Devrimci Milliyetçiliğin Marksist Edinimi

Yazan

Metin Kayaoğlu

“Sosyalistler her zaman ezilenlerin yanındadır.”

(Lenin)[1]

1. Giriş

Türkiye sol hareketinin, –sayısı iki-üçü geçmeyen– kesin tarihsel-politik ayıraçlarından birini, hiç kuşku yok, aynı zamanda cumhuriyet rejimine karşı tek gerçek muhalefet hareketi olmuş olan ulusal harekete karşı alınan konum teşkil etmiştir. Ak koyun kara koyun, bir kez de bu tarihsel gerçek karşısında belli olmuştur. Bu, ulusal sorunun Türkiye’de Marksizm açısından ne kadar büyük bir politik anlam taşıdığını yeterince gösteriyor.

Ancak sorun, ne tarihsel olarak, ne de Marksizmin bütünlüğü açısından Türkiye ile sınırlanacak cinsten. Bütün bir 20. yüzyıl, ‘sistem karşıtlığı’nın devrimci anlamında –tek gerçek karşıtlığın devrimcilik olduğu savı geri çekilemez– genelde bir devrimci milliyetçilikler dönemi olarak da görülebilir. Devrimci milliyetçilikler, geçen yüzyılda genellikle Marksist politik hareketlerle birlikte ya da bu politik hareketlerin bizatihi kendileri idiler. Sosyalizm deneyimlerinin ve devrimci milliyetçi hareketlerin –belki de ortak– akıbeti, bütün bu tarihi yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor. Devrimci milliyetçiliklerin azımsanamayacak bir kısmı sosyalizme yönelen politik hareketler oldu. Bu, iktidar hedefleri anlamında başarılı bir tarih olarak kabul edilebilir. Fakat, öyle görünüyor, evrensel tarih, devrimci milliyetçiliklerin başarısında kendi zaferini tescil etti.

* * *

Ulusal soruna ilişkin yaklaşım, Marksizmin dünya tarihinde çok önemli dönüm noktalarını teşkil edegeldi. Bunlardan biri, Birinci Dünya Savaşı olarak adlandırılan emperyalist paylaşım savaşı çıktığında kendini gösterdi. Isaac Deutscher, savaş patladığında ‘uluslararası sosyalist hareket’te yaşananları, Lenin şahsında şu ifadelerle anlatır: “Savaş patladığı zaman, Avrupa sosyalizminin bu olay karşısındaki davranışı, Lenin’i çok şaşırtmıştı. Alman sosyalist milletvekillerinin Kayzer’in savaşını desteklediklerini İsviçre gazetelerinde okuyunca, gözlerine inanamamış ve bu haberin, Alman Genelkurmayı tarafından, işçi sınıfını aldatarak savaşı kabullenmesini sağlayacak bir yalan olarak uydurulmuş olduğunu düşünmüştü. Sosyalist enternasyonalizminin kuvvetine böyle sağlam ve derin bir şekilde inanıyordu Lenin. Ama bunun bir yalan olmadığını öğrenince, kısa bir süre öyle umutsuzluğa düşmüştü ki, siyaset hayatından çekilmeyi bile düşünmüştü. Ama kendini hemen toparlamış ve ‘savaşa savaş açmaya’ karar vermişti.”[2] Savaş patladığı zaman, uluslararası sosyalist hareketin önderleri ve mensupları, büyük çoğunluğuyla enternasyonalizmi unutmuş ve gençler elde silah savaşmak üzere cepheye koşmuş, o kadar genç olmayanlar da ‘anayurt savunması’ ve ‘vatanseverlik’ adına kaleme sarılmıştı. Bu yıllardaki bir gelişme, M. Liebman’ın Lenin Döneminde Leninizm’inde şöyle anlatılır: “Kardeş kavgaları Rus sosyalistleri açısından yeni değildi, üstelik savaşın patlamasıyla birlikte iyice kızışmıştı. Ekim devriminde ayrı tutum takınacak olan Bolşevik Krylenko, İsviçre’de o sırada ‘sosyal-yurtsever’ olmuş Phehanov’un bir konferansına katıldığında, ‘Rus Marksizminin babası’nın şovenizmi karşısında iliklerine kadar titremiş, gözyaşlarına boğulmuştu. Olduğu yerden haykırıyordu: ‘Bizim de günümüz gelecek, sizi siyah muhafızlar!’ Rusya’da Çarlık gericiliğinin zaferini Bolşeviklerin zaferine tercih edeceğini açıkça söyleyen Plehanov, savaşın çıkışının hemen ardından, Angelica Balabanoff’a şöyle diyordu: ‘Ben, yaşlı ve hasta olmasaydım, orduya katılırdım. Alman yoldaşlarınızı süngülemek bana büyük zevk verirdi.’ “[3]

Lenin, birinci emperyalist paylaşım savaşında, ‘ulusal’ın savunulmasına şiddetle karşı çıkmış, her devrimcinin görevinin kendi ülkesinin yenilgisi için çalışmak olduğu şeklinde ‘linçlik’ bir politika önermiş ve ‘sosyal-şoven’ II. Enternasyonal ile bütün bağını koparmıştı.

Ancak Lenin, bir başka örnekte, bu kez ‘ulusal’ın savunulmasına karşı çıkanlarla şiddetli bir mücadeleye girişir. “Lenin’in son mücadelesi” olarak dramatize edilen ve hastalığı sırasında, konuşabildiği son aylarda kaleme aldırdığı notlar arasında önemli yer tutan konulardan biri de ‘ulusal sorun’a ilişkindir. Lenin, devrimden sonra ezen/ezilen ulus sorununun hala sürdüğünü ve Çarlık döneminde ‘Büyük-Ruslar’ adına yapılan ezme işleminin bu kez bizzat Bolşevikler tarafından yerine getirildiğini büyük bir öfkeyle görüyor ve ağır yaptırımlara gidilmesini öneriyordu. Lenin, notlarını, “dünya tarihinin yarını, uyanmakta olan emperyalist tahakkümü altındaki halkların nihayet harekete geçmeleriyle kurtuluşları uğrunda kesin, uzun ve çetin mücadelenin başladığı gün olacaktır” sözleriyle gerekçelendirerek bitiriyor ve bu yüzden çok önem verdiği değerlendirilen ulusal sorunda parti yetkililerinin ezen ulusun bireyleri gibi davranmalarını affetmemek gerektiğini ‘umutsuz’ bir ısrarla vurguluyordu.[4]

Lenin’in şahsında iki önemli örneği aktarılan mücadele hala sürüyor.

Genel perspektif

Marx ve Engels, ulusal soruna iki koldan gelen tarihsel felsefi etkinin altında baktılar. Bunlardan birini liberalizm, diğerini Hegel'in tarih felsefesi oluşturmaktadır.

Liberalizmin etkisiyle Marx ve Engels, kapitalist kozmopolitizmi kendi eserlerine uygulamaya yöneldiler ve enternasyonalizmi, soyut bir evrenselcilik olarak yorumladılar. Bu etkiyle onlar, evrensel sınıf dışındaki formları horgörüyle karşıladılar ve ulusal gerçeği yeterince değerlendiremediler.

Hegelci tarih felsefesinin etkisiyle Marx ve Engels, ulusal sorunda taraf oldular. Tarihin akışının ana aracı kabul edilen uluslara, devletleri aracılığıyla büyük bir imtiyaz tanındı. Artık, tarihin akışının önündeki uluslar süpürülecek birer malzemeydi. İmtiyazlı uluslar, mahrum ulusların devletlu olma imtiyazına ulaşmalarını engelleme hakkına da sahipti. Bu ayrımda devletler tarihin akışının önemli aktörü oldular.

20. yüzyıl, Marksist politik hareketlerin, Marx ve Engels'in tarihsel devrim anlayışının 'uyarlanmış özgülleşmesine' ve başarısına sahne oldu. Uyarlama, çoğu kez, Marx ve Engels'in görüşlerine aykırı örnekler nezdinde cereyan etti, onların mahkum ettiği, tarihin dışında kabul ettiği birçok ulus, tarihsel devrimin aktörü ya da aracı oldu. Marx ve Engels'in tarihsel devrimciliğine bu kadarı fazlaydı! Onlar bunu kast etmemişti. Her isteyen tarihin arabasına binemezdi. Ama gerçekleşen, felsefi tarihsel devrim anlayışının politik devrimciliklerle tarihsel örtüşmesiydi. Politik devrimciler, kendileri tarihsel devrimci olmaksızın tarihsel devrimler yapıyor; ancak ardından büyük bir açmazla karşı karşıya kalıyordu: Ya politik devrimcilikte ısrar etmek ve devredışı kalmak, ya da tarihsel devrimciliği tam da klasik formuna kadar ilerletmek. İkileme tarih son verdi.

Geçen yüzyılda, Marx ve Engels'in liberal etkili eğilimi, yaygın politik sonuçlar vermesine izin verilmeyen ve örtük bir şekilde yaşadı. Evrenselciliğe aykırı ve sınıf-dışı faktörler istedikleri gibi at oynattı 20. yüzyıl boyunca. Yüzyılın başlarında 27 olan ulus-devlet sayısı, sonlarında iki yüze yaklaştı.

Yüzyılın sonlarında, tarihsel devrimciliğin kaleleri olan devletler ardı ardına düştü. Kalanlar da aktörlükten çekildi! Artık, liberal etkilerin önü açılmıştı. Marx ve Engels'in evrenselciliğini sahiplenenler ile 'neo-liberal' kozmopolitizm, yine her türden 'arkaik form'u mahkum edebiliyor. Günümüzün sol ve has küreselleşmecileri bu cenahın mensuplarıdır.

Yüzyılın sonları, bir başka etkinin de form değiştirerek önünün açılmasının işaretlerini veriyor. Marx ve Engels'in tarihsel devrimciliğinde yeni bir enerjiyle ısrar. Artık tarihsel devrimcilik kendini mevcut ulus-devlete sabitlemelidir. Devletleşmemiş ulusal dinamikler tarihin çarkında un ufak olacaktır –olmalıdır da. 20. yüzyılın başlarında görüldüğü türden, politik devrimciliklerin tarihsel devrimcilik formuyla hareket etmesine de izin verilmemelidir.

Burada tarihin ironisiyle karşı karşıyayız. Ulus-devlet dışı –ya da çoğu örnekte karşıtı– ulusal dinamikler, 20. yüzyıldaki pratiğin aksine tarihsel devrimcilik tarafından kabul edilmiyor; tarihsel devrimcilik orijinal yatağına çekildi. Fakat bu dinamikler, liberal küreselleşmeciliğin argümanına da açıkça aykırı olmasına rağmen, onun nesnel olarak açtığı alanda hareket ediyorlar. Manzara, eğer aranacaksa, 20. yüzyılın ilk iki onyılını andırıyor; ama Lenin adında somutlanan 'faktör'ün eksikliğinin göze batıcılığıyla.

2. Marksizm ile liberalizmin ortak başarısızlığı mı?

Shlomo Avineri, Marx’ın eserinin ulusal sorun konusunda iki paradigmaya ayrılabileceğini ileri sürer: 1848 öncesi ve sonrası.[5] Avineri’ye göre, Birinci Paradigmasında Marx, evrenselleştirici bir itkinin dünya yüzünde, “bölgesel veya ulusal olsun, tikel olan her şeyi ortadan kaldıracağı” görüşündedir. Birinci görüşün ifadesini Komünist Manifesto’da bulduğunu söyleyen Avineri, sosyalist hareketteki kozmopolit ve enternasyonalist mirası bu dönemin karakterize ettiğini vurgular. Buna göre, milliyetçilik, yerel gelenek ve kıyafetler türünden, pre-modern bir faktördür. Enzo Traverso ve Michael Löwy de, Komünist Manifesto’da “kozmopolitizm ve enternasyonalizmin kaynaşmaya meylettiği”ni kabul eder.[6] Ernest Gellner’e göre, Marx ve Engels’te “bireyci anarşizm ile evrensel bir ortaklaşmacılığın görülmedik derecede enteresan bir karışımı” bulunmaktadır.[7]

Marx’ın, yakın zamanlarda bulunduğu belirtilen 1845 tarihli bir yazısı bu görüşleri çağrıştırıcı anlamlar taşıyor: “İşçinin ulusu ne Fransız, ne İngiliz, ne de Alman’dır, çalışmadır, ücret köleliğidir, kişinin kendini satmasıdır. Hükümeti ne Fransız, ne İngiliz, ne de Alman’dır, kapitaldir. Onun esas atmosferi ne Fransız, ne İngiliz, ne de Alman’dır, fabrika havasıdır. Ona ait olan toprak ne Fransız, ne İngiliz, ne de Alman toprağıdır, yeryüzünün birkaç santim altıdır.”[8] Ayrıca, küreselleşmecilerin, Marx’ın “ne kadar haklı” olduğunu yüz elli yıl sonra keşfetmelerinde, onun yazılarında bulunduğu ileri sürülen ‘kozmopolitan’ izlerin rolünden bahsedilir.

Avineri’ye göre, Marx’ın İkinci Paradigması, 1848-49 devrimlerinden sonra ve Almanya ile İtalya’yı birliğe götüren gelişmelere yanıt olarak geliştirilmiştir. Bu paradigmaya göre, milliyetçilik, “daha geniş piyasalar ve bölgesel konsolidasyonlar doğrultusundaki burjuva gereksiniminin modern bir üstyapısal ifadesi”dir.

Marx ve Engels’in milliyetçiliği genel olarak küçümsediğini ileri süren birçok yazar, daha sonra, başarılı devrimler gerçekleştiren Marksistlerin, “istemeden ya da bilmeyerek gizli [milliyetçiler] olduklarını”[9], yahut 20. yüzyılda “milliyetçilik temeli olmayan” popüler Marksist hareket olmadığını[10], ya da sosyalist ülkelerin endüstrileşmesinde Marksizmin ulusal-politik bir zırh işlevi görmüş olduğunu[11], “milletin sosyalizasyonunun doğal sonucu olarak sosyalizmin milletleştiğini”[12] ve en nihayet, 20. yüzyılda milliyetçilikle sosyalizm arasında bir ittifak gerçekleştiğini[13] savundu. Hobsbawm, daha 1977’de “Marksist hareket ve devletler yalnızca biçimleri bakımından milli olmakla kalmadılar, özlerinde de öyle, yani milliyetçi oldular” diyordu.[14] Gellner, Roman Szporluk’un Komünizm ve Milliyetçilik: Karl Marx ve Friedrich List adlı çalışmasında, “Marksizmin, gerçek dünyada uygulanır hale geldiği biçimi içindeki rolünün” milliyetçi olduğunu ileri sürmesini ısrarla yineliyordu.[15]

Bu görüşlerin az ya da çok belirgin tezi, Marx’ın, milliyetçiliğin –yaşadığı dönemde ve bütün bir 20. yüzyıl boyunca gerçekleşen– tarihsel seyrini öngörmek konusunda başarısız olduğudur. Ancak, Marx’ın ‘başarısızlığı’nı saptayan görüşlerin genellikle burada kalmadığı görülmektedir. Ulus ve milliyetçilik konusunda bir başarısızlıktan söz edildiğinde, konuyla ilgili ürün verenlerin –referans kabul edilen– birçoğunun aklına gelen ilk failler birlikte telaffuz ediliyor: Marksizm ve liberalizm.

Bir örnek: “Modernitenin büyük söylemleri –bu bağlamda, Aydınlanma’nın ‘büyük anlatıları’ liberalizm ve en az onun kadar Marksizm, kendi farklı yollarında– ulusal tutkunun yeniden uyanışını değil, tedrici yok oluşunu ummamıza yol açtı.”[16] Bir başka örnek: “Batılı liberal toplumsal düşünce ile Marksizm en azından bu noktada birleşirler –her ikisi de aynı hataya düşmüşler, milliyetçiliğin politik gücünü azımsamışlardır.”[17] Benedict Anderson ise Marksizm ile liberalizmin milliyetçilik karşısında, Kopernikçilik gerekirken gecikmiş bir Batlamyusçulukla ‘görünüşü kurtarma’ çabalarına girdiğini ve dumura uğradığını ileri sürer.[18]

Marx’ın Marksizmi ile liberalizme atfedilen başarısızlık, aslında onlar arasında daha derin bir benzerliği mi gösteriyor? Bir benzerlik aranacaksa, bunun, Marx’ın gençlik yazılarında daha belirgin olan ve Komünist Manifesto ile daha önceki yazılarında dikkat çeken bir genel eğilimde bulunabileceği söylenebilir. Marx’ın bu yazılarında ‘soyut bir evrenselcilik’in varlığı saptanabilir. Her ne kadar, Manifesto’da olsun, Marx ve Engels’in diğer yazılarında olsun, işçilerin evrensel bir kimlik formuyla hareket etmeyecekleri, mücadelelerinin ulusal olacağı belirtiliyorsa da, bu yazılarda, daha sonraki yazılarda giderek azalan, soyut ve tikel olanı dışlayan bir evrenselcilikten bahsetmek mümkündür. Proleter her türlü bağdan azade –değilse de olması gereken–, soyut ve tam bir birey-özne olarak temel birim kabul ediliyor. Proleter teki, evrensel sınıf ile doğrudan bağlıdır. Bu, liberalizmin, bireyi herhangi bir gruba, ulusa, ... bağlamayı reddeden piyasa kozmopolitizmini çağrıştırıyor. Özgül grup ya da topluluk aidiyetinin tanınmaması, milliyetçiliğin doğal olarak gözden uzak tutulmasına yol açıyor.[19]

Gellner, modern teknolojinin ortaya çıkmasıyla, liberalizm ve Marksizmin endüstriyel bir enternasyonalizmin ortaya çıkmasını, “modern teknolojinin gizemleriyle tanışanların kardeşliği”nin gelişeceğini umduklarını ama bunun gerçekleşmediğini yazıyor.[20] Milliyetçilik konusunda “Fransız-Alman tartışması” olarak nitelenen bir ayrıma göre, “Fransız milliyetçiliği”nin, ulusu, “bütün ara yapıları dışlayıp” temel birimi birey olan evrensel bir oluşum olarak nitelediği kabul edilirken; “Alman milliyetçiliği”nin, ulusun bir cemaat olduğunu ileri sürdüğü kabul ediliyor.[21]

İşçiler arasında, başka bir aidiyet noktası tanımadan, salt işçi olduklarından bahisle bir ‘kardeşlik’ oluştu mu? Bu, kuşkusuz evrenselci bir kardeşlik duygusu olurdu. Marksizmin yüz elli yıllık oldukça zengin tarihinin bu gerçekleşmeye tanıklık etmediği kabul edilmelidir. Eksiklik, 20. yüzyıl boyunca esas olarak milliyetçilikle telafi edildi. Benedict Anderson’a göre, milliyetçilik, dinin geleneksel toplumlarda oynadığı rolü oynamakta ve bir toplumsala bağlanma gereksiniminin giderilmesine hizmet etmektedir. Burada İbni Haldun'cu bir ‘asabiyet’ söz konusu oluyor ve Marksizmin kendi kaynaklarına dayanarak geniş ezilen yığınlar nezdinde bunu karşıladığını söylemek mümkün görünmüyor.[22]

Ancak, Marx ve Engels’in Marksizmi ile liberalizm arasındaki ‘benzerlik’in sınırları konusunda titiz olunmalıdır. Komünist Manifesto ile birlikte, Komünistler Birliği’nin şiarının “Bütün insanlar kardeştir”den, “insan kardeşliği”nden “Bütün ülkelerin işçileri; birleşin!”e, “işçilerin kardeşliği”ne dönüşmesi[23], Marksizmin liberalizmle arasına soyut ama net ve geri dönülmez bir engel inşa etmesinin momenti oldu. Fransız Devriminin “insanların kardeşliği” fikri, böylece yalanlanıyor ve liberalizme karşı muhafazakar burjuva düşüncesiyle görüntüde de olsa paralel olunuyordu. Böylelikle, Marksizmin kurucuları, toplumsal varlığı nasıl ayrıştıracaklarına ilişkin bir temel tutum almış oluyordu. Milliyetçiliğin kutsal’ı milletin kendisidir; Marksizm, teorik ve politik yol alışıyla, kendine neleri kutsal kılamayacağını ifade etmiş oluyor. İnsanlık ve ulus bunlar arasındadır.

“Bütün ülkelerin işçileri; birleşin” şiarı, bir kutsallığı ifade ediyor mu; ve liberalizmin insanı ile milliyetçiliğin ulusuna bir yanıt teşkil ediyor mu? Michael Löwy, Marksizmin yegane kutsalının “bizzat insanlığın kendisi” olduğunu ileri sürüyor. O, daha da ileri gidiyor: “Bu yüzden sosyalizm, değerlerinin ve amaçlarının tarihsel ve hümanist karakteri ile enternasyonal bir harekettir.”[24] Löwy, Marksistler arasında yaygın bir kanaati dile getiriyor. Burada, canalıcı terim enternasyonalizmdir. (Kozmopolitan şekilde anlaşılmış bir) enternasyonalizm ile hümanizm arasında bir paralellik kurulması zor olmayacaktır. Ama bu durumda, Marx ile Engels’in Komünistler Birliği’nin şiarını değiştirmesini nasıl anlamak gerekecektir?

İngiliz işçisinin İrlanda işçisine düşmanlık beslediğini anlatan Marx, aralarında bir kardeşliğin imkanının, İngiliz ulusunun İrlanda ulusu ile ilişkisinin aynı tarzda sürdüğü koşullarda, olmadığını kabul ediyor. Bu sorun, Komintern’de tartışılır ve Lenin, İngiltere’den bir delegenin, “Sıradan İngiliz işçisinin köle ulusların İngiliz egemenliğine başkaldırmalarına yardım etmeyi vatana ihanet sayacağını” söylediğini aktararak, bunun işçi sınıfının uluslararası davasına en büyük ihanet olduğunu ifade eder.[25] İşçiler, soyut evrenselci bir tarzda, evrensel sınıfsal çıkarlarıyla diğer her tür aidiyetten arınık bireyler olarak bağlantı kurmuyor. Nasıl, insanlar, evrensel serbest piyasadan yararlanan çıplak bireyler değilse.

İşçi sınıfı dışındaki ezilenlerin mücadelelerine gösterdikleri ilgi Marx ve Engels’in, soyut evrenselciliğin politika dışı tutan çemberlerini kırmalarına yardımcı oldu. Böylece, bir anlamda konjonktüre (Hegelci) ‘tarih felsefesi’nin soyut locasından bakmayı terkediyor, canlı konjonktürün gerçek dinamiğine atılıyorlardı. Önceleri, sadece evrensel sınıfın kendini gösterdiği en ileri ülkede olacakken, devrim artık geri bölgelerde (İrlanda, Rusya) de mümkün hale geliyordu. Hatta, Marx ve Engels’in bazı yazılarında, Çin ve Hindistan gibi yarı-sömürge ya da sömürgelerde bir devrim imkanı gördüklerine ilişkin işaretler var. Bu, özgül aidiyet bağlarının varlığını kabul etmeleri anlamına geliyordu. İşçi sınıfı dışındaki ezilenlerin mücadelelerine politik ilgi, kurucu Marksistlerde İrlanda ve Polonya örneğinde boy vermeye başladı. Marx, İrlanda’yı kast ederek, bir ulusal mücadeleyi, işçi sınıfı mücadelesine öncel kabul ettiğini yazdı. Oysa eskiden tersini kabul ediyordu; İngiliz işçi sınıfı kurtulmadan İrlanda üzerindeki ulusal baskı son bulmayacaktı:

“Uzun bir zaman ben, İngiliz işçi sınıfının yükselişiyle İrlanda rejiminin devrilmesinin olanaklı olabileceğini düşündüm. (...) Sorunu daha derinden incelemem, beni, bunun tersine inandırdı. İngiliz işçi sınıfı, İrlanda’dan kurtulmadıkça, hiçbir şey başarmasına olanak yok.Manivela İrlanda’ya uygulanmalı.”[26]

İşçi sınıfı dışındaki ezilenlerin mücadelesinin Marksizme ediniminde Lenin, bir mihenk oluşturdu. Marksizm açısından bu dönüşüm, Lenin şahsında Menşevikler ve diğer sosyalist gruplarla mücadele içinde oldukça erken başlamıştı. Dönüşüm, Lenin’in kariyerinin sonlarına doğru çığır açıcı nitelik kazandı. Lenin, işçi sınıfını devrimci mücadelesinde köylülerle ve ezilen uluslarla ortak kabul etti: “Biz, ezilen halkların da temsilcileriyiz.”

3. Marx ve Engels’in tarihsel devrimciliği

Marx ile Engels’in her ikisi de, çağlarının ulusal sorununda –başka eleştiri konuları dışında– ‘tarihsel devrimci’ bir tutum almakta ortaktır. ‘Tarihsel devrimcilik’ten ne kast ediliyor?

Engels’in şu sözleri, bu sorunun yanıtını konu bağlamında veriyor: “Avrupa’da hiçbir ülke yoktur ki, şu ya da bu köşesinde bir ya da birkaç halk kesimine, daha sonra tarihsel gelişimin ana aracı olan ulus tarafından ezilen ve esarette tutulan eski bir nüfusun kalıntısına sahip olmasın. Tarihin akışında acımasızca ezilen bir ulusun bu kalıntıları, Hegel’in söylediği gibi halkların bu kalıtsal kesimleri, daima karşı-devrimin fanatik bayraktarları olurlar ve tam yok oluşlarına ya da ulusal karakterlerinin kaybına kadar öyle kalırlar; tıpkı onların geneldeki bütün varlığının büyük bir tarihsel devrime karşı bir protesto olması gibi.”

Görüldüğü gibi, Engels, burada, ulus gerçeğini reddeden –yani liberalizmle ‘ortak’ olunan– eğilime bağlı değil; aksine, onun içine dalan bir duruş sergiliyor. Bu duruşta, uluslar tümüyle arkaik varlıklar değil; bazı uluslar geleceği, bazıları geçmişi temsil ediyor. “Tarihsel gelişimin ana aracı” olan uluslar saptanıyor, tarihin akışının karşısında ya da dışında olan ulusların ezileceği ya da dışlanacağı vurgulanıyor, ve bu ayrımın, tek tek olaylarda sınanabileceği de, tarihten ve gününden verilen örneklerle, kabul ediliyor. Ayrımın eksenini “tarihsel devrim” oluşturuyor. Aynı yaklaşımı Marx da, ekseninde “tarihin bilinçsiz aleti” deyişinin yer aldığı bir anlatımla ortaya koyar.

Hegel’den devralındığı söylenen “Tarihsel-olmayan uluslar” konusuyla ilgili olarak Nimni şunları yazar: “Hegel, ‘uluslar’ ve ‘devletler’ arasında kesin bir ayrım yapar. Hegel için bir grup halk, bir ulus olarak varolabilir, fakat böyle bir durumdaki bir ulus, dünya tarihinin açılımına katkıda bulunmayacaktır. Hegel’e göre bir ulus sadece istikrarlı bir devlet oluşturabildiği oranda ‘tarihsel misyonu’nu yerine getirebilecektir. Bu yüzden Hegel’in bir devlete sahip olmadıkları için ‘uygarlaşmamış halklar’ın tarihi olmadığını söylemesi bir tesadüf değildir.”[27]

Kurucu Marksistlerin görüşlerinin içeriğinin tartışılması uygun görülmüyor; kritik önemde ve Marksizmin konuyla ilgili kuruluşunu tayin edecek olan, söz konusu görüşlerin pratik-politikaya yansımasına ilişkindir. Marksizmin tek tek her bileşeni ‘içinde’ geliştirilen binaları değerlendirmek bir şeydir; fakat, bir bileşende inşa edilen her bir özgül binadan diğer bileşenlere bağlantı yolları açmak çok başka bir şeydir.

Tarihsel devrime karşı politik tutum konusunda Lenin’i izlemek uygun görünüyor: “Kendi Junkerce tarzında Bismarck, ilerici bir tarihi görevi yerine getirmiştir; ama Bismarck’ın sosyalistlerce desteklenmesini bu nedenle haklı gösterecek bir kimse doğrusu yaman bir ‘Marksist’ olurdu.”[28] Lenin, emperyalizmin, girdiği ülkelerde kapitalizmi geliştirdiği, “emperyalist savaşın devrime yardım ettiği”[29] türünden görüşleri sıklıkla ileri sürmüştür; fakat, Marx ile Engels’in tarihsel ilerlemeye ilişkin görüşlerine daha başka bir yaklaşım egemendir. Marx ile Engels, uluslar sorunundaki görüşlerinin izlenmesine imkan veren çizgilerden birini, bir tarihsel ilerleme misyonunun yerine getirilmesi üzerine kurmuşlardır. Bu anlamda, aralarında bir farklılık olduğunu değil, iki kurucu Marksistin her ikisinin birden, ulusal sorunda birbiriyle bazen mücadele eden, bazı durumlarda birbirini besleyen farklı eğilimlerinin bulunduğunu belirtmek uygundur.[30]

Marx ve Engels’in konuyla ilgili ideo-kültürel zeminlerinin çağlarının Batılı kamuoyundan önemli oranda beslendiği görülmektedir. Dünyayı reddeden felsefi bir bakış açısıyla politik devrimciliğin örtüştüğü momentlerde her iki Marksistin de ezilen halkların mücadelesine, tarihteki köle isyanlarına ve köylü savaşlarına benzer, destansı bir ilgi duyduğu izlenir. Fakat, onlar açısından, tarihin felsefi anlaşılışı uluslar sorununa bakışlarında genellikle olumsuz bir rol oynamıştır. Ya liberal felsefeyle ilgileri sonucu ulusal sorunu reddetmiş, ya da Hegel felsefesiyle bağlantıları sonucu –ulusal soruna felsefi bir müdahalede bulunarak–, ulusları ve tarihsel misyonlarını Hegel'in ‘tarih felsefesi’ aracılığıyla kategorize etmişlerdir. Onların tarihsel devrimciliğinin başlıca teorik dayanağı buradadır. Tarihsel devrimci kategorizasyon, zamanla, Avrupa ölçeğinde politik devrimci yol arayışıyla çelişkili bir birlik oluşturmuştur.

İzlenimsel olarak, ilk elde, tarih bilimi çalışmalarına başlamadan önce, ‘soyut evrenselci’ olmaya, yani felsefeye indirgemeye eğilim duymaları, Marx ile Engels’i radikal bir Aydınlanmacı olarak ‘tarihselleştirecektir’. Yabancılaşma’ türünden terimlerin bu dönemde varlığını göstermesi, felsefeye indirgemeyi teyit edici işlev görmektedir. Burada tarih ‘aşılmakta’dır; tarihin teleonomisi çözülmüştür ve gözler ona kilitlenmiştir. İçinde bulunulan konjonktür bu gözlerle izlenmektedir. ‘Soyut evrenselciliği’, Komünist Manifesto’da da görüleceği üzere, uluslar sorununda bir avantaj noktası olarak kaydetme imkanı yoktur. Soyut evrenselciliğin biriminin proleter birey olması da şaşırtıcı olmayacaktır.

Kurucu Marksistler, ulusal sorunda, baştaki soyut evrenselci konumlarından giderek uzaklaşır, gerçek güçler ilişkisi ortamının ve dolayısıyla ‘ulusal’ varlığın hakkını teslim etmeye doğru bir seyir izler. Konjonktürel politik gerçek, onları, her ne kadar, hiçbir zaman gerçek bir politik öznenin içinde yer almamışlarsa da, politikanın diliyle yazmaya zorlar. Bu, onların Hegelci tarih felsefesinden kaynaklanan eğilimleriyle birbirini 'diyalektik' bir şekilde besleyerek, el ele ya da paralel ilerleyen karmaşık bir sürecin belirmesini doğurur. Görmezden gelmektense, tarih felsefesi yoluyla da olsa ulusal varlığı edinmeye çalışmaları, –gelecek kuşakların Marksistleri açısından da önemli– birtakım sonuçlar doğurmuştur. Marx ve Engels’in, mücadele arenasında gerçek bir taraf olan Marksist politik öznenin yokluğunda politik düşünmeleri, onların bu boşluğu Hegelci tarih felsefesinin yardımıyla doldurmalarına ve zamanlarının bazı devletlerine ‘aşırı’ bir politik olumluluk atfetmelerine yol açmıştır. Kuzey Amerika’da Kuzey-Güney savaşında Kuzeylilerin ateşli bir taraftarı[31], Avrupa devletleri arasındaki dalaşmalarda devletlerden birinin –Fransa ile Prusya arasındaki savaşta Prusya’nın– destekçisi olmalarında görüldüğü gibi…

Marx’la Engels’in konuyla ilgili çalışmalarının Hegelci tarih felsefesiyle sınırlandığının kanıtları arasında, Marx’ın kendi kendine yeterli ve durgun Asya ve Hint köy topluluğu imgesi de gösterilmektedir. Bu bağlamda şu değerlendirme, A. Ahmad’a ait: “Değişmeyen, ‘bitkisel’ bir yer olarak Asya imgesinin, 19. yüzyıl Avrupasında geçmişten devralınan dünya görüşünün bir parçası olduğu ve Hobbes ve Montesquieu gibi Aydınlanmacılar tarafından takdis edilmiş olduğu kuşkusuz doğrudur; Marx’ta karşılaştığımız kendi kendine yeterli denilen Hint köy topluluğu imgesinin, neredeyse harfi harfine Hegel’den alındığı da doğrudur.”[32]

1850’lerde yoğunlaşan tarih (bilimi) çalışmaları, Marx ve Engels’in ulusal soruna yaklaşımlarına bir başka ‘genellik’ katmış olsa gerektir. Artık tarih biliminin temel kavram ve kategorilerinin birçoğu devrededir ve kurucu Marksistler, bu kavramları ulusal sorunla ilgili yazılarında da kullanmaktadır. Marx, tarih biliminin kavramlarını konjonktürel gerçeğe uygulamaya yönelmiştir. Sömürgecilerin, Asya, Afrika ve Amerika’nın yerli halklarına yaptığı zulüm, kapitalizmin gelişmesinin zorunlu –ama istenmeyen– sonuçları olarak görülmüştür. Marx ve Engels, sömürgeleştirmenin sömürgeleştirilen bölgelerin halklarını tarihsel olarak ilerlettiğini saptıyor ve –yer yer ortaya çıkan ve zamanla artan aksi görüşlerine rağmen– bu halkların direnişinin politik sonuçlar verebileceğini öngörmüyorlardı. Hatta, kurucu Marksistlere egemen olan yaklaşım, sömürgecilere direnişin, tarihin çarkını geriye çevirmenin mümkün olmadığından, beyhude olduğu şeklindedir. Marx’ın sömürgeleştirmenin rolüne ilişkin ünlü sözü “tarihin bilinçsiz aleti olmak”tır ve İngiliz sömürgeciliğine ilişkindir. Bu görüşün yer aldığı aşağıdaki pasaj, Lenin’in Bismarck’a ilişkin sözleri akılda tutularak okunmalıdır.

“Bu onursuz, hareketsiz ve bitkisel yaşamın, bu edilgin varoluş biçiminin, öte yanda, bunun tersine, vahşi, amaçsız, sınırsız bir yakıp yıkma gücü uyandırdığını ve Hindistan’da cinayetin kendisini bir dinsel ayin haline getirdiğini unutmamalıyız. Bu küçük toplulukların kast ayrılıkları ve kölelik yüzünden bozulmuş olduklarını, (...) ve böylece, insanın aşağılanmasını, doğa egemeni insanin maymun Hanuman ve inek Sabbala önünde büyük bir aşkla diz çökmesiyle teşhir ederek, doğaya hayvanca bir tapınma getirmiş olduklarını unutmamalıyız.

“İngiltere’nin Hindistan’da bir toplumsal devrimi yaratırken, ancak en iğrenç çıkarlara göre hareket ettiği ve bunları kabul ettirmede aptalca davrandığı doğrudur. Ama sorun bu değildir. Sorun, insanoğlunun, Asya’nın toplumsal durumunda köklü bir devrim olmaksızın yazgısını tamamlayıp tamamlayamayacağıdır. Eğer tamamlayamayacaksa suçu ne olursa olsun, bu devrimi getirmekle İngiltere, tarihin bilinçsiz aleti olmuştur.”[33]

Marx’ın, İngiltere’nin tarihsel devrimci rolünü teslim ederken, Hintlilerden ‘Batılı uygar adam’a özgü tiksintiyle bahsetmesi zorunlu muydu? Marx ile Marksizm teorik olarak ayrı şeyler olduğundan, bunun kategorik bir önemi yoktur. Kategorik önem, Marx’ın, İngiltere ile Hint toplumu arasındaki ilişkiyi, insanın doğaya müdahalesi, bir ormanı yakarak tarla açması ve ürün yetiştirmek üzere o toprağı üretim sürecine katması türünden ‘teknik’ bir işlem olarak ele almasındadır. Hint toplumu, kendi varoluşunda ‘toplumsal tarih’in değil, ‘doğal tarih’in bir parçasıdır; İngiltere, Hintlileri ‘toplumsal tarih’e dahil etmektedir. ‘Tarihin bilinçsiz aleti’ ifadesi tarih felsefesine mi aittir, tarih bilimine mi? Bu, bir edinim konusudur. Karl Marx adındaki faninin pasajı bağlamında alınırsa, açıkça felsefidir; çünkü Hegel'den alınmadır –Hegel'in "aklın kurnazlığı"nın elindeki bilinçsiz aletinden... Ancak bu deyiş, Marksizmin tarihsel seyri bağlamında tarih bilimine ait bir edinime tabi tutulabilir.

Ya da Engels’in şu sözlerinde içerilen tarih bilimsel fikir başka türlü yazılamaz mıydı?:

“Bedevilerin mücadelesi umutsuz bir mücadeleydi ve Bugeaud gibi sert askerlerin savaş tarzının şiddetle suçlanması gerekse de, Cezayir’in fethi uygarlığın ilerlemesi için önemli ve yararlı bir olgudur... ve çöl Bedevilerinin özgürlüğünün yok olmasına üzülsek bile, yine bu Bedevilerin başlıca geçim aracı birbirini talan etmek olan bir soyguncular ulusu olduğunu unutmamalıyız.”[34]

Marx ve Engels’in yazılarındaki tarih bilimsel argümanlar, olduğu gibi, sakınımsız savunulacaktır. Ancak onların kendi bilinçleri bu konuda teorik eserlerine oyun oynamaktadır. Marx ve Engels, sömürgeci bir kültürel zihniyetin içinden yazıyorlar. Diğer yandan, –bu aynı zamanda 'kategorik olan'ı da temsil eder–, Marx ve Engels, Asya, Afrika ve Amerika (yerli) halklarını politika-dışı görmektedir.[35] Sömürge halklarının devrime etkileri bir doğa olayı, bir kıtlık, bir salgın hastalık türündendir. Onlar, ezilen uluslara dönük politik ilgilerini İrlanda ve Polonya’ya uyguladılar.[36]

Marx’ın ve Engels’in yazılarındaki sorun, –eğer tarih felsefesini konjonktüre uygulamıyorlarsa– tarih biliminin vazettiği zorunlu gerçeğin soğukkanlılıkla dillendirilmesi değildir; sorun, onların tarih biliminin gerçeğini önlerinde akan ‘tarih’e, bilimi politikaya uygulamalarındadır. (Felsefe zaten bu evrede de devreye hemen girecek ve bilim felsefeleşecektir.) Bu tutumun tutarlı gereği olarak, Marx ve Engels’in Almanya’da Bismarck’ı desteklemeleri beklenirdi: Bilimle politikanın, tarihle konjonktürün uyumu. Ama onlar, ne bu konuda, ne de Polonya ve İrlanda konularında bilimsel vargıları ile politik tutumları arasında bir ‘uyum’ gözettiler. Marx, Lassale’cılarla “Prusyalı Kraliyet sosyalistleri” diye alay etti. Traverso ile Löwy, Marx ile Engels’in bu olaylardaki ‘farklı’ tutumunu şöyle anlatır: “Onları İrlandalıları tarihsel bir ulus olarak görmeye götüren ölçüt ekonomik değil, esas olarak siyasal idi.”[37] “Sırp ve Bohemya milliyetçiliğini değil de, Polonya’yı destekleme nedeni ekonomik (“kapitalist ekonominin evrenselliği”) değil, yalnızca siyasal idi: Polonya ulusal hareketi, bu arada ötekiler Marx tarafından Çarlık tarafından yönlendiriliyor olarak görülürken, anti-Çarcıydı.”[38]

Ezilen uluslar ve halkların mücadelesine ilgilerindeki çelişkiler ne olursa olsun, Engels’in Çin’de emperyalist İngiltere’ye direnişe ilişkin şu sözleri (5 Haziran 1857), kurucu Marksistlerin ezilenlere gönderdiği tarih-ötesi devrimci selamdır:

“Korunmasız bir kenti top ateşine tutan ve cinayete tecavüz ekleyen uygarlık tacirleri bu sistemi korkakça, barbarca, gaddarca olarak adlandırabilirler; ancak, başarılı olduktan sonra, bu Çinliler için önemli olabilir mi? İngilizler onlara barbarlar olarak davrandığına göre, onları barbarlıklarının tüm nimetlerinden yoksun kılamazlar. (...) Çinlilerin korkunç gaddarlıkları üzerinde şövalyelik taslayan İngiliz basınının yaptığı gibi ahlak tartışması yapacak yerde, bu bir pro aris et focis savaşı, Çinli ulus topluluğunu korumak için bir halk savaşıdır, ve nasıl ifade edilirse edilsin, tanrısal batıl itikatlarına, cahillikten gelen ukalalığına, bilgiçlik taslayan barbarlığına karşın, bunun gene de bir halk savaşı olduğunu anlamamız gerekir. Ve halkçı bir savaşta, ayaklanan ulus tarafından kullanılan araçlar, ne düzenli savaşın genel olarak kabul edilen kurallarına, ne de herhangi bir başka soyut ölçüte göre; yalnızca ayaklanan ulusun uygarlık düzeyine göre ölçülebilir.”[39]

Ne baskı ve zulme başkaldırmak için kapitalizmin emperyalist aşaması beklenir; ne de 19. yüzyıl kapitalizmi, kendine direnişin yasak olduğu bir formasyondur. O halde, ezenlere karşı mücadelenin tarihi yoktur. Öyleyse, bu mücadelenin bir asli sahibi (proletarya, ulus, din, ...), bir asli zamanı (burjuvazinin muhayyel bir gericilik dönemine, ancak başarıyı garantilediğinde, ...), bir asli yeri (tarihin motorunun çalıştığı en ileri yer) yoktur.

4. Ezen ve ezilen ulus milliyetçiliği

Ezen ve ezilen ulusların milliyetçilikleri arasında devrimci bir eksen oluşturmak, tarihsel devrimciliğin eksenini dikine kesmektedir. Bu işlemi yapan Lenin’dir. Tarihsel devrimciliğin modelinde 'ezen ve devrimci' uluslar ile 'ezilen ve gerici' uluslar esas iken, ezen/ezilen ulus eksenli ayrımda 'ezen ve gerici' ile 'ezilen ve devrimci' ikilikleri kurulmaktadır. Bu, açıkça, 'aşağıdan' yürütülecek bir devrimciliği işaret etmektedir. Aşağıdan devrimciliğin 'yukarıda'ki devlete karşı olacağı da açıktır. 20. yüzyıl, bu türden devrimciliğin paradoksal bir şekilde tarihsel devrim yaptığı bir dönem olmuştur.

“Milliyetçilik sorununun genel olarak, soyutta konulmasının hiçbir yararı olmadığını milli mesele üzerindeki yazılarımda daha önce de belirtmiştim. Hakim bir milletin milliyetçiliği ile ezilen bir milletin milliyetçiliği, büyük bir milletin milliyetçiliği ile küçük bir milletin milliyetçiliği arasında mutlak bir ayrım yapmak gerekir.”[40] Bu sözler, hasta yatağında ve aktif politik çalışmadan uzak olduğu koşullarda, 31 Aralık 1922’de, Sovyetler Birliği’nde Gürcistan dolayısıyla patlak veren 'ulusal sorun’a ilişkin Lenin’in dikte ettiği notlardan alınma. Lenin, Gürcistan’da ortaya çıkan ve Stalin ile diğer bazı Bolşeviklerin “milliyetçi-sosyalist” diyerek mahkum ettiği eğilimin sahiplerini savunur ve Rusçu bir tavır alan Stalin, Dzerjinski ve Orjonikidze’yi gerçek “milliyetçi-sosyalist” olmakla eleştirir.

Lenin’in görüşü, ezen ulusun genel olarak emperyalist karakterde olduğunu elbette içerir, ama bu görüş, çoğu örnekte, diğer yönüne bakmaksızın sadece politika olarak ‘emperyalist’ olan ulusları kesin bir şekilde kapsamaktadır. Dolayısıyla, ezen/ezilen ulus ayrımı, Leninist emperyalizm çağında kuşkusuz özel olarak emperyalist uluslarla onların tahakkümü altındaki ulusları kast etmekle birlikte, ezen/ezilen ulus ilişkisini salt bu ikilik çerçevesine de hapsetmez. Lenin’in, Ekim Devriminden beş yıl sonra dahi, Sovyetler Birliği sınırları dahilindeki ulusları ezen/ezilen ulus terimleriyle politik değerlendirmenin konusu yapması, bunun yeterli tanıtı olsa gerektir.

O halde, ezen/ezilen (ulus) sorununu iki politik yaklaşım ekseninde değerlendirmek gerekecektir. Sorun, ‘kapitalizmin bir aşaması olarak emperyalizm’ dönemine değil, politik olarak emperyalizme ilişkindir; yani tarihteki yeri çok eskidir ve bu bakımdan, Leninist emperyalizm argümanını tarihsel olarak aşmaktadır. Burada, 'ulus'un 'bilimsel anlamı' da gündeme getirilmemektedir. Diğer yandan, ezilen ulusların ezenlere karşı direnişi belirli bir kategorik-politik yer işgal etmeye ancak 20. yüzyılın başlarında gelmiştir. Artık ezilen uluslar sorunu, dünya devrim sürecinin reel bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Komünist Manifesto’nun şiarına ekleme yapılması, dünyanın bu koşullarının ürünü olmuştur: Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halkları; birleşin!” Lenin, Bolşevik Partisinin Moskova örgütü militanlarının 6 Aralık 1920’de yaptığı bir toplantıda bu şiarı şu sözlerle savunur: “Bugün artık yalnız bütün ülkelerin proleterlerinin temsilcileri değil, ezilen halkların da temsilcileri durumundayız. Geçenlerde Komünist Enternasyonalin Naroda Vostoka başlıklı bir dergisi yayınlandı. Orada Komünist Enternasyonalin Doğu halkları için ortaya attığı şu şiar yer alıyor: ‘Bütün ülkelerin işçileri ve bütün ezilen halklar, birleşin!’ ‘Merkez Komitesi, şiarların değiştirilmesi için ne zaman emir verdi?’ diye sordu bir yoldaş. Doğrusu Merkez Komitesinin böyle bir emir verdiğini ben hiç hatırlamıyorum. Muhakkak ki Komünist Manifesto açısından bu değişiklik yanlıştır, ama Komünist Manifesto çok değişik koşullarda yazılmıştır. Oysa günümüz siyaseti açısından, bu yapılan değişiklik doğrudur.”[41]

Lenin’in ezilen uluslar sorununa ilişkin devrimci tutumunun, Sovyetler Birliğinin varlığını korumak şeklinde bir boyutunun olduğu gerçektir ve bu doğrudur da. Ancak, Lenin’in, ezilen uluslara ilişkin yaklaşımını kesin olarak Ekim Devriminden çok önce, 20. yüzyılın ilk yıllarında oluşturmaya başladığı görülür. Bunda, “milletler hapishanesi” Rusya’da mücadele yürütüyor olmak kadar, ezilen ulusların dünya ölçeğinde emperyalist takakküm zincirini kırmaya dönük bir dinamik barındırdıkları görüşü de temellik etmiştir.

Ezen ve ezilen uluslar ayrımı, 20. yüzyılın başarılı politik pratiklerinden sonra, genel olarak, ezen devletler ile ezilen devletler ayrımına dönüştürülmüştür. Ezilen ulusları savunmak konusundaki temel politik tutum, emperyalist olmayan ulus-devletleri savunmak olarak ilkeselleştirilmeye çalışılmış ve genel olarak sol hareketin, farklı yerlerde konumlanmış mensuplarında, bir devlet milliyetçiliği gelişmeye başlamıştır. Yirminci yüzyıl boyunca, milliyetçiliğin devletlu olan türüyle devletlere karşı türü arasında yoğun geçişler yaşandı. Günümüzde, bu iki türün arasındaki geçişliliğin çok daha zor olacağı öngörülebilir.

Böylece, ezilen uluslar, bir yandan –eğer diğer ezilenler üzerinde hegemonik unsur olmayacak ve ezilenleri kapsayan bir ‘büyük ulus’ ortaya çıkmayacaksa– daha dar bir ulus tanımının konusu olacak ve bu yolla, onların devletlere karşı duruşları bakımından devrimcilikleri öne çıkacak, buna bağlı olarak diğer yandan, ezilenlerin başka kesimleriyle geçen yüzyıla göre yakın ilişki kurmanın imkanları doğabilecektir. Bir "uluslararası anarşi çağı"nın[42] atmosferi, böyle bir forma hem imkan tanıyacak, hem de ihtiyaç duyacaktır.

5. Mevcut ulus-devletlere karşı ezilenler birliği

Bugün, 'üçüncü dünya' olarak adlandırılan ülkelerin çoğunda mücadele doğrudan 'ulus-devletler'i hedeflemelidir. Ulus-devlete karşı durmaksızın –işgal koşulları ve yakın işgal tehdidi hariç– emperyalizme karşı mücadele yürütülemez. 'Üçüncü dünya' ulus-devletleri ile emperyalizm arasında olduğu varsayılan ve devrime yol açacak çelişki bir yalandan ibarettir. Bu ülkeler birer sömürge değildir ve bazılarının dünya ekonomik sisteminde belirli bir iç dinamiğe sahip olmaları sonucu emperyalist ülkelerle birtakım çelişkiler yaşamalarının devrimci jeo-politik bir anlamı yoktur.

Ulusal sorunda, 'Leninist sapma’dan uzaklaşmak için artık günün geldiği yolundaki görüş, sosyalizan çevrelerde gelişen eğilimdir. Emperyalistlere bağımlı ve halklarına kan kusturan 'üçüncü dünya' ulus-devletlerini savunmak üzere Lenin'in karşısına Marx çıkarılıyor.[43]

20. yüzyıl boyunca, ezilen ulusların büyük bir çoğunluğu ‘kurtulmuş’ ve ‘bağımsız’ devlet aygıtlarına sahip olmuşlardır. Günümüzde, ulus-devletlerini kuramamış ulusların kalmadığını söylemek mümkün değildir; ancak, ulusal kurtuluş hareketlerinin geçen yüzyıldaki gibi sarsıcı olma ihtimalinin kalmadığı da belirlenmelidir. Ulus-devletlerine sahip olmuş ulusların (ezilen devletler hariç) –kendi kaderini tayin anlamında– herhangi bir kurtuluş sorunları kalmamıştır. Yani, ulusal’lık üzerinden yürütülecek bir politik mücadele yoktur artık bu uluslar açısından; ulus, pozitif bir politik edinimin konusu olmaktan ilkede çıkmıştır. Ancak, herhangi bir ulusun kendi kaderini tayin istemiyle mücadele yürütüyor olması, dünyanın günümüz koşullarında, Marksistlerin bu hareketlere ‘ilkede’, geçen yüzyıldaki gibi yaklaşmalarını zorunlu kılacaktır. Ahlaki bir ilke değildir söz konusu edilen; ulusal mücadeleler kendi bölgelerindeki istikrarı bozucu bir işlev görmektedir. Sorun, bu mücadelelerin yürütüldüğü ülkelerin genellikle geçen yüzyılda şu ya da bu yolla ulusal kurtuluş savaşı vermiş ve bugün emperyalizmle bağımlılık ilişkisi içindeki ‘ulus-devlet’ ülkeleri olmasıdır. Bu özellikler, söz konusu hareketlere ilkede geçen yüzyıldaki gibi yaklaşmayı engellemeye yetmez; ancak bunun, ‘ilkede’ olduğu –geçen yüzyılda da öyleydi–, ‘aktüelde’ ise, her bir hareketin her somut tarih ve durumdaki özgülleşmesinin esas olduğu unutulmamalıdır. Günümüzde, ezilen ulus ya da milliyetlere, politik-ulusal talepler için mücadele etmeyi yasaklayan bir yaklaşım, dolaysız olarak, emperyalizme şu ya da bu şekilde bağımlı bölge ‘ulus-devlet’ini desteklemek anlamına gelecektir. Ulus-devletleri politik edinimin mevzisi yapan yaklaşımın devrimci olma imkanı yoktur.

Günümüzde emperyalizm, politik olarak bağımsız birer devlete sahip ‘üçüncü dünya’ ülkelerinde iç sınıf ilişkilerine ve iç politik örgütlenmeye sıkı bir şekilde dayanıyor. Artık, ülkelerde, emperyalistlerle kompleks ilişkilere sahip ve güçlü burjuva sınıflar ile oturmuş devlet aygıtları var. Her şeyden önce, bu ülkelerdeki ezilenlerin mücadele pratiklerinde karşılarında buldukları güçler ‘ulusal’ niteliktedir. Ulusal ordu, ulusal polis, ulusal eğitim, ulusal medya, ulusal büyük burjuvazi, ulusal bürokrasi aynı zamanda çoğu örnekte ulusal devrimin şanlı tarihine de dayanıyor. Günümüzde bir dizi ‘üçüncü dünya’ ülkesinde, iktidar aygıtı, onlarca yıl önce gerçekleştirilmiş ulusal mücadeleye önderlik etmiş partilerin elinde bulunuyor ya da yakın zamanlara kadar böyleydi. Günümüzde, devrimci mücadele kuşkusuz ve kesinlikle bu ülkelerdeki iktidar aygıtının sahiplerine karşı yürütülecektir. Dar-anlamda anlaşılmış bir anti-emperyalizm, bu ülkelerde devlet aygıtlarıyla uzlaşma arayışına yol açma eğilimindedir.[44]

Günümüz dünyası ölçeğinde, genel bir kural olarak şu önerme ileri sürülebilir: Ulus-devlet savunusu gerici; ulus-devlet talebi ilericidir. Bu önerme, açıkça görülebileceği üzere, milliyetçi hareket ile devlet aygıtı arasına, nitelik değiştirici mahiyette politik bir çizgi çekmektedir. Burada, dikkat çekilmesi gereken başka bir husus, ‘talep’ sözcüğünde yatıyor. Marksistler kendilerini, kendi varoluşunda, kendi kendine var olan ‘uluslar’ ya da ‘ulusal topluluklar’ı tarih sahnesine taşımakla sorumlu hissetmezler. Marksistler, “ancak ve ancak, davranan, hareket eden ve bu nedenle de, başka ulusları kendisini hesaba katmaya zorlayan gerçek ulusları gözönünde tutabilir”.[45]

 



[1] Lenin, “Boris Suvarin’e Açık Mektup” (Aralık 1916); Lenin, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri, Çev.: Tektaş Ağaoğlu, Belge Yay., İstanbul 1995, s. 240

[2] Isaac Deutscher, Stalin, Cilt I, Çev.: Selahattin Hilav, Ağaoğlu Yay., İstanbul 1969, s. 190

[3] Marcel Liebman, Lenin Döneminde Leninizm, Cilt 2, Çev.: Osman Akınhay, Belge Yay., İstanbul 1992, s. 251-2

[4] 30-31 Aralık 1922’de yazdırılan ve “Milliyetler Sorunu ya da ‘Özerkleştirme’” adıyla bilinen notlar; Lenin, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri, a.g.e., ss. 380-86

[5] Shlomo Avineri, “Marksizm ve Milliyetçilik”, Çev.: A. O. Alayoğlu, Ö. Yakupoğlu, Teori ve Politika 27

[6] Enzo Traverso, Michael Löwy, “Ulusal Soruna Marksist Yaklaşım: Nimni’nin Yorumunun Eleştirisi”, Çev.: Turan Kocaoğlu, Dünya Solu, Sayı: 7, Bahar - Yaz 1991, s. 60

[7] Ernest Gellner, Milliyetçiliğe Bakmak, Çev.: Simten Coşar vd., Metis Yay., İstanbul 1998, s. 24

[8] Aktaran: M. Löwy, “Sosyalist Bir Perspektiften Milliyetçilik ve Enternasyonalizm”, Çev.: Erdoğan Özer, Birikim, Sayı: 25, Mayıs 1991, s. 51

[9] Szporluk’tan aktaran: E. Gellner, Milliyetçiliğe Bakmak, a.g.e., s. 27

[10] C. Johnson’dan aktaran: Horace B. Davis, Sosyalizm ve Ulusallık, Çev.: Kudret Emiroğlu, Belge Yay., İstanbul 1991, s. 21

[11] Szporluk’tan aktaran: E. Gellner, a.g.e., s. 33

[12] E. H. Carr’dan aktaran: a.g.e., s. 47

[13] E. H. Carr’dan aktaran: a.g.e., s. 47. Samir Amin de aynı görüştedir.

[14] Aktaran: Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, Çev.: İskender Savaşır, Metis Yay., İstanbul 1995, s. 16

[15] Gellner, a.g.e., s. 34

[16] Stuart Hall, “Melez Şahsiyetlerimiz”, Çev.: Özgür Gökmen, Birikim, Sayı: 45-46, Ocak-Şubat 1993, s. 54

[17] Gellner, Milliyetçiliğe Bakmak, a.g.e., s. 58

[18] B. Anderson, Hayali Cemaatler, a.g.e., s. 18

[19] E. Demircioğlu, Marx ile liberallerin benzerliklerini “temsil ilişkisi” bağlamında ele aldı. (Erhan Demircioğlu, “Bir Kopuş: ‘Temsil’den ‘Öncü’ye”, Teori ve Politika 26, Bahar 2002, ss. 77-80)

[20] Gellner, Milliyetçiliğe Bakmak, a.g.e., s. 67

[21] Bu konudaki bir tartışma için bak.: Christophe Jaffrelot, “Bazı Ulus Teorileri”; Jean Leca (Derleyen), Uluslar ve Milliyetçilikler, Çev.: Siren İdemen, Metis Yay., İstanbul 1998, ss. 54-65

[22] Kürt hareketinde, tam da Marksizm eleştiricilerini haklı gösterecek şekilde, bu asabiyetin gerçekleştiğini görüyoruz; öte yandan, Türkiyeli devrimci grupların da çok küçük ölçeklerle olmakla birlikte bir asabiyetinin olduğu gerçek. Ancak, bu grupların asabiyetinin temelinde daha yerel ve daha dar kültürel biçimlenmeler temel teşkil ediyor.

[23] Monty Johnstone, “Enternasyonalizm”, Çev.: Özlem Onaran; Tom Bottomore vd. (Der.), Marksist Düşünce Sözlüğü, İletişim Yay., İstanbul 1993, s. 196

[24] Michael Löwy, “Sosyalist Bir Perspektiften Milliyetçilik ve Enternasyonalizm”, a.g.e., s. 50-1

[25] Lenin, “Milli Mesele ve Sömürge Sorunu Üzerine Rapor”, III. Enternasyonal Konuşmaları, Çev.: Cemal Eren, Pencere Yay., İstanbul 1989, s. 68

[26] “Engels’e mektup” (10 Aralık 1869); Marx ve Engels, Seçme Yazışmalar I, Çev.: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., Ankara 1995, s. 273

[27] Epfraim Nimni, “Marx, Engels ve Ulusal Sorun”, Çev.: Candan Badem, Dünya Solu, Sayı: 7, Bahar-Yaz 1991, s. 43

[28] Lenin, “Büyük Rusların Milli Gururu Üzerine” (12 Aralık 1914); Lenin, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri, a.g.e., s. 121

[29] Lenin, III. Enternasyonal Konuşmaları, a.g.e., s. 53

[30] 1989-91’de yayınlanan Dünya Solu dergisi, konuyla ilgili olarak, biri, ulusal sorunda Marx ile Engels’in birbiriyle uyumlu ve bütünlüklü bir görüşe sahip olduklarını, diğeri, kurucu Marksistlerin muhtemel diğer pek çok konuda olduğu gibi, ulusal sorunda da farklı görüşler ileri sürdüklerini savunan iki yazıya yer verdi. Birinci görüşün sahibi E. Nimni, Marx ile Engels’in görüşlerini bir bütün olarak değerlendiriyor ve her ikisine de karşı çıkıyor. Fakat, Nimni’nin yazısını eleştiren E. Traverso ve -ülkemizde tanınan bir Marksist yazar- Michael Löwy, Marx ile Engels’i birbirinden ayıran ve Engels’e karşı Marx’ın doğruluğunu savunan bir görüş inşa etmeye çalışıyor. Yöntem açısından doğru tutumun Nimni’ye ait olduğu savunulmalıdır. Marx ile Engels arasında ayrımlar inşa etme -ve Engels’i bir yana atıp Marx’ı savunma- çabası hiç yeni değildir ve Marksizmi utangaç savunmanın bir yolu olagelmiştir. Her iki kurucu Marksist arasında elbette, birtakım farklılıklar olabilir ve vardır, fakat Marksizm, eksiği-gediğiyle Marx-Engels’in eseridir; bu işlemde birbirine karşı çıkartılacak iki ayrı yazar değil, farklı zamanlarda ve yerlerde başka konularla uğraşan bir ‘büyük’ yazar vardır: ‘Marx-Engels’ adındaki ortak kişilik. Bu tartışmayla ilgili olarak bakın: Epfraim Nimni, “Marx, Engels ve Ulusal Sorun”, a.g.e., ss. 33-56; ve Enzo Traverso ve Michael Löwy, “Ulusal Soruna Marksist Yaklaşım: Nimni’nin Yorumunun Eleştirisi”, a.g.e., ss. 57-68

[31] Marx ve Engels’in yakın arkadaşları J. Weydemeyer’in bu savaşta Kuzeyliler safında çarpıştığı bildirilir. Marx, Kuzey’in muzaffer lideri A. Lincoln’e kutlama mesajı gönderir.

[32] Aijaz Ahmad, Teoride Sınıf, Ulus, Edebiyat, Çev.: Ahmet Fethi, Alan Yay., İstanbul 1995, s. 254-55. Ahmad, Marx’ın söz konusu imgeyi Hegel’den aldığının Perry Anderson tarafından 1970’lerdeki bir çalışmada gösterildiğini kaydeder.

[33] Marx, “Hindistan’da İngiliz Egemenliği” (10 Haziran 1853); Marx ve Engels, Sömürgecilik Üzerine, Çev.: Muzaffer Erdost, Sol Yay., Ankara 1997, ss. 39-40

[34] Aktaran: Nimni, a.g.e., s. 44. Engels, 1857 tarihli bir başka yazısında, bu kez işgalci Fransızları büyük bir nefretle lanetler ve Cezayirlilerin büyük bedeller ödediği direnişi trajik bir dille över. (Marx ve Engels, Sömürgecilik Üzerine, a.g.e., ss. 173-9

[35] Bu görüşü Yılmaz Sezer ortaya koydu: “Küreselleşme: Empenyalizmin En Yüksek Aşaması”, Teori ve Politika 22, Bahar 2001, ss. 6-8

[36] Ali Osman Alayoğlu’nun geçen sayıdaki yazısında ortaya koyduğu terminolojiyle, Asya ve Afrikalılar ‘dış barbar’ olarak görülüyor ve politika konusu yapılmıyor. İrlanda ve Polonyalılar, ‘iç barbar’ olduklarından, hem onların politika yapma imkanı oluyor, hem onlara dönük politika yapılabiliyor. Bu durumda, Avrupa’nın ileri ülkelerinin işçileri de ‘asi’ statüsünde bulunuyor. (A. O. Alayoğlu, “Barbarlar ve Asiler”, Teori ve Politika 26, Bahar 2002, ss. 64-71)

[37] Traverso ve Löwy, “Ulusal Soruna Marksist Yaklaşım”, a.g.e., s. 61

[38] Traverso ve Löwy, a.g.e., s. 61

[39] Marx ve Engels, Sömürgecilik Üzerine, a.g.e., ss. 135-6. Marx ve Engels’in yazılarında görülen bu çelişkili ve gerilimli ifadeleri “öfkeli bir trajedi dili” olarak niteleyen A. Ahmad, duygusal gerekçeyi şöyle ortaya koyuyor: “Muazzam bir kopuş ve geri alınamaz kayıp duygusu, ne eskinin ne de yeninin bütünüyle onaylanamadığı moral bir açmaz, mağduların aynı anda kusurlu ve saygıdeğer olduklarının kabulü, yenenler ve yenilenler tarihinin gerçekte bir maddi üretimler tarihi olduğunun da kabulü ve yine de sonunda bu acımasız tarihten iyi bir şeylerin çıkacağı umudu.” (Aijaz Ahmad, Teoride Sınıf, Ulus, Edebiyat, a.g.e.,, s. 258)

[40] Lenin, “Milliyetler Sorunu ya da ‘Özerkleştirme’”, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri, a.g.e., s. 382

[41] Lenin, a.g.e., s. 342

[42] Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl, Çev.: Yavuz Alogan, Sarmal Yay., İstanbul 1996, s. 656

[43] Aydemir Güler, “1990’larla birlikte, Marx’ın eski bölümlemesinin geçerlilik kazandığına yeniden tanık olduk. Ulusal hareketlerin yalnızca bir kısmı, üstelik küçük bir kısmı ‘ulusal kurtuluş hareketi’ tabirini hakederken, kalanlar emperyalist güdümlü gerici ulusal hareketler olarak sahneye çıktılar” diyor. (A. Güler, Yolları Birleştirmek: Sosyalist Devrim ve Ulusal Sorun, Gelenek Yay., İstanbul 2001, s. 89) Güler'in yanlışlıkla "Marx'ın ..." dediği, Engels'in "tarihsiz uluslar" konusudur. Güler, teorik ve politik çelişkiler içeren kitabında, tam bir anti-Leninist olarak, pespaye bir sosyal-şovenizmin eşliğinde ulus-devlet savunusunu gerekçelendirmeye çalışıyor.

[44] Türkiye’de IMF’ye karşı olup devletle uzlaşan çizgiler bunun açık örneğidir ve IMF’nin devlet aracılığıyla realite kazandığı koşullarda anti-emperyalizmin hedefinin neresi olacağı gayet açıktır.

[45] Stalin, “Marksizm ve Ulusal Sorun” (1913); Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Çev.: Muzaffer Erdost, Sol Yay., Ankara 1994, s. 18

Okunma 14170 defa

Son Ekledikleri: Metin Kayaoğlu

Apertura de cuenta bet365.es