Bu sayfayı yazdır

Barbarlar ve Asiler

Yazan

Barbarlar ve Asiler

Yeni Dünya’nın Keşfi

 

Filistin direnişini kendini yakma eylemiyle destekleyen 56 yaşındaki Japon militan Takao Himeri’ye…

 

Ali Osman Alayoğlu

Tarih gitmesi gereken yere doğru mu gidiyor? Kuşkusuz öyle! Tarih komünizme doğru tam yol ilerliyor. Bu bilimsel bir gerçek, “bilimsel olmayan bir bilgi bilgi değildir” (G. Canguilhem) deyişinde ifadesini bulduğu şekliyle ‘gerçek anlamda’ teorik bir önerme. Bu önermenin reddi için SSCB’nin yıkılışını, Marksizmin uzun süredir yaşadığı teorik ve politik krizi, günümüzde Marksistlerin dünya çapındaki etkisizliğini karşı argüman olarak sunanları, Galileo’nun muhaliflerine karşı sergilediği tutumla cevaplamakta duraksamamak gerekir.

Alexandre Koyre, Galileo hakkında yaygın olarak kabul gören ve dilden dile dolaşan bir öykünün yerinde olmadığını gösterir. Galileo, teorik-bilimsel yerçekimi kanununu ‘doğrulamak’, yani ağır cisimle hafif cismin aynı anda yere düşeceğini ispatlamak amacıyla Pisa Kulesi’ne çıkıp bir hafif bir de ağır taşı atarak deney yapmadı. Buna gerek duymadı. Zaten Galileo böyle bir deney yapmış ve Pisa Kulesi’nin tepesinden bir ağır bir de hafif taşı bırakmış olsaydı, iddiasının aksine ağır taş -sürtünmeden kaynaklı olarak- daha önce yere düşecekti. Aristocular haklı çıkacaktı.

Galileo’nun, kendisine “Deney yaptınız mı?” sorusunu yönelten Aristoculara tereddüt etmeden “yapmadım, deneyler aksini gösteriyorsa onlar yanılıyordur” cevabını verdiğini hatırlatan Koyre, Galileo’nun bu nedenle, yani deneyci değil teorisyen olduğu için Galileo olduğunu belirtir. Haklı! Deneye prim veren Newton, tarihe adıyla geçen yasaları sırf deneye uymadıklarını düşündüğü için onlarca yıl çekmecesinin gözünde farelerin kemirgen eleştirisine terk etti.

“Pozitivizm başarısızlığın ve vazgeçmenin çocuğudur.”[1] Bize tüm aksi ‘deney’leri, tarihsel olguları kanıt olarak gösterenlere, komünizmi ret için gerçeklere sığınanlara cevabımız, Galileo’nun birer halefi gibi davranmak olacaktır: “Deneyleriniz, gördüğünüz gerçekler yanılıyor. Bilimsel gerçek bu! Tarih komünizme doğru gidiyor. Bir başka deyişle, komünizm, feodalizm kadar gerçek, teorik bir gerçek! Onu gerçek dünyada arayanlar, aslında kapitalizmi ve feodalizmi de gerçek dünyada bulduklarını sanarak esaslı bir yanılgı içine düşüyorlar. SSCB’nin kuruluşunu ve diğer devrimleri teorimizin doğruluğunun kanıtı olarak görmedik. Dolayısıyla yıkılışlarını da öyle görmeyiz. Söz konusu devrimleri gelecekte yaşanacak devrimlerin garantisi olarak sunmak bizim işimiz değil.”

Bu yaklaşım, Marksist olmanın temel gereklerinden biridir! Tarihin motoru üretici güçlerdir ve bir başka düzeyde tarihin motoru sınıflar savaşıdır. Sınıfsal olmayan tek bir gerçek yoktur ve sınıfsal olmayan tek bir ideolojiden bile bahsedilemez. Taviz yok!

Ve yine taviz yok! Pisa Kulesi’nin “gözlerimizi kapayarak o yokmuş gibi davransak bile duvarlarının şiddetiyle kendimize gelmek durumunda kalacağımız gerçekliği”nin hayat bulduğu gerçek dünyada yaşayan fani varlıklar, bize, teori dünyasını gerçeğe taşıyan peygamberler gibi davrandıklarında, gerçek’in içindeyken sürtünme’nin olmadığını anlatmaya çalıştıklarında, gerçek dünyada sürtünmesiz bir dünyadaymışız gibi davranmamızı istediklerinde de “çöreğin kanıtı yenmesidir” cevabıyla karşılaşırlar. Gerçek’te ağır taş önce düşmektedir. SSCB’nin yıkıldığı gerçeğini tarihin zorunlu olarak komünizme evrildiği teorik önermesiyle geçiştirmek bizden uzak dursun! Gerçek’te ne üretici güçler, ne artı-değer, ne sınıf, ne de nesnellik vardır.

Unutulmamalı ki Galileo da gerçek bir varlık, bir faniydi ve aksini iddia edişi eğer gerçek bir varlık olarak gerçek’e ilişkin konuşuyorsa trajiktir. Kafası teori dünyasında ayakları gerçek’e basan ‘bilim adamı’nı arayanlar, kendini öyle sananlar yanılıyor.

Gerçek’te olumsallık vardır, sürtünme vardır ama bu sürtünme hesaplanabilir değildir. Hardt-Negri de buna -bir başka bağlamda- dikkat çekiyor ve şöyle diyor: “Ölçülemezlikle, emperyal varlığın politik gelişmelerinin her tür önceden-oluşmuş ölçünün dışında olduğunu anlatmak istiyoruz.”[2] Politik bir unsur olarak ‘emperyal varlık’ (imparatorluk) böyle anlaşılmak durumundadır. Ama yaptığımız analoji bu açıdan yetersiz kalmakta, ayrımımızı karşılayamamaktadır. Ancak ideolojik silahlarla donanma, teknik zorunlulukları dikkate alarak virtüel olanlardan ’en uygun’ olanı, aktüelleşmeye en yakın olanı seçme söz konusu olduğunda -tamamen ayrı bağlamda hayat bulan bir başka biçim dahilinde- ‘hesaplanabilir sürtünme’den bahsedilebilir. Yeni Dünya’nın keşfine çıkanların esaslı görevlerinden biri budur: Dostu düşmanı bilmek!

Wittgenstein şöyle diyor: “Tam bir kavrama arzusuyla ‘sürtünmenin olmadığı ve bu nedenle belirli bir anlamda koşulların ideal olduğu kaygan buzun üzerine çıktık, ama aynı zamanda tam da bu nedenle yürüyemiyoruz: bu yüzden sürtünmeye ihtiyacımız var. Pürüzlü zemine geri dönmemiz gerekiyor.’”[3] Gerçek dünyada sürtünmesizliği veri alanlar, böyle bir buz ortamındaymış gibi davranıyor ve sürekli kayıp düşüyorlar. Üstelik sürtünmenin olduğu bir ortamda buzlu yüzeydeymiş gibi davrandıkları için durum traji-komik oluyor. Buzdan olmayan bir yüzeyde buzdaymış gibi yürüyenler...

Kısaca, sürtünme’nin, yani gerçek’in olumsallığını görmeyen, veya görse bile bunu ‘hesaplanabilir’ bir ‘yerinden çıkma’ olarak algılayan bir tarzla –ki bu tarz da bir varlık olarak dünyada hayat bulduğuna göre gerçek’tir, dolayısıyla onu yok saymak değil onunla mücadele zorunludur– gerçek’in iğdiş edildiği, politikanın doktriner sınırlara hapsedildiği söylenebilir. Bu yaygın bir teorik algılayışın, epistemoloji ile ontoloji arasında ilişkililiği öne çıkarmanın pratik sonucudur. Buzdan ortamla sürtünmeli ortam arasında epistemolojik engel vardır.

Bugüne, günümüzde Marksizmin durumuna, günümüzün politik atmosferine bakarken buzdaymışız gibi davranmamıza neden olan, teorik sığınmacı bir gönül rahatlığı ile hareket ederek anakronik görüntü sergilemekten uzak durmak gerekiyor.

Sorel, teorinin buz ortamından devşirilen bir rahatlığın bedelinin ağır olacağını yıllar önce sezmişti ve bilimin deneylerle sınanması gerektiği anlayışıyla da olsa buna dikkat çekmişti: “Çok iyi bilinmeyen konular ele alındığında çok keskin sınırlar çizmekten kaçınmak gerekir; aksi takdirde beklenmeyen gelişmelerden fışkıran yeni olaylara kapı kapanmış olacaktır. Sosyalizmin teorisyenleri de defalarca çağdaş tarih tarafından yollarından saptırılmadılar mı? Bu kişiler çok iyi kotarılmış, son derece simetrik olağanüstü formüller oluşturmuşlardı; ancak bu formüller olaylarla ölçülmüyordu; bu durumda da tezlerinden vazgeçmek yerine, en ciddi olayların basit anormallikler olduğunu, bilimin bütünü anlayabilmek için bunları bertaraf etmesi gerektiğini ileri sürmeyi tercih ettiler!”[4] Ne yazık ki “19. yüzyıldan bu yana, sol kültür ‘tesadüflerden’ korkmakta, onu ‘bilimsel’ bir dünya görüşünün kavramlar dünyasına yakıştıramamakta, daha da önemlisi, ‘tesadüflerden’ faydalanmayı, Bolşevik devrimci atılımın dışında pek becerememektedir.”[5]

Kabul etmek gerekir ki rahat değiliz, yok olabiliriz. “Basit anormallikler”le karşı karşıya değiliz ve öldürücü darbeler alabiliriz. Ama bu o kadar kolay değil! Düşmanlarımız yanılıyor, yok olmadık. Son söz henüz söylenmedi, son kavga yapılmadı!

I. ‘Dünya sistemci’ gönül rahatlığı

Marksizmin krizde olduğunu belirten, hatta Marksizmin miadını doldurduğunu iddia edenlerin büyük bir bölümü, algılayışları temelinde önerdikleri yeni oluşumların iskeletini tanımlarken Marksizmin teorik gücüne teslim olmaktan kendilerini alamıyorlar. Çeşitli düşünürlerin anarşizmle Marksizmi buluşturma denemelerinde, ‘dünyayı anlama’ noktasında Marksizme özel bir yer verdikleri görülüyor. Bilinmeyen denizlere doğru yelken açarken avantajlıyız.

Marksistler olarak bu teorik gücü, bir çeşit işçicilik ve ‘ben buzda yürürüm’ ısrarıyla, dar-Marksizmle inmelendirmekten öteye geçmek zorundayız. Yelken açmadan keşfedeceği yerleri tanımlayan dar-Marksizm varlığını sürdürüyor ancak ‘aydınların afyonu’ olmaktan uzak; anakronik bir varlık. Günümüz Marksist veya Marksizan düşünürleri içinde klasik dar-Marksizm kalıplarının dışında olan ve esaslı etki yaratanlarının önemli bir bölümünün ise çarpıcı tezlerinin politik uç vermesi neredeyse imkansız. Dünya sistemcileri olarak adlandırılabilecek bu ekolün temsilcilerinin; ‘yeni dönem’i, politik imkanlar ve zorlukları saptamayı engelleyen yaklaşımlarına karşı aşılanmak, önermelerinin gücünün ötesine geçebilmek gerekiyor.

Dünya sistemciler, teorinin verdiği güce hakkıyla sığınıyorlar. Bundan kaynaklı olarak, yani güneşin altında açıklayamayacakları tek bir şey bile bulunmamasının ferahlığı, gönül rahatlığı ile hareket ediyorlar. Dünya sistemciler bir taraftan bizi ‘tarihsel perspektiften yoksunluk’tan ‘koruyarak’ önemli işlevler görüyor. Her büyük değişiklikmiş gibi görünenin sihrine kapılmamak gerektiğini, tarihin bir başka döneminde yaşanan benzer örnekleri ortaya koyarak gösteriyorlar (G.Thompson-P.Hirst). Kapitalizmin doğuşundan bu yana küreselleşme eğiliminde olduğunu hatırlatıyorlar. Ama bunun sınırı yok; daha da ileriye gidip kapitalizmin ne zaman yıkılacağına dair somut tarihler bile veriyorlar (I. Wallerstein). ‘Üçüncü Dünya’nın varlığının bazı popüler önermelerde iddia edildiği tarzda yok olmadığını, bir başka şekilde de olsa ‘Üçüncü Dünya’nın yaşadığını belirtiyorlar (S.Amin).

Ancak diğer taraftan, dünya sistemciler içinde bulunulan an’a, dünyaya, yani gerçek’e de tarih mertebesinden, o yüksek mevkiden bakmakta ısrar ettikleri, yüzlerce yıllık bir sürecin bile ancak sınırlı değişimleri ifade edebildiği bir düzeyden konuşmayı yerinde buldukları için, birkaç yıllık ‘süreç’ler ve yaşadığımız dünyayı sarsan olayları önemsiz görmeleri de beklenen ve hayat bulan bir sonuç oluyor. Hatta bulundukları mertebe öylesine yüksek ve faniler oradan öylesine determinist yasalara tabi yaşıyor görünüyorlar ki, birçok esaslı politik aktivite, eylem, mücadele ya sistemin devamını sağlayan birer çelişki, dinamizm yaratıcı araç, ya da bilmem kaç yılında yıkılacak kapitalizmin yıkılmaya, çürümeye yüz tuttuğunun, yani kendi teorilerinin doğrulanmasının unsurları oluveriyor.

Wallerstein veya Hirst gibi baktığınızda üretim ilişkilerindeki, üretici güçlerdeki değişiklikler 30-40 yıllık değişimlerden biri, sadece bir tanesi olarak görünüyor. Teorik olarak esaslı bir yerindeliğe sahip olmakla birlikte bu görüşün politikaya sirayeti apolitizm doğurur! Politik gerçek’te, gerçekten olan’ın önemsizliğine, geçiciliğine hüküm veren bir bakış açısı oluşturur.

Gün’le ilişkili önermeler geliştiren dünya sistemcilerinde, kendi yaklaşımlarını destekleyen olaylar ortaya çıktığında coşkulu bir savunma, alkışlama hayat buluyor ama net olarak iddia edilebilir ki bu, devrimci bir pratiğe, politik değişim potansiyeline yapılan vurgu değil, teorik önermenin doğrulanmasına ilişkin mutluluğun ifadesidir.

Hardt-Negri, kitapları bağlamında Arrighi’yi eleştirme gerekçelerini şöyle ortaya koyuyor: “Bizi ilgilendiren, Arrighi’nin döngüsel argümanının bağlamı içinde sistemdeki bir kopuşu, bir paradigma değişimini, bir olayı anlamanın imkansız oluşudur. Tam tersine, burada her şey her zaman geriye döner ve kapitalizm tarihi böylelikle aynının [the same] ezeli tekerrürü haline gelir.”[6] Keşif için tekerrürden uzak durmak gerekir!

Post-modern bir örnek: Baudrillard

Sistemdeki kopuşu, değişimi, yeni politik imkanlar ve yeni zorlukları belirleme gayreti içinde bulunmamız gereken bugünlerde, kopuşları anlamaya kapalı, politik uç vermeyen sistematiklerden kopuşmak gerekiyor. Ama, günümüzde yaşanan değişimleri ‘büyük anlatı’ları reddederek kavramaya çalışan post-modern ‘büyük sistemci’lerden ‘daha fazla’ kopuşmak zorundayız.

Bu bağlamda, kendisini teorik terörist olarak nitelendiren ve içinde bulunduğumuz an’a böyle bir sistematikle yaklaşan, bugün’e ilgisinden kaynaklı coşkulu ifadeleriyle birçok hümanistin nefretini üzerine çeken Baudrillard en önemli ve adı anılması gereken simalardan biri. Ama ‘post-modern’-dünya sistemcisi olarak adlandırılabilecek Baudrillard’ın burjuva hümanizmine ters olmakla birlikte politikaya da kapalı olan sistematiğine dikkatle bakmak gerekiyor. 11 Eylül’ü coşkuyla karşılayan Baudrillard ile devrimciler belirli bir konjonktürde aynı saflarda yer aldı. Bu somut-tarihsel gerçek gözden kaçırılmamalı ve önemsenmelidir. Ama açıkça belirlenmelidir ki, bu bir araya gelme, işçi eylemliliklerinin yaşandığı bir konjonktürde işçici-doktriner ‘özne’ler ile aynı saflarda yer almaya benziyor.

Baudrillard, dünyanın yeni bir evreye girip girmediği konusunda kuşkusuz bize önemli veriler sunuyor. Ama yeniyi tanımlayışındaki ‘hesaplanabilir sürtünme’ özne’leri birer nesne haline getiriyor; tarihin zorunlu evriminin birer nesnesi... Ve bu durum Baudrillard’ı da, akışkanlığa karşı duyduğu teorik nefrete rağmen, kategorik olarak buzda hareket ettiğini düşünenlerle aynı yere koyuyor.

Baudrillard açısından AIDS, transseksüellik, bilgisayar virüsleri, borsa krizleri ve terörizm; cinselliğin, enformasyonun, paranın, kültürün akışkanlığının yaratacağı buz pateni sahasının doğuşunu engelleyen zorunlu karşı duruşlar, sürtünmeler’dir. Yani gerçek’i teori haline getirmeyen unsurlar! Bir anlamda, mantık yürütme Lenin ve Kautsky arasındaki ultra-emperyalizm tartışmalarına benzer bir mecrada ilerliyor. Kapitalizmin zorunlu olarak merkezi bir dünya sistemine (ultra-emperyalizm) doğru gideceği teorik önermesine Lenin politik bir karşı duruş sergilemişti. Kautsky, zorunluluğun önüne geçilemeyeceğini iddia ederek, tarih yasalarının egemenliğine kendisini bırakıp daha barışçı hale gelecek emperyalizme dikkat çekmişti. Baudrillard ise teorik önermenin karşısına, yani kapitalizmin akışkanlığı sonuna kadar götürme eğilimine teori içinde bir gerçek yaratarak, sürtünme ile karşı duruyor. Yani Baudrillard, Kautsky’nin zorunluluklarını kabul etmeyip başka zorunluluklara (sürtünmesel zorunluluklar) dikkat çekerek buzlaşmanın önüne geçiyor ama bu yaklaşımıyla Kautsky ile aynı mecrada kalıyor. Dolayısıyla Lenin’de varolan politik duyarlılık ve politik mücadele anlayışından ‘teorik’ olarak en az Kautsky kadar uzakta kalıyor. Kautsky yüzünü geleceğe çevirip, barışçı emperyalizmi beklemeyi seçti, Baudrillard ise yaşadığı an’da yaşananları teoriye havale ederek, terörizmle doğal afet arasında niteliksel, politik ayrım yap(a)mama noktasına varıyor.

Baudrillard’ın hayranlığı, terörizmin, dünyanın devamını sağlayan unsurlardan biri olmasından, çöküşü engellemesindendir. Bu nedenle Baudrillard’a göre 11 Eylül saldırısı ile ABD’nin Afganistan’a yönelik emperyalist saldırısı kıyaslama dahi kabul etmez. 11 Eylül kuşkusuz çok üst bir yerdedir, anlamı çok büyüktür. Ama aynı anlam, İkiz Kuleler mesela bir doğal afet sonucunda yıkılsaydı da ortaya çıkacaktı.[7] Yani, bir eylem sonucu İkiz Kuleler’in yıkılmasının, politik gerçekliğin, yiğit İslamcı militanların önemi yoktur. Baudrillard için, İslam, dünyadaki akışkanlığa karşı duran en önemli ve hayranlık verici muhalefettir ancak, mesela küreselleşme aracılığıyla gelişmeyen, başka yol izlemeyi başaran Japonya da bu nedenle önemlidir.[8] Aynı övgü politikayı ve toplumsal’ı yok ettiği iddia edilen “sessiz çoğunluk”a da yapılır.[9] Kısaca; terörizm, sessiz çoğunluk, doğal afet, AIDS arasında bir fark yoktur ve bunlar akışkanlığa karşı aynı anda oluşmuş farklı tepkilerdir, o kadar!

‘Post-modern’-dünya sistemcisi Baudrillard’ın 11 Eylül eylemcilerinin tarafında yer almasının nedeni hesapladığı sürtünmenin gerçekleşmesinden dolayı duyduğu coşkuyla ilgilidir. ‘Yanlış’ bir sistematikten ‘uygun’ politik tavır doğmuştur. O, ölü dünyaya (ABD) yapılmış barbar aşısına sevinmektedir! Katastrofik çöküşün önüne geçen pratiklerle ilgilenmekte ve toplumsalı kurtarmaya çalışmaktadır. Luxemburg ise katastrofik çöküşün faziletleriyle ilgileniyor ve kapitalist olmayan coğrafyaların bitmesiyle birlikte kapitalizmin sonunun geleceğini belirtiyordu. Luxemburg, politik sonuçla ilgilenmektedir.

AIDS aracılığıyla karşı-duruş

Baudrillard’ın sistematiğinde AIDS’in kazandığı anlam ile Hardt-Negri’nin İmparatorluk kitabında aynı konuya ‘bulaşma’ temelli yaklaşımı arasındaki fark, dünya sistemci bir yaklaşımla politik tavır alışın karşılaştırılması açısından önemlidir. Baudrillard açısından AIDS, cinselliğin akışkanlığına, paranın akışkanlığına borsa krizleriyle verilen cevabın bir benzeridir. Böylece cinselliğin çöküşü engellenmektedir.[10] AIDS Batılıdır.

Baudrillard’ın sistematiği, politik mücadele ile kitlelerin kendiliğinden direnişi arasında ayrım yapma yetisinden yoksundur. Ona göre önemli olan, dünyanın seyrine –politik, kendiliğinden veya doğal–, çeşitli müdahalelerin katastrofik çöküşün önüne geçmesidir. Sömürgeleştirilmeye dans ederek veya iç-şiddet uygulayarak tepki gösteren sömürgeleştirilmişler ile şiddetini sömürgecilere yöneltmiş, hatta bir adım öteye geçip politik bir karşı-mücadele başlatmış olan sömürgeleştirilen arasında önemli bir fark yoktur.

Hardt-Negri’de ise AIDS ezilenlerin, Afrika’nın önlenemez akışkanlığıdır. AIDS “üçüncü dünya”lıdır. Baudrillard’daki gibi sağlıklı cinselliğin varlığını garanti eden[11] bir ‘hijyen’, ‘hesaplanabilir sürtünme’ değildir. Aksine, AIDS ile birlikte yaşayan insanların, Afrikalılar’ın hijyene kayıtsızlığı gündemdedir. Söz konusu olan canlı ve hareketli kitlelerin varlığı, kendiliğinden varlığıdır. Hardt-Negri’de AIDS, politik uç veren bir yol şeklinde ortaya çıkıyor. Öne çıkan AIDS değil ‘bulaşma’ oluyor. Yani Hardt-Negri’nin yaklaşımında ‘Üçüncü Dünya’nın ‘Birinci Dünya’ya sirayeti önemlidir. ‘Birinci Dünya’daki ‘Üçüncü Dünya’nın mücadelesi, ortaya çıkan melezleşme, Birinci Dünya’daki asilerin ateşleyicisi, züppelerin de rahatını bozan baş belasıdır.[12] Baudrillard dünyayı kurtarma derdindeyken, Hardt-Negri, imparatorluğu yıkmakla ilgilenmektedir.

Yeni bir evre mi?

Marx’ın çalışmalarıyla birlikte tarih bilimi bir kıta olarak hayat buldu. Marx, ağırlıklı olarak tarih biliminin ekonomi disiplinine ilişkin ve özellikle kapitalizm üzerine çalışmalar yaptı. Ardından bir süreç olarak kapitalizmin incelenmesi temelinde yeni çalışmalar yapıldı ve 20. Yüzyılın başlarında kapitalizmin yeni bir evresi olarak emperyalizm bilimsel düzeyde ortaya konuldu. Teorinin nesnesi olarak kapitalizmin, emperyalizm evresine ulaştığı saptamasının yapıldığı dönemden ‘bugün’e kadar geçen sürede, esaslı değişimler geçirip geçirmediği teorik bir soru olarak karşımızda duruyor. Bilimsel, yani sürtünmenin önemsiz olduğu düzeyde yapılacak çalışmalar kuşkusuz büyük önem taşıyor.

Bu yazı bağlamında ilgi konusu olan nokta ise, konjonktürel olarak, içinde yaşadığımız dünyada, gerçeklikte, kapitalizmin hakim olduğu bir ortamda, ‘ideolojik silahlar’ımızın, ‘hesaplanabilir sürtünmeler’imizin, Marksistler olarak bir şekilde –belki de teorik gücümüzden gelen bir avantajla– saptadığımız teknik zorunluluklar’ın geçersiz, ya da büyük oranda etkisiz hale gelmesine neden olacak değişiklikler yaşanıp yaşanmadığıdır.

Bilimsel kapitalizm analizlerinin, ideolojik silahlar sağlama, teknik zorunlulukların belirlenmesi imkanını yaratma, yani hesaplanabilir sürtünme’yi belirleyerek virtüeller arasından en uygun aktüelleşebileceklere vurgu yapma açısından önemi bir başka şeyle kıyaslanamayacak denli büyüktür.

Tüm belirsizliklere rağmen günümüzdeki bilimsel kapitalizm analizlerinin en genel hatlarıyla oydaştığı, politik karşılığı da olabilecek bazı temel değişimlerden bahsetmek mümkün. “Yenilenmeler”i de zorunlu kılıyorsa bunların önemi bir kat daha artıyor. En genel hatlarıyla, altyapı-üstyapı dikotomisi temelinde söz konusu temel değişimler şöyle maddeleştirilebilir:

  • Üretici güçlerde yaşanan değişim ve özellikle üretim araçlarındaki devasa teknolojik ilerleme.
  • Yeni üretici güçlere bağlı olarak çalışma ilişkileri ve üretim ilişkilerinde yaşanan değişim.
  • İlk iki maddeyi kapsayan ve onların birliği ile çelişkisi bağlamında ifadesini bulan kapitalist üretim tarzındaki değişiklik. Esnek üretim, post-fordizm olarak ifade edilen tarza geçiş.
  • Özellikle üretim ilişkilerinde yaşanan değişikliklerle bağlantılı olarak, bir başka düzeyde, toplumsal ilişkiler düzeyinde, sınıf yapılarındaki ekonomik-politik-ideolojik farklılaşma.
  • Yeni üretim tarzı, sınıf yapısı ile bağlantılı ve bunun belirleyiciliğinde ortaya çıkan yeni politik ve ideolojik aygıtlar, yeni ideolojik seslenme biçimleri, politik ‘söylem’.

‘Dünya sistemi olarak kapitalizm’ bağlamında ele alırsak, emperyalizm teorisyenlerinin işaret ettiği kimi temel noktalarda da esaslı farklılaşmaların olduğu belirlenmelidir. Tüm bu değişimlerin motor gücünün enformasyon teknolojisindeki ilerlemeler olduğu saptanabilir. Bir sistem olarak kapitalizmin yaşadığı, emperyalizm teorisyenlerinin dikkat çektiği bazı gerçekliklerin ötesine geçen, yeni unsurlar ortaya çıkaran değişimler en genel hatlarıyla şöyle sıralanabilir:

  • Üretimin uluslararasılaşması ve merkezsizleşmesi.
  • Sermaye ihracında son 30-40 yıldır yaşanan olağanüstü artış. 1960 sonrası gelişen yeni unsurlar olarak doğrudan ve portföy yatırımı.
  • Sermaye ihracındaki artışla bağlantılı, emperyalizm teorisyenlerinin dikkat çektiği akışkanlık biçiminin ötesine geçen bir olgudan da bahsedilebilir. Sermayenin akışkanlığı ağırlıklı olarak emperyalist ve ‘gelişmiş’ ülkeler arasında gerçekleşiyor.
  • Para sermayenin 20. Yüzyılın başıyla kıyaslanamayacak bir akışkanlığa, ulusüstülüğe ulaşması.
  • Sermaye akışkanlığının ağırlıklı olarak merkez-içi gerçekleşmesinden de kaynaklı olarak ortaya çıkan yeni görüntüler: Bir sistem olarak kapitalizmin yaşadığı üstyapısal değişimler, bu temelde yarattığı yeni ‘uluslararası’ kurumlar ve bu kurumlardaki ABD egemenliği.
  • Yine aynı nedenden kaynaklı olarak emperyalistler arasında 20. Yüzyıl başlarında olduğu şekliyle savaş çıkartabilecek çelişkilerin yokluğu. Emperyalist konsensuslara dayanan ve ‘uluslararası’ kurumlardan desteğini alan ‘Haklı savaş’ pratikleri.
  • Son olarak, emperyalistler olarak anılabilecek ülkelerden sadece ABD’nin ‘uluslararası’ askeri bir güç olarak öne çıkması. Birçok ülkede üsler kurma lüksünün ABD’ye ve onun belirleyiciliğindeki BM’ye ait olması. ‘Haklı savaş’ların tartışmasız yürütücüsü olarak ABD!

‘Ya dünya devrimi ya imparatorluk’

Sosyalizm deneyimlerinin bir bölümünün başarısızlıkla sonuçlandığı, Marksizmin dünyasal boyutta teorik ve politik hegemonyasını yitirdiği ve uzun yıllara yayılan bir krizle malul olduğu içinde bulunduğumuz dönem, aynı zamanda kapitalizmin dünyasal çapta yapısal değişimler geçirmesiyle dikkat çekiyor.

Luxemburg’un emperyalizm tanımlaması ve katastrofik çöküş tezi, yaşanan değişimin niteliğini ve boyutlarını belirlemek açısından önemli veriler sunuyor. Luxemburg’un emperyalizm eleştirisi dışarısı’na dayanır. Gücünü barbarlardan alır. Kapitalizm, kapitalist olmayan yerlerin varlığı sayesinde hayat bulur ve bir yer kapitalizm için önce dışarısı haline getirilir yani ekonomik ilişkinin mümkün olduğu alan durumuna ulaşır. Böylece kapitalizm dışı üretim ilişkileriyle kapitalizmin merkezleri beslenir, merkez ülkeler krizlerini ihraç edebilirler. Ancak süreç zorunlu olarak dışarısı olanın içselleştirilmesini getirir. Dolayısıyla kapitalizmin krizlerini ihraç ettiği kapitalist olmayan yerler hızla azalır. Luxemburg’a göre, böyle alanlar kalmadığında da kapitalizm zorunlu olarak katastrofik çöküş yaşayacaktır.

Bu çöküş gerçekleşmedi. Bir sistem olarak kapitalizmin yaşadığı değişimler dikkate alındığında ve Luxemburg’un yaklaşımı temelinde yorumlandığında Hardt-Negri’nin saptaması önem kazanıyor. Emperyalizm, “Ya dünya devrimi ya imparatorluk” sınırına geldi, yani katastrofik çöküş dönemini yaşadı ve imparatorluk kazandı. Artık, bu anlamda, dışarısı yok. Emperyalizm kendini aşarak, Luxemburg’un çöküş beklediği sınırların ötesine geçmeyi başardı. Emperyalizm aşılmasaydı kapitalizmin sonu olacaktı ama aşıldı ve dünya piyasası tam anlamıyla gerçekleşti.[13] ‘Barbarlık’ döneminden ‘iç-barbarlık’ dönemine, emperyalizmden tekelci emperyalizme geçiş!

Lenin, Luxemburg kadar rahat değildi ve ultra-emperyalizmin gerçekleşmesi ile birlikte emperyalizm zincirinin kırılacağı zayıf halkaların yok olmasından ve mücadele imkanının ortadan kalkmasından çekiniyordu. Bugün böyle bir durumla karşı karşıyayız ama politik zorlukların yanı sıra kuşkusuz yeni imkanlar da bizi bekliyor. Dışarıya aktarılamayan krizler, içeride gerçekleşmek zorunda. Barbarların şiddeti, bir iç-şiddet olarak İkiz Kuleler’de patlıyor...

Kapitalizm yapısal bir değişim geçiriyor. Ve Marksizm açısından politik ve teorik dezavantajla başlayan yeni yüzyıl suskunluğa gömülmüş, kendi öznelerini yaratmayan bir yüzyıl değil. Marksizmin suskunluğunda yeni özneler tarih sahnesinde varlığını sürdürüyor. Politik mücadele için Marksist olmak gerek koşul değil. Ama bu dünyanın bir gerçeği olan Marksizm için hem kendi tarihinden, hem de dünyasal değişimlerden kaynaklanan zorluklar bulunduğu gibi, yeni imkanlar da söz konusudur.

Marksizm ve Marksistler söz konusu olduğunda imkanlar ve zorluklara vurgu yapmak için en verimli araçlardan biri elbette sınıf’tır. Marksizmin kendisiyle hesaplaşmasından bahsedeceksek ilk olarak sınıfa yönelmek gerekiyor. Dolayısıyla yukarıda maddeler halinde sıraladığımız unsurlara tek tek yönelmek yerine sınıf temel alınarak ilerlenecek, konu ve bağlam temelinde söz konusu maddelere değinilecektir. Ardından, kapitalizmin, dünyasal çapta aldığı yeni biçim genel hatlarıyla belirtilerek, potansiyel politik imkanlar değerlendirilecektir.

II. Bir süreklilik: Dünyanın bütün işçileri birleşin!

Sınıf geleneği 1848’de Fransa’daki işçi hareketliliği sonrasında gündeme yerleşen “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” şiarıyla ifade edilebilir ve bu şiarın olumlu ve olumsuz anlamlarından bahsedilebilir. Bu şiar, ilk çıktığı dönem ve sonrasında kitleler içinde yeni ve dinamik bir unsur olarak doğan işçi sınıfına politik seslenmedir. Politik özne’lerin hedeflediği ‘kitle’ye ve aynı zamanda da tarih bilimine işaret eder. Tarih biliminin temel tezlerinden olan “her şey sınıfsaldır” önermesini vurgular. Şiar, ilerleyen dönemlerde değişti, ama “İşçiler birleşin” baş köşedeki yerini koruyor. Bu, Marksistlerin geleneğine sahip çıkması anlamına gelmektedir ve “biz Marksistiz” demektir. Aynı zamanda, işçiye içkin enternasyonalizm vurgusunun sahiplenilmesidir: “İşçilerin vatanı yoktur.”

O dönemde kitleler içinde işçilerin yeni bir varlık olarak ortaya çıkışı, şiarın öne çıkmasında etkili oldu. İşçiler dönemin konjonktürel yapısında özel bir dinamiği ifade ediyordu. Yani Marx’ın yaşadığı dönemde “Bütün ülkelerin işçileri birleşin!” şiarı politik olarak uygundu ve karşılığını da buldu. Birinci Enternasyonal böyle bir gerçekliğin ürünüdür.

Ancak bu şiar, aynı zamanda, Marksizmin doğuşundan bugüne kadarki süreç boyunca hem bizlere bilimin politikaya müdahalesini yani, politik bağlamda sınıfçılık geleneğini bıraktı, hem de tarih biliminin ideolojik, felsefi ve politik sömürüsünü doğurdu. Sınıf savaşının tarihin motoru olarak merkeze alınması gerektiği anlayışı, kapitalizmi yıkacak özne olarak işçi sınıfının veya onun temsilcisi partinin görülmesine yol açtı, ve paradoksal bir şekilde, bir bütün olarak politikanın imkanlarını sınırlayıcı nitelik arz etti.

Marx-Engels –ideolojik bir sömürü gerçekleştirerek– işçi sınıfını döneme uygun şekilde sadece politik değil bilimsel olarak da öne çıkarttı. Bu öne çıkarma, kapitalist topluma bilimsel bakışta problemler yarattı. Tarihin motorunun sınıf savaşları olduğunu iddia eden teorisyenler Marx’ta hayat bulan üretici güçlerin merkeziliğini bir kenara attılar. Sınıfçı söylemlerini öne çıkardılar. Marx-Engels döneminin sınıf savaşları, politik sınıf vurgusu; bilimsel düzeyde politik, ideolojik sömürünün hayat bulmasını sağladı, dolayısıyla bilimsel düzlemde, üretici güçler geri plana atılırken sınıf öne çıkarılır hale geldi.

İşçi halkı yutuyor

Kapitalizmin emperyalizm evresiyle birlikte, Avrupa’yı merkez alan söz konusu şiar yerini bir yenisine bıraktı. Marx, işçilere birleşme çağrısı yaparken etki ve ilgi alanı Avrupa idi. Üstelik bu yerindeydi. Bu nedenle ona Hindistan uzak, İrlanda yakındı. Artık Hindistan’ı da içine alan bir şiarın zamanı gelmişti. Yani kapitalizm dışarısı ile (içselleştirmeden) özgül tarzlarla ekonomik ilişki içine girmişti. Yeni dönemin teorik ifadesi emperyalizm teorileri, politik karşılığı ise Lenin’in şiarı oldu: “Dünyanın bütün işçileri ve ezilen halklar birleşin!” Lenin Rusya’da mücadele eden bir devrimci önder olarak devrimin olanaklarını ‘Üçüncü Dünya’ için de mümkün hale getiren, Marx döneminden bu yana kullanılan şiarın Avrupa merkezli niteliğini aşan bir politik tavır sergilemiş oldu. Kısaca, Lenin “Ezilen halklar” vurgusuyla Marx-Engels döneminin şiarının kendi döneminde yarattığı işçiciliğin karşısında yer aldı ve onun politik sınırlarını aşma yönünde tayin edici bir adım attı.

Lenin’in işçilere yönelik birleşme çağrısını koruması Marksist geleneğe sahip çıkma ve enternasyonalist tavrı korumanın yanı sıra, işçilerin dinamizmine politik bir vurguyu da içeriyordu. Ama Lenin Ekim devriminin zaferinden sonra da Avrupa’da –Marx’ın şiarının karşılığını bulduğu yerde– devrim beklemişti.

Lenin’in şiarı –kapsayıcılığına rağmen– her sınıfın doğal, ‘kendinde’ taleplerinin temsilcisi özne’lerin bulunduğu algılayışını içerdi ve görü alanında sadece ‘doğal’ özneler arasında ittifaklar bulundu. Aslında halk tanımının bizzat kendisinde böyle bir politik sınırlılık içkindir. Halk, bu bağlamda, işçicidir! Samir Amin’in bu temelde Mao’ya dikkat çekmesi yerindedir.[14] Mao, söz konusu doğal temsilci algılayışının ötesine geçti. Mao, pratiğiyle köylüleri de bizzat Marksist partinin kendisinin örgütleyebileceğini, hatta onlarla devrim yapabileceğini gösterdi. ‘Doğal özne’ figürü Çin devriminin pratiğiyle mahkum edildi.

Yeni şiar üzerine

Teori ve Politika’nın Marksizmin Krizi dosyasında dikkat çekildiği üzere, Marksizmin uzun süredir devam eden krizinin bir ürünü olarak teorik ve politik argümanlar günümüzü karşılayamıyor. Bu, Lenin döneminden bu yana kullanılan şiar için de geçerli. Ne işçi sınıfı ne de ezilen halklar vurgusu günümüzün gereklerini karşılama gücüne sahip. Ulusal kurtuluş savaşlarının, günümüzün ağırlıklı gündemi olmaktan çıktığı açık bir gerçek. ‘Üçüncü Dünya’nın Lenin dönemi ve sonrasındaki mücadelesi büyük oranda etkililiğini kaybetti. Artık ‘Kapitalist olmayan yol’ vb. argümanlarla hareket eden ülkeler bulunmuyor. Belki Chavez ve Saddam Yeni Dünya’nın ’kapitalist olmayan yol’unun unsurlarıdır, ve emperyalizmin değil imparatorluğun hışmına uğruyorlardır.

Günümüzde yaşanan değişimlerden hareket ederek yeni bir şiarın gerektiği söylenebilir. Bu aynı zamanda yeni mücadele tarzı, mücadele yöntemleri, ideolojik silahlar, değişen teknik zorunluluklar, hesaplanabilir sürtünme vb. anlamına geliyor. Metin Kayaoğlu şiar olarak “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilenleri; birleşin!”i öneriyor.[15] Bu öneri –daha önce dikkat çektiğimiz gibi– bir yandan, “dünyanın bütün işçileri birleşin” ifadesiyle, belirli bir geleneğin devamcısı ve enternasyonalist olup tarih bilimi vurgusunu içeriyor. Yani şiarın ilk bölümü bir anlamda Marksist olmakla, o gelenekten gelmekle ilgiliyken, şiarın ikinci bölümü sınıfçılık, ya da halk vurgusuna içkin sınıf ittifakları algılayışının ötesine geçmeyi amaçlıyor. Halk vurgusunun ulusal kurtuluş mücadelelerine ve anti-emperyalist mücadeleye yakından bağlı olmasının sınırlarını aşmayı hedefliyor.

Ama bu şiarın yerinde olup olmadığını söz konusu mantıksal kapsayıcılığından hareketle değerlendirmek uygun değildir. Böyle bir yaklaşım sadece bir çeşit ilerlemeci anlayışın ürünü olabilir. Bu, bir anlamda Marx-Engels döneminden bugüne aşama aşama tüm ezilenlere seslenmeye doğru evrilen bir süreç izlendiği manasına gelir ki, böyle bir yorum zorunlu olarak hem Lenin hem de Marx dönemindeki şiarların eksikliğinden bahsetmek, her dönemde ‘ezilenler birleşin’ şiarının doğru olduğunu iddia etmek durumundadır. Aksine, şiarın yaratması muhtemel politik etkinin, konjonktüre uygunluğu bağlamında değerlendirilmesi gerekir.

Hardt-Negri’nin bilimsel olanı sömürüsünü bir kenara bırakarak, Komünist Manifesto’nun tezini değil de Machiavelli’nin halk’ını daha uygun görmesinin dayandığı temele, ilerlemeci mantığın ortaya konulması açısından dikkat çekmek gerekiyor. Hardt-Negri, Marx-Engels’in bir döneme özgü çokluk tespitini ‘dar’ bulur ve kendi çokluk tanımlamalarının, Machiavelli’nin söz konusu çokluk’un öncesindeki ‘halk’ına daha yakın olduğunu belirtirler. Yani onlara göre Machiavelli’nin çokluk’u Marx-Engels’inkine oranla çok daha geniş olan bir ezilenler bütününü kapsama imkanı yaratır.[16]

Bu tez, Manifesto’nun tezinin tam da kendi dönemine uygunluğu görmezden gelinerek, sınıfçılık eleştirisi yapıldığında, yani Komünist Manifesto bugünün gerçekliği merkez alınarak okunduğunda uygun görünüyor. Günümüzde ezilenleri en geniş şekliyle ifade etmek özel bir önem ve gereklilik taşıyor. Ama yine günümüz, belirli bir ‘kesim’e vurguyu, o kesimi öne almayı ilkesel olarak dışlamaz, dışlamamalı. Özel bir kesime vurgu da şiar olabilir. Şiarın rasyonalist ve ilerlemeci bir uygunluk yorumu yoktur. Marx döneminde ‘dar’ bir kesim’e vurgu yapmak yerindeyken, daha önce, mesela Machiavelli döneminde geniş halk kesimlerine vurgu yerinde olabilir. Lenin döneminde ezilen halklar, bir başka dönemde ise başka kesim öne çıkabilir. Tüm bunlar günümüzde de geçerlidir. Dolayısıyla ezilenlere bir bütün olarak vurgu yapmak, müthiş kapsayıcılığıyla, özgül olanı yitirme riski taşımaktadır.

Lenin’in ezilen halklara, Marx’ın işçilere vurgusu, ezilenlere vurgu yapmaya oranla çok ‘dar’ kalmaktadır. Ama bir özgül dönemde, ‘dar’ vurgu geniş vurgudan daha geniş etki yaratabilir. Tersi de mümkündür. Bu anlamda tersten bir örnek olarak kadın hareketinin seyri gösterilebilir. ‘Dünya kadınları birleşin’ şiarının politik bir karşılığı vardı. Ama ‘Dünya emekçi kadınları birleşin’ şiarı bir çeşit darlaşma anlamına gelmekle birlikte, esaslı politik karşılıklar üretti. Bir dönem kadın hareketi açısından uygun şiar oldu. İyi ki ‘darlaşma’ yaşandı!

Politikaya sınırlar koymamayı, şiarın ezilenlerin ne kadarlık bir kesimini kapsadığı değil, dinamik unsurlara hitap etmesi belirliyor. Ezilenlerin söylem olarak çok geniş kesimleri içermesi, kapsayıcılığının da büyük olacağı garantisini vermiyor. Ancak günümüzde ‘ezilenler birleşin’ şiarı konjonktürel olarak uygun görünüyor. Bu uygunluk, temelde iktidar ‘yükü’nün üzerimizde olmadığı günümüzde, konjonktürel olarak da ‘belirlenmiş’ bir dinamik yaratmanın önceliğinin olmamasına dayanıyor. Aksine mücadeleler izlendiğinde ‘ezilen’, ‘mazlum’ tanımlamalarının öne çıktığı görülüyor. Ayrıca, günümüzün kriz koşullarında ezilenler arasındaki iletişimsizlik ve toplumsal hareketlerin birbiriyle buluşma problemi de ezilenlerin genel bir hitap olarak öne çıkarılmasını gerekli kılıyor.

Yaşadığımız dünya, toplumsal hareketlilikler, isyanlar ve ‘iç-barbarlar’ın savaşları açısından herhangi bir eksiklik taşımıyor. Ancak tüm bu hareketliliğe rağmen dünyasal çapta ortak etkilerin ortaya çıkmayışına, dünyanın bir bölgesinde ortaya çıkan politik mücadelenin, hatta başarının ‘iletişim çağı’nda karşılığını bulmamasına, yalnız kalmasına tanıklık ediyoruz. Ezilenler, bu iletişimsizliğin birleştirici şemsiyesi olabilecek bir potansiyel içeriyor. Genel bir şiar olarak “ezilenler birleşin”, iktidarın ‘yükü’nün de üzerimizde olmadığı günümüzde virütik değişimi yakalayabilecek bir nitelik taşıyor. Her ortama kendini uydurabilen bir virüs, ama aynı virüs!

Bugün, dünyasal çapta, işçi sınıfı, ezilen halklar gibi, onlara benzer bir etkiyi yaratacak özel vurguyu gerekli kılacak nitelikte ortak ‘dar ezilen’ varlığı görünmüyor. Bu, ileride görüneceği veya görünmesi gerektiği anlamına da gelmiyor. Ezilenler vurgusu, içinde bulunduğumuz dünyasal konjonktürde, yani iktidarın bizlerden uzak olduğu dönemde ‘enternasyonalist’ bir gücü, ortak noktayı ifade edebilecek nitelikte. Vietnam’ın kurulduğu değil cesur mücadelesini verdiği dönemdeyiz. İktidarda olmamanın avantajını kullanmalıyız.

Bu enternasyonalizmi Zapatistler’in pratiğinde görüyoruz. Marcos’un ‘Maske’ metaforu, ezilenler şiarına kimlik kazandırıyor. Marcos maske takmaktadır ama bu aslında bir maske değildir. Siyah maskesi bir aynadır. “San Francisco’da bir gay, Güney Afrika’da bir siyah, Avrupa’da bir Asyalı, San Ysidro’da bir Chicano, İspanya’da anarşist, İsrail’de Filistinli, San Cristobal sokaklarında Mayalı bir Kızılderili, Almanya’da bir Yahudi, Polonya’da bir Çingene, Qeubec’te bir Mohawk, Bosna’da bir barışçı, metroda gece saat 10.00’da yalnız bir kadın, topraksız bir köylü, varoşlarda bir çete üyesi, işsiz kalmış bir işçi, mutsuz bir öğrenci ve tabii ki, dağlarda bir Zapatista” olmasını sağlayan bir ayna... Yani ezilenler birleşin şiarı! Bu şiar küreselleşme karşıtlarının hareket ve algılayış biçimiyle örtüşüyor. Aynı zamanda barış gönüllülerini ezilen Filistinliler’in yanına götürüyor. ‘İşçilerin vatanı yoktur’dan devralınan bir gelenek!

Ama bugün aynı zamanda her yerde ayrı bir virüs var. Bu da gözardı edilmemeli ve vurgu o yöne de yapılmalı. “Peygamberler kendi halklarını yaratır” (Spinoza). Yani, ezilenler birleşin şiarının yanı sıra her yere özgü bir başka unsur daha! Yani her toplumsal, politik mücadelenin ezilenler şiarının yanında kendi mücadelesinin üzerine oturduğu ‘kesim’i öne çıkarması, şiarlaştırması zorunlu görünüyor. Kısaca, ezilenler şemsiyesi altında kapsanan ama ‘parçalı’ varolan bir ‘birlik’ zorunlu görünüyor.

İşçicilik nihayet aradan çekiliyor!

Marksizmin doğuşundan bu yana güçlü bir kanal olarak varlığını sürdüren işçicilik, sınıf mücadelesi dışındaki tüm mücadeleleri bir ‘olmaması gereken’, zamanla eriyecek ve yok olacak sınıf dışı toplumsal hareketlilikler olarak görür. Öyle bir zaman gelecektir ki, köylülük, küçük burjuvazi vb. tüm ara sınıf ve katmanlar işçi veya burjuva haline gelecek, dünyada sadece işçi sınıfı ile burjuvazi kalacaktır. Dolayısıyla zaten teoride varolan ve bu nedenle hayat bulması gereken şey vuku bulacak, olması gereken aktüelleşecektir.

Birçok hareketin başarısızlığa uğramasının temel nedeni işçi sınıfı gerçeğini görememesidir ve zamanla işçi sınıfı gerçeği kendini tarih sahnesinde gösterecek, işçicilerin günü gelecektir. Söz konusu gün gelmeden önce de Marksistler ısrarla işçi sınıfında örgütlenmeyi ilkesel bir unsur olarak almalı, diğer tüm toplumsal hareketleri tali olarak görmelidir. Çünkü sınıf dışı unsurlar kararsızdır ve kolay vazgeçerler. Onlarda, işçi sınıfında bulunan sosyalizme ‘doğal’ eğilim yoktur, dolayısıyla kendi ‘doğal’ öncüleri tarafından örgütlenmeleri uygundur. İşçi sınıfının ‘kendinde sınıf’ olarak varoluşu ise bir özne’nin müdahalesiyle ‘kendi için sınıf’ haline sıçrayabilme potansiyelini her zaman taşımaktadır. Zaten sınıfın ‘doğal’ temsilcisi de kendileridir ve görevleri budur.

Sınıfçılara göre kapitalizmin Marx’ın dile getirdiği iki sınıf olarak varolma eğilimi tam manasıyla hayat bulduğunda nihayet gerçek anlamıyla sınıf savaşı başlayacak ve toplumsal hareketleri merkez ve tali olarak ayırmaya da ihtiyaç kalmayacaktır. Ara katman ve sınıflar aradan çekilecektir. Konjonktürde o günün gelmesi için beklerler.

Oysa tarih çok farklı bir seyir izledi. Açıkça söylenebilir: Kapitalist üretim tarzında yaşanan değişimler nihayet sınıfçılık yapmanın imkanlarını ortadan kaldırıyor; işçicilik aradan çekiliyor! İşçicilerin iddia ettiğinin tersi bir durum gerçekleşiyor ve esnek üretimle birlikte ‘kendinde sınıf’ı mümkün kılan fabrika, fabrika disiplinine bağlı çalışma ilişkileri vb. hızla yok oluyor. “Üretim yerinin belirsizliği üretilen özne biçimlerinin belirlenimsizliğine denk”[17] düşüyor. Fabrika disiplinini veri alarak örgütlenen sendikalar hızla kan kaybediyor. İşçiler, düzenli olarak işe gelmelerini sağlayan, iş saatinin azaltılması için mücadele edebilmelerine imkan tanıyan bir disiplin dahilinde çalışan bireyler olmaktan çıkıp, bir zamanlar kaypak, istikrarsız oldukları için eleştirilen düzensiz çalışan yarı-işçilere benziyor.

Yani, üretimin merkezsizleşmesi sonucunda sendikaların temel dayanağı olan üretim bandı yerini üretimin örgütsel modeli olarak ağ’a bırakıyor. Bundan kaynaklı olarak “Emeğin pazarlık gücü bir kere zayıflayınca, üretim ağı, sözleşmesiz çalışma, evde çalışma, yarım gün ve parça başı çalışma gibi, hiçbir iş güvencesine yer vermeyen eski biçimleri uygulamaya”[18] koyabilecek bir zemin oluşuyor.

Balibar yaşanan değişimleri dikkate alarak, kendisine, sınıf mücadelesinden sınıfsız mücadeleye doğru mu evriliyoruz, sorusunu soruyor. Marksizmin hep takıldığı, bitmesi beklenen ama o sonu gelmeyen küçük burjuvazi, bürokrasi ile yeni ücretli tabakaların “sonunda sahnenin en büyük kısmını kapladı”ğını belirterek tipik işçinin marjinalleştiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “...o halde sınıflar ve sınıf mücadelesi siyasal bir mite, Marksizm de bir mitolojiye dönüşmektedir.[19] Sınıfsal uzlaşmazlığın bir şekilde sanayi toplumlarına denk geldiğini belirten Balibar ücretliliğin genelleşmesi, emeğin zihnileşmesi ve hizmet faaliyetlerinin artması gibi gelişmeler nedeniyle proletaryanın kaybolduğunu belirtiyor.

Balibar’ın tezlerini bilimsel düzeye ilişkin olarak reddetmek gerekmektedir. Ancak politik olan’a ilişkin saptamaları dikkate değerdir. Sınıf mücadelesi denilen şeyin mitleştiğini belirten Balibar’a, ‘Bütün ülkelerin işçileri birleşin’ şiarının mitleştiği belirtilerek katılmak mümkün. Sorel, Roma İmparatorluğu’ndan yola çıkarak doğru tahmin etmişti: “İmparatorluk’tan geriye ne kaldı? Sadece Büyük Ordu destanı; günümüzdeki sosyalist hareketten geriye kalan ise grev destanı olacaktır.”[20] Balibar’ın mitleşme tespitini, işçi vurgusunun politik karşılığını Marx dönemi ve sanayi toplumlarında bulduğunu kabul etmekle birlikte bilimsel anlamda sınıflar analizinin mitleşmesi olarak anlaşılamayacağını belirterek edinmek gerekiyor. İçinde bulunulan an’da sınıfların hiçbir zaman varolmadığını vurgulayıp, Sorel’in mit’ine gönderme yapmak gerekiyor.[21] Ama, gerçek anlamda, Sorel’i de aşan bir mit!

Marksistlerin sınıfsız bir sınıf mücadelesini düşünmesinin zamanının geldiğini belirten Balibar, sınıfa bakışta uygun bir konum belirliyor ve ‘mücadelenin olduğu yerdeki işçileri ve sınıfı görün’ demeye getiriyor: “Bakış açısını böyle tersine çevirmek, tarihsel olarak yüzeyde gözlenebilenlere uygun olarak, “işçi sınıfının” az çok homojen bir sosyolojik durum temelinde değil bir işçi hareketinin olduğu yerde varolduğunu kabul etmek gerekir. Ve üstelik, işçi hareketinin ancak işçi örgütlerinin (...) olduğu yerde varolduğunu kabul etmektir.”[22] Yani mahallede pavyonlara tepki gösteren bir işçinin varlığında işçiciliği bularak değil! İşçi sınıfını hiç aramadan, sadece işçileri oldukları yerde görerek... Çünkü kitleler bugün “fabrika dışında fabrika işçisi, okul dışında öğrenci, hapishane dışında mahpus, tımarhane dışında delidir; aynı zamanda hepsidir. (...) ama eskisinden daha yoğun olarak kurumların disiplinci mantıkları tarafından yönetilmektedir.”[23]

Kaldı ki zaten saf bir sınıf örgütü de yoktur, öncü işçi kesimleri ve “organik aydınlar”la karışma, geçmişten bugüne, hep vardır. Hatta mücadele hiç anti-kapitalist bir temele oturmamıştır.[24] “Görece homojen “sınıf kimlikleri”, bir yazgının değil, konjonktürün sonucudur.”[25] Saf anti-kapitalizm işçicilerin söylemi olmuştur. Böyle konjonktürler yaşandı ama artık sınıfçıların bu konjonktürlerden kendilerine pay çıkarmalarına olanak veren koşullar yok oluyor! Hardt-Negri’nin kitlesel işçi figürünün eskide kaldığını ve onun yerini toplumsal işçi figürünün almaya başladığını belirtmesi, ‘saf işçi’yi arayanların artık hiç bulamayacaklarına bir başka açıdan çekilen dikkat olarak alınabilir. “Yoksul, her yoksul kişi, yoksul halk çocuğu, proleter çokluğunu yalayıp yutmuş ve sindirmiştir.”[26]

Zapatistler’in ikinci komutanı Marcos’a ilişkin bir efsane, doğru olsun veya olmasın, işçiciliğin sonunu ilan ediyor: Marksist bir entelektüel ve devrimci olan Marcos şehirlerde arandığı için Chiapas dağlarına kaçar ve orada da yoksul halkı proleter devrim davasına hazırlamaya çalışır. Marcos tüm dünyanın işçilerinin birleşmesi gerektiğini söyler ancak Mayalar ona işçi olmadıklarını, ayrıca toprağın da mülk değil toplumların kalbi olduğunu söyler. Marcos kendini bu kültürün içinde bulur.[27] Yerlilerin merkez alındığı bir efsaneyle işçiciliğin sınırları ortaya konulur.

Bu durum karşılığını, işçiciliğin sınırlarıyla bir başka bağlamda çatışan küreselleşme karşıtlarında bulur. Nitekim Mexico yürüyüşünde Zapatistler’in korumalığını yapan İtalyan anarşist grubu Ya Basta! giydiği beyaz tulumlar nedeniyle monos blancos (Beyaz maymunlar) olarak anılıyor. Finlandiyalı ‘Beyaz İşçi Tulumlular’ grubu Ya Basta!’yı kardeş grup görüyor. Onların tezleri Hardt-Negri ile uyuşuyor. Hardt-Negri “Geleneksel mavi tulumlu işçi sınıfı değil, yeni post-fordist üretken bir özneyiz” diyor.[28] İşçi gitti, yenisi aranıyor!

İşçi sınıfı olarak tanımlanan kimliklerin pratikte oluştuklarını, geçmişte de bunun böyle olduğunu söyleyen Balibar, bir şey kaybetmediğimizi vurguluyor. Balibar, sınıfların “tözsel” kimliklerinin zaten hiçbir zaman “toplumsal aktörlerin pratikleri karşısında bir sonuç olmaktan öteye gitme”diğini saptıyor. Peki bu durum, sınıf’ın zaten konjonktürde hiç varolmadığı gerçeği, gerçek anlamda bir mit olduğunun ortaya konulması, hiçbir şeyin değişmediği anlamına mı geliyor? Hayır! Konjonktürde varolan ve sınıf olarak anılan ama Kapital’in sınıfı olmayan şey değişti. Dolayısıyla bir anlamda değişim yaşandı ama diğer açıdan yeni olan hiçbir şey yok: “O ‘sınıfları’ kaybetmekle aslında hiçbir şey kaybetmedik. Bugünkü ‘kriz’, sınıf mücadelesinin belirlenmiş pratiklerinin ve temsil biçimlerinin krizidir.”[29] Sendikaların, Marksist partilerin, kitlelerin devrimci pratiklerinin krizi! Hesaplanabilir sürtünmeler’imiz, teknik zorunluluklar’ımız geçersizleşti. Yenilerine ihtiyacımız var!

Türkiye’den bir örnek

Türkiye sol hareketinin günümüzde de etkili devrimci damarını oluşturan hareketleri işçi sınıfını göremedikleri için eleştiren, özellikle 1971 devrimci kopuşunu gerçekleştiren Mahir Çayan, Deniz Geçmiş ve İbrahim Kaypakkaya’ya bu temelde eleştiriler yönelten Kıvılcımlıcı Mehmet Yılmazer’in kaleminden işçi sınıfının içinde bulunduğu durumu okumak dikkat çekiyor.

İşçi sınıfının, ‘kendi için sınıf’ haline gelme potansiyelinin garantisi olarak görülen ‘kendinde sınıf’ şeklinde varoluşunun, yaşanan değişimlerle birlikte yok olmaya başladığını tespit eden, işçilerin artık ortak mekanlarda yaşamadığına dikkat çeken Yılmazer’e göre “İşçi sınıfı çok açık bir şekilde 19 ve 20. Yüzyılda sahip olduğu topyekün davranış yeteneğini yitiriyor.”[30]

Yılmazer yaşadığımız dönemin özelliklerini ve değişimi söyle özetliyor: Dev işyerlerinin küçülme eğilimi, üretici işçi kitlesinin azalması, bant sisteminden “çalışma adacıkları”na geçişle belirlenen ve aristokratlaşmanın ötesine geçen parçalanma, işçilerin ortak mekanlarda oturmaması, üretici güçlerdeki değişimden kaynaklı olarak toplumun büyük bölümünün üretimin dışına itilmesi ve esnek üretimin işsizliğin yeni adı olması.

“Bu durum işçi sınıfının 1800’lü yılların başlarından beri yaşayagelen sendikal örgütlenmesinin zeminini büyük ölçüde erozyana uğratmaktadır. Sınıfın örgütlenme ve davranışı büyük değişimlere zorlanmaktadır” tespitini yapan Yılmazer şu sonuca varıyor: “Klasik dönem sınıf yapılarının değişimi bir gerçek iken buradan düz mantık yürütmeyle yeni iktidar adayı bir sınıfın şekillenip şekillenmeyeceği sorusuna cevap bulamayız.”[31] Sınıf yapısı değişmektedir ve yeni bir iktidar adayı sınıf oluşumunun garantisi yoktur. Yani sınıfçılığın sonu!

Özne üzerimize mi yıkıldı?

Sınıfı özne olarak görenler, işçi sınıfının üretimden kaynaklı olarak aldığı yeni biçim, ‘kendinde sınıf’ın tarih sahnesinden silinmeye yüz tutması gerçeği karşısında ya sınıfın varlığının değişmediğinde ısrar ediyorlar, ya da ‘yeni bir sınıf’ın ortaya çıkıp çıkmayacağını sorguluyorlar. Yılmazer, değişimi teslim ediyor ve “yeni bir iktidar adayı sınıf ortaya çıkacak mı?” sorusunu gündeme getirerek buna cevap vermenin mümkün olmadığını belirtiyor. Aynı soruya Hardt-Negri olumlu cevap vererek özne’nin üzerimize yıkıldığını kabul ediyor ve özne’yi çokluk olarak yeniden tanımlıyor.

Soru yanlış! İktidar adayı politik özne ne sınıf, ne halk, ne de kitlelerdir. İktidar adayları yani özne, mücadele veren hareketler, partilerdir ve bunu tespit etmeyenler, özne olamayacak bir unsuru özne olarak belirledikleri için, özne zorunlu olarak üzerlerine yıkılır. Balibar’ın sözleri tekrarlanmalı: Üzerimize yıkılan sınıf değil, “belirlenmiş pratikler ve temsil biçimleri”dir. İşçi sınıfını hem teoride hem de politik gerçekte özne olarak görme hatasına düşenler bilim ile politikayı ayıramamanın bedelini ödüyorlar.

Baudrillard açıkça ortaya koydu: “Kitlelerin ne geçmişte ne de gelecekte yazabilecekleri bir tarih yoktur. (...) Onların gücü günceldir.”[32] “Kitle terimi bir kavram olamaz.”[33] Kavramlar dünyasında ise zaten özne yoktur. Kavramlar dünyasında kendine yer bulan sınıf ve halk’ın gerçek’te yeri ve karşılığı yoktur. Gerçek’te kitleler vardır. Ve Althusser’in kitlelerin özneliğinin gerçek anlamda öznelik olamayacağı yönündeki vurgusunu unutmamak gerekir. “Gücü güncel” olanların teori dünyasına özne olarak devşirilmeleri yönündeki, ya da tersi çabaların önü böyle alınmalıdır.

Ancak ‘yeni özne’ olarak kitleleri, yeni işçi sınıfını vb. belirleyenlere, gerçek düzeyinde varolan her şeyin özne olamayacağını da hatırlatmak zorundayız. Hardt-Negri’nin kurgularında yer alan ‘Dünya çokluğu birleşin’ şiarı bu açıdan sorun içeriyor. Çünkü Hardt-Negri çokluk’u yeni dönemin öznesi olarak görüyor. Oysa öznelik politik mücadele verene özgüdür ve şiarlarda bir özne’ye işaret edilmemektedir. Sadece, problemli bir yaklaşım sergilenerek şiarların işaret ettiği kesimler özne olarak görülmüş, algılanmıştır. Hardt-Negri de bu geleneği devam ettirmiştir. Üstelik Hardt-Negri’nin öznesi aynı zamanda yeni dönemin işçi sınıfıdır. Dolayısıyla hem genel olarak dinamizm taşıyan, potansiyel bir güç barındıran kitleler özne olarak algılanmakta, hem de Hardt-Negri’nin teorisi bağlamında bu öznenin işçi sınıfının kendisi olduğu ileri sürülerek politik konjonktüre ilişkin saptama aynı zamanda tarihin de, yani bilimin de nesnesi haline gelmektedir. Yani sınıf teoride, sınıf olmayana doğru ilerlemekte ve düzeyler birbirine geçmektedir.

Teori dünyasında bulunmayan, “gücü güncel” olan gerçekteki kitleler, gerçekteki halklar, gerçekteki sınıfların özne olduğu iddiası yerinde değil. Özne “gücü güncel” olanları iktidar hedefine doğru yönelten politik hareketlerdir.

III. Ezilenler kime karşı birleşecek?

Dünyanın herhangi bir yerinde mücadele eden herhangi bir devrimci hareketin düşmanı kuşkusuz iktidarda bulunanlar, egemenlerdir. Bu, Zapatistler için Meksika devleti, Filistinli örgütler için İsrail devleti, Kürt hareketi için Türk devleti, Kolombiyalı devrimciler için Kolombiya devletidir. Ancak bu tanım yetersizdir. Mücadele edilen iktidarın yapısını, mücadele tarzını anlamak için ‘ortak düşman’ı bilmek hayati önemdedir. Bu, enternasyonalizmin politik önemi ve karşılığıdır.

Çarlığa karşı mücadele eden Lenin aynı zamanda emperyalizme karşı mücadele etmektedir. Lenin’in, emperyalizmi kavrayıştaki yetkinliği, düşmanı tanımlama gücü ile Birinci Dünya Savaşı esnasında savaşa karşı konum alması ve emperyalistler arası çelişkinin kurbanı olmaması arasındaki ilişki dikkatlerden kaçmamalıdır. Taliban’a karşı mücadele edenlerin, ABD emperyalizmiyle işbirliği yaparak Afganistan’da kadınlara ‘özgürlük’ getirmeleri bizden uzak olsun! Ama Afganistan’da, Lenin’in döneminden farklı olarak, emperyalistler arası çelişkiler barındıran bir saldırı değil ‘haklı savaş’ pratiği hayat bulmuştu. Dolayısıyla artık mücadele eden örgütler için dünyayı yeniden anlamak ve dünyasal çapta düşmanı yeniden belirlemek bir zorunluluk haline geldi. “Bugün politik felsefenin ilk sorusu direniş ve isyanın olup olmayacağı ya da niçin olacağı değil, isyan edilecek düşmanın nasıl belirleneceğidir.”[34] Ezilenlerin kime karşı birleşeceğinin ortaya konulmasıdır.

Düşmanı belirlemek için kapitalizmin yeni yapılanışını açıkça saptamak gerekiyor. Yukarıda maddeler halinde sıraladık: dünyasal bir sistem olarak kapitalizm yeni ekonomik, ideolojik ve politik aygıtlarıyla merkeziliğini artırdı ve niteliksel bir değişim sürecine girdi. Üretim uluslararasılaştı ve merkezsizleşti, para sermaye ulusüstüleşti ve sermaye ihracı yeni yatırım yöntemleri de yaratarak önceki dönemlerle kıyaslandığında büyük bir hıza ulaştı. Sermayenin akışkanlığının büyük oranda merkez-içi gerçekleşiyor olması dikkat çeken bir diğer nokta.[35] Söz konusu merkezileşme kendi uluslararası kurumlarını da yarattı: İMF, DB, DTÖ vb. Hardt-Negri’nin piramit şeklinde tanımladığı imparatorluk hiyerarşisinde de belirlediği üzere, yeni yapılanmada ABD’nin askeri olarak ayrıcalıklı bir konumu var. Ayrıca BM gibi uluslararası örgütler de ulusların ötesine ABD’lileşerek geçti.

Luxemburg’un dikkat çektiği katastrofik çöküşün, yani olumlu anlamıyla dünya devriminin hayat bulmamasıyla birlikte karşımıza yeni bir düşman çıktı ve açıkça tanımlanması gerekiyor. Yılmaz Sezer, ezilenlerin ortak düşmanına ‘Tekelci emperyalizm’ dememizi önerdi.[36] Tekelci kapitalizmin merkeziliğine vurgu yapan tekelci emperyalizm terimi, emperyalistlerin hep beraber, ABD’nin liderliğinde hareket etmesi gerçeğini karşılıyor. Hardt-Negri’nin İmparatorluk tanımlaması da benzer bir vurgu taşıyor ancak, imparatorluğun Roma’sının olmadığı tespitinin, merkezileşmenin işaret ettiği ABD’yi ihmal ettiği yönünde eleştirilerle karşılaşıyor. ABD’nin özellikle askeri bağlamda üstlendiği lider konumu açıkça dile getiren Hardt-Negri’ye yönelik şu söylenebilir: Hardt-Negri’nin Roma’sız imparatorluk tespitinde vurgu merkezileşmeden (en azından ABD merkezli merkezileşmeden) çok içselleşme’ye (“artık dışarısı yoktur”a) yapılmaktadır. Tarık Ali’nin ısrarla üzerinde durduğu ABD imparatorluğu tanımlaması ise dünyasal çapta ABD’lileşmeyi öne çıkarıyor.

Tekelci emperyalizm, imparatorluk[37] veya ABD imparatorluğu... İki Körfez Savaşı, tam konsensüs yaratılarak gerçekleştirilen Afganistan saldırısı, Kolombiyalı devrimcilere yönelik ABD destekli saldırılar, hedef göstermeler (Irak, İran, Kuzey Kore) ve sözde uluslararası mahkemelerde devlet başkanlarının yargılanması. Yani, emperyalizmin kelime anlamının hakkını veren yayılmacı bir imparatorluk!

Dünya çapında bir varlık olarak kapitalizmin, tekelci emperyalizm ile İmparatorluk tanımlamalarına içkin, birbiriyle bağlantılı, iki temel özelliğinden bahsedebiliriz: Merkezileşme ve içselleşme. Bu durum ‘haklı savaşlar’ (iç-savaşlar), savaşlar çıkarabilecek çelişkiler yaşamayan bütünleşmiş emperyalistler, ‘eski’ ve ‘yeni’ asiler ile ‘sınırlardaki’ ve ‘içerideki’ iç-barbarlar yaratıyor.

20. Yüzyılın başında ve öncesinde varolduğu şekliyle emperyalistler arasında bir çeşit kolonileştirme, sömürgeleştirme savaşı yaşanmıyor. Hep beraber ABD’nin öncülüğünde ‘haklı savaş’lar gerçekleştiriyorlar. Dolayısıyla anti-emperyalist mücadeleler döneminin ortak düşmanı olan emperyalistler artık bir bütün olarak, yani ‘gerçek anlamıyla’ ortaklaşmış şekilde karşımızda duruyor. Günümüzde yaşanan merkezileşme, emperyalistler arası çelişkileri yok edip topyekün bir güç olarak tekelci emperyalizmi ortaya çıkarıyor. İngiliz sömürüsüne karşı savaşan, dolayısıyla İngiltere’yi emperyalist düşman olarak nitelendiren bir ezilenler hareketinin yanında, başka emperyalist güce karşı savaşan başka ezilenler hareketinin bulunması dönemi kapandı. Filistinli devrimciler ABD destekli İsrail’e lanet okuyor, Kolombiyalı devrimcilere karşı faşist Kolombiya hükümeti ABD ile birlikte topyekün saldırıya geçti, Zapatistler ABD’nin merkezinde yer aldığı neo-liberalizme çatıyor vb.

Hardt-Negri’nin silah kullanma tekelini elinde tutan süper-güç olarak imparatorluk piramidinin tepesine yerleştirdiği ABD’nin dünyada kendi başına hareket edebilecek gücü bulunuyor ancak üye ülkelerinin büyük bir bölümünde ABD askerinin yerleşik olduğu BM ile birlikte hareket etmeyi ‘tercih ediyor’. Bu ‘tercih’, emperyalistlerin ortak hareketinin ülke çıkarları için savaş verme ideolojik argümanının yerine ‘haklı savaş’ pratiğini geçirmeye başladığını göstermektedir. BM, uluslararası sivil toplum kuruluşları ile birlikte imparatorluğun değerleri adına yürütülen savaşların haklılığını sağlıyor, yolu temizliyor[38] ve ABD -BM’nin onayıyla- ‘haklı savaşlar’ gerçekleştiriyor. “Körfez Savaşı’nın önemi ABD’nin, kendi ulusal saiklerinden hareketle değil; küresel hak adına, uluslararası adaleti sağlayabilecek tek güç olarak tarih sahnesine çıkışından kaynaklanır.”[39]

Dolayısıyla Luxemburg’un tanımladığı “dışarısı” yok olmaya başladı, yani tüm dünya kapitalizm-içi hale gelmiş durumda ve ‘haklı savaş’lar artık bir iç mücadele şeklinde gerçekleşiyor. Dünya polisinin, ‘medeni olmayan’a iç-müdahalesi! Hardt-Negri’nin dikkat çektiği gibi, aslında Fukuyama tarihin sonunu ilan ederken, dışarısı olarak hiçbir yerin tanınmayacağı, polisiye şiddet pratiklerinin hayat bulduğu bir imparatorluğun doğuşunu kutsadı. Artık “her emperyal savaş bir iç savaştır, bir polis eylemidir”.[40] Bu iç-savaşların yürütücüleri ‘tarih-dışı kalıcı evrensel adalete ve barışa’ “ulaşmak için, mecbur kaldığında, sınırlarda barbarlara içeride de asilere karşı ‘haklı savaşlar’ yürütmek için gerekli kuvvetlerle donatılmıştır.”[41] İmparatorluğun düşmanları ise elbette polis zihniyetinden gelen “terörist” yakıştırması ile tanımlanacaktır.[42]

Dışarısı’nın yokluğu, dikkat çektiğimiz merkezileşme, Kautsky’nin ultra-emperyalizmden beklediği barışçı niteliği sadece emperyalistler arasında yarattı. Yani, içselleşme, dünyada yaşayan herkesin imparatorluğun vatandaşı olması ve eşitliğin hayat bulması anlamına gelmiyor. Aksine imparatorluğun içleşme mantığı farklılıklara kördür, kendinden olmayanı barbar diye niteler, barış, adalet düşmanı, medenileşememiş bir varlık olarak tanımlar. Sergilediği farklılık temelli yaklaşımlarla post-söylemlerin arkasına geçer ve idari yapısıyla da farklılıkları yönetir. İçine al, farklılaştır ve yönet![43]

Dünden bugüne iç-barbarlar ve asiler

İnsan hakları, modernlik, çağdaşlık ve ilericilik ideolojik söylemleriyle dünyanın her noktasında ‘haklı savaş’ pratiklerine girişen ABD imparatorluğunun hayat bulduğu bir dünyada yaşıyoruz ve bugün belki de -Hardt-Negri’de açıkça görüldüğü şekliyle- her zaman olduğundan daha fazla Roma İmparatorluğu’na gönderme yapmak, barbarlık-medenilik yaklaşımı üzerinde durmak önem kazanıyor.

Emperyalizmin yeni döneminin ‘haklı savaş’ pratiği temel olarak insani değerler, medeni olma, evrensel adalet ve barış gibi ‘soylu’ gerekçelere dayanıyor. İmparatorluk evrensel adalet ve barışa ulaşmak için gerektiğinde sınırlarda barbarlara, içeride de asilere karşı savaşıyor. Dünyanın bütün ezilenleri barbarlar ve asiler olarak ikiye ayrılıyor. Ezilenler arasında aşılması gereken bir hiyerarşi oluşuyor. Benzer bir ezilenler arası ayrışma 20. yüzyıl emperyalizminde de vardı. Ancak günümüzdeki ayrım, Luxemburg’un açıkladığı emperyalizm dönemi için, kapitalizmin, kapitalist olmayan üretim tarzlarıyla ilişkiye girişi temelinde geliştirilebilecek barbarlık ile asilik ayrımından esaslı bir şekilde farklı. Luxemburg döneminde dışarı’da olan, sömürgeleştirilen barbarlar var. Bugün katastrofik çöküş yaşamayan ve dışarısının içselleştirilmesinin son noktasına ulaşarak yeni bir evreye geçmeyi başaran kapitalizm döneminde iç-barbarlardan, polisiye müdahalelere maruz kalan barbarlardan bahsetmek gerekmektedir. Artık kapitalist olmayan üretim tarzları tam anlamıyla dışsallaşmıştır.

Wallerstein’ın dikkat çektiği gibi ‘barbar’ın, yabancı’nın dışarı atılması ve saf toplum yaratma girişimleri aynı zamanda dışarı atılanın emek-gücünden de feragat anlamına gelir. Bu feragat hem emperyalizmin ilk aşamasında hem de bugün bir şekilde hayat buluyor, ama farkın ortaya konulması gerekiyor. Eski barbar-asi ayrımı ile günümüzdeki arasındaki farkı görebilmek için Amerika’da kapitalizmin gelişim biçimi uygun bir karşılaştırma aracı işlevi görebilir. Amerika’da kapitalizm kendini oluştururken, emperyalizmin dünyasal çaptaki görüntüsünü kendi içinde var etti. Kızılderililer, kapitalizm dışı üretim tarzlarında çalışmayı reddediyordu. Belki de Wallerstein’ın dediği gibi, Batı, onların ruhlarını Hıristiyanlık aracılığıyla teslim alamadı, ya da böyle bir çaba içinde olmadı. Dolayısıyla Kızılderililer’in emek-gücü olarak bir değerleri yoktu. Ve Hardt-Negri’nin belirttiği üzere; Kızılderililer, doğa’nın bir parçası olarak görüldü ve Amazonların çalı çırpıdan temizlenmesine benzer bir şekilde, Amerika kıtasından temizlendiler. Siyahlar ise kapitalizm dışı üretim tarzlarının kapitalizmle ilişkisinin Amerika kıtasında oluşturulmasına hizmet eden temel unsurlardı. Emperyalizm için bu hayati önemdeydi ve siyahlardan vazgeçmek mümkün değildi. Siyahlar üretimin parçasıydı ve Kızılderiler gibi yok edilemezler, onlardan feragat edilemezdi.

Kapitalizmin kapitalist olmayan üretim tarzlarına ihtiyaç duyduğu dönemlerde, emperyalizm için kapitalist olmayan üretim tarzlarıyla varolan bölgelerdeki insanlar, emek-gücü temelinde vazgeçilemez nitelikteydi. Dolayısıyla söz konusu dönem için de bir anlamda ‘iç’-barbarlardan bahsedilebilir. Ancak bu ‘iç olma’ hali bugün dışarısı haline gelmiş durumdadır. Kaldı ki, zaten hiçbir zaman günümüzdeki anlamında olduğu denli bir içleşme içinde olduğundan bahsedilemezdi, çünkü kapitalizmle üretim tarzı bağlamında dışsal bir ilişki mevcuttu. Emperyalizmin yeni evresinde, böyle bir ilişki –kapitalizm dışı üretim tarzlarıyla birlikte varolma ilişkisi– hayati önem arz etmediği, dışarısının içselleştirilmesi süreci bittiği için, Luxemburg’un vazgeçilemez olarak nitelendirdikleri, dışta kalan, doğa haline gelmiş barbarlara dönüşüyor.

İmparatorluğun içinde bulunan barbarların elinde politika yapma imkanı bulunuyor. Ancak Afrika’nın kimi bölgeleri gibi ‘küreselleşme’nin, yani imparatorluğun dışında kalan ‘ihmal edilebilir’ yerler için aynısını söylemek mümkün değil. Oralarda politikanın imkanı yok oluyor. Küreselleşmenin dışına düşenler, Kızılderililer’in kaderine benzer bir sürecin içindeler. Çağımızın Kızılderilileri!

İleride değineceğiz... Ezilenlerin imparatorluk içinde vatandaş sıfatıyla yaşamaya hak kazanan, barbar olmayan kesimleri de bulunmaktadır ve ortak düşmana karşı mücadelede olmazsa olmaz koşul niteliğinde politik değer taşımaktadırlar. Klasik sanayi işçileri, enformasyon sektörü çalışanları veya bir başka temelde küreselleşme karşıtlarının barbarlığından bahsedilemez. Onlar politik karşı duruş sergilediklerinde imparatorluğun asi vatandaşlarıdır, daha özele girersek onlar ‘asi köleler’dir.

Yeni barbarlığın kerterizleri

Marksist gelenekte ‘ya barbarlık ya sosyalizm’ şiarıyla anlatılabilecek bir bakış mevcuttur. Bu şiarda barbarlık, egemen güçlerin uyguladığı şiddet, insanlığın yok olma tehlikesi, çürüme vb. olumsuz unsurlara işaret etmektedir. Sosyalizm ise insani, eşit toplumun simgesidir. Kuşkusuz bu şiarın kitlelere seslenirken anlattığı ortadadır ve politik işlevi vardır. Ancak Marksizmde varlığını uzun yıllardan bu yana sürdüren bir tarz hümanizm, ilerlemecilik anlayışının ötesine geçmek, şiddetin meşruluğunu öne çıkarmak için şiarda olumsuz bir unsur olarak kullanılan barbarı değiştirmek uygun görünüyor. Barbara içkin olan şiddet söz konusu şiar temelinde sosyalizmin yabancı olduğu bir gerçek haline gelme riski taşımaktadır.

Türkiye’de barbarlığa özel bir olumluluk atfeden Hikmet Kıvılcımlı ve geleneği, bahsettiğimiz ‘yer değiştirme’ bağlamında kısmen uygun bir yaklaşımın taşıyıcısı konumundadır. Kıvılcımlıcılar ‘ya barbarlık ya sosyalizm!’ şiarını sevmez. Barbarlar belirli olumlu geleneklerin tarihsel taşıyıcılarıdır. Onlar Kıvılcımlı’nın üretici güçler olarak sıraladığı dört unsurdan insan unsurunun hayat bulduğu simalardır ve medeniyetlere yönelik akınlarında bu özellikleriyle medeniyetleri aşılar, tarihsel devrim veya rönesans gerçekleştirirler. Barbarlar yıkmakta, talan etmekte, şiddet uygulamaktadır ve bu, olumlu geleneklerin topluma taşınması anlamına gelmektedir. Yani, imparatorluğun ‘evrensel adalet ve barış için’ yaptığı ‘haklı savaşlar’a karşı barbarların şiddeti!

Kıvılcımlı’nın tarih tezinde yerini bulan ‘barbarlık’, politik karşılığını Türkiye topraklarında gelenek bağlamında, ordu ve gençliğin barbar geleneklerin taşıyıcısı olarak görülmesinde buldu.[44] Aslında bir anlamda modern dönemin mücadeleleri işçi sınıfında ifadesini buldu, ‘olmaması gereken’ mücadeleler de barbarlık deyişiyle edinilmeye çalışıldı.

Elbette bu politik olarak problemlidir. Barbarlığa Kıvılcımlı ve takipçilerinin verdiği olumlu anlam desteğini, barbar’ı tarih içinde bir dönemin (ilkel komünal) temsilcileri olarak görme, yani Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi vermektedir. Ve haliyle modern öncesinden gelen barbarlığa içsel olumlu unsurlar günümüzde yavaş yavaş sönen tarihten -hatta teoriden- gelen şeyler olmaktadır. Bilim gerçek’e sirayet etmektedir. Ne Hardt-Negri, ne de Kıvılcımlı barbarlık tanımları yaratan yaklaşımlarını geliştirirken aynı zamanda da Marksizmin bilim ayağının tutarlı savunucuları değildir. Hardt-Negri altyapı ile üstyapıyı birbirinin üzerine çökerterek, işçi sınıfı tanımını kitle tanımına yayarak hareket eder.[45] Kıvılcımlı ise üretici güçler içinde neredeyse bütün üstyapı ve altyapı unsurlarını sayarak benzer bir buluşturma yapar.

Kıvılcımlı’nın barbar’ı, bilim iddiasından koparılması halinde iddialı politik karşılıklar bulabilir. Sönen değil, her an ve an kendini politik olarak üreten barbarlık kavrayışı öne çıkarılabilir. Tarihin derinliklerinden gelmeyen, bugünün gerçeği olan bir barbarlık!

Ama tarihten kerterizler alınarak ortaya konulan, anlaşılan bir barbarlık! Köyden gelen kırsal ideolojilerle bezenmiş işçilerin, sömürgeleştirilenlerin tepkilerinden, barbarlıklarından beslenen bir bakış açısı...

Barbarlık, imparatorluk olarak tanımlanan yeni dönemden önce de ciddi bir politik vektördü. Ve geçmişin barbarlarından kerteriz almak, yeni barbarları görebilme, gidilecek yolu saptayabilme açısından önem taşıyor. Kırdan gelen işçinin ‘barbarlığından’ bahsedilebilir, ya da ABD’de siyahların... Hardt-Negri’nin dikkat çektiği gibi, hareketlilik ve kitlesel göçler tarih boyunca dinamizm yarattı. Köyden kente, bir ülkeden diğerine vb. 19. Yüzyılın proleterleri de dünyanın göçebeleri, yani barbarları olarak kabul ediliyordu. Bunlar, yaşadıkları ülkelerin içinde barbar (iç-barbar) konumundaydı. Şimdi dünyasal çapta bir iç-barbarlık hayat buluyor ve bir zamanların iç-barbarları günümüzün asilerine dönüşüyor. Bazıları da Kızılderilileşiyor.

11 Eylül eylemi, imparatorluğun iç-barbar olarak gördüğü ve modernleştirme adına her türlü şiddeti uygulamaktan çekinmediği kesimlerin, ‘medeniyet’in merkezine yaptığı esaslı bir akındı. ABD kendi topraklarında şiddetle tanıştı. Şiddet durumunu yaratan cevabını aldı. Aynı ABD, birkaç yıl önce de medeniyet’in vatandaşı olanların (asi köleler) isyanıyla karşı karşıya gelmiş, Seattle küreselleşme karşıtlarını ağırlamıştı. Oysa, ABD’nin kendi içinde barbar muamelesi yaptığı kitlelerin (‘içerideki’ iç-barbarların) ‘siyah öfke’sinin New York’u aleve vermesinin üzerinden çok zaman geçmemişti. Yeni bir mücadele doğuyor, yeni bir şiddet: medeniyetin asilerinin ve iç-barbarlarının politik şiddeti... “Yeni bir göçebe güruh, yeni bir barbarlık ırkı İmparatorluğu istila etmek ya da boşaltmak üzere ayağa kalkacak.”[46]

Ezilenler arası hiyerarşi ve ötesine geçme imkanları

Ezilenlerin iç-barbarlar ve asiler olarak ikiye ayrılmasına olanak sağlayan bir evrede bulunuyoruz. Üstelik söz konusu ayrımı gerçekleştirdikten sonra yeni ayrımlara da işaret etmek gerekiyor. İç-barbarlar, imparatorluğun merkezlerinde yaşamayanlardan oluşan ‘sınırlardaki’ iç-barbarlar ile merkezlerde göçmen olarak hayatlarını sürdüren, emek göçünün-akışkanlığının ürünü olan ‘içerideki’ iç-barbarlar olarak ikiye ayrılabilir. ‘Sınırlardaki’ iç-barbarların, yaşadıkları topraklarda imparatorluğun temsilcileri ile işbirlikçilerine ve imparatorluğun Romaları’na yönelik şiddet pratiği sergiledikleri görülüyor. ‘İçerideki’ iç-barbarlar da bir yandan imparatorluğun merkezlerinde siyahların ‘ezilen ulus’ olarak verdikleri mücadeleyle simgelenebilecek hak savaşları veriyor, ‘melez’ unsurlar olarak asilerle iç-barbarlar arasında iletişim kurma işlevi görebiliyor, diğer yandan ‘sınırlardaki’ barbarların merkezlerdeki şiddet temsilcileri, lojistik destek kaynakları, hatta merkeze yönelik saldırıların militanları olabiliyor. Gerekçelerinden birini Filistin’den alan, Afganistan üssünde verilen komutla gerçekleşen, Almanya’daki göçmen militanın ABD’de kamikaze dalışı yapmasıyla başarıya ulaşan 11 Eylül eylemi...

İmparatorlukta yaşayan asiler ise ‘eski’ ve ‘yeni’ asiler olarak ayrıma tabi tutulabilir. İmparatorluk merkezlerinde ve çevrede yaşanan yapısal değişimler ‘yeni’ kitlelerin dinamizmi ile birlikte ‘eski’de ısrar eden ‘yeni’lerin direnişini yaratıyor. ‘Eski’ asiler, ısrarları ile ‘eskinin devrimciliği’ne hayat veriyor. Makine kırıcıların değişime gösterdiği tepkiye benzer bir şekilde, İtalya’da gerçekleşen grevler, yine makine kırıcılara benzer bir tarzda Arjantin’de meydana gelen talanlarda simgelenebilecek bir duruş.[47] ‘Yeni’ asiler ise değişim döneminin yarattığı kitlelerde anlamını buluyor. Esnek üretimin, enformasyon sektörünün dahilinde hareket edenlerin isyanları doğuyor. Bu, karşılığını özellikle küreselleşme karşıtlarında buluyor. Küreselleşme karşıtları aynı zamanda özelleştirmeye karşı olma vb. argümanlarla ‘eskinin devrimciliği’ni de içeriyor.

Kısaca, ezilenlerin bir bütün olmadığı belirlenmelidir. Büyük bir politik zorlukla, barbarlar ile asiler arasında iletişim kurabilme, ezilenlerin birleşmesini sağlayabilme sorunuyla karşı karşıyayız. Son döneme ilişkin en çıplak örnek olarak 11 Eylül eylemine Castro’nun tepkisi verilebilir. 11 Eylül eylemini ve eylemcilerini benimseyemeyen Castro bir ‘medeni’, bir ‘ezilen ulus’ temsilcisidir. Talepleri, beklentileri farklıdır. Ama bu nedenle ‘kaba saba işçinin onu boğazlama riski’ mevcuttur. ‘Ezilenler birleşin’ şiarı böyle bir zorlukla yüz yüze geliyor. Çünkü medeni, barbarı savunduğunda da medenidir.

Dolayısıyla, birliğin oluşması için barbarın medenileşmesi veya tersi üzerinden mantık yürütmek uygun görünmüyor. Malcolm X, Hardt-Negri’nin dikkat çektiği gibi, yurttaş haklarından insan haklarına yönelmeye, yani ABD Kongresi’ni değil BM’yi başvuru mercii yapmaya çalıştı. Ezilen ulus devrimciliğinin enternasyonalleşme, evrenselleşme dinamiğiydi bu. Uygun politik argüman olabilmekteydi. Castro’nun Kübalılar’ı da ABD’nin yanındaki küçük bir adanın vatandaşları ve zorunlu olarak ezilen ulus mensuplarıdırlar. Castro da politik bir unsur olarak BM’yi öne çıkartıyor. Filistin için de böyle bir durumdan bahsedilebilir. Ancak barbarların şiddeti söz konusu olduğunda, 11 Eylül’de Castro’nun BM temelli yaklaşımları bir zorluğun varlığını pratik olarak gösterdi. Castro’nun BM’yi terörizmle savaşa çağırması ve ABD’ye böyle karşı durması ile simgelenebilecek ezilen ulusçuluğu, söz konusu konjonktürde, BM’nin ABD’nin ta kendisi olduğu gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kaldı. ‘Sınırlardaki’ iç-barbarın şiddeti, ‘içerideki’ iç-barbarın politik argümanıyla çelişti, bu argümanı sağ’da bıraktı. Dolayısıyla Castro’nun söylemleri, bir anlamda, barbarları medeniliğe çağırmak anlamına geldi.

Aksinde ısrar etmeli! Sorel’in belirttiği gibi “Roma İmparatorluğu’nu fetheden Cermenler’in başına gelenlerin proletaryanın başına gelmemesi gerekiyor: Cermenler barbarlıklarından utandıkları için çökmekte olan Latin uygarlığının söz hatiplerinin okuluna dahil oldular; böylece de uygarlaşmak istedikleri için övünülecek bir tarafları olmadı!”[48]

Barbarlık günceldir ve ‘modern’dir. Ne İslam geçmişten gelmektedir; ne de kapitalizmin ilk dönemlerindeki feodal nitelikli ayaklanmalar eski’nin temsilcisiydi. Ne kırdan gelen işçilerin ayaklanırken dile getirdikleri ideolojileri geçmişten gelmişti, ne de kırdaki ayaklanmalar, hatta kır merkezli devrimler. Günümüzde hayat bulan “köktenci “geleneğe dönüş” aslında yeni bir buluştur.”[49] Sorel’in dikkat çektiği gibi: “Dinlerin kaybolmak üzere olduğunu hiç sanmıyorum. (...) Katoliklik hiçbir şeyi bırakmak istemediği için 19. Yüzyılda olağanüstü bir güce sahip oldu; hatta sırlarını daha da güçlendirdi ve işin ilginç yönü, eskiden Üniversite’de moda olan rasyonalizmle dalga geçen kültürlü ortamlarda da zemin kazandı.”[50]

Barbarlıkta ısrar etmek asileri barbarlığa davet etmek olarak algılanmamalıdır. Afganistan’a yönelik ‘haklı savaş’ pratiği ve Filistin’in İsrail tarafından işgali sırasında küreselleşme karşıtlarının barış eylemcilerine dönüşmesi ezilenler arası olası iletişimin uygun bir tarzının mümkün olduğunu gösteriyor.

Kısaca, dünyaya baktığımızda iki temel politik karşı duruş biçimi görebiliyoruz. Asilerin ve barbarların politik karşı duruşu. İmparatorluk yayılmacı pratiklerine doğası gereği devam edecek ve bunun karşılığı olarak kendi vatandaşlarının isyanları ve imparatorluğun küreselleşmesini reddeden barbarların sınırsız şiddetiyle karşı karşıya kalacak.

Ama bir öncelik ilişkisi kurulmak zorunda. Dünyada esaslı, belirleyici karşı duruşların ve devrimci pratiklerin, imparatorluğun Romalar’ında değil ‘taşra’da hayat bulacağı öne sürülebilir. Küreselleşmenin ‘asıl muhalif’leri merkezlerde yaşamıyor. Merkezde ise özellikle üretim tarzındaki değişiklikler ve onun yarattığı ilişkiler bağlamında ‘eski olmayan şey’in, ‘yeni’ asilerin isyanına dikkat çekmek gerekiyor. Ama dikkat çekerken ‘eski’nin gücünü önemsememek ve yeni’yi tarihsel olarak ‘daha ileri bir aşamanın temsilcisi’ olduğu için öne çıkarmak gibi bir yaklaşımla hareket etmemek gerekiyor. Bu, sınıfı veri alan ve mesela köyden gelen işçilerin doğal ideolojilerini ‘geri’ diye nitelendiren rasyonalizmin bir başka versiyonu olurdu. Ya da dinin geride kalan, gerici olduğu ön kabulüyle hareket etmek anlamına gelirdi. Dini geride kalan şey olarak gördüğünüzde 2000’li yıllarda dinde ısrarın, dini politik bir unsur olarak görmenin anlamsız olduğunu düşünmek mümkün olur. Tarihsel olarak gerici diye görülen her şeyle her konjonktürde mücadele etmek temel politik yaklaşım haline gelir.

Her değişim, geçmişte kaldığı düşünülenin dinamizmini de beraberinde getirir. Sorel’in yukarıda dikkat çektiğimiz ‘eskide ısrar’a yönelik vurgusu, sadece barbarlık için değil, asilerin ‘eskinin devrimciliğini’ doğuran kesimleri için de geçerlidir. Kapitalist üretim tarzında bazı değişmeler yaşanıyor ve bu çalışma ilişkilerine, üretim ilişkilerine de yansıyor. Yeni tarz çalışan işçiler doğuyor. Yeni olan kuşkusuz devasa önemdedir. Ancak yaşanan değişim, aslında yine ‘yeni’ olan bir durum yaratır: Eskide yerleşikleşenlerin, ‘eski’ asilerin ‘yeni’ye direnişi!

Dolayısıyla, günümüz konjonktürünün, üretimdeki değişmelere uygun yapılanma girişimlerine ‘eski’nin tepkisini önemli bir virtüel güç olarak içinde taşıdığı belirtilmelidir. Balibar şöyle diyor: “Yine son yılların tipik işçi mücadelelerinin en sert ve yoğun olanları (İngiliz madenciler, Fransız demir-çelik ve demiryolu işçileri...) sektörel (hatta “korporatif”) ve savunmaya dönük, kolektif gelecek için anlam taşımayan gövde gösterileri gibi görünmektedir.”[51] Bu, eski’nin devrimciliğidir![52] Dolayısıyla o da yeni duruma yeni bir tepkidir ve Balibar’ın rasyonalist mantığını yürüterek bu eylemlerin kolektif gelecek için anlam taşımadığını iddia etmek uygun değildir.

‘Yeni’yi ararken gafil avlanmamak

Ezilenler arasındaki hiyerarşi, kendini açık bir şekilde, mücadele eden ezilenlerin edindikleri ideolojiler ve dünyaya bakışlarında da ortaya koyuyor. Merkez ülkelerin asilerinin ideolojik besinini aldığı post-modernizm ile iç-barbarların dünyasal çapta bugün kuşkusuz en güçlü ideolojik temsilcisi olan İslam dikkate alındığında bu durum görülebiliyor. “Post-modernist söylemler ağırlıklı olarak küreselleşme süreçlerindeki kazananlara, köktenci söylemler de kaybedenlere cazip gelmiştir.”[53] Marksistler olarak İslam’ın potansiyelini ve mücadele tarzını ‘eski’ veya barbar olduğu için dikkate almama hatasına düşmememiz gerektiği gibi; dünyayı açıklarken, belirli bir hegemonik güç elde etmiş olan post-modernist ve post-kolonyalist söylemlerin de özellikle bu bağlamda teorik olarak ötesine geçmemiz gerekiyor. Hardt-Negri’nin belirttiği gibi post-modernist söylemin büyük anlatı düşmanlığı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın entelektüel seçkinlerinin dışına taşındığında özgürlükçü havasını yitiriverir.[54] Dolayısıyla post-modernist ve post-kolonyalist söylem küresel hiyerarşide belli bir seviyede olanların durumuna uygundur.[55] Kısaca, ezilenler arasında birliği yaratmak için ‘yeni büyük anlatı’nın zamanıdır. Post-modernist büyük anlatı düşmanlığını da kapsayabilen bir anlatı.

Teorik olarak dünyayı anlamaya çalışırken, değişimleri vurgulayıp, eski’nin hükmünü devam ettirdiğini söyleyenlere karşı mücadele verirken dikkatli olmak gerekiyor. Gafil avlanabiliriz. Değişimin gerçekleştiğini vurgulayıp modernizmle savaşı öne çıkaran post-modernist yaklaşım böyle bir problem içermekte ve büyük anlatıları reddederek imparatorluğun büyük anlatısına hizmet edebilmektedir. Her şeyin içselleştiği bir ortam yaratan imparatorluk, barbarlığın ortadan kalkması, herkesin medenileşmesi değil, barbarların iç’e alınarak farklılığın öne çıkarıldığı, büyük anlatıların reddedildiği bir ideolojiyle doğrudan müdahalelere uğramasıdır. Post-modern yaklaşım bunu göz ardı etmektedir.

Ancak, kabul etmek gerekir ki, iç-farklılıklar ‘eski’ tanımlarla açıklanamaz durumdadır. Balibar’ın ırkçılık konusunda dikkat çektiği nokta bu açıdan önemlidir. Aynı zamanda imparatorluğun ırkçı değilmiş gibi görünmesini sağlayan, büyük anlatı reddine dayalı büyük anlatısının faşizan niteliğini ortaya koymaktadır. Irkçılığı eskiden olduğu gibi açıklamaya çalışmak ve öyle tavır almak birçok kez, imparatorluğun cepheden karşısında yer alamamak sonucunu doğurabilir. İmparatorlukta hayat bulan ‘ırksız ırkçılık’ (yani iç-ırkçılık) ‘modern ırkçılık’ı tereddütsüz reddedebiliyor. Günümüzde, göçmenlik olgusu etrafında merkez ülkelerde yaygın olan ırkçılık, biyolojik soyaçekim değil, kültürel farklılıkların aşılamazlığı üzerinden ilerliyor. Böylece belirli halk veya ırkların diğerlerine üstünlüğü değil hayat tarzları ve geleneklerin bağdaşmazlığından bahsediliyor.[56] “...yeni-ırkçılığın ayrıcalıklı nesnesinin “Arap” ya da “Siyah” değil, “keş”, “suçlu”, “mütecaviz” vb. (olarak) Arap, ya da “Arap”, “Siyah” vb. olarak mütecaviz ve suçlu oluşu...”[57] gözlerden kaçmamalıdır.

Artık enternasyonalist bir ırkçılıktan (iç-ırkçılık, yani en büyük anlatı olarak ırkçılık) bahsedilebilir. Ya da Baudrillard’ın küreselleşmeyi evrenselleşmeden ayırırken dikkat çektiği, küreselleşme aracılığıyla kültürlerin yok edilme girişiminden. Balibar, belirli cemaatleri evrenselleştiren “ırkçı bir “milliyetçilik-üstü” kesinlikle vardır”[58] diyor. İmparatorluk böyle bir modelle dünyasal çapta ırkçılığı meşru hale getiriyor. “Çünkü emperyalizm basit fetih girişiminden, bir “uygarlık” temeline oturmuş, evrensel egemenlik girişimine ancak “ırkçılık” olarak dönüşebilmiştir. Bunun anlamı şudur: Emperyalist ulus bir misyonun ya da daha esaslı bir kaderin özel aracı olarak tasarlandığı ve sunulduğu ölçüde diğer halklar da onu tanımamazlık edemezler.”[59] İmparatorluğun enternasyonalizmi!

Yeni enternasyonale doğru

Daha önce değindik... Balibar, tipik işçi mücadelelerini örnek olarak gösterip, onların nasıl sektörel, savunmaya dönük ve gelecek vaad etmeyen –eski’de kalan– bir hava verdiklerine dikkat çekiyor. Eski’nin devrimciliğini vurguluyor. Söz konusu darlık bir başka açıdan da ele alınmalıdır. Birçok hareketin eskiymiş gibi görünmesinin, etki yaratamamasının en önemli kaynağının ‘ortak düşman’ yokluğu olduğu söylenebilir. Yani, ‘iletişim çağı’ndaki iletişimsizlik!

Tüm isyanlar miadını doldurmuş gibi görünüyor ve dünyaya tercüme edilemiyor, dolayısıyla yayılamıyor. Hardt-Negri’nin dikkat çektiği gibi ortak bir mücadele dilinden yoksunuz. Görev: “anti-emperyalizm ve proleter enternasyonalizmi dillerinin geçmiş dönemdeki mücadelelerde yaptığı gibi, iletişimi kolaylaştıran yeni bir ortak dilin kurulması.”[60]

“İşçilerin vatanı yoktur” şiarının politik anlamı yabana atılmamalıdır. İşçiden gelen enternasyonalist gelenek bu şiarda açıkça kendini gösteriyor. ‘İşçilerin vatanı yoktur’ şiarıyla enternasyonal’in kelime olarak karşılığının (uluslararası) ötesine geçiliyor. Ulusötesicilik (Transnationalism) gerçekleştiriliyor. Ve Hardt-Negri’nin söylediği gibi eğer ‘enternasyonal’ uluslararası bir konsensus, ulusal kimliklerin işbirliği ise, ‘işçilerin vatanı yoktur’ şiarında dile getirilen enternasyonalizm değildir. “Aksine, proletarya enternasyonalizmi anti-ulusçu ve dolayısıyla ulus-üstü ve küreseldi. Dünyanın bütün işçileri birleşin! Birleşin ama milli kimlikler temelinde değil, sınır ve yasak tanımaksızın doğrudan ihtiyaçlar ve istekler temelinde.”[61] Birleşin ama ihtiyaç ve isteklere öylesine önem verin ki, gerektiğinde birleşmeyi milli kimlikler temelinde yapın.

Enternasyonalizm her yerin mücadelesine tercüme edilir bir biçimde dünyanın çeşitli bölgelerindeki mücadelelerin yayılmasının gerçekleştiği konjonktürlerde anlamını bulur. Bir virüs gibi gittiği yere göre biçim değiştiren yayılma... Söz konusu virütik yayılmalara dikkat çeken Hardt-Negri, Birinci Enternasyonal’den 1905 Rusya’sına; anti-emperyalist mücadeleler, 1917 Bolşevik devriminden faşizmlerle gelen bastırmaya; son olarak da Çin Devrimi ile başlayan Afrika ve Latin Amerika’daki özgürlük mücadeleleriyle devam edip 1960 hareketlerine varan dalgaya işaret ediyor.[62] Bu dönemlerdeki virütik yayılım ve enternasyonalleşmeye dikkat çekiyor.

Elbette, ezilenler arası hiyerarşiye rağmen, bir araya gelme potansiyellerinin fiili olarak ortaya çıkmasına benzer bir şekilde, dünyanın çeşitli bölgelerindeki hareketlerde de kendiliğinden bir ‘ortak düşman’ tanımı dikkat çekiyor. “Fransız köylülerinden Meksika yerlilerine, oradan Nepal tekstil işçilerine kadar uzanarak küreyi dolanan potansiyel bir direniş hattından söz edilebilir. Bu hattın mevzilerinden yükselen eleştiri nidalarına kulak kabarttığımızda kullanılan değişik paradigmalara rağmen en azından entelektüel düzeyde birtakım ortak ilkelerin (ulusötesi şirketlerin metalaştırma ideolojilerinin eleştirisinde, NATO eleştirisinde, küresel gelir adaletsizliği eleştirisinde, vs.) dolaşımda olduğunu da görüyoruz.”[63] Kendiliğinden bir ortak düşmana, özellikle büyük şeytan ABD, NATO, İMF olarak yönelme olduğu açık.

Hardt-Negri de yeni tür enternasyonalizm ve militanlığı görebildiğimizi belirtiyor ve Tiananmen Meydanı ile İntifada’dan, Los Angeles siyah ve Chipas ayaklanmasına, oradan Güney Kore ile Fransa’daki grevlere kadar gidiyor. Dikkat çekilen nokta önemlidir. Bunlar bölgesel karakterde kalır ve virütik nitelik arz etmez. Söz konusu mücadelelerin şiarları tercüme edilemez niteliktedir. “...iletişim çağında, mücadeleler her şeyi yapmış, ama iletişim kuramamıştır.”[64] ‘Sınırlardaki’ ve ‘içerideki’ iç-barbarlar, ‘yeni’ ve ‘eski’ asiler arasındaki ezilenler hiyerarşisi aşılamamaktadır.

Sorel, Roma İmparatorluğu’nun kuruluşunun neden olduğu binlerce suistimale rağmen hala o uygarlığın hukuku, anıtları ve edebiyatının öğrencisi olduğumuzu belirtiyor ve şöyle devam ediyor: “Yolundan sapmış ya da güçsüz uygarlıkları yok ettikleri için Romalı askerlere minnettarsak, gelecek, sosyalizmin Rus neferlerine neler borçlu olmayacak ki! Ve de demokrasi tarafından Bolşevikler’in abartılarını eleştirmekle yükümlü kılınan parlak hatiplerin eleştirileri tarihçilerin gözünde ne kadar da cılız kalacak! Yeni Kartacalılar proletaryanın Roma’sını yenilgiye uğratmamalılar.”[65]

Proletaryanın Roma’sı yenilgiye uğradı. Yani, artık iktidarı koruma yükümlülüğünü üzerimizde taşımıyoruz. Bu nedenle Hardt-Negri’nin halkın kendi içinde homojenliğe yöneldiğini, farklılığı çizdiğini ve dışında kalanları ittiğini vurgulaması, halk’ı eleştirmesi ve işçiye ‘daha yakın’ olan çokluk’u öne çıkarması önem kazanıyor. Günümüz konjonktürüyle uyum içeriyor. Anlam olarak bakıldığında Halk’ın, işçiye oranla enternasyonalizm vurgusunun düşük olduğu, ulus üstü değil uluslararası bir niteliği içinde barındırdığı görülüyor. Yeni bir tanım olarak çokluk ise işçinin enternasyonalizmini taşımaya çalışmaktadır ve –Hardt-Negri’ye göre– sonu olmayan bir kurucu gerçektir; yani özünde, halkta gerçekleşene benzer bir homojenleşmeye gitmenin önüne geçen sürekli bir hareketlilik taşımaktadır.

Başarılı devrimleri sürdürme gibi bir öncelikle değil[66], iktidarda olmadığımız bir konjonktürde, tüm ezilenler mücadelelerini kapsama önceliğiyle karşı karşıyayız. Homojenleştirmeksizin kapsama!

 
 


[1] Alexandre Koyre, Yeniçağ Biliminin Doğuşu, Gündoğan Yay., Ankara 1994, s.71.

[2] Michael Hardt ve Antonio Negri, İmparatorluk, Çev.: Abdullah Yılmaz, İstanbul 2001, Ayrıntı Yay., s.362.

[3] Ludwig Wittgenstein’dan akt.: Chantal Mouffe, Bölüm 4: Çekişmeci Bir Demokrasi Modeli Üzerine”, Demokratik Paradoks, Çev.: Cevdet Aşkın, Epos Yay, Ankara 2002.

[4] George Sorel, “İlk Yayına Kısa Önsöz”, Şiddet Üzerine Düşünceler, Çev.: Anahid Hazaryan (Epos Yayınlarınca baskıya hazırlanıyor.)

[5] Ulus Baker, “Marx’ın Bir Çift Sözü Var...”, http://www.korotonomedya.net/theoria/marx.html

[6] Hardt ve Negri, a.g.e., s.253.

[7] “Jean Baudrillard ile Röportaj: Çılgınlığı Globalizm Üretiyor”, Çev.: Dilek Zaptçıoğlu, Umran, Sayı: 90, Şubat 2002.

[8] Jean Baudrillard, “Küresel ve Evrensel”, Tam Ekran, Çev.: Bahadır Gülmez, Yapı Kredi Yay., 1. Baskı, İstanbul 2001, s.119-124.

[9] J. Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu, Çev.: Oğuz Adanır, Ayrıntı Yay., 1. Baskı, İstanbul 1991.

[10] Baudrillard, “AIDS: Bir Virüsün Salgın Gücü mü Yoksa Korunma Yöntemi mi?”, Tam Ekran, a.g.e., s.11-16.

[11]Baudrillard bunun olumsuz bir karşı tepki olduğunu söyleyerek olumlu tepkilerin geliştirilebileceğini de ifade eder ama bu o kadar önemli değildir. Çünkü ortada olumlu tepkiler yok.

[12]Baudrillard transseksüelliği eleştirirken, Hardt-Negri bunda, yani melezlikte dinamizm görür. Onlara göre diğer cinsin kıyafetlerini giymek sınırların arasına girmek, sınırları gözardı etmektir. (Hardt ve Negri, a.g.e., s.229.)

[13] Hardt ve Negri, a.g.e., s.342.

[14] Bu konuda bak.: Metin Kayaoğlu, “Post-Marksizm ile Dar-Marksizmin Ötesinde”, Teori ve Politika, S. 24-25, Güz 2001-Kış 2002, ss.24-29.

[15] A.g.e., s.29-31.

[16] Hardt ve Negri, a.g.e., s.87.

[17] A.g.e., s.211.

[18] A.g.e., s.309.

[19] Etienne Balibar, “Sınıf Mücadelesinden Sınıfsız Mücadeleye mi?”; Etienne Balibar ve Immanuel Wallerstein, Irk, Ulus, Sınıf, Çev.: Nazlı Ökten, Metis Yay., 1. Baskı, İstanbul 1993, s.198.

[20] Sorel, “II. Ek Bölüm: Şiddetin Özrü”, a.g.e.

[21] Sorel, işçilere yönelik özel bir politik ilgi besler ama genel grevi bir mit olarak tanımlar ve yaratacağı müthiş devrimci itkiden bahseder. Bu, yaşadığı dönemde dikkate değer ve politik bir saptamadır. Ona göre sosyal savaş sırasında ortaya çıkabilecek olaylar, proletaryanın zaferiyle sonuçlanabilecek kargaşalar hakkında akıl yürütmek manasızdır. Dolayısıyla, genel grevin fantastik tablosunu edinen devrimciler yanılıyor bile olsa, bu tablo devrimci düşüncelerin hepsine bir kesinlik veriyor ve sosyalizmin tüm özlemlerini eksiksiz gideriyorsa, devrimin hazırlık döneminde mükemmel bir güç unsuruna dönüşebilir. Yani genel grevin kısmi bir gerçeklik ya da popüler bir hayal ürünü olması hiç önemli değildir, önemli olan sosyalizmin beklentilerini içerip içermediğidir. (Sorel, “Bölüm 4: Proleter Grevi”, a.g.e.)

[22] Balibar, a.g.e., s.212.

[23] Hardt ve Negri, a.g.e., s.341.

[24] Balibar, a.g.e., s.213.

[25] A.g.e., s.223.

[26] Hardt ve Negri, a.g.e., s.175-6.

[27] Akt.: Naomi Klein, “”Tarihin Sonu” Tezine Veda ve Şirket Karşıtı Hareketlerin Amacı”, Çev.: Anahid Hazaryan, Teori ve Politika, S: 26, Bahar 2002.

[28] Özgür Gökmen, “Siyah Kar Maskesi, Beyaz İşçi Tulumu”, http://www.korotonomedya.net/chiapas/Zapatur.html

[29] Balibar, a.g.e., s.224.

[30] Mehmet Yılmazer, “Devrimci Harekette Kriz: Dibe Vuran Tasfiye Süreci, Sorunlar ve Sorular”, Düşünce ve Davranışta Yol, S: 2, Ocak 2002, s.92.

[31] A.g.e., s.91.

[32] Baudrillard, Sessiz Yığınların..., a.g.e., s.8.

[33] A.g.e., s.9.

[34] Hardt ve Negri, a.g.e., s.224.

[35] Ama bu merkez-içilik bir ‘dışarı’nın olmadığı dünyadaki ‘iç’lik şeklinde hayat buluyor.

[36] Bak.: Yılmaz Sezer, “Emperyalizmin En Yüksek Aşaması”, Teori ve Politika, S: 22, Bahar 2001.

[37] İmparatorluk tanımlamasının dünya genelinde ihmal edilemez bir yaygınlıkta kullanılmaya başlaması, kabul görmesi dikkat çekiyor.

[38] İmparatorlukta barış söylemi ‘haklı savaş’ların ideolojik üstyapısıdır. Üstyapı kurumlarıyla kendini üretir. STK’lar “silahsız, şiddetsiz, sınır tanımaksızın “haklı savaşlar” verirler.” (Hardt ve Negri, a.g.e., s.61.)

[39] Hardt ve Negri, a.g.e., s.195.

[40] A.g.e., s.204.

[41] A.g.e., s.34.

[42] A.g.e., s.62.

[43] A.g.e., s.211-2-3. Ulusüstü şirket farklı ülke ve bölgelerdeki işçilere farklı yaklaşır. Farklı sömürü ve baskı oranları uygular.

[44] Hatta Alevi dinamizminin aktüel hale geçtiği dönemlerde Direniş Dergisinde Alevilerin barbarlık geleneğinin taşıyıcıları olduğunu kaydeden yazılar yer aldı.

[45] Sınıfı yayma girişimi bugün sanayi proletaryasının daralması gerçeğinin önüne geçmek için bütün çalışanları işçi olarak tanımlama şeklinde yaygın olarak gerçekleştiriliyor.

[46] Hardt-Negri, a.g.e., s.227.

[47] Hardt-Negri, dünyanın çeşitli yerlerindeki mücadelelerin ulusüstü anlamı olan sorunları içerdiğini vurguluyor ve taşınır malların yağmalanmasını, taşınmazların yakılmasını post-fordizme bağlıyor. Benzer bir şekilde Yılmazer de, Arjantin’de halkın fabrikaları değil de yolları ve bankaları işgal etmesi bundan dolayıdır, diyor. Yeni döneme geçişte ortaya çıkan ‘eski’nin direnişine dikkat çekiyorlar.

[48] Sorel, “Giriş: Daniel Halevy’ye mektup”, a.g.e.

[49] Hardt ve Negri, a.g.e., s.167.

[50] Sorel, “Bölüm 4: Proleter Grevi”, a.g.e.

[51] Balibar, a.g.e., s.199.

[52] Balibar’ın yaklaşımında ezilenler arası enternasyonalist bir ilişkinin bulunmamasının yarattığı ‘eskiymiş gibi görünme’ noktasına dikkat çekilmiyor. İleride buna değinilecek.

[53] Hardt-Negri, a.g.e., s.168.

[54] A.g.e., s.173.

[55] A.g.e.

[56] Balibar, “Bir Yeni-Irkçılık Var mı?”, a.g.e., s.30.

[57] Balibar, “Irkçılık ve Milliyetçilik”, a.g.e., s.66.

[58] A.g.e., s.84.

[59] A.g.e., s.85.

[60] Hardt ve Negri, a.g.e., s.81.

[61] A.g.e., s.74.

[62] A.g.e., s.75-6.

[63] Emrah Göker, “Solun Sıkıntıları”, @kör otonomedya.

[64] Hardt-Negri, a.g.e., s.79.

[65] Sorel, “3. Ek Bölüm: Lenin Hakkında”, a.g.e.

[66] Böyle bir durumda da sürekli devrim, politik devrimcilik vb. gerekir. Rus neferlerinin deneyimleri o günler geldiğinde onlara olan borcumuzun ne denli büyük olduğunu bize bir kez daha gösterecek.

Okunma 33665 kez