Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Aşağıdan Tarih

Yazan

Aşağıdan Tarih

Bazı Düşünceler *

 

E. J. Hobsbawm

Çeviri: Sina Güneyli

George Rudé’un seçkin bir öncüsü olduğu sıradan insanların tarihinin, aşağıdan görülen tarihin veya basit insanların tarihinin artık reklama ihtiyacı yoktur. Yine de, muhtemelen geleneksel akademik tarihten hem daha zor ve hem de daha ilginç olan teknik problemler üzerine bazı düşünceler yarar sağlayabilir. Bu makalenin amacı bunlardan bazıları üzerine düşünmektir.

Fakat ana konuya dönmeden önce, sıradan insanların tarihinin neden bu kadar geç moda olduğunu sormama izin verin, yani okuryazarlığın başlangıcından, diyelim ondokuzuncu yüzyılın sonuna kadar çağdaş tarih kaydediciler ve izleyen bilginler tarafından yazılan tarihin çoğu neden kaydettiği ülkelerin veya devletlerin sakinlerinin büyük çoğunluğu hakkında bu kadar az şey anlatır, veya Brecht’in “Thebes’in Yedi Kapısını kim inşa etti?” sorusu tipik bir yirminci yüzyıl sorusudur? Cevap bizi hem yakın zamanlara kadar tarihin karakteristik konusu olan politikanın doğasına ve hem de tarihçilerin güdülerine götürür.

Geçmişteki tarihin çoğu, yöneticilerin yüceltilmesi ve belki de yöneticilerin pratik kullanımı için yazılmıştı. Gerçekten de tarihin belli türleri halen bu işleve sahiptir. Yakın zamanlarda tekrar moda olan politikacıların şu kalın yeni-Viktoryan biyografileri kesinlikle kitlelerce okunmamaktadır. Bir avuç profesyonel tarihçi ve makale için bunlara bakmak zorunda olan tek tük öğrenciler dışında bunları kimin okuduğu açık değildir. Her zaman bu türden en güncel çok etkili kitapları içerir görünen en çok sattığı iddia edilenler listelerine her zaman çok ciddi biçimde şaşırmaktayım. Fakat kuşkusuz politikacılar, en azından okuryazar olanları, bunları patlamış mısır gibi yutarlar. Bu yeterince doğaldır. Bunlar kendileri gibi insanlar ve meşgul oldukları gibi etkinlikler hakkında olmakla kalmayıp kendi işlerinin seçkin uygulayıcıları hakkındadır, eğer kitaplar iyi ise bir şeyler öğrenebilirler. Harold Macmillan’ın elbette Salisbury veya Melbourne gibi insanları bir anlamda çağdaşı gibi görmesine benzer olarak, Roy Jenkins hala kendisinin Asquith ile aynı evrende yaşadığını düşünür.

Şimdi, yönetici sınıf politikasının pratik işi, ondokuzuncu yüzyılın sonraki kısmına kadar tarihin çoğunda ve pek çok yerde, buyruk altındaki nüfus kitlesi, bazı durumlar dışında, göz önüne alınmaksızın normal olarak sürdürülebilirdi. Bunların, büyük toplumsal devrimler veya ayaklanmalar gibi çok istisnai durumlar dışında değeri bilinmez. Bu, onların hoşnut oldukları veya göz önüne alınmamaları gerektiği anlamına gelmez. Yalnızca, ilişki koşullarının, hoşnutsuzluğu kabul edilebilir sınırlar içerisinde tutacak bir şekilde, yani fakirlerin eylemlerinin normalde toplumsal düzeni tehdit etmeyeceği bir biçimde düzenlendiği anlamına gelir. Dahası, bunlar çoğunlukla üstünde halk politikasının işlediği bir düzeyin altındaki düzeyde, örneğin ulusal olarak değil yerel olarak halledilir. Tersine, sıradan insanlar, bu zamanın çoğunda astlıklarını kabul etmişler, ve mücadelelerini çoğunlukla doğrudan ilişkide oldukları ezenlerle kavga etmekle sınırlandırmışlardır. Ondokuzuncu yüzyıl öncesi dönemde köylülerle krallar veya imparatorlar arasındaki normal ilişki hakkında yapılabilecek tek güvenilir genelleme, köylülerin kralı veya imparatoru tanım gereği adil kabul ettikleridir. Kral, toprak sahibi yüksek tabakanın ya da daha muhtemelen ismi belli bir soylunun ne kadar ileri gittiğini bilseydi, onların köylüleri ezmesine izin vermezdi. Böylece, kral bir anlamda onların politik dünyasının dışındaydı ve onlar da kralın politik dünyasının dışındaydılar.

Doğal olarak bu genellemenin istisnaları vardır. Çin’in ana istisna olduğuna inanmak eğilimindeyim, çünkü Çin İmparatorluğu döneminde bile, bu ülkede köylü isyanları, depremler veya salgınlar gibi ara sıra ortaya çıkan olağan dışı bir olay olmayıp, hanedanlıkları deviren, devirebilecek olan ve devirme kapasitesinde olması beklenen bir olaydı. Fakat her şey göz önüne alındığında böyle değillerdi. Dolayısıyla, sıradan insanların tarihi, yalnızca sıradan insanlar bu tür kararların alınmasında ve bu tür olaylarda sürekli bir etken haline geldiği andan itibaren, başlıca politik kararlar ve olaylar tarihi olan geleneksel olarak yazılan tarih çeşidiyle ilgili hale gelir veya bu tarihin bir parçası olur. Yalnızca devrimler gibi istisnai kitlesel hareketlilik zamanlarında değil, her zaman veya pek çok zaman bu böyle olur. Her şey göz önüne alındığında, bu, onsekizinci yüzyılın sonundaki büyük devrimler dönemine kadar başlamamıştır. Fakat pratikte elbette çok sonralarına kadar bu önemli hale gelmedi. ABD dışında, burjuva demokrasisinin tipik kurumları, yani erkekler için genel oy hakkı bile (kadınlara oy hakkı bile sonraki bir gelişmedir) ondokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar istisnaiydi. Kitle tüketimi ekonomisi, en azından Avrupa’da, bu yüzyılın bir görüngüsüdür. Ve insanların fikirlerini keşfetmenin iki karakteristik tekniği olan örnekleme yoluyla pazar araştırması ve bunun ürünü olan kamuoyu yoklaması, tarihsel standartlar açısından inanılması güç derecede tümüyle yenidir. Gerçekte bunlar 1930’ların ürünleriydi.

Dolayısıyla, özel bir inceleme alanı olarak sıradan insanların tarihi onsekizinci yüzyılda kitle hareketlerinin tarihiyle başlar. Michelet’i sıradan insanların tarihinin ilk büyük uygulayıcısı olarak kabul ediyorum: yazdıklarının merkezinde Büyük Fransız Devrimi vardır. Ve o zamandan bu yana, özellikle Jakobenizm sosyalizm tarafından ve Aydınlanma Marksizm tarafından yeniden canlandırıldığından bu yana, Fransız Devriminin tarihi bu tür tarih için ispatlayıcı zemin olmuştur. Çağdaş eserlerin pek çok temasını önceden görebilen tek tarihçi Georges Lefebvre’dir; Lefebvre’in kırk yıl sonra İngilizceye çevrilen “Büyük Korku”su hala dikkati çekecek ölçüde günceldir. Daha genel söylemek gerekirse: sıradan insanların tarihinin temalarının çoğunu ve hatta yöntemlerini yerleştiren, tarihi Fransız yönetici sınıfıyla değil fakat Fransız halkıyla dolduran bir bütün olarak Fransız histografya geleneği, Georges Lefebvre kadar Marc Bloch’tur. Fakat bu alan, diğer ülkelerde ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelişmeye başlamıştır. Gerçekte bu alanın gerçek ilerlemesi yalnızca Marksizmin bu alana bütün katkısını koymasının olanaklı hale geldiği ellilerin ortasında başladı.

Bir Marksistin, veya daha genel olarak bir sosyalistin, sıradan insanların tarihine olan ilgisi emek hareketinin büyümesiyle birlikte artmıştır. Ve bu, sıradan insanların, özellikle işçi sınıfının tarihinin incelenmesinde çok güçlü bir dürtü yaratmakla birlikte, sosyalist tarihçiler üzerinde son derece etkili olan bazı at gözlükleri de takmıştır. Sosyalist tarihçiler doğal olarak her bir sıradan insanı değil fakat hareketin ataları olarak kabul edilebilecek sıradan insanları inceleme eğilimine girmişlerdir: Çartistleri, sendikacıları, İşçi Partisi militanlarını inceledikleri ölçüde işçileri incelememişlerdir. Ve aynı ölçüde doğal olarak, işçilerin mücadelesini yönlendiren ve dolayısıyla gerçek anlamda işçileri “temsil eden” hareketlerin ve örgütlerin tarihinin, sıradan insanların kendilerinin tarihinin yerini alabileceğini varsayma eğiliminde olmuşlardır. Fakat bu böyle değildir. 1916-21’deki İrlanda devriminin tarihi, IRA’nın, Yurttaş Ordusu’nun, İrlanda Ulaştırma İşçileri Sendikasının ya da Sinn Fein’in tarihiyle özdeş değildir. Sıradan insanlar arasında daha ne kadar çok şey olduğunu görmek için, yalnızca, Sean O’Casey’in bu dönemde Dublin’in yoksul mahalelerindeki hayat hakkındaki muhteşem oyunlarını okumanız yeterli olur. 1950’lere kadar sol kendini dar yaklaşımdan kurtarmaya başlamamıştır.

Kökenleri ve başlangıçtaki güçlükleri ne olursa olsun, sıradan insanların tarihi şimdi başarılı olma yolundadır. Ve sıradan insanların tarihine baktığımızda, yalnızca, buna her zaman sahip olmadığı geçmişe dönük politik anlam vermeye çalışmıyoruz fakat daha genel olarak geçmişin bilinmeyen bir boyutunu araştırmaya çalışıyoruz. Ve bu, bizi bunu yapmanın teknik problemlerine getirir.

Her tarih türünün teknik problemleri vardır, fakat bunların çoğu hazır bir toplu kaynak malzemesi olduğunu varsayar; bu malzemelerin yorumları problemler ortaya çıkarır. Ondokuzuncu yüzyılda Alman ve diğer uluslardan profesörler tarafından geliştirildiği biçimiyle klasik tarih bilimi disiplini, şans eseri yürürlükteki bilimsel pozitivizm modasına çok iyi uyan bu varsayımı ortaya atmıştır. Bu tür akademik problemler, edebi tarih gibi birkaç çok eski moda bilgi dalında hala egemendir. Dante’yi incelemek için, el yazmalarını yorumlamada ve el yazmaları birbirinden kopyalandığında nelerin yanlış olabileceğini bulmada çok sofistike olunmalıdır, çünkü Dante metni ortaçağ el yazmalarının karşılaştırılmasına bağlıdır. Bir sürü hatalı baskı bırakıp, hiçbir el yazması bırakmayan Shakespeare’i incelemek, erken onyedinci yüzyıl baskı sanatının bir tür Sherlock Holmes’u olmak anlamına gelir. Fakat hiçbir durumda incelediğimiz konunun esas kısmı, yani Dante’nin ve Shakespeare’in eserleri hakkında çok fazla kuşku yoktur.

Şimdi, sıradan insanların tarihi, basitçe bununla ilgili hazır toplu malzeme olmadığından dolayı, böylesi konulardan ve gerçekten de geleneksel tarihin çoğundan ayrılır. Bazen şanslı olduğumuz doğrudur. Fransız Devriminin incelenmesinden, bu kadar çok modern sıradan insan tarihinin çıkmasının nedenlerinden birisi, tarihteki bu büyük olayın, bu tarihten önce çok seyrek olarak birlikte ortaya çıkan iki karakteristiği birleştirmesidir. Birincisi, bir büyük devrim olarak, daha önce ailelerinin ve komşularının dışında çok az dikkat çeken türden çok sayıda insanı aniden eyleme geçirmiş ve halkın dikkatine sunmuştur. Ve ikinci olarak, muazzam ve zahmetli bir bürokrasi ile, tarihçinin yararlanması için Fransa’nın ulusal arşivlerinde ve bakanlık arşivlerinde bunları sınıflandırarak ve dosyalayarak bu insanları belgelemiştir. Georges Lefebvre’den Richard Cobb’a kadar Fransız Devrimi tarihçileri, 1790’ların Fransızlarını ararken Fransız kırsalındaki yolculuklarının keyiflerini ve dertlerini, fakat esasen keyiflerini canlı bir şekilde betimlemişlerdir; çünkü bilgin bir kez Angoulême’ye veya Montpellier’e veya başka bir yere eriştiğinde, ve doğru arşiv serisini bulduğunda, pratik olarak her tozlu eski kağıt paketi altın külçeleri içeriyordu ve bu kağıtlar onaltıncı ve onyedinci yüzyılların muğlak yazılarından farklı olarak güzelce okunabiliyordu. Fransız Devrimi tarihçileri şanslıdırlar, örneğin İngiliz tarihçilerinden daha şanslıdırlar. Pek çok durumda sıradan insanların tarihçisi kendisini bekleyen şeyi değil, yalnızca aradığı şeyi bulur. Sıradan insanların tarihi için pek çok kaynak, birisi bir soru sorduğu ve daha sonra ümitsizce bu soruyu cevaplamanın bir yolunu –herhangi bir yol– aradığı için kaynak olarak tanınmıştır. Bizler, soruların ve cevapların malzemenin incelenmesinden doğal olarak ortaya çıktığına inanan pozitivistler olamayız. Genellikle, bizim sorularımız açığa çıkarana kadar hiçbir malzeme yoktur. Şimdilerde etkili olmaya başlayan, insanların doğumlarının, evliliklerinin ve ölümlerinin aşağı yukarı onaltıncı yüzyıldan itibaren kilise defterlerine kaydedilmiş olması gerçeğine dayanan tarihsel demografi disiplinini ele alalım. Bu uzun zamandır biliniyordu, ve bu kayıtların çoğu bunlarla başkalarından daha fazla ilgilenecek yegane insanlar olan şecerecilerin kullanımı için gerçekte tekrar basılmıştı. Fakat bir kez sosyal tarihçiler bunların üzerine gitmeye başlayınca, ve bunları çözümlemek için teknikler geliştirildikçe muazzam keşiflerin yapılabileceği ortaya çıktı. Biz, şimdi, onyedinci yüzyılda insanların doğum kontrolünü ne ölçüde uyguladıklarını, kıtlıktan ve diğer felaketlerden ne ölçüde mustarip olduklarını, farklı dönemlerde ortalama ömür uzunluğunun ne kadar olduğunu, kadınların ve erkeklerin ne ölçüde ikinci kez evlendiğini, ne kadar erken ya da geç evlendiklerini v.s. –1950’lere kadar, nüfus sayımı öncesi dönemler için yalnızca spekülasyon yapabileceğimiz tüm sorular– keşfedebiliriz.

Sorularımız bir kez yeni malzeme kaynakları ortaya çıkardığında, bu kaynakların büyük teknik problemler çıkardığı doğrudur: bazen çok fazla böyledir, bazen yeterince böyle değildir. Tarihsel demografların vakitlerinin çoğunu, sadece çözümlemelerinin giderek artan karmaşık teknik kuralları alır; bunların halihazırda yayınladıklarının yalnızca diğer tarihsel demograflar için ilginç olmasının nedeni budur. Araştırma ve sonuç arasındaki zaman gecikmesi aşırı uzundur. Sıradan insanların tarihinin çoğunun hızlı sonuçlar üretmediğini, fakat ayrıntılı, zaman alıcı ve pahalı işlemler gerektirdiğini öğrenmeliyiz. Bu, bir nehir yatağından elmas toplamak gibi değil, daha çok büyük sermaye yatırımı ve yüksek teknoloji gerektiren modern elmas veya altın madenciliği gibidir.

Diğer yandan sıradan insanlara ait bazı malzemeler, metodolojik düşünceyi yeterince uyarmamıştır. Sözlü tarih buna iyi bir örnektir. Teyp sayesinde bunların çoğu şimdi kayıtlara geçirilmiştir. Ve teybe kaydedilen hatıraların iyi tarafı, çoğunun yeterince ilginç görünmesi veya yeterli duygusal çekiciliğe sahip olmasıdır. Fakat benim düşünceme göre, şimdi el yazmalarının elle kopyalanarak aktarılmasında ne tür yanlışlıklar olabileceğini bildiğimiz kadar dikkatli bir şekilde, bellekle ilgili olarak da ne tür yanlışlıklar olabileceğini çözene kadar, sözlü tarihi hiçbir zaman yeterince kullanamayacağız. Antropologlar ve Afrika tarihçileri, gerçeklerin kuşaklar arası sözlü aktarımı için bunu yapmaya başlamışlardır. Örneğin, şecereler gibi belli enformasyon türlerinin kaç kuşak boyunca hemen hemen doğru olarak aktarılabileceğini ve tarihsel olayların aktarımının muhtemelen her zaman kronolojik sıkışmaya yol açtığını biliyoruz. Kişisel bir örnek vermek gerekirse, Tisbury’de (Wilts.) ve çevresinde korunduğu şekliyle 1830’un İşçi İsyanlarının belleği, bugün, 1817 ve 1830’da olanları çağdaş şeylermiş gibi hatırlar. Fakat, bugün, sözlü tarihin çoğu, gerçekleri saklamak için çok kaygan bir ortam olan kişisel bellektir. Mesele, belleğin seçici bir mekanizma olduğu ölçüde bir kayıt mekanizması olmaması ve seçimin, sınırlı bir şekilde, sürekli değişmesidir. Cambridge’teki öğrencilik hayatım hakkında bugün hatırladıklarım, otuz veya kırkbeş yaşındayken hatırladıklarımdan farklıdır. Ve insanları sıkmak amacıyla bunları yavaş yavaş geleneksel bir biçime getirmedikçe, (hepimiz, savaş zamanı tecrübeleriyle ilgili olarak bunu yapanları biliriz) muhtemelen yarın veya gelecek yıl da farklı olacaktır. Şu anda, sözlü kaynakları değerlendirme ölçütlerimiz hemen hemen tümüyle içgüdüseldir veya böyle hiçbir ölçütümüz yoktur. Sözlü kaynaklar ya sağlıklı görünür ya da sağlıksız görünür. Elbette ki, sözlü kaynağı doğrulanabilir bağımsız bir kaynakla da denetleyebilir ve onaylayabiliriz; sözlü kaynak böylesi bir kaynak tarafından doğrulanabilir. Fakat, bu bizi, can alıcı soruna, denetleyebileceğimiz hiçbir şey yokken neye inanabileceğimizi bilme sorununa yaklaştırmaz.

Sözlü tarihin metodolojisi, yalnızca yaşlı kadınların ve erkeklerin teybe kaydedilmiş hatıralarının güvenilirliğini denetlemek için önemli değildir. Sıradan insanların tarihinin belirgin bir yönü, sıradan insanların büyük olayları, daha bilge olanların düşündükleri hatırlama şeklinden veya tarihçilerin ortaya koyabileceklerinden farklı bir şekilde hatırlamalarıdır; ve efsanelerin oluşma şekli sıradan insanların hafızalarını efsaneye dönüştürmesidir. İngiliz halkı 1940 yazında gerçekten ne hissetti? Enformasyon Bakanlığının kayıtları, çoğumuzun şimdi inandığından biraz farklı bir tablo sunmaktadır. Orijinal duyguları veya efsanenin biçimlenmesini nasıl yeniden oluşturabiliriz? Bunları birbirinden ayırabilir miyiz? Bunlar anlamsız sorular değildir. Benim şahsi görüşüm, bunların, yalnızca geriye dönük anketlerin teyp kayıtlarının toplanmasını ve yorumlanmasını değil, fakat, gerektiğinde psikologlar eşliğinde, deneyleri de gerektirdiğidir. Burada işin içine metodolojik, varsayımsal, ve dahası keyfi pek çok şey girer. Liberal-Sosyal Demokrat İttifakı’nın, ertesi gün bir genel seçim yapılacak olsa insanların nasıl oy kullanacağı hakkındaki aylık sorularla belirlenen destek eğrisi, bu insanların politik davranışı hakkında, bu insanların bu özel soruya nasıl cevap verdiklerinden ve oy tercihinin politikada can alıcı değişken olduğundan başka bir şey belirtmez. Bu, insanların politika hakkında gerçekte nasıl karar verdiklerine ilişkin herhangi bir modele dayanmaz, ve insanların politik davranışını değil fakat varsayımsal durumlar altında belli bir politik eylem hakkındaki mevcut görüşlerini araştırır. Fakat geriye dönük kamuoyu yoklamalarının eşdeğerini keşfettiğimizde, insanların gerçekten ne düşündüğünü veya ne yaptığını araştırıyor oluruz.

Şimdi, bu, bazen onların fikirlerini gerçekten keşfederek yapılabilir. Örneğin, Hanak, cephedeki askerlerin gönderdiği ve aldığı sansürlü mektuplar üzerinde çalışarak, Habsburg imparatorluğundaki farklı milliyetlerde Birinci Dünya Savaşı hakkındaki fikirleri çözümlemiştir, ve Polonya’da Kula, ondokuzuncu yüzyılın sonlarında göçmen yakınlarının Polonyalı köylülere yazdığı ve Çar polisinin ele geçirdiği mektuplardan oluşan bir koleksiyonu yayınlamıştır. Fakat, geçmişteki insanların çoğu genelde zaten cahil olduğundan bu seyrek olarak ortaya çıkan bir durumdur. Daha genel olarak, onların düşüncelerini, eylemlerinden çıkartırız. Diğer bir deyişle, tarihsel çalışmamızı Lenin’in şu gerçekçi keşfine dayandırıyoruz: bir insanın fikrini açıklamasının etkili bir yolu seçim sandığında oy kullanması olabileceği gibi ayaklarıyla oy kullanması da olabilir. Kuşkusuz, bazen, fikirle eylemin tam ortasında kalıyoruz. Böylece, Marc Ferro, Rusya’da farklı grupların savaşa ve devrime karşı olan tutumlarını, Şubat Devrimi’nin ilk haftalarında, kitle mitingleri, işçi, köylü, asker konseyleri, parti etiketi veya parti karakteri kazanan her şey dolayısıyla Petrograd’a gönderilen telgraf mesajlarını ve önergeleri çözümleyerek incelemiştir. Büyük bir devrimin başlangıcında diğer zamanlara göre daha sık olması muhtemel olmakla birlikte, başkente önerge göndermek politik bir eylemdir. Telgraf mesajının içeriği bir fikirdir, ve örneğin işçilerin, köylülerin ve askerlerin fikirleri arasındaki farklar anlamlıdır. Böylece, köylüler, sık sık, yazılı olarak istediklerinden çok daha fazlasını “talep etmişlerdir”. Köylüler, savaşa işçilerden daha çok karşıydı ve kendilerine güvenleri daha azdı. Bu noktada, askerler savaşa kesinlikle karşı değillerdi, fakat subaylardan şikayetçiydiler. Ve bu böylece devam edip gider.

Fakat en hoş kaynaklar, sadece belli fikirleri belirtmesi gereken eylemlerin kaydını tutan kaynaklardır. Bunlar hemen her zaman, tarihçinin kafasında hazır olan bir soruyu sormanın bir yolunu, bu herhangi bir yol olabilir, aramanın bir sonucudur. Aynı zamanda, genellikle bunlar tümüyle ikna edicidir. Fransız Devriminin, Fransa’da monarşist duygu üzerinde nasıl bir fark yarattığını keşfetmek istediğinizi varsayalım. Asırlar boyunca yaygın kabul gören Fransa ve İngiltere krallarının mucizeler yaratabileceği inancını inceleyen Marc Bloch, XVI. Louis’nin 1774’teki taç giyme töreni sırasında, kraliyet dokunuşuyla “sıraca illetinden” kurtulmak isteyen sıracadan mustarip 2400 kişinin olduğunu belirtir. Fakat, X. Charles 1825’te Rheims’de eski taç giyme törenini yeniden canlandırdığında, ve gönülsüzce kraliyet şifasını da canlandırmaya ikna edildiğinde, ortaya yalnızca 120 kişi çıkmıştır. Devrim öncesi son kralla 1825 arasında, Fransa’da, Shakespeare’ci “bir kralı sarmalayan bir tanrısallık olduğu” inancı hemen hemen ortadan kalkmıştı. Böylesi bir buluşla ilgili hiçbir anlaşmazlık yoktur.

Benzer şekilde, geleneksel dini inançların zayıflaması ve laik inançların yükselişi, vasiyetnamelerin ve mezar taşı yazılarının çözümlenmesi yoluyla incelenmiştir. Dr. Johnson, mezar taşları yazılırken insanların doğru söyleyeceklerine yemin etmemiş olduklarını söylemekle birlikte, insanların bu tür durumlarda gerçek dini inançlarını açıklamaları diğer zamanlarda olduğundan daha muhtemeldir. Ve yalnızca bu kadar değildir. Vovelle, onsekizinci yüzyılda Provence’ta katmanlı hiyerarşik bir toplumda, vasiyete dayanan “mevkiine ve durumuna göre gömülmek” usulünün sıklığını sayarak, inancın gerilemesini çok güzel resmetmiştir. Bu inanç, yüzyıl boyunca sürekli ve tümüyle belirgin bir biçimde gerilemiştir. Fakat, Provence’taki vasiyetnamelerde Hazreti Meryem’e edilen niyazlardan daha hızlı gerilememiş olması yeterince ilginçtir.

Geleneksel dine karşı tutumdaki değişiklikleri keşfetmenin diğer yollarını aradığımızı ve definden vaftize geçmeye karar verdiğimizi varsayalım. Katolik ülkelerde verilen adların büyük çoğunluğu aziz adlarıdır. Gerçekte, bunlar bunu yalnızca Karşı Reformasyon zamanından bu yana çok büyük ölçüde yapıyorlar, böylece bu indeks bize Reform ve Karşı Reform döneminde, sıradan insanların hıristiyanlaştırılması (evangelisation) veya yeniden hıristiyanlaştırılması hakkında bir şeyler anlatabilir. Fakat, ondokuzuncu yüzyılda, tümüyle laik adlar, ve bazen kasten Hıristiyan olmayan adlar, veya hatta Hıristiyan karşıtı adlar bazı yerlerde yaygınlaşmıştır.

Floransa’lı bir meslektaş, kasten laik kaynaklardan, örneğin İtalyan operasından ve edebiyatından (Tasso, Dante ya da Rigoletto gibi) veya hatta İtalyan politikasından (Spartaco gibi) alınan adların sıklığını incelemek için çocuklarına Tuscan telefon rehberleri üzerine küçük bir araştırma yaptırttı. Bunun, özellikle önceki anarşist etki bölgeleriyle çok güzel uyuştuğu, ve bunun sosyalist etki bölgelerinden daha fazla böyle olduğu ortaya çıktı. Böylece, anarşizmin yalnızca bir politik hareket olmanın ötesinde olduğunu ve aktif bir değişmenin, militanlarının tüm hayat tarzında bir değişikliğin, bazı karakteristiklerine sahip olma eğiliminde olduğunu ortaya çıkartabiliyoruz, bu başka temellerde de yapılabilir. İngiltere’de, şahıs adlarının sosyal ve ideolojik tarihinin (Times’ın ilanlarında çıkan adları yıllık olarak izleyen beyefendi hariç) araştırılmış olması mümkündür, eğer böyleyse ben bu çalışmalara rast gelmedim. En azından tarihçilerin yaptığı böyle bir araştırma olduğundan şüpheliyim.

Böylece, az çok zekayla, şairin fakir fukaranın basit yıllığı dediği, çıplak, doğum, evlilik ve ölüm kayıtları veya bunlarla ilişkili kayıtlar şaşırtıcı miktarda enformasyon sağlayabilir. Ve herkes, tarihçinin, deniz perilerinin hangi şarkıları söylediği hakkında yalnızca spekülasyon yapmakla kalmayıp (Sir Thomas Browne), bu şarkıların bazı dolaylı kayıtlarını gerçekten bulma yollarını keşfetme oyununu oynayabilir. Sıradan insanların tarihinin çoğu eskiden sürülmüş tarlaların izleri gibidir. Bunlar, uzun yüzyıllar önce tarlayı süren insanlarla birlikte ebediyen kaybolmuş gibi görünebilir. Fakat her hava fotoğrafçısı, belli bir ışıkta ve belli bir açıdan bakıldığında, uzun süredir unutulmuş olan kabartıların ve saban izlerinin hala görülebileceğini bilir.

Ne var ki, tek başına zeka bizi fazla uzağa götürmez. Meramını dile getiremeyenlerin düşündüklerinin anlamlandırılması, ve bunun hakkındaki hipotezlerimizin doğrulanması veya yanlışlanması için, ihtiyacımız olan şey tutarlı bir resim veya isterseniz bir modeldir. Çünkü, problemimiz, o kadar da, tek bir iyi kaynak keşfetmek değildir. Bu tür kaynakların en iyileri bile, örneğin doğumlar, evlilikler ve ölümler hakkındaki demografik kaynaklar, insanların ne yaptıklarının, ne hissettiklerinin ve ne düşündüklerinin, yalnızca belli kesitlerini aydınlatır. Normalde yapmamız gereken, genellikle parçalı olan çok çeşitli enformasyonu bir araya getirmektir: ve bunu yapmak için, terimin kusuruna bakmayın, yapbozu kendimiz oluşturmalıyız, yani bu tür enformasyonun birbirine nasıl uyması gerektiğini çözmeliyiz. Bu, halihazırda vurguladığımız şeyin başka türlü dile getirilmesidir, yani sıradan insanların tarihçisi eski moda bir pozitivist olamaz. O, bir şekilde, ne aradığını bilmelidir, ve ancak bunu bilirse, bulduğunun hipotezine uyup uymadığını anlayabilir; ve eğer uymazsa, başka bir model düşünmeyi deneyebilir. Modellerimizi nasıl oluştururuz? Kuşkusuz, bilgi, tecrübe, ve gerçek konuyla yeterince geniş ve somut bir tanışıklık ögeleri oldukça güçlü ögelerdir. Bu, bizim, açıkça yararsız olan ögeleri elememizi sağlar. Saçma bir örnek verelim. Londra’da lisans derecesi için sınava giren Afrikalı bir aday, bir keresinde, Lancashire’daki sanayi devrimi hakkındaki bir soruyu, Lancashire’ın pamuk yetiştirmek için çok uygun olduğunu ve bu nedenle Lancashire’da pamuklu endüstrisinin geliştiğini söyleyerek cevaplamıştı. Calabar’da böyle görünmüyor olabilir, bununla birlikte bunun böyle olmadığını biliyoruz ve dolayısıyla cevabın saçma olduğunu düşünüyoruz. Fakat aynı derecede saçma olan, ve aynı derecede temel enformasyonla kaçınılabilecek pek çok cevap vardır. Örneğin, ondokuzuncu yüzyılda İngiltere’de “zanaatkar” teriminin hemen hemen yalnızca usta ücretli işçiyi tanımladığını ve “köylü” teriminin genellikle bir tarım emekçisi anlamına geldiğini bilmezsek, ondokuzuncu yüzyıl İngiliz toplumsal yapısı hakkında bazı temel konularda aptalca hatalar yapabiliriz. Böylesi aptalca hatalar yapılmıştır, –Avrupalı çevirmenler ısrarla “usta” terimini “gündelikçi” olarak çeviriyorlar–, ve “hizmetçi” veya “hizmetkar” teriminin ortak anlamının veya anlamlarının tam olarak ne olduğunu ihmal ettiğimiz için, onyedinci yüzyıl toplumu hakkındaki tartışmaların ne kadar sakatlandığını kim bilebilir? Birinin, basit bir biçimde, geçmiş hakkında bilmesi gereken şeyler vardır, bu, sosyologların çoğunun kötü tarihçi olmasının nedenidir: onlar öğrenmek için zaman harcamak istemiyorlar. Yine, tarihçi için en büyük tehlike olan anakronizmden kaçınmak için hayal gücüne ihtiyacımız var: hayal gücünün enformasyonla birlikte olması tercih edilir. Pratik olarak, Viktorya dönemi cinselliği hakkındaki bütün popüler değerlendirmeler, kendi cinsel tutumlarımızın basitçe diğer dönemlerdekinden farklı olduğunu anlama başarısızlığından mustariptir. Küçük ve hiç de tipik olmayan bir azınlık dışında, Viktorya dönemindekilerin tümünün, cinsellik karşısında bizim takındığımız tutumun aynısını takındığını, yalnızca onların bunu bastırdığını veya gizlediğini varsaymak düpedüz yanlıştır. Fakat, yaratıcı çabanın bunu anlamasını sağlamak epeyce zordur; cinsellik oldukça değişmeyen bir şey olarak görüldüğünden ve biz hepimiz bu konuda uzman olduğumuzu düşündüğümüzden bu daha da fazla böyledir.

Fakat bilgi ve hayal gücü tek başına yeterli değildir. İdeal olarak konuştuğumuzda, oluşturmamız veya yeniden oluşturmamız gereken şey, tutarlı, uyumlu olması tercih edilen bir davranış veya düşünce sistemidir. Ve, bazı yönlerden, durum hakkında çok fazla şey bilmeden önce, bu durumun temel toplumsal varsayımlarını, parametrelerini ve durumdan çıkan görevleri bir kez bildiğimizde çıkarsanabilecek bir sistem. Bir örnek vereyim. Özellikle 1960’ların başlarında, Peru’da Kızılderili köylü toplulukları, hak ettiklerini hissettikleri toprakları işgal ettiklerinde, hemen hemen sürekli olarak son derece standart bir biçimde hareket etmişlerdir: tüm topluluk eşlerden, çocuklardan, sığırlardan, davul, zurna, ve diğer müzik aletlerinden ve bunlara eşlik eden aletlerden oluşuyordu. Belli bir zamanda, genellikle şafakta, hep birden sınırı geçiyorlar, çitleri parçalıyorlar, sahiplendikleri bölgenin sınırına kadar ilerliyorlar, yeni sınırın olabildiğince yakınında küçük kulübeler yapmaya koyuluyorlar, sığırları otlatmaya ve toprağı kazmaya başlıyorlardı. Köylülerin, farklı zamanlarda ve yerlerde, örneğin Güney İtalya’da, gerçekleştirdiği diğer toprak işgallerinin de aynı biçime bürünmesi yeterince ilginçtir. Niçin? Bir diğer deyişle, son derece standartlaşmış, ve açıkça kültürel olarak belirlenmeyen bu davranış hangi varsayımlar altında bir anlam taşır?

Şöyle dediğimizi farzedelim. Birincisi, işgal kolektif olmalıdır, a) çünkü toprak topluluğa aittir ve b) topluluğun tüm üyeleri, mağduriyeti en aza indirmek ve elini taşın altına koyanlarla koymayanlar arasındaki tartışmaların topluluğun düzenini bozmasını engellemek için, işin içinde olmalıdır. Kanunlara karşı geldikleri ve başarılı bir devrim olmadıkça, istekleri kabul edilse bile, kesinlikle cezalandırılacakları hatırlanmalıdır. Bunu doğrulayabilir miyiz? Pekala, mağduriyetin en aza indirilmesinin önemi konusunda epeyce destekleyici kanıt vardır. Böylece, Meiji restorasyonundan önceki Japon köylü isyanlarında pek çok köylü gelenek yüzünden isyana katılmaya zorlanmıştır; bu, köy otoritelerinin isyana katılım için resmi bir bahaneye sahip oldukları anlamına geliyordu. Lefebvre, 1789’daki Fransız köyleri ile ilgili olarak benzer noktalar olduğunu belirtmiştir. Eğer herkes, “Üzgünüm, fakat katılmaktan başka çarem yok” diyebilirse, otoriteler sıra kendilerine geldiğinde, isyan için vermeye zorlandıklarını hissettikleri cezayı sınırlandırmak için resmi bir özre sahip olacaklardır. Çünkü, kuşkusuz, köylüler onlarla birlikte yaşamak zorunda olduğu gibi, onlar da köylülerle birlikte yaşamak zorundadırlar. Bir grubun yönettiği ve diğerinin ast olduğu gerçeği, yöneticilerin yönetilenleri hiç göz önüne almaması gerektiği anlamına gelmez.

Çok güzel. Şimdi, tüm topluluğu harekete geçirmenin en bilinen yolu nedir? Bu, kolektif tören ve kolektif eğlencenin bir birleşimi olan köy şenliği veya bunun dengidir. Ve kuşkusuz bir toprak işgali her ikisidir: köye ait olan toprağın tarıma uygun duruma getirildiği, aynı zamanda muhtemelen köyde uzun zamandır görülen en heyecan verici şey olan bu olay, çok ciddi ve törensel bir iş olmak durumundadır. Böylece, isyanla ilgili olarak bir köy panayırı ögesi olması doğaldır. Dolayısıyla, müzik de olur, insanları hareketlendirmeye ve toparlanmaya hizmet eder. Bunu doğrulayabilir miyiz? Pekala, bu tür köylü hareketlenmelerinde, insanların, özellikle gençlerin, en iyi elbiselerini giydiklerine dair pek çok kanıtımız vardır; ve çok içki içilen bölgelerde, litrelerce biranın tüketildiğine dair belli kanıtlarımız vardır.

Niçin şafakta istila ediyorlar? Tahminen, sağlam askeri nedenlerle: diğer tarafı gafil avlamak ve yerleşmek için biraz olsun gün ışığından yararlanmak. Fakat, yalnızca, mal sahiplerini veya polisi püskürtmeyi beklemek yerine, niçin kulübelerle, hayvanlarla, ve aletlerle yerleşiyorlar? Gerçekte, bunlar, çok zayıf olduklarından göğüsleyemeyeceklerini çok iyi bildikleri için ciddi olarak polisi veya orduyu püskürtmeyi çok seyrek denerler. Köylüler, pek çok ultra sol isyancıdan daha gerçekçidir. Bir çatışma çıktığında, kimin kimi öldüreceğini mükemmel bir şekilde bilirler. Ve daha önemlisi, kimin kaçamayacağını bilirler. Devrimlerin olabileceğini bilirler, ve yine bu devrimlerin başarısının, kendi köyünde oturan köylülere, yani kendilerine bağlı olmadığını bilirler. Dolayısıyla kitlesel toprak işgalleri normalde denemeyle yapılır. Genellikle, politik durumda köylere sızan ve köylüleri zamanın değişmekte olduğuna ikna eden bir şey vardır: normal pasiflik stratejisi belki de aktiflikle değiştirilir. Eğer haklılarsa, onları topraktan çıkarmaya kimse gelmeyecektir. Eğer yanlış yapmışlarsa, makul olan şey geri çekilmek ve bir sonraki uygun anı beklemektir. Fakat, bununla birlikte, onlar yalnızca toprak üzerinde hak iddia etmekle yetinemezler, fakat toprağın üzerinde gerçekten yaşamalı, toprağı işlemelidirler, çünkü onların hakkı burjuva mülkiyet hakkı gibi değil, daha çok Locke’çu, doğa durumundaki mülkiyet hakkıdır: bu birinin emeğini doğal kaynaklarla birleştirmesine dayanır. Bunu doğrulayabilir miyiz? Pekala evet, ondokuzuncu yüzyıl Rusya’sında köylülerin “emek ilkesi” denilen şeye inançları hakkında pek çok şey biliyoruz. Ve gerçekten de iddianın işlediğini görebiliriz: Naples’in güneyinde, Cilento’da, 1848 devriminden önce, “köylüler her Noelde, ideal hak sahipliği ilkesine uymaya çalışarak, tarım işleri yapmak üzere sahibi olduklarını iddia ettikleri topraklara gittiler.” Toprağı işlemezseniz, ona haklı olarak sahip olamazsınız.

Başka örnekler de verebilirim. Gerçekten de, bu türden bir inşayı, diğer problemler üzerinde, örneğin, son derece standartlaşmış olduğu için bu türden bir çözümlemeye izin veren bir diğer görüngü olan toplumsal eşkıyalık problemi üzerinde denedim; bunu sosyal antropologlardan öğrendiğimi düşündüğümü itiraf etmeliyim.

Bu inşa üç analitik adım gerektirir. Birincisi, doktorların sendrom olarak adlandırdığı şeyi, yani yapbozun bir araya gelmesi gereken bütün “semptomlarını”, veya parçalarını, veya en azından devam etmek için yeterincesini tanılamak. İkincisi, bütün bu davranış biçimlerini anlamlı hale getiren bir model inşa etmek; yani bu farklı davranış biçimlerini bir rasyonalite planına göre bir diğeriyle uyumlu hale getirecek bir varsayımlar kümesi keşfetmek. Üçüncüsü, daha sonra bu tahminleri doğrulayacak bağımsız bir kanıt olup olmadığını keşfetmeliyiz.

Şimdi, bunun, en çok ustalık isteyen kısmı birincisidir, çünkü bu, tarihçinin önceki bilgilerinin, toplum hakkındaki teorilerinin, bazen önsezilerinin, içgüdülerinin veya içgözlemlerinin bir karışımına dayanır, ve tarihçinin zihni, genellikle, başlangıç seçimini nasıl yaptığı hakkında gerçekten açık değildir. En azından, ne yaptığımın bilincinde olmak için çok çabalamakla birlikte, ben böyle değilim. Örneğin, bir tarihçi, genellikle tarihe düşülen garip dipnotlar olarak değerlendirilen, eşkıyalık, şehir isyanları, belli tür gizli topluluklar, belli tür binyıl mezhepleri, diğer mezhepler gibi birbirinden çok farklı çeşitli toplumsal olayları, hangi temelde seçer, ve bunları, politik olan öncesi politika diyebileceğimiz bir “ilkel isyan” ailesinin üyeleri olarak hangi temelde sınıflandırır? Bunu ilk kez yaptığımda gerçekten bilmiyordum. Dikkat edebileceğim, bazılarına açıkça dikkat etmediğim sayısız şey arasında niçin köylü hareketlerinde elbiselerin önemine dikkat ediyorum; “kepler” ve “şapkalar” arasındaki Sicilyalı düşmanlığında olduğu gibi, veya şehirleri işgal eden Kızılderililerin şehir halkını pantolonlarını çıkarmaya ve köylü yani Kızılderili elbisesi giymeye zorladıkları Bolivyalı köylü isyanlarında olduğu gibi, sınıf mücadelesinin bir simgesi olarak elbiseler. 1830’un tarım emekçileri, en iyi elbiselerini giyerek, istekleriyle yüksek tabakaya yürümeyi en uygun bulduklarında olduğu gibi, isyanın kendisinin simgesi olarak elbiseler; böylece, tarım emekçileri, çalışma demek olan normal baskı altında olmadıklarını fakat tatil ve oyun demek olan özgürlük durumunda olduklarını gösteriyorlardı. (Erken emek hareketinde bile, grev ve tatil kavramının açıkça ayrılmadığını hatırlayın: madenciler grevdeyken “oyun oynarlar”, ve 1839’daki Çartist genel grev planı bir “Ulusal Tatil” planıydı.) Bilmiyorum, ve bu ihmal tehlikelidir, çünkü modele kendi çağdaş varsayımlarımı soktuğumun, veya önemli bir şeyi dışarıda bıraktığımın farkına varmamı engelleyebilir.

Çözümlemenin ikinci evresi de ustalık gerektirir, çünkü, biz, sadece, gerçeklerin üzerine keyfi bir yapı konduruyor olabiliriz. Yine bu, model, pek çok güzel modelden, örneğin pek çok yapısalcı modelden farklı olarak test edilebildiği sürece, çok sıkıntılı değildir. Daha sıkıntılı olan, birisinin neyi kanıtlamaya çalıştığı hakkındaki belli bir belirsizliktir. Belli varsayımlar altında belli bir davranış türünün anlamlı olduğunu varsaymak onun makul yani rasyonel olarak haklı çıkarılabilir olduğunu iddia etmek değildir. Bu işlemin büyük tehlikesi, bütün davranışları aynı derecede “rasyonel” olarak eşitlemektir; bu, pek çok alan antropoloğunun içine düştüğü bir tehlikedir. Şimdi bunlardan bazılarını verelim. Örneğin, askeri otoritelerce hukuken budalalığı elbette onaylanan İyi Asker Schweik’ın davranışı budalalıktan başka bir şey değildir. Bu onun konumundaki birisi için, kuşkusuz meşru müdafaanın en etkili biçimiydi. Bir baskı durumu altındaki köylülerin politik davranışını incelerken, pek çok kez, aptallığın ve herhangi bir yeniliği reddetmenin pratik değerini keşfediyoruz: köylülerin değerli özelliği, basitçe, bunlara yaptıramayacağınız pek çok şey olmasıdır, ve her şey düşünüldüğünde, hiçbir değişme olmaması geleneksel köylülüğe en iyi uyan şeydir. (Fakat kuşkusuz, bu köylülerin çoğunun yalnızca aptal olma oyunu oynamadıklarını, bunların gerçekten aptal olduklarını unutmayalım.) Bazen, bazı durumlarda, bu davranış rasyoneldi, fakat değişen durumlarda artık rasyonel değildir. Fakat, etkili, tanımlanabilir pratik amaçlar elde etme aracı olmaları anlamında kesinlikle rasyonel olmayan fakat sadece anlaşılabilir olan pek çok davranış biçimi de vardır. Bugün Batıda astrolojiye, büyücülüğe, çeşitli kıyıda köşede kalmış dinlere olan inançların ve irrasyonel inançların yeniden canlanmasında, veya, şiddet davranışının, en yaygın örnek alınırsa, bir arabanın direksiyonuna geçtiklerinde o kadar çok insanı etkisi altına alan delilik gibi belli biçimlerinde ortaya çıkan durum açıkça budur. Sıradan insanların tarihçisi yargısını geri çekmez veya en azından çekmemelidir.

Bütün bu alıştırmaların amacı nedir? Bu amaç sadece geçmişi keşfetmek değil, geçmişi açıklamak ve böyle yaparak bugünle bağ kurmaktır. Tarihte, sadece bugüne kadar bilinmeyeni açığa çıkarma ve bulduğumuzla eğlenme yönünde muazzam bir eğilim vardır. Ve sıradan insanların hayatlarının çoğu, ve düşüncelerinin daha da çoğu tümüyle bilinmediğinden, bu eğilim sıradan insanların tarihinde çok daha fazladır, çoğumuz kendimizi geçmişin bilinmeyen sıradan erkekleriyle veya kadınlarıyla, daha çok da bilinmeyen kadınlarla, özdeşleştirdiğimiz için, bu, daha çok böyledir. Bunların cesaretini kırmak istemiyorum. Fakat, antikacılık konusundaki merak, sezgi ve zevk yeterli değildir. Bu tür sıradan insanların tarihinin en iyilerinin harika bir okuması olur, fakat hepsi budur. Ne olduğu kadar niçin olduğunu da bilmek isteriz. Onyedinci yüzyılda Somerset’teki Püriten köylerinde, veya Wiltshire’daki Viktoryan Fakirleri Koruma Birlikleri’nde, gayrimeşru çocukları olan kızların, çocukların babalarının kendileriyle evlenmek niyetinde olduğuna dair deliller gerçekten varsa, günahkar olarak veya “saygıya değmez” olarak kabul edilmediklerini keşfetmek ilginçtir, ve üzerinde ciddi olarak düşünülecek malzeme sağlar. Fakat, bizim gerçekten bilmek istediğimiz, neden bu tür inançların geçerli olduğu, bu inançların bu toplulukların, veya bu toplulukların bir parçası olduğu daha büyük toplumun değer sisteminin geri kalanına nasıl uyduğu, ve bunların niçin değiştiği veya niçin değişmediğidir.

Geçmişin bugüne nasıl dönüştüğünü anlamanın, bugünü ve bir ölçüde geleceği anlamamıza yardım ettiği gerçeğinden tümüyle ayrı olarak, bugünü anlama süreci geçmişi anlama süreciyle pek çok ortak şeye sahip olduğundan, bugünle olan bağ da apaçıktır. Bugün bütün sınıflardan insanların davranışları hakkındaki pek çok şey, gerçekte, geçmişteki sıradan insanların hayatları hakkındaki pek çok şey kadar bilinmiyor ve belgelenmemiştir. Günlük hayattaki gelişmeleri izleyen sosyologlar ve diğerleri sürekli konularının gerisinde kalıyorlar. Ve kendi toplumumuzun ve yaş grubumuzun üyeleri olarak ne yaptığımızın farkında olduğumuz zaman bile, kendilerini bu kozmosun dışında görenler de dahil hepimiz, eylemlerimizin ve inançlarımızın, düzenli bir toplumsal kozmos olarak değerlendirmek isteyeceğimiz bir imgenin yaratılmasında veya bundaki değişikliklere uyum sağlama girişimlerimizin açıklanmasında oynadığı rol hakkında bilinçli olmayabiliriz. Aile ilişkileri hakkında bugün yazılan, söylenen ve davranışla dile getirilenlerin çoğu, açıkça, teşhis alanına değil semptom alanına aittir.

Ve geçmişte olduğu gibi görevlerimizden bir tanesi, sıradan insanların hayatlarını ve düşüncelerini açığa çıkarmak ve Edward Thompson’un dile getirdiği “gelecek nesillerin muazzam bir küçük görmesinden” kurtarmaktır, dolayısıyla halihazırdaki bir diğer problemimiz, hem gerçeklerin ve hem de çözümlerin ne olduğunu bildiklerini düşünen ve bunları zorla insanlara kabul ettirmeye uğraşanların aynı derecede küstah varsayımlarını açığa çıkarmaktır. İnsanların gerçekte nasıl iyi veya hatta katlanılabilir bir toplumun eksikliğini çektiğini ve böylesi bir toplumdan ne beklediklerini keşfetmeliyiz; insanlar bunu gerçekten bilmiyor olabilir, dolayısıyla bu ikisi hiçbir şekilde aynı şey değildir. Bu kolay değildir, çünkü kısmen toplumun nasıl çalışması gerektiği hakkındaki geçerli varsayımlardan –bunların bazıları (en liberal olanlar gibi) çok faydasız kılavuzlardır–, kurtulmak zordur, ve kısmen gerçek hayatta, kötü ve adaletsiz bile olsa bir toplumun çalışmasını sağlayan şeyin ne olduğunu bilmiyoruz. Yirminci yüzyılda, bugüne kadar bildiğim bütün ülkeler, uzun yüzyıllar, insanlık için büyük zorluklar çıkarmayan bir problemi, yani aynı zamanda bir insan topluluğu olarak işleyen bir şehir inşa etme problemini, dikkatli bir planlama yoluyla çözmekte başarısız olmuşlardır. Bunun üzerinde durup düşünmeliyiz.

Sıradan insanların tarihçileri, zamanlarının çoğunu, toplumların nasıl değiştiğini olduğu kadar, nasıl işlediğini ve ne zaman işlemediğini öğrenmekle geçirirler. Bunu yapmaktan kaçınamazlar, çünkü konuları, yani sıradan insanlar herhangi bir toplumun esas kısmını oluşturur. Onlar, ya gerçekleri ya da problemlerinin cevaplarını büyük ölçüde bilmediklerini bilmenin muazzam avantajıyla işe koyulurlar. Yine onlar, tarihçilerin, tarihe başvuran sosyal bilimcilere göre, geçmiş hakkında ne kadar az şey bildiğimizi bilmenin, inceleyerek öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu bilmenin, ve amaca ulaşmak için özel bir disiplinde ne kadar çok çalışmanın gerektiğini bilmenin temel avantajına sahiptirler. Onların üçüncü bir avantajı da vardır. Onlar insanların istediği ve ihtiyaç duyduğu şeylerin, her zaman, ileri gelenlerin veya daha akıllı ve daha etkili olanların olması gerektiğini düşündükleri şeyler olmadığını bilirler. Bunlar bizim işimiz için yeterince mütevazi iddialardır. Fakat mütevazilik ihmal edilebilir bir erdem değildir. Ara sıra, kendimize toplum hakkındaki bütün cevapları bilmediğimizi ve bunları keşfetme sürecinin basit olmadığını hatırlatmak önemlidir. Şu anda, toplumu planlayanlar ve idare edenler muhtemelen dinlemeyeceklerdir. Toplumu değiştirmek ve en sonunda gelişimini planlamak isteyenler de dinlemelidir. Eğer bunların bir kısmı dinleyecekse, bu kısmen George Rudé gibi tarihçilerin çalışmaları sayesinde olacaktır

 
 


* E. J. Hobsbawm, "History from Below – Some Reflections”, History from Below: Studies in Popular Protest and Popular Ideology, Edited by Frederick Krantz, Basil Blackwell, 1988, ss. 13-27.

Okunma 14599 kez

Son ekleyen E. J. Hobsbawm

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.