Bu sayfayı yazdır

Ömer Laçiner: Ölüm oruçları ve bir “solcu”nun hezeyanları

Yazan

Senin işlerini bilirim, ne soğuksun, ne de sıcak:

keşke ya soğuk ya da sıcak olsaydın.

Böylece ne soğuk ne de sıcak olduğun için seni

ağzımdan kusacağım.

İncil, Yuhanna’nın Vahyi 3. Bab, 15-16

Cemal Poyraz

Birikim dergisinin 142/143. (Şubat-Mart 2001) sayısında “Zuladaki Resmimiz: Hapishaneler” adlı mini bir dosya yayınlanmıştı. Aynı derginin 145. sayısında Laçiner’e dönük yapmış olduğum eleştiriler, Laçiner tarafından yanıtlanma “lütfuna” da erişmiş bulunmuşlardı. İlla psikolojik bir dil kullanacaksak, esas hatları itibariyle “öfke, bilgiçlik ve haddini bildirme” gibi ezici/sindirici patolojik dürtülerle kaleme alınan “yanıt” yazısı, Birikim’in taşıdığını ileri sürdüğü geniş katılımlı demokratik tartışma platformu olma gibi çapı büyük bir iddianın yakınından dahi geçemeyecek bir yayın ve tartışma politikasına sahip olduğunu kuvvetle vurgulayan tipik bir örnektir. Eleştirel üslubumun (içeriğin değil) sertliğinin ibresinin yere yakın seviyelerde seyretmesi yönünde bilinçli bir tercihle yapmış olduğum eleştirilere Laçiner tarafından yarı megaloman bir tavrın belirleyiciliğinde verilmiş olan ucuz mantık oyunları ve küfre kaçan yargılarla süslü “yanıt”, bir bakıma Laçiner’in anladığı dilden muhatap alınma konusunda gösterdiği sebatkar ısrar, bizi üslubumuzu sorgulamamız konusunda uyarmıştır. Keskin fikirleri yumuşak geçişlerle tartışmanın diğer tarafına iletme niyetindeki hamlenin konjonktürel gereksizliğini ve geçersizliğini, “duyarlı demokrat” maskesini süratle uzak bir yerlere fırlatarak izlemiş olduğu pratik tavırla tanıtlayan Laçiner’in politik konumuna hiçbir sınırlama tanımadan, sözümüzü sakınmadan işaret edeceğiz. “Tartışmanın üslubu ve dili” gibi hususlarda birincil yetkili uzman edasıyla ahkam kesen Laçiner’in yazıma, şahsıma ve dolaylı olarak Teori ve Politika dergisine dönük olarak “traji komik sözler etmek, ağzından çıkanı kulağı duymamak, pervasızca ithamlarda bulunmak” vb standartlaşmış yergi kalıplarıyla kendince saldırıya geçmesi, bu tip bir karşı-saldırı yazısının yazılmasını gerekli kılmıştır. Laçiner hiç meraklanmasın: Tüm yazısına sinmiş kinik tavır, karşılığını fazlasıyla alacaktır. Herkes kendi yerine! Polemik ise polemik... Laçiner gibi “demokrat tartışmacı” pozlarında arzı endam etmeye gereksinme duymuyoruz. Yalancı kibarlık bizden uzakta dursun. Bu bir suikast yazısıdır. Haya de La Torre’un “Entelektüel Peru” için devrimci hırçınlıkla söylemiş oldukları, çizsin yolumuzu: “Entelektüel Peru’nun tüm güçlü ve otantik yanlarına sahip çıkarken, egemen sınıf entelektüelliğinin aristokratlarını devirin, bu kartondan Olympos’un tüm sahte tanrılarına acımasız davranın.” Bay Laçiner, Torre’dan destek alarak ifadelendirirsek, “Entelektüel Türkiye’nin güçlü ve otantik yanlarının” temsilcisi değildir.  

Neler denmişti?

Söz konusu yazıda Laçiner’e yönelik eleştirileri üç ana grupta toplamak mümkündür:

1. İlk eleştiri, Laçiner’in yazısında, mevcut “iktidar bloğu”na karşı somut bir mevzi olan koğuş tipi cezaevlerinden F tiplerine geçiş operasyonu boyunca ve neticesinde açık seçik görülebilir hale gelen Türkiye devrimci hareketinin bağrında taşıdığı yapısal sorunlar dolayısıyla uğramış olduğu stratejik ve topyekun mağlubiyetinin karşısında, devrimci hareketin belini nasıl doğrultabileceği konusunda hiçbir politik argüman geliştirme niyetinin bulunmayışıdır.

Bu Bay, Türkiye toplumuna dönük kendisinin yapmış olduğu “kıvrak” sosyolojik analizlere o kadar hayrandır ve saptamalarının doğruluğu ve tamlığı konusunda o kadar kendinden emindir ki, devrimci mücadelenin araç, metot ve biçimlerine ilişkin heyula gibi tartışmaların üzerinden pervasızca atlar ve Türkiye’de devrimci mücadelenin mevcudiyetinin “somut koşulları”nı şu şekilde açıklar: “Eğer ortada toplum dışına itilme, dışlanma gibi 1980 sonrasında belirginleşen bir olgu olmasaydı, yukarıdaki tespit ve vargılar bu döneme kadar geçerli ‘silahlı mücadele’lerin terki sonucunu verirdi.”[1](!) Demek ki “toplum dışına itilme” olmasaymış, silahlı mücadele[2] yürüten örgütlenmelerin ve bunun gerekliliğini ileri süren çevre ve oluşumların varlık nedenleri kesinlikle ortadan kalkmış olacakmış. Bu tip bir olasılıkçı mantık, her şeyden önce, kendi politik çekilmeci temennilerini çeşitli kılıfların arkasına gizleme dürtüsünün ürünüdür. Devrimci örgütlenmelerin verili halleriyle kadrolarını öncelikle varoşlardan devşirmesi, öyle ki Türkiye toplumunun “en zayıf halkası”na tutunmaları, inkarı güç bir biçimde bir vakıa olarak karşımızda durmaktadır. Fakat uçurumvari eşitsizlikler üreten bir toplumsal yapının var ettiği “dışlanma”nın tezahürleri olarak varoşlar oluşmamış olsaydı da eğer, öyle “derinlikli” tahlil harekatlarına girişmeden de bu coğrafyanın kendi zulasında, devrimci mücadele yürütmek isteyenlerin meşruiyetine halel gelmesine engel olacak denli yeterli miktarda haksızlık ve ezilmişlik barındırdığından kuşku duymak yersizdir. Bu tip kuşkucu varsayımlarla politik gündeme ilişkin yaptıkları sosyolojik fikir egzersizlerinin esnekliği ve enginliğinden başları dönen “aydın”lar, asgari devrimci politik bilinçten yoksun olduklarını fark edemeyecek kadar kendi gerçekliklerine körleşmişlerdir. Onlara laf anlatmaya çalışmak boşunadır, çünkü sudaki aksini görüp kendi güzelliğiyle büyülenmiş ve kendi güzelliği peşinde en sığ dereciklerde dahi kulaç atmaya mecali kalmayarak boğulan narsistleri andırmaktadırlar. Onlar “suni denge”nin bekçisidirler.

Laçiner hikmetinden sual olmaz bir kürsüden hitap ettiği gibi dermansız bir sanrıya kapıldığı için bunun tersini uzun boylu düşünmeye yeltenmez. Söz konusu “dışlanma” olmasaydı belki de silahlı mücadele değil ama, barışçıl mücadele biçimlerinin terki sonucuyla yüz yüze kalmış olabilirdik. Güdümlü ideolojik olasılık hesaplarının ancak sahiplerinin niyet ve anlayışlarını daha bir görünür kıldığı açıktır: “Devrimi yine toplum içi dinamiklerden hareketle gerçekleştirmeyi düşünenler, düzenin bu dinamiklerin devrimci vasfını söz konusu güç/baskı ve denetim ağıyla değil, özellikle, başka hangi yollarla absorbe edebildiği sorusunun cevabını aramaya, o vasfı açığa çıkarabilme imkan ve araçları üzerine yoğunlaşırlardı.”[3] Laçiner’e göre aslolarak yürütülmesi lazım gelen mücadele biçimi, düzenin yeni iç örgütlenme prensibine uygun olarak, çeşitli askeri formları da dahil olmak üzere politik değil, ideolojik olmalıdır. Bu Birikim’in, sadece kimi konjonktürel analizlerin haklı kılacağını düşündüğü değil, her daim savunageldiği bir tezdir. Eğer söylenecek söz bundan ibaret ise, bu kadar dolambaçlı yollara girmenin lüzumu yok. Kültürel solcularımız, tabii ki varlıklarının meşruiyetinin teorizasyonunu yapma konusunda dikkate değer bir yol kat etmişlerdir. Ne de olsa, yılların “emeği”!

2. Laçiner’e dönük ikinci temel eleştiri şu şekildeydi: Laçiner’in devrimci yapılanmaların hangi saik ve duyarlılıklarla işlediklerine ilişkin olarak yapmış olduğu tespitlerde kullandığı eleştirel sosyo-psikolojik dil, devrimci politikanın olanaklarına dair argüman geliştirme niyetlerinin önüne set çeker. “Umutsuz isyanın dışavurumu”, “ölmenin kutsallaştırılması”, “dışlanmışlık hissi veren durumlarıyla kapıldıkları karamsar tepki ve öfke”... Laçiner hiç mi düşünmez sarf ettiği sözlerin devrimci yapılanmaların haleti-ruhiyelerinin analizinde televizyon ekranlarında söz alan ve her an karşılaşılabilecek burjuva pedagoglarının klişeleriyle türdeşliğini? İsyanın umutsuzluğu ve dışa vurulan tepki ve öfkelerin karamsarlığının, toplum dışına atılmış olma gibi bir “nesnel” bir analizin değil de, merkezi çekirdeği bizatihi bu düzen olan belirli tip bir bakış açısının neticesinde ulaşılmış vargılar olduğu açıktır. Ölmenin kutsallaştırılması türünde bir manipülatif değerlendirme ise devrimci politikanın “radikal” eleştirisinde epey yetkinleşmiş bulunan köhnemiş “entelektüel” yazı erbabının zihinsel mahsulüdür. Sınır durumlarındaki kimi direniş biçimleri ve bunların devrimci yapılanmalar tarafından savunulma ve tasdik edilme üsluplarını, bu devrimci yapıları birer çılgın kamikaze birlikleri, yılmaz intihar gönüllüleri gibi resmetme gayretinin merkezine yerleştirme, diğer bir deyişle egemenler tarafından kan kusturulan bir halkın “evlatları”na en müşkül durumlarında üst gerçeklerden atılan salvo atışları, böylesi bir sinir bozucu konjonktürün az sayıda hayırlı neticelerinden olan yer tayininde kritik bir işlev üstlenir. Senin yerin Bay Laçiner, yaşadığımız ölüm orucu konjonktüründe, barikatın öte tarafıdır. Susman devrimci politikanın günümüzdeki gerekleri açısından (barikat direnirken!) en hayırlısıdır.

“İkinci toplumu” kendilerine yer-yurt edinmiş devrimci yapılanmaların psikolojisinin analizinde Laçiner tarafından yapılmış olan tasvir, devrimci yapılanmaların kimi güdülenimlerinin veya şiddet eğilimlerinin üzerinde fazlaca kalem oynatarak ve yer yer grotesk bir abartıya kaçarak yapılmıştır. Varoş devrimciliğinin resmedilmesinde çeşitli devrimci yapılanmalar arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin mutlak bir kapsayıcılıkla kullanılmış olan bu tip bir sosyo-psikolojik dil ile devrimci muhalefetin imkanlarını tartışmak mümkün değildir. Örneğin DHKP-C ile MLKP ya da TKİP ile TDP arasındaki ayrım çizgilerini silikleştiren ve tüm devrimci örgütleri muğlak bir başkaldırı histerisi başlığı altında toplayan bu tip analizlerdeki liberal anti-şiddetçi eğilimleri görmek zor değildir. Sosyal psikoloji kuramının eşsiz örneklerini sergiledikleri gibi afaki hülyalarla avunan bu gafiller, Platon’un mağarasındaki gibi sırtını gerçeklere dönmüş ve gerçeğin gölgesini gerçeğin ta kendisi sanan bu ılık şahsiyetler, tüm yapıp-etmelerinin ağzına dek egemen ideolojiyle doldurulmuş olduğunu öğrendiklerinde geçirecekleri ruhsal sarsıntılardan şimdiden ürkmeye başlasalar iyi olur.

İşte bu ve benzeri sebeplerden ötürü, Laçiner’in yazısı “birinci toplum”un merhametli/insancıl kesiminin “ikinci toplum”un devrimcilerine duyduğu cılız ve naif bir acıma duygusuyla kaleme alınmıştır. Bunun yanında Laçiner’in “bu çığlıkları yüreğimizde hissetmeliyiz” davetinde somutlanan devrimcilere gösterilen merhametli empatinin işaret ettiği yer, paradoksal olarak, devrimcilikten ricat etmektir.

3. Laçiner’e dönük son eleştiri, devrimcilerle devlet güçleri arasındaki gerilimin toplumsal bir saflaşmanın konusu olduğu ender rastlanır an’larda, “devrimcinin eksiği karşısında devrimci olmayan’ın tamının hükmünün olmaması gerektiğidir.” Bu sebepten ötürü, devrimcilerin “hatalar”ından bahis açmaktansa, devrimcilerin direnişinin kendi politik ataletlerini yüzlerine vurmasından rahatsız olan ve hızla devrimcilere sırtlarını dönüp beyaz bayraklarını çıkartan “birinci toplum” solcularının (reformistler) eleştirilmesinin yeğlenmesinin etik bir sorumluluk gereği olduğudur.

Neler dedi?

Pek bir şey değil. Verecek cevabı olmayanlar, kelime dağarcıklarından tozlanmaya yüz tutmuş, kimsenin değer biçmeyeceği sivriltilmiş kara imgeleri çıkartıp kullanıma sokmakta serbesttir. Dikkate alınmaya değmez kimi “sataşmalar”dan arıtıldığında Laçiner’in yanıt yazısı, acınacak derecede düşünce fakiridir.

“Ölüm oruçları ön plana çıktığında kamuoyunun hissedilir derecede belirgin bir hayırhah tavırdan devletin şiddetle müdahalesine prim veren bir tavra geçişini, devletin manipülasyonlarına ya da eylemcilerin hatalarına bağlamaktan ziyade; 1980’lerle birlikte hemen tüm toplumlarda çeşitli derecelerde kendini gösteren bir olguya, toplumsal düzenlerin bir ‘dışlananlar kesimi’ oluşturacak biçimde işler hale gelişine bağlayan bir açıklama yapılıyordu o yazılarda (kendisinin ve Devecioğlu’nun).”[4] Bu tip bir akıl yürütme ve “teorik-pratik” hatta ilerleme, en basitinden bir tutarlılık testine dahi dayanamayacak kertede kendi içinde çelişkili bir görünüm sunar. Eğer ki bu toplumun içinde bir çeşit “dışlananlar kesimi” oluşmuşsa operasyon öncesi en azından devrimcilik adına umut veren genel bir toplumsal duyarlılığın varlığının izahı nasıl açıklanacaktır? “Güce yaltaklanan melanet bir yapıntı” (Melik Kara) olarak kamuoyu eğer ki “dışlananlar kesimi”ni kendisinden ayıran Çin Seddinin üzerinden insancıl kimi duyarlılıklarla atlayabildiyse, o taktirde söz konusu tavır değişikliğinin nedeni de “dışlanan kesim”in 1980 sonrası kendini gösteren bir olgu olarak ortaya çıkması değildir. 1980 öncesi egemenler tarafından yapılmış olan her vahşet girişiminin önünde dayanıklı toplumsal barajlar varmış gibi, 1980 sonrasına ilişkin bir durum değişikliğinin bu şekilde izah edilmeye çalışılması, Birikim’in genel olarak teorik sorunları lafzi kalabalıklarla geçiştirme ve savuşturma anlayışına uygundur. Buradaki temel sorun, sözü edildiği şekliyle bir “dışlanan kesimi”nin oluşup oluşmadığı değil, bu tip bir tespitin teorik ayakları özensiz bir şekilde kurulmasına karşın toplumsal görüngüleri açıklayıcı bir misyona sahip olduğu yolunda bir iddiayla ortaya çıkılmasıdır. Ama bu ve benzeri teorik gediklerin, en tepelere kurulmuş itiraz kabul etmez “hakiki sosyalist” kimliğinizden ötürü, efsunlanmış müritleriniz tarafından görmezden gelineceğinden o kadar eminsiniz ki! Bilgiçlikle teorik üretim arasındaki uçurumdan bihaber bu teori kalpazanları, “liberter” ruhlarını izlediklerini öne sürdükleri bilimsel pratiklerinden uzak tutmayı denesinler.[5]

Bu yüzden Laçiner; “dışlananlar kesimi”nin varlığına ilişkin tespitine dönük olarak yapılmış olan bu tip bir açıklamanın, “Fanon’un sömürge toplumlarında saptamış olduğu maniheist bölünmenin Türkiye topraklarına sızması” olarak değerlendirilmeye uygun birtakım özellikler taşıdığı şeklindeki düşüncemi, “sömürge toplumlarından beri var olan, bildik bir sorun değil, yeni bir durum sözkonusu” şeklinde yanıtlamayı yeterli bulmuştur. Açıktır ki sömürge toplumlarında Fanon’dan sonra nicedir varlığı konusunda bir çeşit genel mutabakat sağlanmış olan bu tip bir toplum içi yarılmanın; Mahir Çayan gibi söylersek, sömürge toplumlarındaki gibi “açık bir işgal”le değil, “gizli işgal”le yüz yüze olan Türkiye toplumunun içinde vücut bulması “yeni” bir durum olarak anlaşılabilmeye uygun bir nitelik sunar. Fakat yakası açılmamış orijinal sözler söyleme gayretinde olan Laçiner için bu “eski” yorumlar, görmezden gelinebilecek ve kendisinin “tenezzül etmeme hakkı”na sahip olduğunu düşündüğü bir uzak geçmişin sönük yankılarıdır. Ben-merkezci, teorilerini başka teorilerle kapıştırmayı bir çeşit düşkünlük sayan bir fikriyatın kısırlığı, ucube hayaletler olarak okuyucusunu büyülemek için çeşitli illüzyonlara sığınılmasına yol açar. “Sözün düşüşü”, kendilerine has demagojilerini, içi bir yığın süprüntüyle doldurulmuş kuklalar olarak en revaçta olan tiyatro sahnelerinde oynatma çabasındaki bu sahte tanrıların tutulacak bir tarafı olmayan “açıklamalar”ında süratle yol almaktadır.

Devrimci-“Solcu” ayrımı. Başka neler dedi Bay Laçiner? “‘Devrimci’ sıfatını sırf kendisine ve adına konuştuklarına tahsisli sayıp, bizi ve kendileri dışında her sosyalistim diyeni lütfedip ‘solcu’ yani ‘devrimci olmayan’ kategorisine yerleştirerek iş başlıyor”[6] diye yazıyor. Laçiner, bu tip bir tespite neden karşı çıktı anlamakta güçlük çekiyoruz. Dediğinde haklıdır, kimi politik kimlik tanımları yerli yersiz kullanılarak yıpratılmış ve kullanışsız hale getirilinceye dek bir söz yarıştırma oyununun araçları olarak işe koşula gelmişlerdir.[7] Fakat böylesi bir tarihsel olumsuzluk, bahsi geçen politik tanım ve sıfatların hükümsüzlüğüne kanıt sunmaz. Laçiner’in, kendisinin ve Birikim’in devrimci olmadığı gibi aleni bir mevzuda gösterilen bu çeşit bir alınganlığın anlaşılır bir tarafı yoktur. Devrimcilik gibi belirli bir süre zarfında politik düzeyde şiddet araçlarının kullanımını gerektiren bir pratikten[8] uzak olan Laçiner ve Birikim’in, genel olarak “solcu” kategorisinde değerlendirilmeye uygun olmasına karşın, bu kategoriyle yetinmemesi ve aç gözlü bir çocuk gibi hakkı olmayan sıfatlara ve “apoletlere” el uzatması, Laçiner’e bir özdoyum sağlar belki ama, gerçekçi değil hayali bir değerlendirme olur.

Devrimci-reformist ayrımı, tüm solcular ve “kendilerine sosyalistim diyenlerin” devrimci olduğu gibi bir gerekçeyle savuşturulamaz. Savuşturanlar, yakayı ilk ele veren reformistlerdir. ÖDP, SİP, EMEP, TSİP gibi legal partilerin tümü reformist ve “solcu”durlar. Devrimcilik, fikirlerin gümbürtülü ve havai fişekler gibi göz alıcı çarpışmalarında aranmaz. Devrimcilik, fikirlerin devrimciler tarafından bedenleriyle ve şiddet araçlarıyla savunulmasında aranmalıdır. Asıl olarak deme işi değil, yapma işi... İP ve DHKP-C’nin anti-emperyalizm savunularında kimi ortak halkalar ve düşünce paralellikleri saptamak mümkündür, ama bu durum, birinin bırakalım devrimciliği, reformist olarak bile adlandırılmasının reddedilemez birtakım problemler içermesine engel oluşturmazken, diğerinin devrimciliği konusunda en ufak dahi şüpheleri olanlarda art niyet aramayı gerektirecektir. Ayrım bu kadar açıktır. Değil eline silah alma gibi pratiği hayata geçirmeyi, bunun düşüncesini dahi aklına getirmeye cesaret edemeyen ve hatta bu şekilde yıkıcı düşüncelere sahip olanları akademik mevzilerine daha bir sıkıca yapışıp örneğin “hegemonyanın ehemmiyeti” gibi kendileri tarafından binbir şekilde dumura uğratılmış savlarla eleştirenler, devrimci değildir, olmasına da herhangi cüzi bir imkan bile yoktur. Ama Laçiner’in “kendisine sosyalistim” demesinin önünde de hiçbir engel bulunmamaktadır; O, kulaktan kulağa oynar gibi sosyalizm hakkında fısıldaşmalarda özgürdür. “Kendine sosyalist”!

Devam edelim. Yazıda, “devrimciliğin eksiği karşısında devrimci olmayanın tamının hükmü yoktur” şeklindeki Melik Kara’dan yapılan alıntıya fazlasıyla ve kendisi açısından oldukça makul gerekçelerle takılan Laçiner, bu cümledeki fikri şu şekilde “eleştirmiş”: “Poyraz, tam da bu kalıptaki yargı cümlelerinin egemen sınıf sözcülerince binlerce kez ifade edildiğini, örneğin bir faşistin ‘milliyetçinin eksiği karşısında milliyetçi olmayanın tamının hükmü yoktur’ sözünü gayet rahatlıkla ettiğini, yani bu cümledeki mantığın özbe öz sağcı nitelikte olduğunu hala duymamış ve anlamamışsa ne söylenebilir ki?”[9]

İşte teorik kıvraklık, aman vermez bir tersine çevirme mantığı ile hasmını yıkıp geçmenin muazzam örneği! Mantık “sağcı” imiş. Üfürükten tayyare... Laçiner anlayamaz ama, biz meramımızı bir kez daha aktarmakla sorumluyuz. Bu arada belki kendisi de devrimci politikanın gerekleri konusunda ilksel sayılabilecek hususlarla tanışma fırsatına da sahip olur. Her şeyden önce Melik Kara’dan yapılmış olan söz konusu alıntı, koşullu olarak yapılmıştır. Koşul ise, yukarıda da söylemiş olduğumuz gibi, “devrimcilerle devlet güçleri arasındaki çatışmanın toplumsal bir saflaşmanın konusu olduğu ender anlar”dır. Bu koşulu rahatlıkla görmezden gelme lüksüne sahip olduğunu düşünen Laçiner, bir yanıt yazısı yazmaktansa didaktik bir retorik aracılığıyla kendi bildiğini iletme gibi bir yolu yeğlemiştir. Laçiner’in düşmüş olduğu durumu anlamak kolaydır: Yanıt kıtlığı, insanı biçare bırakır. Demek istediğimiz ise kısaca şudur: Devrimcilerin topyekun ve kıyıcı bir saldırıyla imha edilmeye çalışıldığı ve buna karşılık devrimcilerin var güçleriyle ve kelimenin literal anlamıyla hücre hücre direndiği bir konjonktürde, “böyle politika olmaz! devrimciler sınıf savaşını ve kitle mücadelesini cezaevindeki direnişin neticesine indirgiyorlar” gibi genel hatları itibariyle doğru fakat ansal bir değerlendirme olarak haklı-haksız ayrımı yapmayan yorumlarla ortalığa çıkmanın ve bu mantık uyarınca politika yürütmenin, bir bütün olarak sol politika açısından hükmü yoktur. Bu tip bir eleştirel yaklaşım ve politik konumlanış, devletin ve devrimci güçlerin somut çatışma durumundan kaynaklı olarak aradan su sızmaz şekilde ayrıştığı bir evrede, devlet açısından makul karşılanan bir strateji olacaktır. Bunun dışındaki zaman ve dönemlerde, reformist kesimlerden de devrimcilere dönük anlamlı ve kimi bakımlardan anlaşılır, kabul edilebilir öneri ve eleştiriler beklenebilir. Görülüyor ki Laçiner, pratik-politik ve Lenin’in bahsettiği minvalde “devrimci teori” üretimi işçiliği anlamında teorik-politik devrimcilik ile tanışıklığı olmayan bu “legal Marksist”, bu kadar basit bir farkı kavramaktan aciz bir mantığa ve yaklaşıma sahiptir.  

“Şerefli ölmek için, insanın yanında

başkalarının da bulunması gerekmez.”

Devrimci-“İsyancı” ayrımı: Bir zihniyetin sakınımsız dışavurumu. Laçiner’in kullanmış olduğum “dil, kültür ve mantık” hakkında söyledikleri şunlardır: “Bu dil, bu kültür ve mantık o egemenlere aittir; onların hüküm sürdüğü düzenin eseri olan yığınla haksızlığa, çamur ve çürümeye isyan edenlerde bu dil ve mantığı onlara karşı kullanmak üzere benimseyip uygulayabilirler. İsyancılar böyledir ve ancak böyle olabilirler.”[10] Ve ardından sarsıcı bir “devrimci” tanımı gelir: “Devrimci ise ve eğer bu sıfatı gerçekten hak ediyor ise, özellikle bu tepkici kalıptan kurtulabilmiş olandır. Düşmanını, yıkmak, devirmek ve onun işgal ettiği iktidar konumuna geçmekten başka bir şey düşünmeyen veya en fazla ‘biz iktidar olduğumuzda her şey iyi olacak’ reçetesi ile yetinilmesini isteyen isyancılar, düşmanlarının güç mantığının, kültür ve yöntemlerinin simetriğinde bir varoluş ve mücadele dünyası kurmaktan başka bir şey yapamazlar.”[11] En sonunda bu tanımlamaları ete kemiğe büründürmek gerekmekteydi elbet, Laçiner’e yakışan da budur: “Poyraz’ın sözcüsü olduğu zihniyet, ideoloji, yaklaşım ve üslup, ne yazık ki devrimci değil isyancı tipolojisine oturuyor.”[12]

Laçiner’in bu yorumunun öyle eşi bulunmaz olmadığını belirterek başlayalım. Laçiner; burjuvazinin “demokrasi düşmanı” olmasını gerekçe göstererek, demokratik irade kullanımının ve katılımcılığın merkeziyetçilikle engellendiği bolşevik parti modeline, “Leninist tipte parti, burjuva parti modeline uygundur” diyerek karşı çıkan Mehmet Ali Aybar’ın zihniyeti ile düşünmektedir. Ona göre, dünyada “devrimci” sıfatına uygun kimse yoktur ve hatta daha önceden de varolmamıştır. Şiddet kullanımının kendisi “düzenin asli ve değişmez mantığı”nı ona karşı döndürmek ve kullanmak anlamına geldiğine göre, şu ana dek devrimci bildiklerimizin ayrımsız tümü “isyancı”dırlar. Mao ise her halde “iktidar namlunun ucundadır” gibi dehşet verici sözler edebildiğine göre, isyankarların yer aldığı tarihsel unvan tablosunda hiyerarşinin en tepesine kurulmuş bulunmaktadır. Lenin isyankar; Mao ve Çu Teh isyankar; Giap, Ho Şi Minh ve Lin Biao isyankar; Fidel ile “Che” isyankar; Lumumba ve Fanon isyankar; Çayan, Kaypakkaya, Gezmiş ise yurtdışındaki sonuç vermez mücadele biçimlerini ülke siyasetine ithal etmiş isyankarlar... Ve üzerlerine kutsal bir acıma duygusuyla eğilinmesi gerekilen, kendisinin deyimiyle, günümüzün “ikinci toplum isyancıları”... (Sanılmasın ki bu Bay, en belirgin “sistem karşıtı” politik akım olarak anılabilecek devrimci anarşizme yakınlık duymaktadır. Bakunin’lerin, Durruti’lerin silahlı anarşist devrim stratejileri bu Bay’a aynı kertede uzaktır.)

Laçiner’e “devrimci” sıfatını verirseniz şayet -ki bu onulmaz bir hata olurdu-, bir süre sonra görürsünüz ki Laçiner’in ilk işi, etrafındaki tüm gerçek devrimcilerin taşımaya hak kazanmış oldukları devrimci sıfatını onlardan çekip almaya yönelmek olacaktır. Bir tek Laçiner ve Birikim “devrimci”! Bol liberalizm soslu kentli küçük burjuva sosyalizmi, tam da bu düzenin mantığına uygun bir politik yönelim ve konum alış değil midir Bay Laçiner! Tam anlamıyla “birinci toplum” solculuğunu inşa etme işiyle haşır neşir Birikim, “devrimci alternatif yaratma konusunda epey yol kat et(ti)”miş. Laçiner, böyle buyurdu. Kargaların attıkları kahkahalar, hiç bu denli kulağa hoş gelmemişti. Devrimci alternatifin, devrimci mücadelenin ancak ve ancak içinde yaratılabileceği konusundaki en görünürdeki ve el atılsa dokunulabilecek gerçek bile, bu Bay’ların feri kaçmış gözlerinde yokluğa karışır.

Laçiner’e “tepkici kalıbın”, tercümeye tabi tutarak söylersek devrimci refleksif tavrın, özellikle devrimciliğin yaratılma evresinde olmak üzere, bir bütün olarak devrimci olmak ve devrimci kalmak açısından taşıdığı yeri doldurulmaz önemini anlatmaya hacet yoktur. Hiçbir zaman devrimci duyargalara sahip olmamış bu Bay’ın nasıl olsa bunu idrak etmesi imkan dahilinde bulunmamaktadır. Politik tahlil ve sınıflama aracı olarak mühim işlevler yüklenmesi gereken bir ayrımı “devrimci-reformist” değil, “devrimci-isyankar” olarak kuran düşüncenin hiçbir şey vaat etmeyen döngüselliğini ve düşünsel hiçliğini anlamak için devrimciliğe sağduyusal bir yöneliş bile kafi gelecektir. Ama bu Laçiner’in umurunda bile değildir ki! Tepkici kalıpları akıllı uslu analizlerle törpülemeyi kendine dert edinmiş ve “sistemin mantığı”na uygun olmayan özgün rasyonel “kalıplar” arayışında olan, olumsuz anlamıyla ütopist bu Bay’a, akıldışının politikadaki yeri konusunda pek az değer biçtiği “ikinci toplum isyancıları”nın bir bölüğünün çıkarmış olduğu yayın organlarından birisinde yazılanlar ders olsun: “Tüm olayların mantık sınırlarını zorladığı, medyası ile çeteleri ile deliliğin eşiğine getirilmiş bir toplumda sırf akılcı taktiklerle yol alınamaz. Böyle bir ortamda ‘akıl dışılık’ın taktik bir değeri vardır. Üstelik oldukça önemli bir yeri vardır. Ölüm oruçlarına bu yönden de bakılması gerekiyor.”[13]

Ömer Laçiner, devrimcilerden yakasını bir an evvel kurtarmak için feryat figan eden ve eski günler devrimciliğini kendine yeten bir miras olarak zaman zaman yad eden Melih Pekdemir’in[14] sesine ses katsın. Bizler, çetin yolculuklara çıkmış gözüpek denizcileri yollarından alıkoymaya uğraşan baştan çıkarıcı bu tiz sesli modern “siren”lere kulak asmayalım. Davetkar adalar, gözlerimizi çelmesin. Kendimizi, bindiğimiz ve ne zamandır yol almış olan geminin direklerine daha bir sıkı bağlayalım.

 



[1] Ömer Laçiner, “Hayata Dönüş!”, Birikim, 142-143, s. 15.

[2] Laçiner, silahlı mücadelenin kendi tasarladığı tipte ideolojik ve politik mücadele kipleriyle uyuşmadığını düşündüğünden bu ifadeyi hafif bir alayla “ ” içine alır. Askeri ve politik mücadele biçimleri ve perspektifleri arasına aşılmaz engeller dikme, hangi çevreler tarafından yapıldığı konusunda aşina olduğumuz ve aynı zamanda epey bilgi sahibi olduğumuz bir düşünce tarzının uzantısıdır. “Bunlar idealist geleneğin etkisi altında gerçekten düalist, çifte bir alemde yaşamakta, politik olanı bir tarafta, askeri olanı öte tarafta görmektedirler.” (Regis Debray, Devrimde Devrim, Çeviren: R. Güngör, Ankara 1967, Toplum Yayınevi, s. 86.)

[3] Ömer Laçiner, a.g.e., s. 15.

[4] Ömer Laçiner, "Cevap Yerine: Bir Eleştiri Mantığı ve Üslubuna Dair", Birikim, 145, s. 105.

[5] Birikim’in “teorisyen” cemaati, kendilerine ait olduğunu ileri sürdükleri orijinal tezlerini benzer sorunlara ilişkin paralel ya da zıt yönde akıl yürütmüş kimselerin fikirleriyle karşılaştırmaya bile çekinir. Birikim için yol açıcı olur niyetiyle “dışlananlar kesimi” üzerine şu örneği verelim: “Bu aşırı yoksulluk ve onun ‘yoksul semtler’de yerleşik hale gelmiş olmasının önemini ilk olarak burjuva ideologlarının anlaması bizce ilginç bir göstergedir. Bu olayı anlatmak için ‘marjinallik’ kavramını yaratmışlardır: Bunlar, şimdiye dek sistemin kazanımlarının kenarında (“marjında”) kalmış ve sistemle “bütünleştirilmesi” (“entegre edilmesi”) gereken kent kesimleridir.”(Marta Harnecker, Latin Amerika Solu Kendini Sorguluyor, Çeviren: Ali Berktay, İstanbul 1997, Ceylan Yayınları, s.100) Birikim, nerde duruyor? Bunun yanında Birikimciler, “dışlananlar kesimi”yle toplumun tam göbeğini mesken tutmuşlar arasındaki ayrımların “sınıfsal mı” yoksa “mekansal mı” olduğuna ilişkin başlangıç olarak İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nu okusunlar.

[6] Ömer Laçiner, a.g.e., s. 106.

[7] Ayşe Uygun’un Birikim’e dönük dolaylı olarak yaptığı “küçük-burjuva solcusu” tespiti önsel bir olumsuzlukla karşılanmayı gerektirmeyecek denli eleştirel bir edinime açıktır. Fakat ilk aşamada Birikim’in “devrimci olmadığı” tespiti daha temel bir ayrıma işaret etmektedir. Çünkü küçük-burjuva devrimciliğinin de devrimcilik açısından oldukça mühim işlevleri yerine getirdiği aşikardır. Bu bakımdan devrimci olmadığının vurgulanması açısından bu ve benzeri oluşumlara, “küçük burjuva sosyalisti” denebilir.

[8] Bu bakımdan ancak Sovyetik ayaklanma esnasında silaha sarılan ve örneğin 1907-1912 gibi politik açıdan uzun sayılabilecek bir süre zarfında geri çekilme (ricat) taktiklerini uygulayan RSDİP de, Çin devrimi boyunca “uzun süreli halk savaşı stratejisi” uygulayan ÇKP iki ayrı devrimci çizgi örneği olarak karşımızda durmaktadır. (Regis Debray’ın Küba devriminin izlediği askeri-politik güzergahın “üçüncü bir yol” olarak tasnif edilmeye uygun bir takım belirleyici nitelikte karakteristik özellikler sunduğu yolundaki tespiti, bu konuda özel bir incelemeyi gerektirir cinstendir.) Ama bundan size ne, değil mi Birikim’in as oyuncusu, etkili “forvet” sayın Laçiner!  

[9] Ömer Laçiner, a.g.e., s. 106.

[10] Ömer Laçiner, a.g.e., s. 107.

[11] Ömer Laçiner, a.g.e., s. 107.

[12] Ömer Laçiner, a.g.e., s. 107.

[13] "Güçlerin Birleştirilmesi İçin Yeni Moment", Düşünce ve Davranışta YOL, Sayı:1, s. 6.

[14] Melih Pekdemir, ölüm orucu sürecinden bahsediyor: “Sosyalizm adına bu yapılanlara ortak olmanın vicdansızlık olduğunun bilincindeyim... Şimdi devrimcilik, bu ‘ölüm tarikatı’yla (genel olarak devrimci örgütlenmelerin tümü, üstü kapalı olarak ise DHKP-C’dir söz konusu ‘ölüm tarikat(lar)ı -- C.P.) dostmuş gibi ölesiye korkmaktır.” (Melih Pekdemir, "Örgütlü Özgürlük ve Özgür Örgütlülük", Eşitlik ve Özgürlük Yolunda Biradım, Sayı: 6, s. 12.)

Okunma 15629 kez