
 



[1] İbrahim Kaypakkaya, Bütün Yazılar, C.1, Der.: Hasan Cançöte, Tufan Yay., İstanbul 1976, s. 146

[2] A.g.e., s. 146

Okunma 15067 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.