Gecekondudan Varoşlara

Yazan

Zafer Doğan

Yoksulluk

Varoşlar denildiğinde aklımıza gelen ilk kavram yoksulluk olacaktır. Varoşların yoksulluk ile özdeşleşmesi hiç de şaşırtıcı değil; ancak asıl mesele yoksulluktan ne anlaşıldığıdır. Kime ve neye göre yoksulluk? Son ekonomik krizin ardından “Yoksulluk, Öteki Türkiye” tartışmaları medyada epeyce yer buldu. Yoksulluğun gündeme getirilişi olumlu olsa da; bu tartışmaların ciddi eksikleri vardı. Yoksulluk tartışmalarına hakim olan öznel yaklaşımlar problemi derinlemesine ele almaktan uzaktı. Çoğu zaman “varoşlardan gelip gırtlağımıza sarılacaklar” hezeyanlarından öteye geçemeyen yüzeysel yaklaşımların yetersizliği ortadayken; varoşlardaki yoksulluk değişmez ve homojen bir olgu olarak ele alındı. Bir de buna yoksulluğu sadece tüketim miktarı ile ölçen, yetersiz tüketim kapasitesi ile açıklayan kaba ekonomist sosyolojik yaklaşımlar eklendiğinde yoksulluk konusundaki tartışmaların "yoksunluğu" daha da gün yüzüne çıkmakta. Tüm bu yaklaşımların ortak özelliği Türkiye’deki yoksulluk kavramı içerisindeki dinamik hareketliliği ıskalamalarıdır. Türkiye ile aynı zaman dilimi içerisinde büyük bir ekonomik kriz yaşayan Arjantin arasında yapılan karşılaştırmalı analizlerde yanlış yaklaşımlar sergilendi. Kimi entelektüeller “bak orada halk isyan ediyor, bizim insanımızdan adam olmaz” yaklaşımını benimserken kimi muktedir ‘Beyaz Türk’ yorumcu ise ekonomik kriz karşısında toplumun gösterdiği pasif tutumu yarı memnun bir edayla tarihsel, kültürel uysallığımız ya da kaderci anlayışımız ile açıklama yoluna gitti. Her ne kadar bu iki ekonomik kriz, küresel sistem içerisinde tuttukları yer ve doğuş koşulları açısından benzerlikler gösterse de Türkiye’de o çok korkulan “toplumsal patlamanın” olmamasını açıklayabilmek için yukarıdaki “yaklaşımların” yetersizliği açıkça görülmektedir. O zaman toplumsal hiyerarşinin altında yer alan yoksulların yoksullukla baş etme stratejilerini tarihsel gelişim süreci içerisinde doğru anlamak gerekiyor.

İlkönce, varoşlarda yaşanan yoksulluk ile kent merkezlerindeki çöküntü alanlarında yaşanan yoksulluğu ayırt etmek gerekiyor. Batılı sosyal bilim literatüründe “under class” olarak tanımlanan ve hayli yaygın olan bu yoksulluk türünün esası şudur: Kentsel gelişim sonucunda bir zamanlar kentin merkezi olan bu alanlar zamanla boşalmakta ve marjinal denilen, en yoksul kesimlerin yaşadığı, son derece kötü şartlara sahip alanlara dönüşmektedir. Buradaki yoksullar her şeyden önce yoksulluklarından kurtulma olanaklarından mahrum olup, daha da önemlisi bu inancı da kaybetmiş durumdadırlar. Bu anlamda sınıf atlama olanaklarına sahip olmayan bu kesimler; bir nevi yoksulluk kültürü de üretmekte ve içinde bulundukları toplumsal durumu değiştirmek konusunda isteksiz, umutsuz ve konumlarını kabullenmiş bir durumda bulunmaktadırlar. Kent içindeki çöküntü yoksulluğunun pasif tutumuna karşın varoş yoksulluğu daha aktif bir konumdadır. Her şeyden önce varoş yoksulları içinde bulundukları toplumsal konumu değiştirmek için çaba sarf eden, önlerine çıkan her türlü fırsatı değerlendirmeye açık ve bu uğurda formel ya da enformel bütün olanak ve girişimlerden yararlanan bir karaktere sahipler. Kent içi yoksulları gibi kentin merkezinde değil; kentin çeperinde konumlanan, kentteki varolma mücadelesinde kaçak yapılaşma olanaklarından yararlanan bir varoş yoksulluğu ile karşı karşıylayız. Bugün için kent içi yoksulluğu olarak tanımladığımız yoksulluk tipi, Türkiye’de pek yaygın değil. ABD’de evsizler ya da "marjinal yoksulluk" olarak da bildiğimiz bu tür yoksulluk örneğine Türkiye’de pek rastlamıyoruz. İstanbul’daki Tarlabaşı ve Süleymaniye gibi birkaç istisnayı saymazsak... Türkiye’de varoşlarda yaşayan yoksulları homojen bir grup olarak görmemek gerekmektedir. Özellikle gecekonduların varoş haline gelmesiyle yoksullar arasındaki ayrışmanın daha da belirgin hale geldiğini görüyoruz. Ancak bunu açıklamadan önce gecekondulardan varoşlara nasıl bir süreçte gelindiğini kısaca açıklamak gerekiyor.

Gecekondulaşma

1950’li yıllardan itibaren kırda kapitalistleşme olgusu sonucunda makineleşme ve bunun neden olduğu işgücüne kırda duyulan ihtiyacın azalması; beraberinde büyük kentlere yönelik devasa bir göç dalgasını başlatmıştır. Daha iyi hayat koşulları için büyük şehirlere göç eden insanların halletmeleri gereken en önemli sorun meskendi. Bu sorunu özel mülke ya da çoğu zaman da devlete ait hazine arazileri üzerinde kaçak yapılaşma ile çözmeye çalışan bu göçmenlerin ortak hedefi barınmaları için gerekli olan konuta sahip olabilmekti. Gecekondulaşma adı verilen bu olgu 1960’lı ve 1970’li yıllar boyunca büyük bir hızla devam etti. Devletin kente göçen bu çok sayıdaki göçmenin konut sorununu çözecek yeterli maddi olanaklara sahip olamadığını biliyoruz. Petrol zengini kimi Arap devleti göçmenlere bedava ev dağıtabilirken Türkiye bu olanaktan yoksundu. Üstelik Türkiye bu olanağa sahip olsaydı bile böylesi bir sosyal projeyi yerine getirir miydi, tartışılır. İkincisi devletin Emlak Bankası aracılığıyla yaptırdığı ve piyasaya sürdüğü konutların fiyatları makul olsa da kente gelenlerin maddi şartları nedeniyle bu konutlara geçebilmeleri neredeyse olanaksızdı. Bu durumda yasal olmasa da “meşru zemin kazanan” gecekondu olgusuna devlet kabullenici bir yaklaşım sergilemiştir. Peş peşe çıkarılan imar yasa ve afları da bu durumun kanıtıdır. Bu açıdan gecekondulaşma sürecine dair devlet ile gecekonducular arasında adı konulmamış bir uzlaşmadan bahsetmek mümkün. Kendiliğinden ortaya çıkan, enformel kurum ve işleyişlere dayanan bu mekanizma, "toplumsal uzlaşmayı" sağlayan bir etken olmuştur.

Türkiye’deki kentleşmenin tarihi ele alınırken bu olgunun gözden kaçırılmaması gerekiyor. Ancak yine de bu mekanizmayı açıklayabilmek için ekonomik yapının kendisini anlamak gerekiyor. Türkiye’nin 1960’lı yıllardan 1980 yılının başına kadar izlediği makro ekonomik politikanın karakteri ithal ikamecidir. İthal ikamesi ekonomik sistemin özelliklerini şu şekilde özetlemek mümkün: “İç piyasaya yönelik üretimin karlı olabilmesinin bir diğer koşulu da üretilen ürünlere yeterli talebin oluşabilmesidir. Devletin üstlendiği bir diğer hayati rol, iç piyasanın genişlemesini sağlayacak önlemleri almaktır. Bunu garanti altına almanın temel yolu ise, geniş halk kitlelerinin alım gücünün artmasıdır. Devlet bir yandan gerçek ücret artışları, diğer yandan da refah devletine özgü düzenlemelerle iç pazarın büyümesini sağlar. İşçi kesimine verilen sendikal haklar, yaygın eğitim olanakları ve sağlık hizmetleri ile iş güvencesi ve emekliliğe ilişkin düzenlemeler, azgelişmiş ülkelerin önemli bir bölümünün ithal ikamesi döneminde tanıştığı düzenlemelerdir. Yeni gelişmekte olan burjuvazinin iç pazarın yetersizliğinden kaynaklanan sorunlarla karşılaşmaması, devletin doğrudan ve dolaylı ücreti artırıcı önlemleri ile güvence altına alınır. İç pazarın büyümesini sağlamanın bir diğer yolu da yeni alanların pazara açılmasını sağlamaktır. Bu da özellikle tarımda geleneksel üretim ilişkilerinin çözülmesi ile birlikte büyük kitlelerin kentlere akması demektir.”[1] İthal ikamesi sistemi içerisinde devlete düşen rol hakemliktir. Sonuçta 1950’li yıllardan itibaren başta İstanbul olmak üzere büyük kentler, tarımda kapitalist gelişmenin yarattığı çözülme sonucunda büyük kitlelerin göçüne sahne olacaktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında planlı kentleşme perspektifinden hareket eden devlet bu yaklaşımını, ithal ikamesi düzenine dayanan ekonomik yapı içerisinde değiştirecektir.

1950’li yıllardan itibaren devlet kentleşme sorunları karşısında aktif bir politika izlememiş, sadece kentleşme sürecini belirleyen piyasa dinamiklerine küçük çaplı müdahalelerde bulunmuştur. Devlet kentleşme sürecinde düzenleyici bir aktör olmak yerine bu alanı enformel mekanizmalara bırakmıştır. Onun için gecekonduyu sadece “imar yasalarına aykırı olarak, çoğu zaman ilkel, denetimsiz ve sağlık koşullarından da yoksun olarak acele yapılmış konutlar”[2] olarak tanımlamak yanlış olmasa da eksiktir. Her şeyden önce devlet bu tür bir yapılaşmaya dolaylı yoldan göz yummaktadır. Bu anlamda yap-satçı model ile ya da formel yoldan konut temin edemeyen kırsal alandan büyük kentlere göç eden kesimler, kendi piyasa dışı çözümlerini üretmişler ve gecekonduyu yaratmışlardır. Bu bakımdan gecekondular ilk başta kente göçmüş alt sınıfların kente tutunmak için yarattığı enformel bir mekanizmanın adıdır. Bu mekanizma piyasa süreçlerinin kapsayamadığı, dolduramadığı boşluğu doldurmuş, “de facto” bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Gecekondu olgusunu tanımlarken bu faktörleri unutmamak gerekiyor. Bunun dışında Mustafa Sönmez’in gecekondulara yönelik olarak işaret ettiği iki niteliği de gözden kaçırmamak gerekiyor: “Birincisi, İstanbul’da gecekondu alanlarının oluşumu sanayiinin yer seçimi ile yakın ilişki içindeydi... Bu alanlardaki gecekondular bölgedeki sanayie işgücü sağlıyordu. Ya da bu işyerlerine işçi olarak girenler, tesislerin hemen yakınlarına gecekondu kurarak barınma sorunlarına en ucuz çözümü üretiyorlardı... Gecekondu gelişmesinin belirmeye başlayan ikinci niteliği, gecekondu topluluğunun bir mahalle yapısı ile dayanışma kazanmaya başlaması ve kentte varlığını bu dayanışmayla sürdürerek meşruiyet kazanması oldu... Bir yandan mahalle sakinlerinin kendi sorunlarını çözmek için güçlerini birleştirmesi, öte yandan içine girilen çok partili siyasal yaşam gecekonduların seslerinin duyulmasını kolaylaştırmaktaydı.”[3] Günümüzde ise sanayiinin kent dışındaki alanlara taşınması nedeniyle bu tür yerleşim bölgeleri kent içi alanlara dönüşmüştür.

1965 yılındaki Kat Mülkiyeti Kanunu aslında gecekondu olgusuna karşı bir çözüm bulmak için çıkarılmıştır. Ancak daha çok orta sınıflara hitap eden bu çözüm gecekondulaşmanın önüne geçememiştir. Hemşeriliğe dayanan dayanışmacı ilişki ağları sayesinde bir araya gelen göçmenler kendileri için hayati bir öneme sahip olan konut problemlerini gecekondu modeliyle çözmüşlerdir. Bu tip göçmenlerin sadece konut sorununu ivedilikle çözmek amacıyla yaptığı gecekondular ise bugün neredeyse ortadan kalkmıştır. Gecekonduların varoşlara dönüşüm sürecinin başlangıcını 1980’li yılların başı olarak kabul etmek lazım. Ancak bundan önce 1970’li yılların sonuna doğru ithal ikamesi ekonomik sistemin krize girdiğini görüyoruz. Bu krizi Işık ve Pınarcıoğlu şu şekilde açıklamakta: “1970’lerin ikinci yarısında Türkiye’nin kentleşme süreçlerine çeyrek asra varan bir süre ile damgasını vuran sınıflar arası geniş tabanlı uzlaşmalar da sarsıldı. Varılan uzlaşma, yeni güçlenmekte olan burjuvazinin, devletin korumacı politikalarının yarattığı tekel rantları dolayısıyla sanayide oluşan kolay kazançlarla yetinmesi ve kentte oluşan rantlarla ilgilenmemesi esasına dayanıyordu. Bu genel uzlaşma içinde, devlet kentleşmenin finansmanına hemen hiçbir kaynak ayırmadığı gibi, kentleşmenin regülasyonu alanında sorumluluk üstlenmiyordu. Devletin ve burjuvazinin girmediği kent alanı da büyük ölçüde, küçük sermayenin işleyişine bırakılmıştı. Ve kente hakim olan küçük sermaye de kendi çıkarlarına uygun bir regülasyonu biçimi ve el koyacağı rantları maksimize edecek bir kentsel gelişme biçimi kurmakta da gecikmedi.” [4]

1980’lerde başlayan değişim süreci

1970’li yılların sonuna doğru ise bu ittifak yavaş yavaş dağılacaktır. 12 Eylül Darbesi'nden önce ilan edilen 24 Ocak Kararları bu ittifakın bittiğini ve yeni bir ekonomik dönüşümün kapıda olduğunu göstermekteydi. Bu programın 12 Eylül darbesiyle birlikte uygulamaya konulmasıyla birlikte; ithal ikamesi sisteminde toplumsal ekonomik yapının temelini oluşturan iç piyasa küçültülecek ve ekonomik kaynaklar ihracata dayalı bir büyüme modeli çerçevesinde kullanılacaktı. Daha öncesinde yüksek gümrük duvarları koruması arasında genellikle iç piyasaya yönelik üretim yapan sanayi alanlarında ise ciddi düşüşler gerçekleşecekti. Böylece ekonominin temel dinamosu üretim sermayesinden finans sermayesine doğru kaydı. Bunun anlamı açıktı: Artık ekonominin kalbi fabrikalarda değil; bankalarda atıyordu. Liberal söylem eşliğinde devlet ekonomi alanından geniş ölçüde çekilmiş, bununla birlikte devletin toplumsal sınıflar arasında hakem olma rolü de sona ermişti. Bu, toplumsal gelirin devlet eliyle geniş tabanlı uzlaşmaya dayalı olarak dağıtımını gerçekleştiren mekanizmanın çözülmesi ve toplumsal sınıflar arasındaki gelir dağılımı adaletsizliğinin daha da artması anlamına geliyordu. Öncesinde sınıflar arası farklılığın daha makul seviyede olduğu Türkiye'de, hızlı bir sınıfsal kutuplaşma yaşanmaya başlamıştır. Buna ek olarak sosyal güvenlik ağlarının zayıflaması da alt sınıflardaki yoksulluğu katmerleştirmiştir. Öbür taraftan Özallı yıllar olarak adlandırabileceğimiz bu yıllarda “girişimcilik ruhu” olarak adlandırılan yeni durum sadece yeni zenginler için değil alt sınıflar için de yeni stratejileri olanaklı kılmıştı. Yoksul kesimler yoksullukla baş edebilme stratejileri geliştirmişler ve bu sayede enformel sektör toplumun her kesimi nezdinde daha geçerli ve daha meşru bir hale gelmişti. Bir yandan hayali ihracat ve finans spekülasyonuna dayalı girişimcilik; diğer yandan ise yükselebilmek için her yolu mubah gören yoksul kesimler. 1980'li yıllarda çoğu zaman "yozlaşma" olarak nitelenen ve toplumun her katında kendisini hissettiren üstyapısal alandaki değişimin temel nedenini de makro düzeyde izlenen ekonomik politikalara bağlamak yanlış olmaz.

1980’li yıllarda uygulanan ve Türkiye ekonomisini daha fazla küresel kapitalist ekonomi ile bütünleştirmeyi hedefleyen yeni liberal ekonomik politikalar üst sınıflarda da önemli değişimlere yol açmıştır. 1980’li yılların zenginleri kendilerinden önceki zenginlerden önemli farklılıklara sahiptiler. Her şeyden önce 1980’li yıllardan önceki burjuva sınıfının zenginliği temel olarak sanayi üretimine dayanmakta bunun içindeki faiz, repo ve gayri menkul arsalarının spekülasyonundan sağlanan karlar ise ikinci planda kalmaktaydı. 12 Eylül sonrasında ise durum tam tersine dönmüş ithal ikamesi döneminin büyük ölçüde üretime dayanan zenginliği; yerini üretmeden, temelde rant geliri üzerinden kısa sürede kazanılan zenginliğe bırakmıştır. Bundan önceki dönem yerli malı haftalarıyla topluma “milli tüketim kültürünün aşılandığı”, toplumdaki tüketim eğiliminin yadırgandığı bir dönemdir. Bu az çok ithal ikamesi burjuvazisi için de geçerlidir. Bu dönemin burjuvazisi ideolojik söylemde “gösterişten ve israftan” çekinen ve bunu alt sınıflara da vazeden bir konumdaydı. 1970'li yıllardaki Yeşilçam sinemasının ideolojik söyleminde bu anlayışın zengin örneklerini bulabilmek mümkün. 1980’li yıllar ise küresel tüketim kalıplarının teşvik edildiği, tüketimin erdem haline getirildiği yıllardır. 12 Eylül öncesi ve sonrasını karşılaştırarak Özallı yılları genel anlamda “yozlaşma, çürüme” kavramlarıyla açıklamaya çalışan tespitlerin kökenini aslında yaşanan bu geniş çaplı toplumsal değişimde aramak gerekiyor. Burjuvaziden diğer sınıflara kadar bütün toplumsal kesimleri etkisi altına alan bu değer yargılarının aslında son derece uygun maddi toplumsal şartları mevcuttu. Yoksa bir gecede yapılan darbeyle toplum değişmemiştir. “Gemisini kurtaran kaptan" ve "köşeyi dönmek için her şey mubahtır” söylemlerinin neredeyse birer düstur haline geldiği bu yıllar küresel ekonomik düzenle entegre olan finans sermayesinin altın çağını yaşadığı yıllardı. Sanki bir gelişmeymiş gibi görünen o yıllar, aslında küresel ekonomik düzene doğru daha hızlı açılmanın ve spekülatif kazançların birçok toplumsal kesim için yeni “fırsatlar” yarattığı, bu yüzden de yoksullaşan kesimlerin de bu “fırsatlardan” yararlanmaya çalıştığı bir dönemdir. Günümüzde bile işadamlarının ve sıradan halktan kişilerin Özal’ı “rahmetle” yad etmesi boşuna değildir.

Finans sermayesinin ağırlığını hissettirmesi ile birlikte Özallı yıllarda yüksek ücretli, beyaz yakalı kesimin hızla yükseldiğini görmekteyiz. 1980’li ve 1990’lı yıllar “Yuppie”ler olarak adlandırılan bu kesimin hızla yükseldiği bir dönemdir. “Sayısal yaklaşım, konu yuppieler olduğuna göre daha oturan sözcükle dijital yaklaşım, 80’lerin ortasından 90 küsurlara uzanan süreci yuppielere bırakmaz elbette. Ama dönem onların dönemi, çünkü en çok onların sesi çıkıyor, en çok onların sesi duyuluyor... Birileri mikrofonu tutuyor, yuppieler konuşuyor, ses düzeni de müthiş...[5] Bu kesim küreselleşen ekonomik sistemin “profesyonelleri” olarak hem önemli bir rol oynamış hem de tüketim kalıplarının yaygınlaşması açısından önemli bir işleve sahip olmuştur. Yukarıda belirttiğimiz gibi ithal ikamesi sisteminden daha farklı bir zenginleşme biçiminin geliştiği bu dönemde toplumun içindeki birçok kesim sınıf atlama şansı yakalamıştır. Diğer taraftan 1980’ler reel işçi ücretlerinde ise büyük bir düşüşün yaşandığı yıllardır. Bunun başlıca iki sebebinden söz etmek mümkün: Birincisi yukarıda açıkladığımız üzere ekonomi içindeki sanayi üretiminin başat olma özelliğini kaybetmesi; ikincisi ise hizmet sektöründe yaşanan hızlı büyümedir. Diğer bir neden ise 12 Eylül Darbesi sonucunda demokratik kitle örgütlerinden siyasal partilere ve sendikalara kadar birçok örgütün kapatılması ve bu bağlamda işçilerin sendikal örgütlülüğünde ve siyasal bilincinde yaşanan erozyondur. Bunlara ekleyebileceğimiz diğer bir faktör ise kentsel alanda yaşanan rantlaşmanın alt sınıflarda yol açtığı değerler alanındaki erozyondur. Korkut Boratav bu durumu sınıf bilinci çerçevesinde açıklamakta ve durumun sınıfsal anlamda bir konum kaymasına yol açtığını ifade etmektedir: “Kentsel rantlara ulaşma beklentisinin sosyal gruplar arasında oldukça yaygın bir durum taşıması, özellikle kent emekçilerinin ideolojik ve politik tavırları açısından önemli görülmelidir. Sosyal ve ekonomik politikalarda 1980’lere damgasını vuran bir ANAP/ Özal stratejisinin, kentli emekçilerde küçük mülkiyet tutkularını ve mülkiyete bağlı ‘vurgun’ beklentilerini besleyerek, ‘işçi sınıfına ait olma/ ücretlilik’ bilincini aşındırmayı hedeflediğini biliyoruz.” [6]

1980’li yıllarda yaşanan bu gelişmeler toplumsal sınıflar arasındaki gelir dağılımı eşitsizliğini daha da artırmıştır. İthal ikamesi doktrininin toplumsal uzlaşmaya dayanan ekonomik sistemi (gerek özel sektörde gerekse KİT’lerde iç piyasanın yüksek gümrük duvarları ile korunması sonucunda yüksek karlar elde edilmesi ve çalışanlara yüksek ücretler ödenmesi) çökmüş bunun yerini sınıflar arası yaşanan gerilimler almıştır. Bu gerilim sonucunda zengin kesimler kent yoksullarına karşı daha saldırgan daha dışlayıcı bir tutum geliştirmişlerdir. 1980 ve 1990’lı yılların kültürel atmosferini belirleyen başlıca yönelim bu olmuştur. İthal ikamesi döneminin çekingen burjuvazisi gitmiş bunun yerine daha saldırgan daha buyurgan bir burjuva kültürü ortaya çıkmıştır. Yeni burjuvazi kendine ait yeni bir kast kültürü yaratmakta ve kendi gibi olmayan her şeyi dışlamaktadır. Bunun en açık örneğini mekansal alanda yaşanan değişimde görüyoruz. Artık burjuvazi kent merkezlerinden çekilmektedir. Özellikle de İstanbul örneğinde gördüğümüz bu gelişme ile birlikte yüksek gelire sahip kesimler kent dışında daha öncesinde kullanılmayan arazileri seçmekte ve buralarda uydu kentler inşa etmektedir. Bunun da Türkiye’nin 1980’li yıllarda yaşadığı hızlı ekonomik ve kültürel değişimle bağlantısı vardır. 1980’li yıllarda Özallı yıllarda uygulanan yeni liberal ekonomik politikalar işadamları ve özel sektörün yönetici profesyonellerini çok daha fazla zenginleştirmiş; bu kesimlerin toplumun diğer kesimleri ile olan gelir farkı muazzam derecelere ulaşmıştı. Bunların dışında borsa, banka gibi finans sektörleri ile eğlence ve medya sektöründe çalışan orta düzey yöneticiler önceden hayal edemeyecekleri paralar kazanmaya başlamışlardı. Böylece hızla büyüyen yeni zenginler olarak nitelendirebileceğimiz bir kesim ortaya çıkmıştı. Elbette bu kesimlerin yaşadığı yükseliş tüketim kültürüne de yansımış ve bu kesimler kendi tüketim kalıplarını oluşturmaya başlamışlardı. Gayrimenkul yatırımı yapan şirketler yüksek harcama olanağına sahip bu kesimleri dikkate alarak projeler geliştirmeye başladı. Her türlü lüksün düşünüldüğü şehirden yalıtılmış uydu kentler inşa etme fikri bu temel üzerinden gelişmiştir. Kemer Country, Acarkent, Atlantis konutları bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bu yeni mekanların ortak özelliği steril, korunaklı ve daha da önemlisi farklı bir hayat tarzı oluşturma amacına yönelik olarak yapılmış olmalarıdır. Rıfat N. Bali bu durumu şu şekilde ifade ediyor: “Modern sitelerin kamuoyuna tanıtılmalarında vurgulanan bir diğer özellik satın alınanın sadece bir konut veya bir villa değil bir ‘yaşam tarzı’ olduğuydu. Bu sitelerde konut edinen kişiler bir daire edinmekten öte, elle tutulmayan, gözle görülmeyen ve ‘ayrıcalıklar dünyası’ şeklinde özetlenebilen bir katma değeri de satın almaktaydılar.”[7] Daha öncesinde Brezilya gibi keskin kutuplaşmaların yaşandığı bir dizi Latin Amerika ülkesinde gördüğümüz bu eğilimin Türkiye’de de ortaya çıkması hiç şaşırtıcı değil. Çünkü bu durum sadece Türkiye’ye özgü olmayıp; küreselleşme süreci sonucunda kazananlar ve kaybedenler denkleminin ve bunun getirdiği ayrışmanın daha sert yaşandığı birçok ülkede görülüyor. İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerde yaşanan sınıfsal kutuplaşmayı ve gerilimi bu çerçevede anlamlandırmak gerekiyor. Aslında yaşanan, büyük metropollerin küreselleşmesi sonucunda kent yoksulları ve zenginleri arasındaki ayrışmanın, yaşam biçiminden kültürel alana, daha da önemlisi mekansal yerleşime kadar daha da hızlanmasıdır. Özellikle İstanbul özelinde daha belirgin bir hal alan bu durum yaşayış biçimlerinden mekanlara kadar birbirinden ayrılmış, bölünmüş bir kent yapısını karşımıza çıkarıyor. Çağlar Keyder bu durumu şöyle açıklıyor: “Tüketici mallarında ve hizmetlerde bir çeşitlenme yaşanıyor, toplumun kaymağı ile geri kalanı arasındaki tüketim olanakları eşitsizliği, göze batacak kadar belirginleşiyordu. İki bölmeli bir toplum ortaya çıkıyor, hayat tarzları ve tüketim kalıpları mekan içinde birbirinden ayrıştırılabildiği ölçüde aralarındaki mesafe büyüyordu. Konut alanları da bu kopuşu yansıtıyordu.” [8]

Yoksullukla mücadele stratejileri ve varoşlar

Bu başlık altında sorulması gereken en temel soru kent yoksullarının mekanı olan gecekonduların nasıl dönüştüğü ve bu noktada kent yoksullarının yoksulluğa karşı mücadele mekanizmalarının ne olduğudur? Pınarcıoğlu ve Işık bu durumu “nöbetleşe yoksulluk” kavramı ile açıklamaktadır. Nöbetleşe yoksulluk temelde kente önceden gelmiş göçmenler ile bazı ayrıcalıklı kesimlerin kente yeni gelen göçmenlerin üzerinden zenginleşmeleridir. Nöbetleşe yoksulluk mekanizması kente daha önceden göç eden kesimlerin daha sonraki göçmenlere yoksulluklarını devredebilmeyi sağlayabilen bir ilişkiler ağını mümkün kılabilmektedir. Bu anlamda nöbetleşe yoksulluk, kent yoksullarının birbirlerini atlama tahtası olarak kullanarak birbirlerinin üzerinden zenginleşebilmelerine olanak sağlayan, kendi aralarında kurdukları eşitsiz güç ilişkileridir. Bu mekanizmanın iki temel özelliği bulunmaktadır: İlk önce bu mekanizma kent yoksullarının yoksulluklarını kendi aralarında paylaşmalarına dayanmaktadır. Bu anlamda bu mekanizma bir dayanışma vasfına sahiptir. Ancak bu mekanizmadaki paylaşım adaletli bir paylaşım olarak algılanmamalıdır. Nöbetleşe yoksulluk mekanizması içerisindeki bazı kesimler bu paylaşımdan daha karlı çıkmakta ve diğerleri üzerinden zenginleşebilmektedirler. Amerika ve Batı Avrupa’da yaygın olan ve yeni yoksulluk olarak tabir edilen yoksulluk türünün gelir dağılımındaki onca bozukluğa rağmen görülmeyişini ancak bu mekanizmayla açıklayabiliriz. Pınarcıoğlu ve Işık kitaplarında bu mekanizmanın özelliklerini şu şekilde tanımlamaktadırlar: “a) Her seferinde arsa ve konut piyasasında kurulan ilişkilere dayanması; b) çoğu kez iş piyasasında kurulu olan, özellikle hemşehrilik esaslı ilişkilere eklemlenmesi; c) bu piyasalarda yaratılan gelirlerin sistem içinde yer alanlara eşitsiz dağıtımı; ve d) bu eşitsiz gelirler temelinde yükselen politik ilişkiler, nöbetleşe yoksulluk sisteminin temel özellikleri arasında sayılabilir.”[9]

Gecekondulaşma başlangıçta esas olarak kente göç eden ve barınma sorununu formel yollardan halledemeyen kent yoksullarının bulduğu enformel bir çözümdür. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta, başlarda yoksul göçmenlerin konut sorununu karşılamak için kurulmuş olsalar da gecekonduların daha sonra yaşadığı ticarileşme sürecidir. Bu, gecekonduların varoşlara dönüşme aşamasında önemli bir dayanak noktası olacaktır. Artık sadece barınma amaçlı değil aynı zamanda rant amaçlı gecekondu yerleşimleri zamanla varoşlara dönüşecektir. Buradaki en önemli husus kente önceden göç eden kesimlerin bu rantlaşmadan yararlanarak zenginleşmeleridir.

Gecekondularda ticarileşme olgusunun en önemli dayanaklarından biri 1980’li yıllarda peş peşe çıkan imar affı yasalarıdır. Bu yıllarda, biri askeri yönetim döneminde olmak üzere toplam beş af yasası çıkmıştır. Bunlardan, sonuçları itibariyle en önemlisi 1984 yılında çıkarılan 2981 sayılı imar affı yasasıdır. “2981 sayılı İmar Affı Yasası, salt ANAP’ın 1984 Mart’ında gecekondu bölgelerinden olağanüstü oy alarak, İstanbul’da ve ülke düzeyinde çok sayıda belediyede yönetime gelmesini sağlamadı. Bu yasa ve bu yasaya dayanılarak 1986 ve 1987 yıllarında yapılan yeni düzenlemeler, kaçak yapılaşmanın sürekli aklanmasının yanı sıra hiç yapılaşmayan alanların bile genel imar planı çerçevesine alınmasını sağlamıştır.” [10] Bu afla birlikte gecekondu sahipleri gecekondu arsası üzerinde dört kat yapılaşma hakkı kazanmaktaydı. Bu sayede gecekonduların apartmanlara dönüşmesi yolunda önemli bir adım atılmıştı. Ancak bu uygulamanın esas önemli sonucu gecekondularda bir anda patlayan rant gelirleri olmuştur. Gecekondularda yaşayan, yasal garantisi bulunmayan kesimler bir anda dört katlı ev sahibi olabilmenin olanağına kavuşmuş ve bu sayede büyük bir rant gelirinin sahibi olabilmişlerdir. Bu durumun yaratacağı siyasal sonuçlar ise sol açısından derslerle doludur.

Varoşları anlayabilmenin bir yolu da buradaki hemşerilik ve dayanışma ağlarının nasıl işlediğini kavrayabilmekten geçmektedir. Varoşlarda kurulan cemaatler hemşerilik ağları üzerinden örgütlenmektedir. Hemşerilik ağları, çeşitli etnik-dinsel ve politik yapılara eklenmektedir. Gecekondulardan varoşlara geçiş sürecinde arsalar giderek küçülüp, hızla el değiştirdikçe hemşeriliğe dayalı cemaat ilişkileri de eski önemini kaybetmektedir. Yerleşilen alanlarda da ilk başlarda belirli hemşerilik ağları baskın iken zamanla yerleşilen alanın büyümesi ve nüfusun hızla artmasıyla birlikte kurucu baskın hemşerilik ilişkileri bölgedeki denetim gücünü kaybetmektedir. Böylece ilk yerleşimcilere ait hemşerilik ağlarının dışında yeni cemaatler ortaya çıkabilmekte ve kendini örgütleyebilmektedir. Nöbetleşe yoksulluk mekanizması içinde eşit olmayan güç ilişkileri, hemşerilikle de bağlantılı olarak ortaya çıkan çeşitli mafya oluşumları ile de zaman zaman iç içe geçebilmektedir. Birçok yerde bulunan, arsa ve konut rantını denetleyen arazi mafyaları bu ilişkiler ağı içerisinden varolabilmektedir. Bir bölgede gecekondu yapılaşması başladıktan kısa süre sonra yapılaşma zamanla halkalar halinde hızla büyümektedir. Bunun birbirine bağlı iki sonucu olmaktadır: Birinci olarak yukarıda belirttiğimiz gibi bölgeyi kuran cemaatin denetim gücü azalmakta; diğer yandan ise bu kurucu cemaatin içinde yer alanların yeni göçmenlerin üzerinden zenginleşebilmeleri mümkün olabilmektedir.

Elbette mekanizmanın bu döngüsü sınırsız değildir. Bu sistem bir şekilde zamanla çökecektir. 1980’li yıllarda iyi işleyen bu mekanizma 1990’lı yıllarda da gücünden fazla bir şey kaybetmedi. Bunun en temel sebeplerinden biri Kürtlerin ağırlıklı olduğu illerden yaşanan kitlesel göçtür. Bu kitlesel göç, kendisinden önceki göçlerden nitelik olarak farklıdır. Bu göçmenlerin en belirgin özelliği kente hazırlıksız olarak göçmeleridir. Daha öncesinden herhangi bir bağlantı yapılmadan kopuş biçiminde gerçekleşen bu göç ile gelenler, varoşlardaki yoksulluğun en alt kümesini oluşturmuş ve bu göçmenlerin bu durumu varoşlara daha önceden yerleşen kesimler tarafından kullanılmıştır. Bu nedenle Kürt göçmenler kent yoksullarının en yoksul kesimi olup oldukça kötü şartlar altında yaşamaktadırlar.

Varoşlara ilişkin olarak belirtilmesi gereken diğer bir husus da şudur: Varoşlardaki yoksulların ilişki ağları, temelde konut piyasasına dayalı ilişkiler içinde varolmuşsa da aynı zamanda işgücü piyasasında da kurduğu paralel ilişkilerden beslenmektedir. Yani nasıl varoşların belli alanlarında türdeş hemşeriliğe dayalı odaklanma görüyorsak aynı şekilde belli iş kollarında da böylesi bir odaklanma tespit edilebilir. Modern üretim ilişkileri içinde böylesi bir hemşerilik ilişkisine bağlı belirli bir farklılaşma yoktur. Ancak kimi geleneksel iş kollarında belli hemşerilik ilişkilerinin çok belirleyici olduğunu söylemek mümkün. Örneğin simitçilerin genellikle Tokatlı, midyecilerin Mardinli, pazarcıların Siirtli olması gibi. Bir iş kolunda hakim olan grup bu iş koluna başka kesimlerin girmesine izin vermemektedir. Himayecilik ilişkilerine dayanan bu iş kollarındaki sistemin getirisi de tıpkı konut alanında olduğu gibi eşitsiz bir biçimde dağıtılmaktadır.

* * *

Sonuç olarak Türkiye'nin son yirmi yılına damgasını vuran gecekondulaşmadan varoşlara geçiş süreci yaşanan toplumsal değişimin en önemli parametrelerinden biridir. Bundan yirmi yıl öncesine kadar "gecekondu" dediğimiz, köyden kente doğru yaşanan göç sonucunda oluşan, şehrin görünümünü değiştiren bu olgunun yerini artık dilimize iyice yerleşen "varoş"un aldığını görüyoruz. Elbette ki bu sadece basit bir sözcüğün değişimi değil; toplumsal süreçte yaşanan yeni bir dönüşümün adıdır. Bu sadece büyük şehirlerin değil; aynı zamanda Türkiye toplumunun yaşadığı bir dönüşümdür. 1980’li yıllardan itibaren gecekonduların varoşlara dönüşüm öyküsü, bu yirmi yıllık sürede Türkiye’deki toplumsal değişimin öyküsüyle paralellik arz eder. Bu değişim süreci doğru okunmadığında buna uygun siyasal yönelimlerin de doğru belirlenemeyeceği açıktır. Aynı zamanda bu değişimin Türkiye'deki sınıfsal dönüşümün de merkezinde durduğunu unutmamak gerekiyor.

 
 


[1] Oğuz Işık – M. Melih Pınarcıoğlu, Nöbetleşe Yoksulluk – Sultanbeyli Örneği, İletişim Yay., İstanbul 2002, s.100-101.

[2] Ruşen Keleş, 100 Soruda Türkiye’de Şehirleşme, Konut ve Gecekondu, Gerçek Yay., İstanbul 1972, s.176.

[3] Mustafa Sönmez, İstanbul’un İki Yüzü (1980’den 2000’e Doğru), Arkadaş Yay., Ankara 1996, s.89.

[4] Oğuz Işık – M. Melih Pınarcıoğlu, a.g.e., s. 120-121.

[5] Can Kozanoğlu, Cilalı İmaj Devri, İletişim Yay., İstanbul 1992, s.89.

[6] Korkut Boratav, İstanbul ve Anadolu’dan Sınıf Profilleri, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul 1995, s.52.

[7] Rıfat N. Bali, Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a – Yeni Seçkinler, Yeni Mekanlar, Yeni Yaşamlar, İletişim Yay., İstanbul 2002, s.115.

[8] Çağlar Keyder, İstanbul: Küresel ile Yerel Arasında, Metis Yay., İstanbul 2000, s.35.

[9] O. Işık – M. Melih Pınarcıoğlu, a.g.e., s.40.

[10] Oktay Ekinci, İstanbul’u Sarsan 10 Yıl (1983-1993), Anahtar Yay., İstanbul 1994, s.41.

Okunma 18814 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.