Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Kilit Halka: Hikmet Kıvılcımlı

Yazan

Mehmet Güneş

Doktor üzerine yazmak

Teori ve Politika Dergisinin (TP), Dr. Hikmet Kıvılcımlı üzerine bir yazı yazmamı istemesi, Doktorcu geçmişimizin önümüzde zorunlu bir görev olarak duran muhasebesini yapmanın vesilesi oldu. Zaten hemen tüm önemli sorunlar üzerine konuşurken ve yazarken sürekli Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya referans yapan biri olarak bu görevi daha fazla geciktiremezdim.

Dr. H. Kıvılcımlı hakkında yazılabileceklerin ucu bucağı yok. Ama yazan bunun ne kadar hakkını verebilir; orası belli değil. Doktor’da yok yok. Akla gelebilecek tüm konularda yığınla emek ve ürünleri var. Henüz tam bir Doktor külliyatı bile çıkarılmış değil.

Konuşurken ve yazarken Doktor’dan alıntı yapmak kolay ama onun üzerine yazmak gerçekten çok zor. Doktor ele almadık konu bırakmadığı gibi, ele aldığı her konunun da hakkını vermiştir. Konuyu teorik bir temele oturtarak, teori-pratik birliğini koparmadan, ayrıntıları ve olasılıklarıyla, gelecekle bağlantılarını kurarak ve günlük pratiğe ucunu dokundurarak yani Marksist yönteme uygun olarak ele almıştır. Doktor üzerine yazmak Doktor’la az çok aşinalığı olan herkesin ayaklarını titretecek bir görevdir.

Doktor, görüşlerinin ve tezlerinin ötesinde çırılçıplak bir insandır. Uzun ömrünü nasıl titizlikle bir davaya adayabilmişse, aynı titizlikle yaşamını yüksek bir devrimci ahlak üzerine oturtmuştur. Nasılsa öyledir. Nasıl düşünüyorsa öyle yaşamıştır. Tevazusu en yüksek hasletidir. 1970 yılında tamamladığı “Devrim Zorlaması, Demokratik Zortlama” kitabının girişinde şunları yazıyor: “Görev başında ömür merdivenlerinin son basamaklarına geldik. Kimsenin kara yahut mavi yahut yeşil, ela gözü için yaşamadık. Kimseden proletarya doğruluğu ve yoldaşlığı dışında hiçbir şey istemedik. Kimsenin de bizden başka bir şey istemesine göz yummadık. Görev yapıyorduk, muhallebi değil”.[1]

Toprağına sağlam basan dünyalı

Doktor, yazılarında sık sık bir işçi militanın, bir halk önderinin nasıl olması gerektiğini anlatırken sürekli bir “derviş” adanmışlığından söz eder. Bütün yaşamı buna örnektir Doktor’un. Türkiye’nin ilk komünist kuşağı içinde bu yönüyle ayrı bir yerdedir. Türkiye komünistlerinin ilk kuşağının hemen tümü üst sınıflardan gelmiştir. Bu bir kusur değildir. Ama yaşam ve politikada bu üst sınıf ve tabaka özellikleri ve alışkanlıkları devam ettirildiğinde çok ciddi bir kusura dönüşür. Doktor, bu kuşak içinde halkçı-emekçi karakterini koruyan tek örnektir. O bütün hayatını bir emekçi gibi yaşamıştır.

Dr. H. Kıvılcımlı büyük bir devrimci ve eylem adamıdır. Daha önemlisi devrimci teorinin sorunlarıyla evrensel düzeyde ilgilenen bir devrimcidir. Evrensel teoriye katkıları veya en azından bu konuda iddiaları olan bir devrimcidir. Ve devrimci mücadeleye zengin bir hazine bırakmıştır. Bu büyük birikimi politik mülahazalarla kıyısından, köşesinden sahiplenen veya eleştirenler olmuştur. Ama takipçileri de dahil Doktor’u gerçekten kavrayanlar bile çok azdır. Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) ile Doktor arasında teorik alanda kapanması zor bir açı vardır. Devrimci hareket hem teorinin evrensel sorunlarında hem Türkiye özgülünde Doktor’un teorik birikiminin çok uzağındadır.

Dr. H. Kıvılcımlı Osmanlı döneminin çocuğudur. Bundan dolayı sorunlara Misak-ı Milli’ci daralmanın dışında yaklaşır. Türkiye 1923’ten sonra kendi geçmiş tarih ve kültür birikimiyle tüm bağlarını koparmayı esas almıştır. Bu köklerden kopuş en zehirli etkisini aydınlar üzerinde göstermiştir. Buna komünizme yönelenler de dahildir. Doktor bu konuda da tektir. O bu toprakların geçmiş tüm birikiminin sürdürücüsüdür. Doktor’da Osmanlılık, İslamiyet, Türkiye’nin orijinallikleri bir süs değil, içselleşmiş doğal bir bilinç durumundadır. Bu sağlam köklere bastığından dolayı yerele daralmayan, evrensele uzanan bir bilinç ve davranış yeteneği kazanmıştır. Enternasyonalist bir dünyalı ama ayağı kendi köklerine sağlam basan bir dünyalıdır.

Doktor doğudan batıya bakar

Doktor, Batı kültürüne hakimdir ama Batı dışındaki tüm dünyanın birikimiyle iç içedir. Gelişkin bir Marksist bilinç birikimiyle İslamiyet’in ve tüm Doğu dünyasının kaynaklarına uzanmıştır. Olgunlaşmasını Doğu halklarının tarihsel ve kültürel birikimi üzerinden tamamlamıştır. Doktor’un belki de en başta gelen özelliği insanlığın tarih öncesine, ilkel toplum yönüne dönük yüzüdür. Bir dönemden sonra Doktor tüm dünyaya ve olaylara ilkel toplum döneminden bakar. Baktığı her olayda insanlığın bu uzun döneminin bilinmeyen ilkel sosyalizm kalıntılarını arar. Uzun araştırma ve gözlemlerden sonra olağanüstü yetkin ve zengin bir görüşler bütünlüğüne ulaşır. İnsanlığın toplumsallaşma sürecinin yepyeni bir kapısını aralar. Doktor, İslam ve Doğu dünyasının ve insanlığın tarih öncesinin en yetkin materyalist analizcisidir. Bu yanlarıyla Marksizm’in geliştirilmesinde önemli bir kaynaktır.

Doktor aramızdan ayrılalı 34 yıl oldu. Buna rağmen TDH’nin bugün pençesinde kıvrandığı tüm temel sorunları Doktor ele almış, incelemiş ve görüşler geliştirmiştir. Bunlar tarihsel kültürel geçmişimizdir ve kendi deyimiyle “Türkiye’nin orijinallikleridir.” Doktor’un görüşlerinin gerçekliğe oturan doğru tezler olması veya Marksizm’e uygun olup olmamasından önce gelen bir şey var. Asıl önemli olan bu sorunların ele alınıp irdelenmesidir. Bunlar daha sonrasında TDH tarafından aynı ciddiyetle ele alınıp tartışılmamıştır. TDH’nin geneli açısından Doktor’un görüşleri yok sayılmıştır.

Çağdaş Yol Dergisi’nin yaptığı bir röportajda Ertuğrul Kürkçü, Doktor’un görüşleriyle ilgili kendi konumunu açıklarken aslında genel anlamda TDH’nin Doktor karşısındaki durumunu da anlatmış oluyor. Bu uzun paragrafı buraya aktarıyoruz:

“Kendim için çok net söyleyeyim, bütün her şey olup bittikten, af çıkıp da herkes gittikten sonra cezaevinde tek başıma kaldığımda, karşıma şöyle bir mesele koydum: Doktor’un Tarih Tezi ile bir şekilde hesaplaşmam gerektiğini düşündüm. Ancak Tarih Tezi’ni önüme aldığımda onunla hesaplaşabilmek için sadece toplum bilimleri değil, aynı zamanda doğa bilimleri alanında da, sadece tarih değil aynı zamanda felsefe ve nihayet genel teori alanında değil Türkiye’nin toplumsal yapısına ilişkin pratik veriler alanında da o kadar çok fırın ekmek yemem gerekiyordu ki ben bu işi çok sonraya bırakmak zorunda kaldım. Velev ki; Doktor’un orada söylediği her şey teorik olarak yanlış dahi olsaydı o teorik düzeyden Doktor’la tartışmak benim için son derece güçtü. Doktor için bütün muhatapları bakımından bu aynıydı. O yüzden hep tek başına teori yapmak gibi bir durumla baş başa kaldı. Belki, böyle bir tartışma düzeyi tutturabilseydik birbirimizden yeni bir şeyler öğrenebilirdik. Ama işler hiç öyle gitmedi.”[2]

Doktor’un görüşlerine yeniden yönelmenin Doktor’a kazandıracağı bir şey yok. Ama bu, kriz ve çöküş içindeki devrimci harekete çok şey kazandıracaktır. Devrimci hareket Doktor’un üzerinden atlayamaz. Bu yaşamın gerçeklerine olduğu gibi bilimin gerçeklerine de terstir. Bilim daha önce geleni yok sayarak gelişemez. Devrimci hareket Doktor’u kabul etmek için değil reddetmek için bile yeterli çabayı gösterebilseydi, teorik birikim olarak bugünkünden çok ileri bir yerde dururdu. Bu çok açık bir gerçektir. Bir tek program sorunu bile söylediğimizin inkar edilemez kanıtıdır. Birçok siyasal örgüt program sorununa çok büyük önem verir. Bugün Sosyalist Devrim diyenler hariç TDH’nin geniş kesimi Demokratik Halk Devrimi’ni (DHT) savunuyor. Bütün DHD programları Doktor’un 1970’lerde tekrar güncelleştirdiği demokratik devrim perspektifine yakın dönemde varabilmiştir. 30-35 yıl boyunca sürekli program sorunları tartışılmış, kafa göz yarılmış, uzun yıllar çok geri ve çarpık, Türkiye’yle ilgisiz taklit metinler program olarak kabul edilmiştir. Bir 30 yıl boşa kaybedilerek 1970’lerde zaten var olan noktaya gelinmiştir.

Mümin ve put kırıcı

Kendinden önceyi yok saymaya Doktor çok hiddetlenir ve çok sert eleştirilerde bulunur. Bu tavırlara “olağanüstü eşekçe küçümseyişler” der. Çok doğru olarak bu tavırların kendi önüne çukur kazmak olduğunu söyler. Marksizm’in gelişiminin esası da böyledir. Marx, kendisinden önce söylenmiş hiçbir şeyi atlamaz, onlarla hesaplaşarak aşmayı esas alır. Kendi düşüncesinin temelini oluşturan kavramların büyük çoğunluğunun (emek-sermaye, sınıf mücadelesi, artı-değer, proletarya diktatörlüğü dahil) kendisine ait olmadığını açıklar. “Bu keşifleri yapmış olmak onuru bana ait değildir” der. Ve kendisine ait olanları ekler.

Doktor yaşamı boyunca “proletarya doğruluğu ve yoldaşlığı”nı her alanda uygulamıştır. Devrimci bilincinin ve vicdanının üzerinde devrimci eleştiriden azade hiçbir put, Allah, kral, Marx, Lenin tanımamıştır. Yer yer Marx, Engels, Lenin ve öğretileri Marksizm-Leninizm için bir mümin inancına yaklaşan övgüler ve değerlendirmelerde bulunmuştur. Ancak bunun tersi yaklaşımları da gösterebilmiştir. Açıkça, “Marx, Engels, Lenin de olsalar etten kemikten insanlardır. Doğaüstü hiçbir özellikleri yoktur. Bundan dolayı yanılgıların insanlarıdır” der. Marx-Engels-Lenin’e yakıştırılan yanılmazlığı yerden yere vurur. “Marx-Engels-Lenin çokça yanılmışlardır ve kendi yanılgılarıyla hesaplaşmayı bilmişlerdir”. Doktor’a göre mükemmel insan yoktur. “Mükemmel insan ölmüş insandır” sözü kendisine aittir.

Doktor’un öğretiye bağlılığı ona hakimiyetinden, onu hazmetmesinden ileri gelir. Bu konuda çok rahat davranır. Öğretinin direkt kendisiyle ilgili konuşma ve yazılarında ortadoksça bağlılık gösterir. Bunun dışında politikanın alanında çok rahat kalem oynatır. Doktor’da öğretinin temel öğelerine yönelik eksiklik, sınırlılık, darlık anlamında bir eleştiri göremeyiz. Buna rağmen öğretiyi hep zorlamıştır. Birçok alanda sınırlara vardığında orada büyük bir özgüvenle kendi görüşlerini öğretinin devamı veya parçası gibi öne sürmüştür. Önemli yanı sınırları zorlamasıdır.

Teoriye dönmek Doktora dönmek

Doktor üzerine giderek artan bir ilgi olsa da, ortadaki ürünleriyle kıyaslandığında eleştiri, analiz anlamında yazılanlar “devede kulak”tır. Bu bir yanıyla TDH’nin teoriyle ilişkisini de göstermektedir. Doktor H. Kıvılcımlı’nın takipçileri dışında üzerinde en çok duran Teori ve Politika’dır. TP eleştirileriyle birlikte Dr. H. Kıvılcımlı’yı Türkiye’de Marksist teorinin ilk halkası olarak ele almaktadır. “Hikmet Kıvılcımlı’nın eseri, Türkiye’de Marksizm’in teorik özgülleşmesinin ön-tarihini oluşturmasının; İbrahim Kaypakkaya’nın eseri, Marksizm’in politik varlık kazanmasının başlangıç momentleridir.”[3]

TP’nin Doktor’la ilgilenmesi tesadüf değil. Kim ne derse desin; dönem, çubuğun teoriden yana bükülmesini zorunlu kılıyor. TP bunu yapıyor, üstelik de oldukça cesur bir adımla. Direkt “Marksist teori krizdedir” diyor. Söylediklerinin altını doldurmak için on yıldır yayın yapıyor. Bu kışkırtıcı çıkışa rağmen söyledikleri üzerine neredeyse çıt çıkmıyor.

TP, yukarıdaki tespitleri yaptıktan sonra belirli aralıklarla iki ciddi Doktor eleştirisi yayınladı. Birincisinde direkt Doktor’un görüşleri ve tezleri esas alındı; ikincisinde Doktor’un mirası üzerinden yürüyen Çağdaş Yol Dergisi üzerinden yine Doktor’un tezleri ve politik yönelimleri eleştirildi. Yazıların ikisi de kendisi bir dönem Doktor’un görüşlerini benimseyen Ali Osman Alayoğlu’na ait. Ali O. Alayoğlu benim Doktor üzerine gördüğüm en kapsamlı eleştiriyi getiriyor. Ciddi olarak Doktor’u etüt ederek, onun tezlerini ve temel politik yaklaşımlarını kendi Marksist anlayışının süzgecinden geçiriyor. Eleştiri birçok konuda Doktor’un hakkını veriyor ama esas olarak Doktor’un işini bitiriyor. Politikada reformcu; Tezlerinde Marksizm-dışı olarak mahkum ediyor. Yine de ciddi bir iş yapıyor. Doktor’un üzerindeki susuşun perdesini aralıyor. Ancak bu iki tespitten sonra TP, Melik Kara’nın yukarıya aldığım Doktor’a dönük belirlemelerini koruyor mu, korumuyor mu bilinmiyor. Hem reformist kampta hem anti-Marksist. Türkiye Marksizmi’nin ön-tarihi çok çürük duruyor.

Burada geçerken A. O. Alayoğlu’nun kullandığı “pro-sovyet” kelimesi üzerinde durmak gerekiyor. Pro-sovyet daha çok Avrupa’daki geniş sıradan solcuların kullandığı bir deyimdir. Ama bu kavramın asıl sahibi CIA’dır. TP’nin bu CIA deyimini kullanması hiç hoş olmadığı gibi titizliğine de ters düşüyor. Benim de içinde olduğum gelenek hiç kullanmasa da geçmişte birbirimize karşı kullandığımız “sosyal faşist”, “Maocu faşist” kavramları yanlışlığı, saçmalığı bir yana, pro-sovyet deyiminden farklı olarak bizden, yani içeriden belirlemelerdir.

Pro-sovyet tanımı bir yana klasik Sovyetçi kampın içine de zor sığar Doktor. Doktor net ve açık olarak Sovyetçi kampta yer alır. Sovyetler Birliği’ni direkt eleştiren yazılarını hatırlamıyoruz. Ömrünün sonuna kadar Ekim Devrimi’ni ve Sovyetler Birliği’ni savunmuştur. Sovyetler için söyledikleri Stalin eleştirileriyle sınırlıdır. Ama yine de Mao, Çin ve Kültür Devrimi üzeri yazdıkları çok önemlidir. Klasik okullara göre böylesine özgür bir tavır Kıvılcımlı’ya hastır. Doktor’un Sovyetler Birliği’ni eleştirmemesini büyük bir kusur olarak görmek eleştiricinin konumu açısından problemlidir. Teori ve Politika’nın “Marksizm'in Alanı” tarifi ve “okullu Marksizmler” üzerine söyledikleri önemlidir. Ancak Alayoğlu burada “bitti” dedikleri “okullu” Marksizmlerden birinin yanında durarak tavır alıyor.

İki Kıvılcımlı mı?

Ali O. Alayoğlu “Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve Politik Sonuçları” adlı eleştirisinin[4] giriş bölümünün sonunda iki Kıvılcımlı ayrımı yapıyor; Yol 1-2 ve TKP döneminin Kıvılcımlısıyla Tarih Tezi kaynaklı 1960 sonrası politik duruşundan “partisiz” Kıvılcımlı olarak ayırıyor ve şu altı çizili tespiti yapıyor: “Kıvılcımlı özgün olmaya çalışmadığı, Bolşevik III. Enternasyonalci dönemlerinde özgün sonuçlara ulaşmıştır. Özgün olmaya çalıştığı dönemler ise hem teorik hem de politik açıdan başarılı olamayan, özellikle politik açıdan –tüm kişisel tarihine rağmen– devrimci olmayan bir pratik doğurmuştur.”[5] Bu uzun cümledeki fikrin izahı oldukça etkili ve ilk bakışta okuyanı kavrıyor. Ancak acaba ne anlatabiliyor? İki varsayım da Kıvılcımlı’yla ilgisiz. “Özgün olmaya çalışmak-çalışmamak.” Ne demek istiyor? Kıvılcımlı İslamiyet’i, Osmanlı’yı araştırmaya başlarken özgün olmaya mı çalışıyor? “İki Kıvılcımlı” gibi, bu iki varsayım da yazara ait. Kıvılcımlı’nın bu taraklarda hiç bezi yok. Yol 1-2’de klasik Bolşevik çizgidedir. “Özgün” Türkiye gerçeklerine dönük araştırmaları ise daha sonraki dönemdir.

Ali O. Alayoğlu daha sonra Tarih Tezi’nin üzerinde duruyor. Kıvılcımlı’nın çok önemli bir tezini özetliyor: “Kıvılcımlı, Marx’ın kapitalizmin yüzündeki perdeyi kaldırdığını ve dogmatik olmayan Marksistlerin de kapitalizm öncesi toplumsal formasyonların peçesini kaldırmak gibi bir görevinin olduğunu, çünkü Marx’ın buna ömrünün yetmediğini söyleyerek işe koyulur. Ortaya Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi çıkar.”[6]

Bu önemli tespit konusunda bir tavır belirlemeden Tarih Tezi’nde Kıvılcımlı’nın kullandığı kavramları sıralıyor: “‘Sosyal devrim’, ‘tarihsel devrim’, ‘barbar, tefeci-bezirgan sermaye’, ‘üretici güçler (teknik, coğrafya, tarih, insan), ‘rönesans’, ‘barbar aşısı’, ‘iç dinamik-dış dinamik’ hatta ‘eşit, hür, yiğit’ gibi kavramlar ve terimler üzerine oturur” diyerek bu kavramların Marx’ta olmadığını, olanları da Kıvılcımlı’nın farklı anlamda kullandığını söylüyor. Sonrasında kestirip atıyor. Tarih Tezi’nin Marksizmle ilişkisinin olmadığını baştan ilan ediyor.

Şöyle bir yöntem daha doğru olurdu: Kıvılcımlı’nın bütün ömrünü verdiği tezine temel teşkil eden bir önermesi var. Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonların Marx-Engels tarafından incelenmediğini, ömürlerinin yetmediğini ve bu alanın eksik olduğunu söylüyor. Eğer bu doğru bir iddiaysa elbette bu dönemler yeni kavramlara ihtiyaç duyar. Yok, eğer bir boşluk iddiası saçmaysa her halükarda konuya buradan girmek gerekir. Yazar asıl sorunu atladığı için sonuçta, “Bu kavramlar Marx’ta yok veya olanları da Kıvılcımlı farklı anlamda kullanıyor” demekten öteye bir şey söylemeden, tezin Marksizm dışılığı sonucuna varıyor.

“Kıvılcımlı Marksizm’de boş bırakılan bir alana giriyor” deniliyor ama Marx’ın kavramlarını (olmayan) kullanmadığı için eleştiriliyor. Her bakımdan sorunlu bir yaklaşım. Ya, “Bu kavramlar Marx’ta vardır ve bu haliyle yeterlidir, gerisi abeste iştigaldir” ya da “Marx’ta bu kavramlar yoktur, bu kavramlara gerek de yoktur” demesi gerekiyor. Bunlarla ilgili bir şey söylemeden “bu kavramlarla oluşturulan Tez’in Marksizm’e ters olduğuna inanmamızı istiyor. “Marksizm’de olmayan hakikat değildir” veya “Marx’ta yoksa gerçekten de yok” demek dışında ne diyor? Bu tür yaklaşımlara en hak eden cevabı Kıvılcımlı veriyor: “Marksizm’e inanmış, Batılı sol düşünürler vardı. Sömürgeler dünyasındaki sırrını aramaya koyuldular. Marksizm metinlerinde üzerine oturtulmuş bir işaret bulunup bulunmadığına eğildiler. Samimiydiler. Müslüman kişiler, uçağı ve radyoyu Kuran ayetlerinde daha önce belirtilmiş görmüyorlar mıydı? Kimi Marksistler de o saf iyimser düşünüş ile Marx’ın dışında hakikat bulunamayacağına inanmışlardı.”[7]

Daha sonra Kıvılcımlı’nın Marksizm’deki en karmaşık klasik “üretici güçler” kavramını genişleterek yeniden tarif ettiği, bundan dolayı en tartışmalı ve bütün Kıvılcımlı eleştirilerinde baş yeri alan “üretici güçler” (teknik, coğrafya, tarih, insan) görüşünün eleştirisine giriyor. Alayoğlu bu konuda klasik Marksist bakıştan öteye Teori ve Politika’nın Marksizm’de kendilerince öne çıkardıkları vurgulu haliyle Doktor’un kavramlarına bakıyor. Burada da Marksizm’e ters ama TP’nin Marksizm anlayışına daha ters “idealist” bir Kıvılcımlı buluyor. Uzun alıntılarla ve izahatlarla Kıvılcımlı’nın, tarihi, bazen “son kerte” diyerek determinizmin, daha çok açıkça üstyapının belirlediğini savunduğunu ileri sürüyor.

Kıvılcımlı’da ekonomi veya altyapı ve determinizme ilişkin net tespitler vardır. Daha öteye Kıvılcımlı’nın bütün mantığına bu bilimsel yan sinmiştir. Tersi belirlemeler Marx’ta hele Engels’te Kıvılcımlı’dan az değildir. Marx-Engels’in benzeri tespitlerini TP sayfalarında sıkça bulmak mümkün.

Kalıpları zorlayan Kıvılcımlı

Burada girişte genel olarak dokunulan bazı tespitlerin tekrarını göze alarak Kıvılcımlı’nın Marksizm’in bilimsel önermelerine yaklaşımını biraz genişleterek anlamaya çalışmak zorunlu oluyor. Marksizm’in kurucularında kapitalist Batı dışında Doğu dünyasıyla ilgili somut tespitler anlamında çok şey olmadığı biliniyor. Rus obşina’sı gibi, Hindistan üzerine “tarihsiz halklar” gibi geçerken söyledikleri dışında. Asyatik toplumlar üzerine oldukça kapsamlı şeyler söylüyorlar ama bunlar da parlak gözlemler dışında somut nesnel tespitlere varamıyor. Doğu toplumları üzerine en can alıcı tespiti Marx, Engels’e yazdığı bir mektupta yapıyor: "Barnier haklı olarak, Doğu’nun –Türkiye, İran, Hindistan’dan söz ediyor– bütün olgularının anahtarının özel toprak mülkiyetinin olmamasında olduğunu buluyor. İşte gerçek anahtar bu, Doğu cennetinin gerçek anahtarı bu.”[8]

Engels’in verdiği yanıt çok daha ilginç: “Toprak mülkiyetinin yokluğu, gerçekten de bütün Doğu’nun anahtarıdır. Ama Doğulular’ın toprak mülkiyetine, feodal toprak mülkiyetine bile geçememesinin kökeni nedir?”[9] Kıvılcımlı bu anahtarı alarak Doğu’nun kapısını aralamaya girişir. Açtığı bu kapıdan yepyeni bir dünyaya girer. Şurası çok önemli değil veya başka bir düzlemde önemlidir: Kıvılcımlı’nın tespit edip girdiği bu boşlukta veya yeni dünya ile ilgili söylediklerinin tümü yanlış bile olsa o buzu kırmış ve yeni bir kapı açmıştır.

Kıvılcımlı kapıyı açmakla kalmıyor, bütün ömrünü bu kapıdan girdiği dünyayı anlamaya, açıklamaya hasrediyor. Marx’ın izinden gidiyor. Felsefe, bilim, tarih, kültür, siyaset vb. Doğu için daha önce söylenmiş tüm birikimi inceliyor. Dinlere, İslamiyet’e, buradan çok daha uzaklara uzanarak daha önce söylenmemiş ve el atılmamış geniş bir alanda büyük bir hazine biriktiriyor. Bu yeni dünyaya ilişkin bildiği tarihsel maddecilik yöntemiyle sorular sorup cevaplar üretiyor.

Kıvılcımlı’nın cevapları bir yana soruları kallavi sorulardır. Yalnız bu soruları sormak için bile Marksizm’e, Marksizm’in bilimsel temellerine güçlü biçimde hakim olmak gerekir. Ali O. Alayoğlu’nun bizzat Doktor’un söylediklerinden kalkarak vardığı sonuçların tam tersi sonuçları verir: Marksist determinizme hakim ve bağlı bir Kıvılcımlı. Herhangi bir konuda yazdığı bir eserin herhangi bir sayfasında benzeri soruları bulmak mümkün.

Hemen Ali O. Alayoğlu’nun da kaynak olarak kullandığı “Tarih Tezi” üst başlıklı “Tarih Devrim Sosyalizm” eserinin girişinden bir paragraf alarak irdeleyelim. Araştırmasının konusunu anlatıyor Kıvılcımlı: “Araştırmamızın konusu budur: Medeniyetlerin kuruluş ve yıkılış yasaları!.” Aynı önsözden devam edersek: “Geri ülke tarihleri, neden Batı ve Ortaçağ tarihinden başkadır? Neden Uzakdoğu’da Japonya 30 yılda ultra modern bir kapitalizme ulaştığı halde Türkiye’nin aralarında olduğu ülkeler 300 yıldır yerinde sayıyor? Japonya, nasıl Batı emperyalizmiyle at başı giderken, aynı Uzakdoğu’nun Çinhindi ülkeleri aynı sosyal yapılarına rağmen sömürgeleşmişlerdir? vb. vb.”[10]

Daha sonra Japonya üzerine ayrı bir kitap çıkarır. Japonya üzerine söylediklerine katılmayabilir, Marksist kalıplara ters diyebiliriz. Doktor Japonya’da kapitalizmin gelişmesiyle ilgili tüm varsayımları alır tek tek çürütür. “Bu söylediklerimiz aynen tüm Uzakdoğu ülkeleri için geçerlidir, neden onlar değil Japonya?” diye sorar ve kendi özgün kavramları ve sistematiğiyle cevap verir.

Kıvılcımlı ne kadar Marksist’tir veya Marksizm dışıdır veya Ali O. Alayoğlu’nun dediği gibi “çifte ontolojist” veya “öz”cüdür. Kıvılcımlı’nın Marksizm’in doğuşu ve bizzat Marx-Engels üzerine söyledikleri çok önemli ve anlamlıdır. Marx-Engels’e mümin tavrına yakın bağlılığına yukarıda işaret etmiştik. Eserlerine ve öğretilerine olağanüstü hayranlığını da kendisi sık sık belirtir. Ama aynı yerde onların doğdukları ortamın yarattığı kişilikler olduğunu, daha öteye Marksizm’in onların eseri olmadığını, Marx-Engels doğmasaydı da birilerinin üç yıl önce-beş yıl sonra aynı sonuçlara varabileceğini basit bir dille anlatır. Marksizm’in “onların kahin kafalarından çıkmadığı”nı, toplumsal gelişmenin zaten bu aşamaya geldiğini belirtir. Bu mudur tarihin “öz”le açıklanması?

Kıvılcımlı’nın yukarıdaki tarzı bütün araştırmalarına sinmiştir. Ama rahat ve kendinden emin yazarken, fazla esnek bir tarzda eleştirilecek şeyleri de sık sık tekrar eder. Politika alanında daha karmaşık bir Kıvılcımlı buluruz. Ama aynı yetkin Marksist analizleri politika üzerinde yazdıklarında fazlasıyla buluruz. Hatta propagandist sözlerinde bu durum daha bir yüksek düzeydedir. Meşhur Eyüp Sultan konuşmasında Kuran üzerinden artı-değer ve sömürüyü anlatması nefistir.

Son bir değerlendirmesini TP’nin da çok katılacağı bir yerden verelim: “Devrim; ne bir kişinin, ne bir veya birçok partinin, ne bir zümre tabaka veya tek sosyal sınıfın dileği ile olmuş, olacak şey değildir. Önceden ölçülüp tartılmaz; yıla, güne, saate vurulmaz, kimsenin elinde değildir. Geldi mi onu hiçbir güç engelleyemez…”[11]

Kıvılcımlı öğretiye kalıpçı denilecek kadar bağlıdır ama o hiçbir kalıba, formüle sığmaz. Allah kelamı da olsa kalıp ve formül kırıcıdır. Kıvılcımlı’nın düz takipçiden öte yanı önemlidir. Diğerlerinden her dönem çokça vardır. Kıvılcımlı’yı Kıvılcımlı yapan yan burasıdır. Öğretiyle ilişkisi de böyledir. Bağlı ama aşan, zorlayan. Öğretinin söylemediği noktada durmaz, yöntemini esas alarak zorlar ve kapalı uçları açar, yeni kavramlar ve bunların sistemleşmiş açılımını sunar. Tarih Tezi’ne bir de böyle bakmak anlamlıdır.

Marksizmin sınırlarını zorlamak

Alayoğlu daha sonra Doktor’un üretici güçler (teknik, coğrafya, tarih, insan) olarak saydığı dört öğeyi tek tek ele alarak irdeliyor. Coğrafya üretici güç tanımının Marksizm’in altyapı tanımı içinde bulunmadığını ileri sürüyor: “Coğrafya, tarihin var olabilmesi için bir koşuldur, yoksa tarihin bir boyutu değildir. Tarih biliminin bilgi nesneleri arasında coğrafya diye bir şey yoktur” diyor. Burada da işler karışıyor. Coğrafyanın “boyut” veya “koşul” olmasından önce toprakla ilişkisi kavranmalıdır. Toprak hem üretici güçlerin içindedir, hem de toprağın belli dönemler belirleyici olduğu Marx’ta da vardır. Dolayısıyla kapitalizmden geriye doğru gittikçe toprağın üretici güçler içindeki önemi de belirleyiciliği de artıyor.

Alayoğlu, “Kıvılcımlı için mesela, ilkel toplumda coğrafya kapitalizme göre daha önemlidir” diyor ve devamında, “Yani kapitalizmde belirleyenin teknik olduğu ortadadır ama bir başka zamanda bir başka üretici güç daha etkili olabilmiştir” diyor. Zaten böyle değil mi? Ancak Alayoğlu’nun cümlesi bitmiyor “ve” ekiyle “Gelecekte de olabilir” diyor. Daha doğrusu bunu Doktor’a söyletiyor. Doktor, bu dört üretici gücün her dönem topluca etkide bulunduklarını ama dönemlere göre birinin veya diğerinin daha etkili olduğunu söylüyor. Alayoğlu, “Ve gelecekte de olabilir” derken Doktor’un tutarsızlığını göstermek istiyor. Doktor gelecek bir yana kapitalizmle birlikte tekniğin (üretim araçları anlamında) belirleyici olduğunu net olarak ortaya koyuyor.

Alayoğlu’nun eleştirisinde sorunlu yerlerden biri Demir Küçükaydın’dan yaptığı alıntıyla ilgili söyledikleridir: “Kıvılcımlı’nın takipçilerinden Demir Küçükaydın, ‘Tarih tezi, antik tarih boyunca tarihsel sürecin motorunun teknik değil (çünkü binlerce yıl pek az gelişmiştir) insan olduğu önermesine dayanır. Tarih tezi doğrusal gelişimci anlayışlara ölüm darbesi vurur’ diyerek doğrusal bir şekilde ilerlemeyen (siz, determinizmden kurtulmuş olan diye anlayın) ‘özgür’ toplumsal gelişimi büyük bir zevkle benimsedi.” Demir Küçükaydın’ın Kıvılcımlı’yı nasıl yorumlayıp yorumlamadığı ayrı ama Alayoğlu’nun aydınlanmacılığın temel tezi olan tarihsel ilerlemeciliği nasıl yorumladığı önemli. Alayoğlu tarihin doğrusal bir çizgi izlediğine mi inanıyor? Bu alıntıdan, özellikle “doğrusal bir şekilde ilerlemeyen (siz determinizmden kurtulmuş olan diye anlayın)” mantığına nasıl varıyor? Biz de kendisine soralım: niye öyle anlayalım?

Barbarlar ya da silahlı halk

Burada Kıvılcımlı insan derken veya onun barbar dediği, Alayoğlu’nun “insan” olarak anladığı ve eleştirdiği uzun karmakarışık pasajları geçerek konuyu sadeleştirmek ama özünü karartmadan yapmak gerekiyor. Alayoğlu, Kıvılcımlı’dan alıntılar yaparak “belirleyen barbarlardır” diyor. “Barbarlar ise ‘iyinin eşit, hür insanın ifadesi oldukları için belirleyici olanın ‘ahlak’ olduğunu rahatlıkla” söylüyor. Devamla Kıvılcımlı’nın tarihte barbarlığın veya “barbar aşısı”nın her şeyi belirleyen, “Fransa’da kapitalizm İngiltere’de kapitalizme ilk geçiş… Nihayet modern sosyalizm ve Rusya’da sosyalizmin kuruluşunda” kısaca tarihte “iyi” olan her şeyi barbarlarla izah ettiğini uzun uzun anlatıyor ve “ahlaki” belirleyiciliği kıyasıya eleştiriyor.

Kıvılcımlı’da barbarlığa hayranlık derecesinde övgü olduğu ve onun, tarih öncesinden günümüze bütün tarihsel olaylara ve Türkiye’ye, barbarlığın izleriyle baktığı doğrudur. D. Küçükaydın’ın bir yerde dediği gibi, “Doktor baktığı her olayda ve olguda ilkel sosyalizm (barbarlık) görür”; ama Ali O. Alayoğlu’nun gördüğü biçimde değil, kendi sistematiği içinde.

Marx-Engels’te ilkel toplum övgüsü Kıvılcımlı’dan az değildir. İlkel toplumu ve insanını coşkulu bir sahipleniş vardır. Engels’in “Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni”nde bu vurgular çok açıktır. Doktor üretici güçlere katkı olarak koyduğu “kolektif aksiyon, gelenek-görenek” ile tarihteki tüm gelişmelere bu ilkel toplumdan gelen etkilerle bakar. Kıvılcımlı’nın tüm bu konularla ilgili temel tezinin kıvrımları arasında iki önemli bütünsel önerme vardır: 1) Eşitsiz gelişim yasası, 2) Tarihte gerinin ileriliği yasası. İngiltere’de kapitalizmin neden ilk geliştiğini olduğu gibi Osmanlı’nın yükseliş ve çöküşünü de aynı yasaların etkisiyle açıklar. Her iki yasa da Marx-Engels’e olduğu gibi Lenin’e de hiç yabancı değildir. Tersine bu iki yasa düz bir ilerlemeci tarih anlayışından çok daha bilimsel ve Marksizm’le uyumludur.

Kıvılcımlı’nın ne demek istediğine hemen hiç aldırmayan Alayoğlu kendi mantık kurgusuyla devam eder: “Kıvılcımlı için sosyal devrimlerin oluşum nedenleri, tarihsel devrim olanağının kalmamasıdır. Yani barbarlar kalmadığı için sosyal devrim olmaktadır.” Bu sonuca ulaşacak ve bu mantığı kurduracak, bir yerde bir alıntı Kıvılcımlı’da bulunabilir, Alayoğlu da bulmuş. Ama el insaf denir. Kıvılcımlı “Devrim Nedir?” diye kitap yazmıştır. Daha öteye, proletarya vurgusunu her şeyin başına alıp klasik Bolşevik devrimi üzerine yığınla yazısı vardır. Kaldı ki Alayoğlu’nun alıntılayıp yukarıdaki sonucu çıkardığı yerde Doktor bambaşka şeyler anlatır. Sosyal devrimlerin, tarihsel devrim olanağı kalmadığı için değil, kapitalizm ve proletaryanın gelişmesiyle toplumların kendi iç dinamikleriyle devrim koşullarının olgunlaşmasını belirtir.

Alayoğlu devam eder: “Aslında, barbarların kalmadığı bu yüzden sosyal devrimlere geçildiği pek doğru değildir… Barbarlar ordu, aleviler, az gelişmiş ülke işçileri veya bir başka zamanda bir başka güç olabilir… Sivil toplumcu yaklaşımlarla ne kadar uyuşuyor” diye yazar. Öyleyse öyledir; ne diyelim. Gerçi Kıvılcımlı devrim dediği her yerde sınıf der.

Peki, Kıvılcımlı barbar derken gerçekte ne der? Birinci sonucu; ilkel toplumun komünal davranış özelliğidir. İkinci sonucu toplumsal düzeyle ilgilidir. Barbar hür, yiğit, dürüst olduğu için eyleme geçmez, ilkel komünal toplumun doğal insanı olduğu için eyleme geçer. Hürlük, yiğitlik, dürüstlük onun doğal halidir. Ama hürlük, yiğitlik, dürüstlük vb. silahlı halk olmak demektir. Silahlı halka kim, hangi güç, kulluğu dayatabilir? Kıvılcımlı’nın barbarlar derken, ilkel sosyalizm derken ve bunlara devrimci roller biçerken her yerde gördüğü özgür silahlı halk kitleleridir. Ama buradan da üstyapıya belirleyicilik verdiği eleştirisinden kurtulmuş olmaz. Burada devreye “ihtiyat kuvvet” veya “vurucu güç” kavramları girer. Silahlı halk her yerde her zaman silahlanmış hazır kitleler değildir. Bazı olaylarda tam böyledir. Günümüzde “kolektif aksiyon” gösterme, haksızlığa direnme, hemen örgütlenip silahlanma geleneğidir.

Vurucu güç

Alayoğlu, daha sonra Kıvılcımlı’nın tefeci-bezirgan tanımının Marx’ta olmadığını karşılaştırmalı olarak açıklamaya girişir ve “Marx’la Kıvılcımlı’nın uyuşması mümkün değildir” der. Marx’ın servet ve sermaye üzerine yaptığı ayrımları açıklar. Kıvılcımlı’nın “tefeci-bezirgan sermaye” dediğini iddia eder. Kıvılcımlı tefeci-bezirgan terimini Alayoğlu’nun anladığı anlamda “sermaye” olarak kullanmaz. Kıvılcımlı’da “tefeci-bezirgan sermaye” biçiminde kullanımlar bulunsa bile genel olarak “tefeci-bezirgan sınıflar” olarak kullanır. Kıvılcımlı konunun abc’si olan servet-sermaye ayrımını veya kapitalizm öncesi para birikimlerine sermaye denmeyeceğinden habersiz değildir. Alayoğlu’nun Marx’tan alıntılarla anlatmak istediği ile Doktor’un üzerinde durduğu sorunlar ayrı sorunlardır.

“Doktor’un Tarih Tezi’nin politik sonuçları ‘vurucu güç’ terimiyle özetlenebilir” diyen Alayoğlu, buradan “sınıfsız alan” tanımına vardığını ileri sürer. Burada da sorun var. Doktor, “Şu gök kubbenin altında sınıflar dışında, onlardan bağımsız hiçbir hareket olamaz” diyen biridir. Doktor’un bahsettiği çok daha karmaşık, son derece özgül olaylardır. Medeniyete geç giren toplumlarda eski komün toplumunun kardeşlik ilişkilerinin toplumun belirli kesimlerinde gelenek olarak yaşamaya devam ettiğini söyler. Daha doğrusu uzun araştırmaları sonucu yukarıda da belirttiğimiz gibi bu özelliklerin (barbar) izlerine rastlar ve bu izlerin kapitalizm öncesinde çok etkili sonuçlarını görür. Bütün çabası bunları anlamak, çözmek ve sonuçlar çıkarmak üzerinedir. Türkiye’de orduya özel bir rol vermez. Bunu Alayoğlu’nun söylediklerinden daha öteye şeylerin ordu üzerine Doktor’un kaleminden çıktığını bilerek söylüyorum. Tartışma başka bir düzlemdedir. “Vurucu güç” derken ve “vurucu güç”e devrim programında yer verdiğini bilerek söylüyorum.

Alayoğlu’nun ileriki sayfalarda anladığı düzlemden haklı olarak eleştirdiği birçok konuyu tek tek cevaplamaktansa sorunu burada nasıl ele almamız gerektiğinde anlaşmamız daha iyi bir yöntemdir. Doktor’un ordu üzerine söyledikleri yanlış veya abartılı bulunabilir. Yukarda da söylediğim gibi Doktor rahat yazan biridir. zaman zaman bir yerde sapma olarak yerden yere vurduğu bir tavrı Kıvılcımlı başka bir yerde kendisi söyleyebilmektedir. Kıvılcımlı bu konularda çok rahattır.

Kıvılcımlı gerçek bir devrimci olarak ordu konusunu çok ciddiye alır. Buradaki hassasiyetinin cuntacılıkla, Kemalistlikle, orduculukla uzak yakın ilişkisi yoktur. Devrim yapmak için orduyla uğraşır. Yukarıda söylediğim zaman zaman daha ileriye götürdüğü orduya ilişkin politik söylemleri dışında devrimci mücadelesinde Kıvılcımlı’nın orduyla da, subaylarla da hiçbir ilişkisi olmamıştır. Cuntaların cirit attığı, hemen tüm devrimci kesimlerin şu veya bu biçimde bir tarafından bu ilişkilerin içinde olduğu 12 Mart döneminde de Kıvılcımlı’nın cuntayla da cuntalarla da uzak yakın ilişkisi olmamıştır. Kıvılcımlı o dönemde kendi işine bakar. Derleniş der, parti der, işçi sınıfı der, başka bir şey demez.

Cuntaların veya ordunun Kıvılcımlı’nın siyasal ve örgütsel pratiğinde hiçbir yeri bir yana, izi bile yoktur. Kıvılcımlı bu konuda Marksist hiçbir ilkeyi; eğmez, bükmez, dosdoğru bildiğimiz devrimin öncü partisini yaratmayı ve bunun politikalarını esas alır. Devrimci güçleri kıyasıya geri yanlarından eleştirir. Sol içi bütün tartışmalara müdahale eder, tartışmaları esas görevler üzerine çekmek için çırpınır. 12 Mart’a gelirken yaptıkları, yazdıkları, söyledikleri hemen her konuda ortamın çok ilerisindedir.

Kemalizm üzerine dersler

Kemalizm, devletçilik, ordu konularında kim istiyorsa 12 Mart öncesi dönemde Kıvılcımlı’nın orduyu “sınıflar üstü” gördüğünü ispat etsin. Biz tersini iddia ediyoruz. Kemalizm, devletçilik, ordu konusunda İbrahim Kaypakkaya dışında tüm kesimler teorik olarak da pratik politikada da yanlışlar ve hayaller içindedir. Hatta Kaypakkaya bile en sert tavırları almasına rağmen Çin ve Mao etkisiyle “milli burjuvazi” ile ittifaka proletarya hegemonyası koşuluyla açıktır. Doktor bunlara kapalı olmak bir yana Türkiye’de milli burjuvaziyi görenlere en sert ama en öğretici açıklamayı yapar.

“27 Mayıs ve Yön Hareketi’nin Eleştirisi” kitabında Doktor, Kemalizm’i ve 27 Mayıs’ı çok över. Burada politik olarak söylediklerinden çoğu zaman Kemalizm’in sınıf karakterini görmediği izlenimi edinilebilir. Bu yanlarına rağmen bu kitap bir politika şaheseridir. Abartmasız Marx’ın Fransa üzerine yazdığı üçlemeye benzer. O zamana kadar Türkiye’de Marksizm ve devrim üzerine öne sürülen tüm kavramları alır ayakları üstüne oturtur. Türkiye’nin tarihsel ve sınıfsal ilişkilerine derin hakimiyetiyle bütün sınıfsal ilişkileri masaya yatırır ve Marksist bakış açısıyla yerli yerine oturtur.

“Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama”yı 1970 yılında yazar. Orada Milli Demokratik Devrim’ciliğin (MDD) program, strateji, taktik, örgüt vb. tüm teorisini Marksizm açısından yerden yere vurur. En çok eleştirdiği Türkiye’nin sınıfsal yapısına şaşı bakışı ve Kemalizm konusundaki kuyrukçuluğudur. MDD eleştirilerinden çıkarak Türkiye’de bugün sosyalist devrim diyenler dışındaki tüm devrim programlarından daha ileri “demokratik devrim” programını ortaya koyar.

Milli burjuvazi üzerine dersler

“ ‘Demokratik devrim’ dünyanın her yerinde bilinen ‘burjuva demokratik devrimi’dir. ‘Burjuva’ sözcüğü ile ‘milli’ sözcüğü arasında bilimcil sosyalizm bakımından hiçbir fark yoktur.”

“20. yüzyılla demokratik devrimin mantıklı sonuca varması, ancak işçi sınıfının köylülüğü yedek güç olarak kazanması, başına illaki bir sözcük getirilmek istenilirse bu ne ‘burjuva’, ne ‘milli’ sözcükleri olamazdı… parola halk demokratik devrimi biçimine girmeliydi.”[12]

“Asıl develeri at gibi kişnetecek olan kuruntu, 20. yüzyılda Kemalizm’in bir serbest rekabetçi ‘burjuvazi yaratma çabası’ olabileceğini akla getirmek olurdu. Egemen bir sınıf bütünlüğü olarak serbest rekabetçi milli burjuvazi egemenliği, çoktan 19. yüzyılla birlikte tarihe karışmıştır… Onu Allah’ı bile bir daha diriltemezdi.”

Genelde Kıvılcımlı’nın Kemalizm karşısındaki tutumu problemlidir. Kemalizm’e önemli misyonlar biçen değerlendirmeler Doktor’da çokça bulunur. Alayoğlu da haklı olarak bu noktaları eleştirmektedir. Buna rağmen Kıvılcımlı, Kemalizm’i doğru kavrar. Burası böylesine çelişkilidir. Nitekim Alayoğlu Kıvılcımlı’ya rahatlıkla Kemalizm konusunda eleştiriler getirir ama somut olarak ortaya koymakta zorlanır. Birçok yerde Kemalist eğilimleri şu biçimde açıklar: “Mahir Çayan’ın Kemalizm’i küçük burjuva devrimcisi olarak anlayan görüşüyle paralel sonuçlar doğurur.”[13] Bir başka yerde: “Bu anlayışın Mustafa Kemal ve arkadaşları da ordudan olduğuna göre, Kemalizm’e olumlu misyon biçtiği ve Kemalist olmayı hak ettiği söylenmelidir”[14]

Kıvılcımlı 1970 yılında MDD’yi şöyle eleştirir: “MDD’ciler Kemalist devrimin bir burjuva devrimi olduğunu kabul etmediler.” MDD broşüründen şunları alır: “Kemalist Türkiye’yi gerçekleştiren devrim, küçük burjuva radikalizminin o dönemki anlayış sınırları içinde milli bağımsızlık ilkesine sıkı sıkıya bağlı bir devrimdi.”[15] Doktor buradan devam eder: “Bu ne demektir? Kemalist devrim = küçük burjuva devrimi demektir. Bu her şeyden önce Birinci Kurtuluş Savaşı’nın sınıf karakterinde yanılmaktır. Gerçi küçük burjuvazi de bir burjuvadır ama asıl büyük burjuvazi ile taban tabana zıt bir sosyal kategoridir. Demokratik devrime genel olarak her iki küme de katılabilir. Mesele milli mücadeleye katılanlar değil, egemen ve güdücü olan sınıftır. O sınıf, Türkiye burjuvazisidir.

“Birinci Milli Kurtuluş Savaşı’nda burjuvazinin egemenliğini inkar etmek tarih ötesi bir tezdir.”[16] Başka birçok yerde böylesi net, kesin belirlemeler vardır. Alayoğlu en azından bunları görmek zorundadır. İlla yine Doktor’u Kemalist yapmakta kararlıysa bu görüşlerine karşıt ikna edici şeyler getirmeliydi. Şurası kesindir; teorik olarak Kıvılcımlı, Kemalizm’i Türkiye’de yerli yerine oturtan bir Marksist’tir.

Kemalizm konusu önemli olduğu için son bir nokta daha. Alayoğlu bir de Kıvılcımlı ardılları üzerinden Kıvılcımlı’nın Kemalistliğini tescil etmek ister: “Kıvılcımlı ardıllarında ne zaman Tarih Tezi’nin diliyle konuşmaya kalksalar Kemalist eğilimler ortaya çıkar” diyor. “Eğri oturup doğru konuşalım” diye bir söz var. Kıvılcımlı geleneğini takip edenler birçok bakımdan eleştirilebilir. Ama Kemalizm eleştirileri havada kalır. Söylediklerine meaz bulmakla titiz olan Alayoğlu burada da sadece “vardır” diyor. Kıvılcımlı geleneği Kemalizm’e solun genelinden farklı bir misyon biçmez. İşçici, Sovyetçi, reformcu eğilimler vb. eleştiriler olabilir. Aydınlanmacı etkiler de güçlüdür, ancak ordu kuyrukçuluğu yoktur. Teorik olarak Kıvılcımlı’nın ordu konusundaki tüm söylediklerini halen aynen savunanlar bile gidip subay aramazlar. “Körün değneği bellediği gibi” işçi sınıfını bellemişlerdir.

“Olan şeylerin adını koymak”

Buradan ordu konusuna tekrar girmek gerekiyor. Bu konuda da Alayoğlu anlamaktan çok eleştirmek için yaklaşıyor. Burada da bir tespitle devam edelim. Doktor ordu konusunda da politikada farklı, teorik olarak farklıdır. Politik, propagandist konuşma ve yazılarında Kıvılcımlı ordu konusunda herhangi bir devrimcinin dudağını uçuklatacak şeyler söyler. Alayoğlu bunları uzun uzun sergilemiş. Ancak yine iddia ediyoruz; Kıvılcımlı Marksist-Leninist teorik tahlillere sıra geldiğinde orduyu yerli yerine oturtur. Bu konuda en ufak yanılsama içinde değildir. Kavram olarak orduyu net biçimde egemenlerin baskı aygıtı olarak koyar. Aslına bakılırsa propagandist, orducu konuşmalarında bile kurduğu cümlelerle, teşbihlerle, satır aralarında ordunun Marksist tahlilini dikkatli okuyucu gözden kaçırmaz. Egemenlerin baskı aygıtı olan orduyu alıp Türkiye ve benzeri ülkelerde önemli bir devrimci misyon biçerken bile bunu fark ettirir. “Vurucu güç” kavramını kullanır. Egemenlerin vurucu gücünü devrimin vurucu gücü haline getirmenin yollarını arar.

Vurucu güç için kendisinin söylediklerini esas alarak devam edelim: “Özgüç sırasında işçi sınıfının yanına proletarya aydınları diye özel bir bölük devrimci koyduk. Bu ne demektir?” Önce “koyduk” derken, sanki “biz” yani şu satırların yazarı, kendi karihasından, yani sübjektif (kimesneci) aklından bir katkı uydurmuş gibi anlaşılmasın. Bu feci bir yanılgı olur.” Devamla vurucu gücün tarihsel ve toplumsal temellerini kendince açıklar. Bunun benzerlerinin Batı’da, Rusya’da, Türkiye’de olduğunu söyler. Dirlik düzenini vurucu gücün maddi temeli olarak koyar ve devam eder. “Niçin olan şeylerin adını koymayalım. En son birinci Milli Kurtuluş savaşında olduğu gibi, 27 Mayıs ihtilallerinde de sosyal sınıfların yönünde, neredeyse bağımsızmışca görüntüler alan bir vurucu güç vardır. Bu vurucu güç ‘devleti’ ve ‘memleketi’ koruma ve kurtarma sorumluluğu duyan Antika Osmanlı ‘sünûf’u devlet’inin ilmiye+seyfiye+mülkiye+kalemiyye diye ayrılmış dört devlet sınıflarının tarihsel ve sosyal kalıntısıdır…”

Söyleneni doğru anlamak ve aktarmak gerekir. Alayoğlu buralardan başka nereden aldıysa bilmiyoruz “sınıfsız devlet sınıfları” diye bir tanıma varıyor. Doktor hiçbir yerde sınıfsız devlet sınıflarından bahsetmez. Devlet sınıflarından ve bunların “sosyal sınıflar yönünde neredeyse bağımsızmışcasına görüntüler” alabilen tavırlarını somut olaylar üzerinden söyler. Bu güçlerin sınıfsızlığı üzerine en küçük bir kuşkuya yer vermez. Dedikleri çok nettir. Bu güçler antika tarihten gelen sınıfsız toplum özelliklerinin kalıntılarının etkisiyle dönem dönem sınıflardan bağımsızmışcasına tavırlar göstermişlerdir der. Bunun yalnız Türkiye için değil Mısır, Cezayir, Libya, Sudan, Irak dahil krallıkları yıkan Baas iktidarları için de söyler. Yaşasaydı Venezüella ve Chavez’i de aynı kategoriye koyardı.

“Vurucu güç” konusunda yaptığımız bu belirlemeler bu konunun savunusundan veya doğruluğundan önce, doğru anlaşılması içindir. Doktor’dan devam edersek: “Vurucu güç: gerici iktidarı, sırası geldiğinde, bir gecede vurup düşürebiliyor. Ondan sonrası, öne geçen özgüç’ün niteliğine kalıyor.” Asıl olarak anlattığı şudur; benzeri ordu unsurlarının kendi başına hiçbir yere varamayacağını, kısa zamanda egemen sınıfların bir biçimde yeniden hakimiyetlerini kuracağını net olarak söylüyor. İşte benzeri bir tekrarda, eğer işçi sınıfı savaşçı bir partiye sahipse ve yeterince örgütlü ve güçlüyse devreye girerek bu değişimi kendi iktidarı doğrultusunda kullanabilir, diyor. Doktor’da ordulara ve cuntalara ilişkin bundan öteye hiçbir şey yok. Doktor’un iktidar için mücadele yöntem ve araçlarında klasik Bolşevik parti ve topyekün ayaklanma dışında fazla bir şey yok. Nitekim kendi örgüt ve mücadele anlayışında “vurucu güç”ün ne anlama geldiğinin dikkatle altını çizer. “Demokratik devrimi özgücü olan işçi sınıfı yanına konulan “proletarya aydınları” deyimi, o devrimci vurucu gücün daha özel karşılığı olur. Vurucu güç: proletaryanın kendi yapısı içine giren öncü örgüt değildir.” Bu bir nevi dışarıdan monte edilmiş gibidir. Bir olanak, imkan vb. olarak değerlendirilebilir. Bundan öteye, bu güç için veya bu güce doğru hiçbir ilkeyi eğip, bükmez.

Boşluktaki çığlık:Tarih Tezi

Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve uzantılarıyla ilgili söylenenler için sorunlar burada bitmiyor, tersine buradan sonra başlıyor. Zorluk şurada: 1. Kıvılcımlı bizlerin (klasik Marksizm ekolünden gelenler) hiç bilmediği veya çok az bildiği bir dünyadan konuşuyor. 2. Doğu denilen büyük dünyanın engin denizinin kültür hazinelerine hakim olarak konuşuyor.3. Marx-Engels döneminde bilinmeyen, bundan dolayı ayrıntılı incelenmemiş, bilimin yeni buluşlarıyla tarih öncesi toplumsal gelişmelere ilişkin kendi geliştirdiği tezler üzerinden konuşuyor. Kendisine vardığı sonuçları tartışacak hiçbir muhatap bulamıyor. Çok nettir. Ölümünden önce siyasal, teorik, felsefi, tarih, kültür vb. vb. tüm eserleri üzerine tek bir eleştiri, tek bir değinme, tek bir satır yoktur. Burası çok manidardır. Bütün Kıvılcımlı eleştirileri ölümünden sonradır. Üstelik kıyısından köşesinden, veya “en zayıf yerinden” belden aşağı vuruşlardır. Daha önemlisi evrensel düzeyde sonuçlar öne sürmesine rağmen yine muhatap bulamamıştır Kıvılcımlı. Kıvılcımlı tezleriyle baş başadır.

Tarih Tezi’ni yazıp Sovyetler Birliği ve Komünist Enternasyonal’e göndermiştir. Çeşitli rivayetlere göre Stalin’in tezlerden haberi oluyor. Dönem, Stalin’in 5’li şemayı esas alıp toplumsal gelişme biçimleri üzerine diğer tartışmaları yasakladığı dönemdir. Yine rivayet odur ki, aktarılan biçimiyle Stalin Tarih Tezi’ni “saçmalıklar” olarak niteleyip bir kenara atmıştır. Rivayetler bir yana somut olarak gönderilen tezlere ne SB’den ne Komintern’den bir karşılık görmemiş, muhatapsız kalmıştır.

Marx-Engels büyük bir birikime doğmuştur. Daha önemlisi kurucu olarak iki kişi olmakla birlikte, en az kendileri kadar bütünlüklü olmasa da, birçok alanda karşıt veya taraftar oldukça iddialı, geniş bir düşünürler ortamında ve yoğun polemiklerle adım adım tezlerini oluşturmuşlardır. Onların döneminde, onların yanında veya ortamlarında kendi mektuplarında bahsettiği ve her yeni sorunu ve kavramı tartıştıkları onlarca isim vardır. Yanlarında olduğu gibi karşıtlarında da zamanının büyük devleri vardır. Zaten I. Enternasyonal ortamının kendisi dünyadaki en fırtınalı düşüncelerin ileri sürüldüğü benzeri olmayan dönemdir. Anarşizmin babaları gibi bütün akımların, kurucu fikirlerin oluştuğu dönemdir. Marksizm aynı zamanda bu güçlü muhataplarıyla mücadele içinde gelişmiş, olgunlaşmış ve güçlenmiştir. Zaten Marksizm’in tüm temel kavramları da bu dönemde geliştirilmiştir. Sonrasında Lenin dönemi için de benzeri bir ortam söz konusudur. Kıvılcımlı hem tarih olarak hem evrensel anlamda daha geniş ve daha uzun dönemleri ele almasına rağmen tek kelimeyle yapayalnızdır. Söyledikleri ve yazdıklarının tek muhatabı kendisidir. Etrafında bu sorunları tartışabileceği tek kişi bile bulamamıştır. Buna rağmen inatla ve ısrarla kendinden emin yoluna devam etmiştir.

Kıvılcımlı açısından olduğu gibi üzerine yazanlar açısından daha ciddi zorluklar şuradan geliyor. Kıvılcımlı’nın iddiasına göre; Marksizm’in kavramları ve analizleri tarihin kısa bir dönemi ve dünyanın belli küçük bir coğrafyası incelenerek ortaya konulmuştur. Bu kadar dar bir alan ve kısa bir dönem, ama bu darlığı içerisinde muazzam bir miras ve düşüncenin zirvesidir. Kıvılcımlı cesaretle bu sınırları aşar ve “kitapta yeri olmayan”, “kitabın” dışında kalan alanlara girer. Bir; kapitalist gelişmenin geciktiği Batı dışındaki tüm dünyaya açılır. Burada klasik Batı kapitalizminden türetilmiş kavramlar ve bu analizler temelinde oluşturulan sistem olduğu gibi Doğu dünyasına aktarılamaz. Doğu için açıklayıcı veya yanlışlar denmiyor yöntem esas alınarak yeni kavramlar zorunludur deniyor.

Kıvılcımlı bu alana tarihsel materyalist yöntemle giriyor. Marx-Engels’i takip ediyor. Tüm Doğu dünyasını tarih, din, kültür, felsefe, söylencelere varıncaya kadar bütün birikimi yeniden gözden geçirir. Orada bulduğu toplumsal ve sosyal yapıların, üretim ilişkilerinin üzerinden kendi kavramlarını oluşturur. Bunların bütünlüğünden oluşan bir sistem kurmaya varır ve ilk ham haline Tarih Tezi adını verir. Ama Tarih Tezi yalnızca bunlardan oluşmaz. Burada Marksizm’deki eksik olduğunu ileri sürdüğü ikinci alan devreye girer. Bunlar sıralamalı değil iç içe gelişir.

İkinci boşluk: tarih zaman dilimi açısındandır. Ömürleri yetmediği ve yeterli malzeme birikmediği için, Marx-Engels topu topu 200-300 yıllık bir tarih dönemiyle uğraşmış insanlığın uzak geçmişine uzanamamıştır. Kıvılcımlı bu iddialarla kendine göre bir tarihsel dönemler oluşturur. Modern tarih Marx-Engels’in asıl “peçesini açtığı” yasalarını keşfettiği kapitalizmin tarihidir. Antika tarih-kapitalizm öncesi sınıflaşmanın başlamasıyla ve aynı zamana denk düşen yazılı tarih. Tarih öncesi; doğanın ve toplumların uzak geçmişleri sınıfsız komünal toplumlar dönemi.

Kıvılcımlı açısından zorluklar. Modern tarih konusunda çok fazla bir sorun da, zorluk da yok. Antika tarih zaten coğrafya olarak daha çok Batı dışı dünyayı kapsıyor. Tarih öncesinde ise asıl zorluk yazının olmaması ve yazılığı kaynağa dayanmayan alanlardaki bilimsel bulguların değerlendirilmesi ve inançların, söylencelerin benzeri kaynakların kullanılması. Buradan yaptığı analizlerle ilkel sosyalizm üzerine bilinen Marksist üretici güçler tanımını zorlayarak ve bunları birinci alanın sonuçlarıyla birleştirerek sistemini tamamlar veya tarih öncesi toplumların peçesini aralar.

Yapayalnız Kıvılcımlı

Tekrar Marksizm’in gelişme ortamına dönelim. Marx-Engels dönemi ve sonrası akademiler dahil Avrupa’nın tüm düşünen beyinleri yoğun toplumsal alt üst oluşların pratiğiyle iç içe Marksizm’in kavramlarını ve sistematiğini kullanıyor. Ekim Devrimi sonrası Marksist terminoloji tüm dünyada yoğun, kitlesel, militan bir ilginin odağı haline geliyor. Milyonlarca insan bu kavramlarla konuşuyor, Marksizm burjuva akademilerinde bazı alanlarda kürsülere sahip ve ders olarak okutuluyor. Doktor’un Tarih Tezi kendi ömrü boyunca geliştirdiği muazzam yoğun emek olarak bir köşede duruyor.

Doğal gelişim yasasıdır. Hiçbir konu veya sorun ilk haliyle tam ve doğru olarak ortaya konulamaz. Tabii beylik hakikatler konumuz dışı. Yine bilimsel gelişme çizgisi doğrusal değildir. Daha önemlisi son tahlilde pratiğe dönük bundan dolayı kolektif bir tartışma ortamına ihtiyaç duyar. Doktor tezini daha çok Marx-Engels sonrası bilimsel veriler üzerinden geliştiriyor. Marksizm’in yöntemini alıyor, sistematiğini alıyor ama yeni kavramlarla konuşuyor. “Marx’ta yok, kitap dışıdır” diyemeyiz. Henüz çok fazla işlenmeye muhtaç diyebiliriz. Marx’ın belirlemelerine aykırı yanlar içeriyor denilebilir ama Marksist değil veya aynı anlama gelen bilim dışı demek mevcut nesnellikte boş bir iddia olmaktan ileri gitmez. Kıvılcımlı ilerlemeci tarih anlayışını kırarak yeni bir alan, yeni bir düşünüş ufku, yeni bir dünya açıyor. O dünyanın bugünkü durumda en yetkin tek temsilcisi kendisi oluyor.

Yazının başından beri bu zorluklardan dolayı, sık sık böylesi metinlerde bulunmaması gereken “söyledikleri yanlış olsa bile”, “yanlış veya doğru olmasından önce…”, “Marksizm’e uygunluğu veya tersliği önemli değil…” ve benzeri boşlukta değerlendirmeler yaptım. Doktor’un kavramları ve bu temelde oluşturduğu tespitleri bizim şimdiki düşünüş biçimimize göre ters, zira bizim sistematiğimiz başka kavramlara dayanıyor. Eğer bu düşünüş kalıplarıyla yaklaşırsak Alayoğlu’nun vardığı sonuçlara varırız veya Alayoğlu’na fazla bir itirazımız olmaz. Ama bu koşulda da boşluk ortadan kalkmaz. Doktor’un el attığı sorunlar yığını bir köşede durmaya devam eder. Yine Kıvılcımlı kendi tez ve sonuçlarının tek referans kaynağı kalır ve biz yeniden başa dönmüş oluruz.

Buradan Alayoğlu’nun Doktor geleneği üzerinden Doktor’u eleştirdiği “Bir ‘Yol’ Hikayesi...” başlığını taşıyan ikinci yazısına[17] geçebiliriz.

Önceki yazısının verileriyle hareket eden Alayoğlu bu yazısını “anti-Marksist” ve “reformcu” Doktor’un politik çizgisini yine maalesef anlamaktan çok mahkum etmek üzere yola çıkar. Yazının girişinde Doktor’un “Türkiye’de Marksizm’in teorik özgülleşmesinin ön tarihini oluşturduğu tespitini aktararak başlar. Ardından hemen “1971 devrimci kopuşunda Kıvılcımlı reformcu tarafta konumlandı” der. Uzun yazının genelinde daha çok Doktor’un “ordu” konusundaki ve ’71’deki politik tavırlarına birçok bakımdan haklı olarak eleştiriler yöneltir. Bir tarafı devamcıları üzerinden Doktor’u mahkum etme çabası olarak görülse de, kendince Doktor’un olumlu ve öğrenilmesi gereken yanlarını da belirtir. Bu yanıyla eleştiri ilkine göre daha derli topludur.

Alayoğlu, Çağdaş Yol’un politik evrimini analiz ederken oldukça başarılı ama Doktor’u Çağdaş Yol üzerinden mahkum ederken hem haksız hem de başarısızdır. Yukarda söylediğim zorluk Alayoğlu için de geçerli. Ama Alayoğlu bunun farkında değil. Bu durum Ertuğrul Kürkçü’nün söylediklerine itirazından da anlaşılıyor. Doktor’da eksik olan şeylerin sebepleri üzerine hiç düşünmeden genel ortama ilişkin değerlendirmelerini sıralıyor.

Burada eksik yan Doktor’a açık alanda söyledikleri ve yaptıklarıyla bakıp bazı yerlerde doğru, bazı yerlerde yanlış eleştirilerde bulunmasıdır. Ama sorun şurada: 22 yıllık hapislik diyelim, bir ömre sığan pratik çileli devrimci yaşamın getirdiği “ketumluk” diyelim veya bir ömrü vererek sonuna kadar yürümenin rahatlığı denilebilir. Doktor asıl düşüncelerini ve görüşlerini açık alanda söylemez. Nitekim açık alanda söyledikleriyle legal çalışmadan öteye devrimci perspektifi sınırlı bir Doktor buluruz. Eserlerinin hemen hepsi yasal sınırları zorlar ama burada asıl engel yasal sınırlarda değildir. Bu Doktor’un ve genel anlamda Doktor kuşağının devrimci faaliyet tarzıdır. Onlar temel sorunları hiçbir zaman “uluorta” konuşmaz ve yazmazlar. Bundan dolayı Alayoğlu’nun “Asıl işleri (şiddet, iktidarı almak, yasadışı örgüt vb.) orduya havale etmiş” tespitine rahatlıkla varılabilir. Ancak bu kesinlikle gerçek durumu yansıtmaz.

Politik tespit ve değerlendirmelerinde Kıvılcımlı’nın son derece rahat ve “özgür” bir dil kullandığını söyledim. “Kanlı katil” olarak gördüğü Menderes’i “evliya” katına yükseltebilir. Yerden yere vurduğu İsmet İnönü’yü başka bir yerde göklere çıkarabilir. Ordu konusunda ise söyledikleri genel olarak methiyelerle doludur.

Doktorun siyasal yaşamında ve eyleminde öne çıkan hep halkın örgütlenmesi olmuştur. İki tür örgütlenme: 1. Devrimin öz örgütü proletarya partisi. Bu klasik Bolşevik partisidir. Ama Türkiye’nin partisi. 2. Çeşitli kitle ve halk örgütlenmeleri. Doktor, zamanının en ileri programı bugün de Türkiye devriminin özgül programı olan kesintisiz olarak sosyalizme geçecek Demokratik Halk Devrimi programını savunur. Bu program doğrultusunda proletarya partisinin oluşturulmasını ve halkın örgütlenmesini temel görev, her şeyin başı olarak almıştır. Bu yöndeki tüm ideolojik-politik tespitleri ve pratiğinde cuntacı, orducu hiçbir yan yoktur. MDD’nin kendisi ve uzantısı olan MDD’ci eğilimlerin hepsinde orduyla ve ordu içindeki cuntalarla organik ilişki vardır. MDD’nin kendisi bizzat orduyu gözeterek oluşturulmuş bir stratejidir. “Sivil-aydın-asker zümre”, “zinde güçler” tespitleri ve bu temellerde orduya ve Kemalizm’e umutlu ve iyimser yaklaşımlar buradandır. “Ordu gençlik el ele, milli cephede” vb. sloganlar bunun politik tezahürleridir. Milli Demokratik Devrim’in milli cephelerinin hepsinde Kemalizm ve ordu ittifak güçtür. Yukarıda belirttiğimiz gibi Kaypakkaya’da, Kemalizm hakkındaki ileri tespitlerine rağmen “milli burjuvazi” ittifak gücüdür. Sezar’ın hakkı Sezar’a verilecekse durum budur.

Ancak buradan öteye şu sorunlar ortada durmaktadır: Doktor’un pratiğinde ve devrimci mücadele tarzında klasik Leninist parti ve ayaklanmacılık ötesinde bir şey yok. Daha ötesi yasadışı mücadele ve devrimci şiddet üzerine satır aralarında söylediklerinden başka somut bir şey yazmamıştır. Yazdıklarıyla sınırlı olanlarla bir anlamda Alayoğlu’nun eleştirileri haklılık kazanır. Ancak gerek ’71’deki tavırları gerek reformculuk tespiti kolay ve yüzeysel bir yaklaşımdır.

Bir konferansta Kıvılcımlı’ya niçin Kürt meseleleriyle ilgili görüş belirtmediği sorulur. Kıvılcımlı elini açıp kapayarak “Sıkmıyor” der. Buna rağmen “Yol” çalışmalarını ’60’lı yıllarda tekrar yayınlamaması önemli bir olumsuzluktur. Yine Kaypakkaya’dan yaptığı, “1930’larda… TKP’nin şiarı ‘Kahrolsun Kemalistler’in faşist diktatörlüğü"… ama bu sonraları terkedilmiştir” alıntısıyla “Kuşaklar arası bağ” kurma konusundaki eleştirileri de haklıdır.

71 ve Kıvılcımlı

Alayoğlu, “Doktor’un ’71 kopuşundaki tavrı reformisttir” diyor ve arkasından yukarıda söylediğim gibi hem haklı hem haksız eleştirilerini sıralıyor. İlk yanlışı, süreci anlatıyor gibi olsa da konuyu tarihselliğinden ve ortamından kopararak ele alıyor olması. Zaten, “’71 kopuşuna karşı tavır” belirlemesi yerli yerine oturmuyor. Doktor ’71 kopuşuna her şey olup bittikten sonra tavır almıyor. Uzun yıllar boyu savunduklarıyla ’71’e gelen süreci adım adım ve her adımda hareketin temel zaaflarını esas alarak eleştiriyor ve kendi önerilerini savunuyor.

Doktor TİP’i çok ciddiye alır ve sonuna kadar TİP’e sahip çıkarak onu ilerletecek çok doğru eleştiriler ve önerilerini sıralar. Israrla bunun mücadelesini yürütür. TİP dışına atıldığında ve MDD saflarından da TİP’e dozajı sertleşmiş ama yine sahiplenen bir tavrı sürdürür. Daha devrimci ve savaşçı bir TİP için hep mücadele eder ve MDD’nin TİP’e yönelik sekter tavırlarını eleştirir.

MDD’ci saflardadır ama MDD’cilerden çok farklı bir tavırla aynı saflarda durur. MDD’yi teorik ve pratik eleştiri oklarının altına alır. MDD bölünmelerinde de tavrı aynıdır ve ayrılıkları aşıp büyük bir yasal partide derlenmeyi esas alır. Bunun için önce “sosyalist kurultay” önerisi yapar. Burada Yön-CHP-MDD-TİP’i de içine alan geniş bir yasal partiyi hedefler. Ardından Devrimci Derleniş Komiteleri’ne geçer. Devrimci Derleniş Komiteleri’nin bir hedefi “proletarya partisi”ni kurmaktır. Bu “proletarya partisi” ile önerdiği parti yasal bir partidir ama bununla sınırlı değildir. Bu geniş yelpazenin içinde “işçi-köylü gönüllüleri” diye özel olarak devrimci (çelik-çekirdek) kadroları ama yasadışı temellerde örgütlemeyi öngörür. Onların kendi etrafında “halk uyanış güçleri”ni örgütlemesini hedefler. Bütün bu çalışmaların tümüne birden baktığımızda politik hedefleriyle birlikte Bolşevik ayaklanmayı örgütlemeye çalışan klasik Leninist partiyi hedeflediğini görürüz. Leninist parti (proletarya partisi) yasal ve yasadışı tüm çalışmaların merkezi kurmayı olur. Yasal plandaki bütün faaliyetler yazdıklarıdır. Yasadışı faaliyetler ise kendi kafasındakilerdir. Bunları da ancak güvendiği çok sınırlı bir çevreyle paylaşır

Kim haklı?

Doktor Türkiye gerçekleri üzerine hayal kurmaz. Kiminle aşık attığının farkındadır. Uzun hapislik yıllarının ve tüm bu dönemler boyunca yaşadıklarının sonucu olarak aşırı ihtiyatlılığı, ketumluğu bugünden bakılarak kolayca eleştirilebilir. Ancak bu eleştiriler yerine oturmaz. 71’e gelirken Doktor arkasında son derece zor bir mücadele ve toplumsal hareketlilik bakımından alabildiğine kısır bir 50 yıl bırakmıştır. Hem devleti hem Türk toplumunu çok iyi tanımaktadır. Gelen dönemi ve varacağı aşamaları çok önceden görür ve politikalarını buna göre çizer.

Döneme bu perspektiften yaklaşan Doktor’un ’71 öncesi süreçte aldığı tavırların tümü yerli yerine oturur. Buradan tekrar Alayoğlu’nun katılmadığımız eleştirilerine geliriz. Alayoğlu bu eleştirileri alarak Doktor’u reformist kampa oturtur. “12 Ocak 1971’de Sosyalist gazetesinde ‘Başsız Develiğe Son’ yazısında yine parti inşasından bahsediliyor. Gerçek sosyalistin parti insanı olduğu vurgulanıyordu…” “15 Aralık 1970’de ‘Devrimcilerde Başsız Develik’ isimli yazısında Kıvılcımlı Al Aydınlık’ın bekle gör yaklaşımını eleştirerek, eylemciliğe karşı tavır alıyordu…” Alayoğlu’ndan aldığımız bu pasajlar eleştiri için yazılmış. Ama çok dikkatsiz. Hadi eylemciliğe tavır alışını eleştirmesini anlayalım ki; bu da tartışılır. Eylemcilik eleştirilmez diye bir kanun mu var. “Somut şartların somut tahlili” diye bir şey var. Ama daha önemlisi ortada TİP dışında bir örgüt yok ve mücadele hem çok şiddetleniyor hem de Doktor’un çok net olarak gördüğü ve sürekli üstüne bastığı gibi faşizme doğru gidiyor. Alayoğlu ne diyor? Bu koşullarda Doktor partisizliği mi savunmalıydı?

Doktor’un ünlü “Yeter Be” yazısı bile, orduya yönelik ve eleştirilecek yanlar dışında yukarıdaki perspektifiyle uyumludur, ve kendi açısından Doktor haklı bir noktada durmaktadır. Alayoğlu’nun eleştirmek üzere aldığı diğer yazılar da hakeza. Alayoğlu burada yukarıda da söylediğimiz gibi kendi durduğu noktadan ’71’e bakıyor ve Doktor’u ’71’in karşısına ve reformcu safa yerleştiriyor. Alayoğlu bugünden bakıyor, Doktor günün içinde mücadele ediyor. Alayoğlu haklı olarak bugün ’71’in her şeye rağmen silaha sarılmasını “devrimcilik” ve “kopuş” olarak değerlendiriyor. Doktor silaha sarılmak intihardır diyor. Kim haklı? Sorunun cevabı kolay değil. Hoca Nasrettin olsaydı her ikisi de haklı derdi. Alayoğlu ’71’e haklı ve doğru bir yerde durarak “devrimci kopuş” diyor. Peki, Doktor, “Yapmayın, bu işin sonu faşizmin cehenneminde bitecek” derken haksız mıdır? Başka nasıl davranabilirdi?

’71’de Doktor’un tavrı doğru anlaşılmak durumundadır. Doktor başlayan sürecin nereye doğru evrileceğini çok önceden görür. Daha, “Anarşi Yok, Büyük Derleniş” broşüründe: “Son kerteye kadar kritik durumdayız… Bu kargaşalıkta herkesin payı büyük… Bir elin sesi çıkmaz. Finans kapitalin önünde sol devrimcilerimiz, İsrail önünde Arap devletlerine döndüler. Yuvarcıkların (mahfillerin) yağdırdıkları suçlamalar kin’den, dağınıklık’tan, bozgun’dan başka bir şey getirmez oldu. Herkes yanıldığını illa faşizmin zindanında mı öğrenecek?” Bir alıntı daha zorunlu oluyor: “… Türkiye içinde dışında, kurulmuş kurulacak bütün devrimci yuvarlar … ya anlayışla dayanışacaklar; yahut finans-kapitalin sırat köprüsü üstünde boynuzlaşan beyinsiz keçiler gibi faşizm cehennemi içine yuvarlanıp yanacaklar. O zaman birbirlerine sarılınsa da iş işten geçmiş bulunur.” [18]

Doktor genel siyasal süreci neredeyse kendi yazdığı bir senaryo gibi önceden görür aynı biçimde devrimci hareketin gerçekliğini de doğru olarak görür. Bölünmeler başlar ve hızlanır, ana bölümler dışında da Doktor’un “yuvar” dediği grupçuklar oluşur. Hareketin örgütlülük düzeyi her geçen gün geriler. Kitle bağları pamuk ipliğine bağlıdır. Kadroların örgütlülüğü, bilinç düzeyi geri, tecrübeleri zayıftır. Politik olarak öne çıkanların Marksizm bilinci geri, Türkiye gerçeğine yaklaşımları hayalcidir. Hareketin ilk darbede tuzla buz olacağı açıktır. Bu gerçekleri Doktor hep öne çıkarır ve bu temelde eleştirilerini sertleştirerek sürdürür. Bu koşullarda Doktor’un eleştirilerden vazgeçip sürüklenen ortama uyması hiçbir gerekçeyle öne sürülemez ve böyle yapmadığından dolayı kolaycı bir mantıkla “reformcu” kampa yerleştirilemez.

Asıl ilginci, “Taslak” 71’le ilgili değerlendirmesinde Doktorla aynı yerdedir. “Komünist hareketlerin 1970, 1978, ve1989’da başlayan sosyal hareketteki durgunluk ve gerileme eğilimine gösterdikleri tepki , küçük burjuva devrimciliğinin üzerlerindeki etkisinin ve durumu anlama – kavrama konusundaki dehşet verici aymazlıklarının açık göstergeleridir.”[19] Burada söylenenler açıktır. Komünistler içine kimler giriyor bilmiyoruz ama bu komünistler “dehşet verici aymazlık” içindeler. 1970’de sosyal hareketteki gerileme eğilimini anlamadıkları için... Aynı yerden Taslak şöyle devam ediyor: “…kitleler geriliyormuş ne gam! ..her üç durumda da, küçük burjuva devrimciliğiyle, hem duruma yaklaşım hem de durumun sonunda kader birliği içinde olunmuştur. Yükselen mücadele havası ve bozgun.”[20] Burada birçok sorun var. Taslak 71’e verdiği payeleri geri alıyor gibi. Özellikle “kader birliği içinde” olmayı eleştirmesi yanlış. Alayoğlu benzeri eleştirilerinden dolayı Doktor’u çok kolayca reformcuların içine atmıştı.

Konuya Alayoğlu’nun da yazısında kullandığı “Taslak”taki bir tespitle devam edelim: “12 Mart dönemi devrimciliği ‘gereğinden çok ileri’ gitmiştir. Çünkü ‘gereğince’ hareket eden hiçbir akım devrimci olamamıştır. Bu bir tarihsel saptamadır”[21] Önemli ve doğru bir tespit ama zorlanırsa suyu çıkar. Alayoğlu biraz böyle yapıyor. Bu tespitten kalkarak Doktor’un ’71 karşısında ve reformcu kampta olduğuna hükmediyor. Uyarılarından ve haklı eleştirilerinden vazgeçip sanki “kör gözüm parmağına” demesini istiyor.

’71 öncesi Doktor’un tavrı Paris Komünü öncesi Marx’ın tavrına benzetilebilir. Marx, Paris Komünü’nün yenileceğini önceden görür ve bütün gücüyle önlemeye çalışır. “Ayaklanmak intihardır” der. Ayaklanma gelip çattığında tereddütsüz destekler. Doktor’un sonrasında ne yapacağı, yaşasaydı ’71’i nasıl değerlendireceği meçhul. “Ordu Kılıcını Attı” ve sonrasındaki “silahla oynanmayacağı” vb. eleştirilerine rağmen kimsenin müneccimlik yapmaya hakkı olamaz. Zira “Ordu Kılıcını Attı” Sosyalist gazetesinin manşet yazıdır. Elimde nüshası olmadığı için hatırımda kaldığı kadarıyla yazıyorum. Aynı gazetenin ikinci büyük manşeti faşizme karşı birlik ve mücadele çağrısıdır. Bu yazı da faşist bir darbenin gelmekte olduğu ve faşizme karşı ittifakları ivedi olarak gerçekleştirme çağrısıyla biter. Onun için bu yazılar sonrasını gösteriyor denemez. Daha önemlisi Kıvılcımlı geleneğinin tavırları Doktor’un da aynı tavrı göstereceği sonucunu hiç vermez. ’71 dahil her dönem için reformculuk-devrimcilik ayrımının önemi vazgeçilmez ama kaba yaklaşımlar sakattır. Kaba yaklaşımlar benzeri ölçüleri aynı mantıkla Marx’a vurduklarında kocaman bir “reformcu Marx” bulurlar. Üstelik Doktor’un yaşam boyu hapsi filan düşünülürse işler iyice karışır.

Yine Taslak’taki “gereğinden ileri gitme” tespitinin çerçevesi “gereğinden çok ilerilere” götürülürse saçmalaşır. Hiçbir maceracılığı hatta provokasyonu eleştirilemez mertebeye yükseltir. ’71 “ileri gitmiştir” ve devrimcidir. Ancak sonrası sorunludur. ’71 bir zorunluluksa sonrası bu zorunluluğun ötesindeki eksik, hata ve yanlışların bilimsel analizini şart koşar. Sonrasında aynen tekrar edilemez. ’71 “devrimci kopuş”tur ama aynı zamanda halen kurtulamadığımız birçok hastalığın da kaynağıdır. Grupçuluk, rekabet, bölünme, örgütler arası çatışma, teorinin küçümsenmesi ve teorik yüzeysellik, dış dünyayı taklit ederek program, strateji çizmek hatta bunu örgütsel boyuta kadar uzatmak… Bir de ’71’i fetiş haline getirmek var ki evlere şenlik. ’71’in öncüleri “devrimci kopuş” gerçekleştirdiler ama sonrasının değerlendirmesini yapmaları fiziken imkansız ama devamcıları sadece tekrarla yetindiler.

Kılıcını atan ordu mu faşizm mi?

Alayoğlu’nun Doktor’un her yerde “ilkel sosyalizm” araması ve görmesini eleştirmesi gibi kendisi de Doktor’un her satırında “orduculuk” arıyor. Bulmakta da zorlanmıyor. Doktor’un ’71’e gelen döneme ilişkin söylediklerinden sadece “ordu” beklentisi çıkarmak ve aynı anlama gelmek üzere diğer tüm söylediklerini anlamamak veya hiç görmemek nesnel bir tavır olmuyor. Türkiye’de çokça yapılan ve kimsenin de bir hayrını görmediği rakibi “mat etmek” tarzını tercih ediyor. Böyle yapmakla haklı olarak gördüğü ve eleştirdiği önemli noktalar da güme gidiyor.

Alayoğlu eleştirisinin kapsamını geniş tuttuğu için rahatlıkla her konuya giriyor. ’71 ve gelen döneme ilişkin tüm sorunlara giriyor. Doktor’un belli konularda doğru önerilerde bulunduğunu da kabul ediyor. Ama “Bunları da cuntacılık için böyle yapıyor” diyerek önemsizleştiriyor. Halbuki kendisi “Teori ve politika aynı şeyler değildir, aralarına epistemolojik engel koymak zorunlu” diyor. Hatta ikisi arasında “ilişkiden önce ilişkisizlik” olduğunu ileri sürüyor. Yine TP’den biliyoruz ki “Marksizm’in temeli bilimdir” diyorlar. Bu söylediklerine titizlikle uygun davranmaya çalışıyorlar. Alayoğlu bu eleştirisinde aynı şeyleri tekrar etmesine rağmen hiçbir titizlik göstermiyor. Eğer biraz dikkat etseydi bazı çelişkiler görmesi kaçınılmazdı. Çelişkiler şunlar: Doktor 12 Mart öncesi yazılarında o dönem kimsenin görmediği bir gerçeği görüyor. Faşizm geliyor diyor. TİP’in “Aman faşizm gelir ha” umacısı dışında gelen faşizm üzerine söz söyleyen kimse yok. Tersine herkes devrimin öngününün ruh haleti içindedir. Çelişki burada. Gelenin kimin eliyle uygulanacağından hiç süphesi yok. Doktor budur. Bilimsel tahlil yaparken ordu eliyle faşizmin geleceğini söylüyor. Politikadan bakarken “ordu kılıcını attı” demekte tereddüt etmiyor.

Taslak’ta bir ifade var: “TKP-ML Hareketi o dönemde, kendini hem geleneğimiz. hem de tüm devrimci hareket içinde biricik kılan bir temel tez koymuştur” diyor.[22] Tüm devrimci hareket içinde “biricik” sıfatını hak eden teze geliyoruz: “Türkiye geri kapitalist bir ülkedir ve bu kapitalizm esas olarak ‘Prusya tarzı’yla gelişmektedir.”[23] 1976’daki bu tespiti böyle değerlendiriyorlar. Doktor bu tespitleri daha ileri boyutlarda, daha düzgün ifadelerle ve bütün ayrıntılarını geliştirerek 50 yıldan beri yapıyordu. Yukarıdaki tespiti “biricik” görüp 50 yıllık daha ileri şeylere hiç önem vermemek uygun bir tavır değil.

Evet, yukarıdaki tespit doğrudur, 1975’deki TKP (B) programında da hemen aynı sözcüklerle (Prusya tipi) yer almıştır. Ama burada her şey baş aşağı duruyor. Bir: İlk önce bu yeni değil, çok eski bir tespittir. İki: Bir tespitin çok önemli olması için illa özel bir ekibin mi söylemesi gerekiyor? Bir tespit daha önce yapılmışsa bilimsel dürüstlük onu belirterek korunur. Marx başkalarının söylediklerini ben buldum diye ortaya çıkarsaydı ne olurdu? Yok, biz bunu yeni öğrendik deniyorsa, cahillik mazeret olamaz. 50 yıllık bir doğrudan haberdar değilseniz, bu sizin en azından bu alanda öncü değil nal topladığınızı gösterir.

Bunlara rağmen niçin bu konuya girildi? Bakış ve yönteme ilişkin. İstediğiniz zaman bakıyor ve iyi süzüyorsunuz. Kara gecede, kara koyunun altında, kara kuzuyu görüyorsunuz. Alayoğlu iki yazıda da aynı yeteneği sergiliyor. İsteseydi programatik olarak Doktor’un en azından benim yukarıda kısa kısa aktardığım Kemalizm üzerine görüşlerinin, en doğru, o zaman için “biricik” olduğunu çok rahat anlardı. Yine kendi tarzına uygun “bilim” adına hakkını teslim ederek politikalarının eleştirilerini yine yapabilirdi.

Doktor’un talihsizliği 12 Mart sonrası Sosyalist’te yayınlanan “Ordu Kılıcını Attı” yazısıdır. Daha sonra Doktor hep bu yazıyla anılmış veya hatırlanmıştır. Kısa bir dönem sonra hastalığının ağırlaşmasıyla Türkiye’yi terk etmiştir. Ömrü boyunca savunduğu sosyalist ülkeler tarafından hasta, hatta ölüm döşeğinde kapı dışarı edilmiştir. Uzun ve çileli bir yolculuk sonunda Yugoslavya’da ölmüştür. Dolayısıyla bu yazısı ve sonrasındaki gelişmeler konusunda neler düşündüğü ve nasıl tavır alacağı bilinemez olarak kalacaktır.

Devrimci Harekette Kıvılcımlı etkisi

Doktor öldü, “Ordu Kılıcını Attı” yazısının etkisiyle “cuntacı”, “orducu” görüntüsü daha bir kalıcı oldu. Buna rağmen Doktor Türkiye Devrimci Hareketi’ni (TDH) oldukça güçlü bir şekilde etkilemiştir. Etkileri Doktor takipçilerinden daha öteye uzanmıştır. 12 Mart sonrası ilk kurulan yasal sosyalist parti olan “Türkiye Sosyalist İşçi Partisi” (TSİP) Doktor’un görüşlerini kabul etmekteydi. TSİP yasadışı TKP(B)’nin çalışmaları üzerine kurulmuştu. TKP(B)’yi değişik geleneklerden gelerek oluşturanlar, “ordu” konusundaki görüşleri tartışılmak üzere Dr. H. Kıvılcımlı’yı kendilerine temel almıştır. TKP(B), 12 Mart sonrasından 1976 yılına kadar Doktor’un teorik ve siyasal görüşlerini esas alarak mücadele yürütmüştür. 1976 yılında TKP(B) Merkez Komitesi’nin aldığı bir kararla başlayan tartışmalar sonucu bir Doktor eleştirisiyle Kıvılcımlı’dan kopulmuştur. Daha doğrusu yetersiz, basmakalıp ve Avrupa merkezci bir bakış açısıyla Doktor’un üzerinden atlanmıştır.

Yukarıda TDH geneli için söylediğim gibi TKP(B) açısından da eğer hakkı verilerek Doktor’la ciddi bir hesaplaşma yaşanabilseydi teoriden kopukluk, teorik yüzeysellik bu derece derinleşmezdi. TDH’de teorik miras bir yerde duruyor, onunla ancak iman düzeyinde sıkı bir ilişki kuruluyor ama amel olarak hiçbir etkisi görülmüyor. TDH’nin pratiğine Marksist teori yön göstermiyor. Marksizm boyunlara asılan bir “muska” derekesine düşürülüyor.

1975 yılından itibaren kitle mücadeleleri hızlı bir yükselişe geçti. Pratik mücadelenin akıcılığı içinde Türkiye’de başka rüzgarlar esmeye başladı. TKP(B)’nin yasal uzantısı durumundaki TSİP yönetiminde Sovyetler Birliği dolayısıyla TKP etkisi güçlendi; özetle, o günün ortamında Doktor bir yük haline geldi. Tamamen politik bir sebeple bir eleştiriyle Doktor’dan kurtulmak istedik. Bu bir yanıyla bindiğimiz dalı kendi ellerimizle kesmek gibi bir şeydi. Gerçekte tarihsel teorik mirasla kopuştuk.

Biz Doktor’dan koptuk ama Doktor bizi bırakmadı. Sonraki pratiğimizde reddetmemize rağmen derin izler bıraktı. Yayınlanan “Doktor Eleştirisi” Alayoğlu’nun ilk yazısının belli bölümü ile üst üste düşüyordu. Ancak söylediğim gibi Doktor’un üzerimizdeki etkileri hep devam etti. Doktor’dan çok şey öğrendik.

Doktor’dan çok şey aldık. Ordu üzerine söylediklerini çok tartıştık. 12 Mart üzerine yazdığı “Ordu kılıcını attı” yazısı üzerinde hiç durmadık. Bizim için en önemli miras ve devrimci olan yanı Türkiye’nin özgüllüklerine yaptığı vurguydu. Soyut kelam etmiyordu. Türkiye’de devrim yapmayı gerçekten isteyenlere zengin bir hazine sunuyordu. Türkiye gerçeklerini anlama çabasını Doktor’dan aldık.

Kıvılcımlı’dan çok şey aldık. Dine yaklaşım, tarih bilinci... Aydınlanmacı, batıcı sol localardan koptuk. Türkiye gerçeğine dönerek Türkiye tarihinde ne varsa aramaya koyulduk. Alevilik, Türkmenler, İslam, Osmanlı, Türklük… bu konularda derinleştik. Bazı tespitlerde Doktor’la ters düştük ama onun açtığı yoldan yürüdük. Baba İshak’tan Bedrettin’e, Celali, Türkmen ve Alevi ayaklanmaları, kısaca tarihteki tüm halk ayaklanmalarıyla ilgilendik. İslamiyet’teki İsmailiye ve Hassan Sabah’a, teorik olarak İslam dinine yoğun olarak yöneldik. Bütün bunlardan öğrendiklerimizi kendimizin kılarak edinmeye çalıştık.

Doktor’un Sovyetler Birliği ve reel sosyalizme açık eleştirisi yok. Ama sınırlı Stalin eleştirileri bizim için yeterliydi. Net, kararlı bir şekilde Sovyetçi kampta yer aldık. Sovyetler Birliği’ni dünya devriminin kalesi olarak gördük ve buna iman ettik. Enternasyonalizmi sosyalist kampı savunmak olarak anladık. Buna rağmen Sovyet tezlerini eleştirmede hiç tereddüt etmedik. Türkiye devrimi üzerine görüşlerimizi oluştururken Sovyetler Birliği ne diyor diye hiç düşünmedik. “Kapitalist olmayan yol”, “Barışçı geçiş” vb. gibi zırvalara hiç aldırmadık.

En keskin iç çatışmalar döneminde Çin Halk Cumhuriyeti ve Arnavutluk’u sosyalist ülkeler olarak kabul ettik. Politikalarını eleştirdik ama bizim gibi düşünmedikleri için birer sosyalizm deneyi oldukları konusunda tereddüt etmedik. Mao’yu ve Maoculuk’u çok yönlü eleştirdik. Çin devrimini ve önderi Mao’yu devrimci saflardan silmek gibi bir saçmalığa düşmedik. “Maocu bozkurtlar” deyimini hiç kullanmadık. Saflarımızda zaman zaman boy veren bu yönde eğilimlerde mücadele ettik. Bir kongre kararıyla Maocu ve Arnavutçu çizgide mücadele edenleri devrimci ve anti-faşist mücadelede müttefik olarak belirledik.

Doktor’un Stalin eleştirilerinden “Kruşçevcilik”, “Gorbaçovculuk” çıkarmak bir yana, sosyalist yasallığı ve devrimci eleştiriyi yüksekte tutmayı anladık. Örgüt içi sosyalist hukuku başa alarak kişi veya organ veya örgüt fetişizminden kurtulduk. Saflarımızda devrimci eleştiri ve örgütsel hukukun temel kriterleri olarak kongre ve konferansları esas aldık. En önemlisi kendi kendini eleştiri ve halka karşı açık olmayı devrimci bir silah haline getirdik.

Kıvılcımlı’dan çok şey öğrendik. Enternasyonalizm anlayışımız dönemin yanlış geleneğinden etkilendi ama katıksız enternasyonalist bilincimizi hep canlı tuttuk. Bunu Türk ve Türkiye gerçeğinden kopmadan kazanabildik. Kürt ulusal sorunu konusunda bildiğimiz sadece “sömürge” tespiti yaptığıydı. Altını doldurmamız için bu kadarı yetti. 1978’de Kürdistan’ın sömürge olduğunu kabul ettik. 1980 yılındaki I. Kongre ve konferansımızla Kürt devriminin ayrı bir hatta yükselebileceğini ve bunun haklı ve devrimci bir gelişme olacağını kongre kararı haline getirdik.

TDH’de olmayan bu “özgün” arayışlar ve eklenebilecekler bize gökten gelmedi veya çok yetenekli, öngörülü, derin Marksist birikime sahip olduğumuzdan bu sonuçlara varmadık. Böylesine geniş bir bakış açısının kapılarını bize Dr. Hikmet Kıvılcımlı açtı. Bugün kuru, donuk kavramlardan kurtulup Türkiye, Kürdistan ve İslam dünyasının gerçeklerine Doktor Kıvılcımlı’nın öncü fikirleri bizi taşımıştır. Bugün de bu sorunlar TDH’nin kıvrandığı krizin anahtarlarını içinde taşımaktadır.

Bir kök gerekli mi?

Alayoğlu eleştirilerini sürekli Kaypakkaya’nın görüşleriyle destekleyerek devam ettiriyor. Taslak’ta Kaypakkaya zaten TDH’de “politik Marksizm”in ilk oluşumu olarak görülüyor. Kaypakkaya hiç eleştirilmeden sahipleniliyor. Kaypakkaya’yı ve TKP-ML’yi Türkiye Marksizminin kaynağı olarak almak TP’nin savunduğu Marksizm anlayışıyla çelişkili bir durumdur. Marksizm TP’nin iddia ettiği gibi “teorik bir bütünlükse” İbrahim böylesi bir Marksizm bilgisinden ayrı bir yerdedir. Bu ayrıca onun suçu veya eksikliği de değildir. Çünkü bu böyledir. İbrahim öldüğünde Türkçe’ye çevrilen Marksist eserler bellidir. Buna rağmen İbrahim’in Marksistliğini, üstelik yetkin bir Marksist olduğunu iddia edenler çıkabilir. Ama Marksizm’e “bilimsel bir bütünlük” diyenlerin aynı lüksü olamaz.

İbrahim bütün övgüleri hak eden genç ve parlak bir devrimcidir. Türkiye’de döneminde öne çıkan genç teorik beyinlerden biridir. İbrahim’in Marksizm’in bilimsel sistematiğinden uzak olması onu önemsizleştirmez. Tersine yetersiz Marksizm bilincine rağmen, kısa yaşamında Kemalizm ve Kürt sorununda devrimci sonuçlara varması onun teorik yeteneğinin gücünü gösterir. Yaşasaydı nasıl teorik sıçrama yapmaya aday olduğunu gösterir. Daha fazlasını değil. Daha fazlasını İbrahim’e atfetmek İbrahim’in değil atfedicilerin idealizmini gösterir. Marksizm’in temelinin “bilim” olduğu konusunda ciddi olan TP’nin iki önemli politik sorunda doğru görüşler ileri sürmeyi Türkiye Marksizm’ine temel alması tek kelimeyle tutarsızlıktır.

Kaypakkaya’nın tutarlı devamcılığı TKP-ML bile değil şimdiki adıyla Maoist Komünist Parti’dir (MKP). TP hem Marksizm’de pozitivist ve idealist etkileri silmeyi önüne koyup hem Kaypakkaya’yı bu biçimiyle ele alamaz

Konumuz Kaypakkaya olmadığı için şu kadarını belirterek geçelim. Kaypakkaya bu iki sorun dışında Türkiye’nin dışında başka bir yerde devrim yapmaya çalışır. Programından kavramlarına, yönteminden sınıfsal-stratejik konumlanmaya ve mücadele tarzlarına varıncaya kadar. TP Türkiye Marksizmi’ne bir kök ve kaynak veya başlangıç aramaktan vazgeçmelidir. İlla bir kök aranacaksa bu Osmanlı Amele Fırkası’na gider. Orda durmaz Bedrettin’e, Babailere, kısaca bu topraklarda sömürüye ve zulme karşı en eski başkaldırılara gider. Ama bir ilk Marksizm kökü olmaz. Bir süreç, sürekli gelişen bir harekettir söz konusu olan. Bu tarzda yaklaşımların hepsi keyfi seçmeciliklere yol açar. Halbuki “Marksizm’in alanı” gibi bir kavrama varanlar Türkiye Marksizmi’ne de keyfi seçmeci bir ilk anlayışından kurtulup genel bir süreç olarak bilimsel bir çerçeveye oturtmalılar. Ellerinde bunun verileri zaten var.

Buraya kadar söylediklerimiz; Doktor’da hiç yanlış bulunmaz, ne yaptı ne söylediyse doğrudur biçiminde bir Doktor savunusu olarak anlaşılmamalı. Böylesi anlayışlarla Doktor acımasızca alay eder. Doktor’da eksik yanlar vardır ve bunlar ciddi eksiklerdir. Doktor kadrolaşma, örgüt ve siyasal pratik açısından teorik düzeyinin zıttı bir yerdedir. Doktor da içinde olmak üzere TDH’nin neden maya tutmadığı hala tam olarak kavrayamadığımız can alıcı sorunlarımızın başında gelmektedir.

Alayoğlu Teori ve Politika’nın en üretken yazarlarından. İyi bir birikime sahip olduğu anlaşılıyor. Ek olarak teoriye yatkın bir kafası var. Bu yazılarında da ciddi bir emek ürünü ve kendince yetkin tespitlerde bulunuyor. Buna rağmen, her iki yazıdan, bildiklerini veya birikimini tam hazmedememişlik, hamlık veya oturmamışlık hissediliyor. Marksizm “ölçülerini” alıyor, Kıvılcımlı’ya vuruyor, “uyuşmuyor” diyor. Nerede uyuşmadığı üzerine düşünmüyor. Hatta Kıvılcımlı’nın ne demek istediğini bile anlamaya çalışmıyor. Marksizm’in çokça Avrupacılık kokan bir yorumuyla Kıvılcımlı’yı mahkum ediyor. Bundan dolayı kitabi ve seçmeci kalıyor. Asıl olarak Marksizm’e dışardan sızmış yanlış kalıpları kırma görevini öne alan bir eğilimin temsilcisi olarak Kıvılcımlı eleştirisinde başarısız kalıyor.

Kilit halka

Bütün bunlardan sonra Alayoğlu’nun temel bir tespitine geri dönüyoruz: “Kıvılcımlı özgün olmaya çalışmadığı, Bolşevik, III. Enternasyonalci dönemlerinde özgün sonuçlara ulaşmıştır. Özgün olmaya çalıştığı dönemler ise hem teorik hem politik açıdan başarılı olmayan özellikle politik açıdan –tüm kişisel tarihine rağmen– devrimci olmayan bir pratik doğurmuştur.”[24] Bu önermenin birinci iddiasını tam tersine çevirmek gerekiyor veya tam tersi doğrudur. “Birinci Kıvılcımlı” veya Yol’daki Kıvılcımlı’da özgün olan bir şey yoktur. Tersine kalıpçılık denilebilecek tarzda takipçilik vardır. Nitekim Alayoğlu da bu yanları tespit ediyor, “pro-sovyet” ve benzeri eleştiriler getiriyor. Kıvılcımlı Yol çalışmalarında elbette çok ileri bir teorik gelişkinlik sergiliyor. Ama hepsi bu kadar. Yetkin bir takipçidir.

Doktor olumlu olumsuz tüm söyleneceklerden öte bir yerde durmaktadır. Marksizmin Avrupacı hegemonyadan kurtulup dünyalılaşmasında Doktor kilit halkadır. Doktordan başka hiç bir devrimci bu göreve soyunmamıştır. Lenin ve Mao klasik kapitalizmin eleştirisi temelinden varılan sonuçlarla yürüyememiş ve teoriyi bu noktada zorlayarak ilerleyebilmiştir. Ancak yaptıklarının teorik analizini sonuna kadar götürmemişlerdir. Bu bakımdan da Marksizmin dünyalılaşmasında Doktor tek halkadır.

Yol’daki Kıvılcımlı, klasik Marksist ve aydınlanmacılığın etkileri altındadır. Nitekim Osmanlı’dan günümüze tüm yukarıdan gelen “yenilikçi” Batılılaşma çabalarını olumlar ve destekler. Bunlara karşı gelişen halk hareketlerini gerici olarak mahkum eder.

“İkinci Kıvılcımlı”, Allah, kitap, peygamber, cennet, cehennem, İslam, diğer dinler, Ahilik, Alevilik, tarihsel devrimler, barbarlar vb. vb. diyen Kıvılcımlı. Marksizm düşüncesini olgunlaştırmış, hemen her satırında “özgün” konuları işleyen Kıvılcımlı. Teoride hep aynı yerde Marksist Kıvılcımlı, politikada kendinden emin, eğen-büken, çelişkili, zaman zaman kendi kendisinin tam tersi görüşleri sıralayacak denli rahat bir Kıvılcımlı.

Doktor Marksizm’i proletaryanın ideolojisi olarak anlar ve bunda hiç tereddüt etmez ama burada durmaz. Marksizm’in sadece kapitalizmin alanında etkili olacağını sananların tersine Doktor Marksizm’i derinliğine ve genişliğine, dünyanın ve tarihin bütününe taşır veya bütün ömrünce bu yönde mücadele eder.

Kıvılcımlı Yol’daki çizgisini düz olarak devam ettirseydi, netameli konulara el atmasaydı, yine de, TDH’nin en yetkin teorisyeni olmayı, açık fark arayla devam ettirirdi. Ama asla Kıvılcımlı olamazdı. Benzerlerinden her ülkede çokça bulunan mektebin sadık bir izleyicisi olarak kalırdı . Kıvılcımlı asıl olarak içerdiği bütün çelişki ve sorunlarla birlikte, Tarih Tezi’yle ve sonuçlarıyla önemli ve “özgün”dür.

 
 


[1] Dr. H. Kıvılcımlı, Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama

[2] Ertuğrul Kürkçü, “Söyleşi”, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Devrimci Hareketin Genel Otokritiği, Alaz Yay., s. 154

[3] Melik Kara, “Devrimcilerin Marksizmi”, Teori ve Politika 12, Güz 198, s.13

[4] Ali Osman Alayoğlu, “Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve Politik Sonuçları”, Teori ve Politika 12, Güz 1998

[5] A.g.e., s. 46

[6] A.g.e., s. 47

[7] Kıvılcımlı, Toplum Biçimlerinin Gelişimi, s. 15

[8] “Marx’tan Engels’e mektup” (2 Haziran 1853), Marx-Engels, Din Üzerine, Sol Yayınları, s. 123

[9] “Engels’ten Marx’a...” (6 Haziran 1853), a.g.e., s. 123

[10] Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, s. 12

[11] Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, s. 253

[12] Kıvılcımlı, Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama, s. 362

[13] Alayoğlu, Teori ve Politika 12, s. 66

[14] A.g.e., s. 66

[15] MDD Broşürü, s. 25’den aktaran: Dr. Kıvılcımlı, Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama

[16] Kıvılcımlı, a.g.e.

[17] Alayoğlu, “Bir ‘Yol’ Hikayesi: Kıvılcımlı Geleneğinin Politik Analizi”, Teori ve Politika 23, Yaz 2001

[18] H. Kıvılcımlı, Anarşi Yok! Büyük Derleniş!

[19] Melik Kara, İ. Mert, S. Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı (Taslak), s. 46

[20] Taslak, s. 46

[21] Taslak, s. 44

[22] Taslak, s. 45

[23] Taslak, s. 45

[24] Alayoğlu, “Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve ...”, a.g.e., s. 46

Okunma 24605 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.