Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Bilim Olarak Tarih Üstüne

Yazan

Ali Osman Alayoğlu

Giriş

Marksizmin temel ayıracı bilimdir. Bilim ayağını yok saymak Marksizmi herhangi bir burjuva akımıyla eşdeğer tutmaya denk düşer. Böyle bir hata, Marksizmin gerek teorik sistem olarak gerekse ezilenler ve işçi sınıfıyla bağ kuran bir politik hareket olarak diğerlerinden ayrımını ortaya koyan yönünü yok sayma anlamına gelir. Bu nedenle Marksizmin bilim ayağını reddedenlerle net bir çizgiyle ayrılmak gerekir. Her ne kadar birçok Marksist de aynı reddi cesurca (Gramsci) ya da gizlice yapıyorsa da, ısrarcı olmak hayati önem taşımaktadır.

       Marksizm, ezilenlerin bugünü incelemeden reddederek kurdukları gelecek düşlerini ve sürekli tekrar eden kahredici yenilgilerini bir sona kavuşturmuş, toplumun zorunlu yasalarını göstermiştir. Marksizm tarihte ilk kez olanı inceleyerek reddeden bir teorik sistemdir. Marx, herhangi bir erek'e dönük çalışma yapmasıyla değil, yaptığı çalışmanın sonuçlarının proletarya diktatörlüğüne ve komünizme varmasıyla bir dönüm noktasını işaret etmiştir. Tarih Bilimi, tüm toplum biçimleri gibi kapitalizmin de belirli nedenselliklerle doğduğunu ve gene belirli nedenselliklerle son bulacağını ortaya koymuş, kapitalist toplum biçiminden çıkarılabilenler ışığında, zorunlu olarak komünist toplumun geleceğini öngörmüştür. Bu öngörü, kesinlikle ütopik değil, bilimseldir; ezilenlerin tarihsel olarak ancak kapitalizmle, kapitalizmin aşılmasıyla -ilk kez- kazanabileceklerinin, kahredici kaderlerini kırabileceklerinin göstergesidir. Marx eğer köleci toplumda ortaya çıksa ve aynı şeyleri söylese ona kesinlikle ütopik dememiz gerekirdi; ki zaten çıkamazdı.

            Kısaca; Alman felsefesi, Fransız ütopik sosyalizmi ve İngiliz iktisadı üstüne oturan ve bu üçlünün basit bir toplamından kategorik olarak farklı bir şey ifade etmekle, sadece bu üçlüyü değil, genç Marx-Engels'i de aşan, böylece yeni bir bilimsel kıtanın açılmasına olanak sağlayan Marx-Engels'ten söz ediyoruz.

            Temel ayıracı bilim olan Marksist teorinin tarihteki gücü "...işçi ve kitle hareketleriyle buluşması değil, işçi ve kitle hareketleriyle buluşan diğer tüm akımlardan farklı olarak bilimsel bir temelde var olması ve işçi hareketiyle teorik bir bağa sahip olmasıydı."1 Althusser'in "insanlık tarihinin en büyük olayı"2 diye nitelediği bu buluşmanın temel ayağı olan bilimi daha iyi kavrayabilmek, Marksist bütünsellik içindeki yerini netleştirmek için —genel olarak— bilimlerden yola çıkmanın, epistemolojik düzeyde kurulan bilimlerin ontolojik düzeyle ilişkisini —bilime materyalist bakış temelinde— incelemenin yerinde olacağı düşünülebilir. Bu inceleme, tekrar Tarih Bilimine döndüğümüzde kimi işlevler üstlenebilir.

Bilime Materyalist Bakış

1- Nesne, bizim dışımızda, kendinde-şey olarak vardır.

2- Bizim dışımızda, kendinde şey olarak varolan nesnenin bilgisini edinebilir, kendinde şey'i bizim için şey'e dönüştürebiliriz.

            Materyalist epistemoloji bu iki temel tez üzerine oturur. Böylece, bizim dışımızda varolan bir dünyayı reddeden öznel idealizmle ve dışımızdaki dünyanın varlığını kabul etse bile, bilinebilirliğini reddeden bilinemezcilikle ayrılır. Özellikle felsefeye bulaşmış olan bilim adamlarında çokça görülen bilinemezciliğin mahkum edilmesi gerekmektedir. En güçlü şekilde Kant'ta ifadesini bulan bu epistemolojiye göre kendinde şey bilinemezdir. Kant'ın bilinemez kendinde şey'i belli bir zaman dilimi için geçerli bir varoluşun mutlaklaştırılmasından başka bir şey değildir. Bilemediğimiz kendinde şey'ler tarihte hep varoldu ve varolacaktır; ama bu kendinde şey'lerin bilinemez olduğu anlamına gelmemektedir. Birçok kendinde şey bilinerek bizim için şeye dönüştürülmüştür ve bundan sonra da dönüştürüleceği kesindir.

            Bizden bağımsız ama bilinebilir kendinde şey tanımlamasının bizi, tüm kendinde şeylerin -şu anda- biliniyor olduğu sonucuna ulaştırmadığı ortadadır. Belli bir zamandaki belli bir bilgi elbette eksik ve görelidir ama Lenin'in de Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm'de oldukça açık belirttiği gibi; bu bilgimizin süreç içinde arttığı, geliştiği ve gerçek'in bilgisine daha da yaklaştığı mutlaktır.* Bilginin an'daki göreliliğini mutlaklaştırmak, olasılıkçılığı ve bilimde gelişme karşıtlığını önümüze sürmenin ta kendisidir. Oysa bilimin sürekli bir ilerleme içinde olduğundan kuşku duymamak gerekir. Popper'ın dediği gibi "Kuram 'dünya'yı yakalamak —ussallaştırmak, açıklamak, ona egemen olmak— için attığımız ağdır. Ağın gözlerini durmadan daraltmaya çalışırız."3 —Popper eksik bırakmış— ve durmadan daraltırız.

            Bilim bizim dışımızdaki dünyaya, gerçek'e ilişkin bilgi verir. O gerçeği anlama çabasıdır. Dolayısıyla "doğruluk" gerçek'i anlayabilmekten başka bir şey değildir.* Öyleyse "Bilimin amacının, en azından kaba ve genel anlamda, doğruluk olduğu muhakkaktır."4 Popper, "Kant, 'zihnimiz yasalarını doğadan çıkarmaz, doğaya kendi yasalarını kabul ettirir'",5 sözleriyle bilimin gerçeğin bilgisini edinme çabası olduğunu yadsıyarak gerçeğe kendi spekülasyonlarımızı şırıngalamayı olumlamıştır. Bizim yasalarımız ancak gerçeğin bizden bağımsız akışıyla uygunluk içindeyse, gerçek'i anlıyorsa bir şey ifade eder. Zihnimizin yasalarını doğaya kabul ettirmek bilimin işi değildir.

            Bilimin gittikçe doğruya yaklaştığı, bilime materyalist bakışın varması gereken zorunlu bir sonuçtur. Bilimin gittikçe gerçek'in bilgisine ulaştığını şüpheyle karşılamak öznelcilik ve olasılıkçılığa kapıyı aralamaktır. Bu tarz şüphesi en çok dikkat çeken bilim felsefecisi Kuhn görüşünü, "...bir tarihçi olarak bu görüşün inanılması imkansız bir görüş olduğunu düşünüyorum. Mesela, bulmaca çözücü araçlar olarak Newton mekaniğinin Aristoteles mekaniğini, Einstein mekaniğinin Newton mekaniğini daha da mükemmelleştirdiğinden hiç şüphem yok. Fakat bu mekaniklerin art-ardalığında, hiçbir tutarlı ontolojik gelişme istikameti göremiyorum. Tersine, her bakımdan değilse de önemli bazı bakımlardan Einstein'ın genel rölativite teorisi Aristoteles'in teorisine, her ikisinin Newton teorisine olduğundan da yakındır"6 sözleriyle belirtiyor. Bir taraftan gittikçe mükemmelleşen bir bilimden bahsederken diğer taraftan ontolojik olarak tutarlı bir gelişim görmediğini söyleyerek bilimde ilerlemeyi şüpheyle karşılıyor. Kuşkusuz tüm bu sakatlıklar epistemoloji-ontoloji ilişkisinde ortaya çıkan zorlukların sonuçları olarak var oluyor. Bu iki düzey arasındaki ilişkinin kurulamayışı gerçek'i yadsımadan, gelişmeyi yadsımaya kadar birçok bakışı türetiyor. Ama tüm bunlardan bağımsız olarak, bilim pratiği, kendiliğinden, var ve bilinebilir olarak kabul ettiği gerçek dünyayı inceliyor ve gerçek'in bilgisine gittikçe yaklaşıyor.  

Bilim Adamının Kendiliğinden Felsefesi

" 'Bilim alanı' ile 'Bilim adamının alanı' farklı şeylerdir. Bilim adamının içinde bulunduğu ortam ideolojiktir. Bilim adamı, her iki düzeyde aynı anda bulunur ve bilimsel bilginin üretiminde, ideoloji düzeyinden bilim düzeyine ideoloji taşır."7 Bilim adamı pratiğini yaparken ideolojisinden soyun(a)maz; bilim alanına ideolojisinden temizlenmiş halde giremez. Onun pratiğinin bilim alanında kalmasına olanak sağlayan, ideolojisini eleyen bilim alanının mekanizmasıdır. Bu mekanizmada hangi bireysel, ideolojik amaçla yapılmış olursa olsun, her pratiğin sorgulanabileceği nesnel bir zemin vardır. Bilim kendi düzeyinde, kendiliğinden, kendini düşünmeden ilerler. O kendini düşünmeye kalkarsa felsefe yapmış olur; yani onun kendi kendini düşünme şansı yoktur.

            Bilimle felsefenin bu kadar ilişkili olmasının bir nedeni de felsefenin bilimi düşünebilecek tek alan olmasıdır. Althusser'in Felsefe ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi'nde belirttiği gibi, her bilim adamının içinde uyuklayan bir filozof vardır ve bu filozof ilk fırsatta gün ışığına çıkmaktadır. Gün ışığına çıkan filozofun yaptığı hep bilimi sömürmek olmuştur. Bilim adamının kendiliğinden felsefesi tanrıyı ya kapıdan ya da —bilinemezcilik şeklinde— bacadan içeri alır.

            Bilim adamlarının kendiliğinden felsefesi ve bu felsefenin yarattığı sonuçları inceleyerek materyalist müdahalelerde bulunabilmek için Althusser uygun bir hat çiziyor. BKF'nin içeriğinin çelişkili olduğunu söyleyen Althusser BKF'ni iki temel öğeye ayırır: "1. öğe diyeceğimiz, içsel kökenli 'bilim-içi' bir öğe. 'En yaygın' biçimiyle bu öğe, bizzat dolaysız ve günlük bilimsel pratik deneyiminden doğan 'inançları' ve 'kanıları' temsil eder: 'kendiliğinden'. Eğer felsefi olarak işlenirse bu öğe doğal olarak Tezler biçimini alabilir. Bu kanılar- Tezler maddeci ve nesnelci (objectiviste) niteliktedir. Şu şekilde ayrılabilirler: 1) Bilimsel bilgi nesnesinin gerçek dışsal ve maddi varlığına inanç; 2) bu nesnenin bilgisini veren bilimsel bilgilerin varlığına ve nesnelliğine inanç; 3) bilimsel bilgi üretebilen bilimsel deney yöntemlerinin ya da bilimsel yöntemin doğruluğuna ve etkililiğine inanç."8 Birinci öğe nesnenin bilgisinin olanaklılığını, bilimin olanaklılığını, bilimsel yöntemi vb. kendisine sormaz. Bu öğe, kendiliğinden, gerçek'i açıklayabileceğine inanır. "Teorik kavramlarımızla gerçek dünyayı anlamanın olanaklı olduğu inancı olmaksızın, dünyamızın iç uyumuna inanmaksızın, bilim denen şeyin ortaya çıkması beklenemezdi. Bu inanç her türlü bilimsel buluşun temel itici gücüdür ve daima öyle kalacaktır"9, "modern teorik fizikçi de, bilerek ya da bilmeyerek, en az bir metafiziksel ilkenin güdümündedir. Doğanın yeni kanunlarını bulma çabasında o, bu kanunların matematiksel olarak basit ve açık bir biçimde dile getirilebileceği inancını taşır. Böyle bir inancın güdümünde olmaksızın, fiziğin bir tek genel kanununu bulma olanağı düşünülemez bile."10 Heitler metafizik dediği zaman materyalist felsefenin temel tezlerini kastetmektedir. Materyalizmi metafizik görmesi BKF’nin idealist yönüne iyi bir örnektir.

            Örneklerden de görüleceği gibi kendiliğinden materyalist inanç bilim pratiğinde oldukça etkindir. Ancak bilim adamı çalışırken kendiliğinden, kendinde şey'lere inanmakla birlikte ne zaman felsefe yapmaya kalksa, yine kendiliğinden, bilemeyeceğimiz kendinde şey'lerden, maddenin gerçekte olup olmadığı şüphesinden dem vurmaya başlayıveriyor. Bertrand Russell bilim adamlarının, kendiliğinden, bizden bağımsız bir dış dünya olduğunu düşünmelerini "... dış aleme inancımızın sadece hayvani inançtan ibaret kalması alında yazılıdır"11 sözleriyle açıklıyor. Russel'in dış aleme kendiliğinden olan inanç pek hoşuna gitmemiştir. Althusser'in ikinci öğe dediği ve birinci öğeyi sürekli bastırdığını söylediği şey tam da bu kavrayıştır. "2. öğe diyebileceğimiz dışsal kökenli, 'bilim-dışı' bir öğe. Bu öğe de en yaygın biçimiyle felsefi Tezler haline getirilebilecek bir takım 'inançlar' ve 'kanıları' temsil etmektedir. Bu da bizzat bilimsel pratikle ilişkilidir ama ondan doğmamıştır. Tersine, bu öğe, bilim adamları ya da filozoflar tarafından ima edilmiş dinsel, spiritualist ya da idealist- eleştirel 'bilim felsefeleri' tarafından bilimsel pratiğin dışında hazırlanmış felsefi Tezlerin bu pratik üzerinde yansımasıdır."12

            Bilimin maddeyle ilgilenmesi bilim adamlarının felsefede maddeci olmaları sonucunu doğurmuyor. İkinci öğe birinci öğeyi hep bastırıyor. Bilimin BKF ile sömürülmesi, idealist felsefenin bilime müdahalesi engellenmelidir. Materyalist felsefe pratiğinin bir görevi de budur. Diyalektik materyalist felsefe, kendi iç dinamiği ile materyalist olamayan bilim adamlarına ulaşmak ve bilime tavsiyelerde bulunarak yolundaki ideolojik unsurların ayıklanmasında yardımcı olmak durumundadır. Bugün özellikle kuantum fiziğinde ve sosyal bilimlerde bu sorun oldukça şiddetli yaşanıyor ve acil felsefi müdahaleler gerektiriyor.

Bilimin Nesnesi, Konumu

Bilim epistemolojik düzeyde kurulur. Bu nedenle gerçek'le ilişkisi dolayımlı olmak zorundadır. O, sadece nesnesiyle; yani ' bilgi nesnesi ' ile doğrudan ilişki içine girebilir. Bilimin gerçekle doğrudan ilişki içine giremeyişi, bilgi-gerçek arası iletişim sorununu yaratır ve bilim felsefecilerinin hala uğraştığı büyük sorunları doğurur.

Bilim bilgi düzeyindedir ama gerçek'i anlamaya uğraşır. Bilgi ve gerçek düzeylerinin ayrı ayrı düzeyler olarak belirlenmesi ve aralarındaki ilişkinin saptanması tam da bu noktada önem kazanıyor. Bilgiyi gerçek içinde eritenler ampirisist idealizme, gerçek'i bilgi içinde eritenler kuramsal idealizme düşüyorlar. Bilginin gerçekten ayrı bir düzey olduğu ve gerçek'ten göreli özerk bir konumda bulunduğunun kabulü idealizmden kurtulmanın ön koşullarından biridir; ama bu teorik saptama bile içinde birçok sorun barındırıyor.

            Bilgi-gerçek ayrımı Kuhn'dan Popper'a, Popper'dan Althusser'e kadar birçok filozofun uğraştığı, kendine göre çözümler önerdiği bir alandır. Teorik-sistemlere genel bir bakış sırasında daha geniş tartışabileceğimiz konu hakkında birkaç değinide bulunmak gerekirse, öncelikle bilgi-gerçek ayrımını biraz açmak doğru olur .

            "Gerçek nesnenin bir kısmı olarak algılanan bilginin, gerçek nesnenin gerçek yapısına bu şekilde oturtulması ampirisist bilgi kavramlaştırımının özgül sorunsalını oluşturan şeydir."13 Bilgi, gerçek'in bütünsel yapısı içindeki cevher (öz) olarak algılanır. Ampirisist yaklaşım bir yandan bilgi ile gerçek'i ayrıştırarak, ayrı ayrı düzeylerden bahsedildiği bilincini yaratıp bir aşama kaydettirirken diğer taraftan bu aşamayı bizzat kendi açıklamasıyla yadsır. Bilgiyi gerçek'in özüne yerleştirerek, ona ayrı anlam verme çabası, son noktada, bilginin de gerçek içinde —öz de olsa— bir parça olduğu sonucuna varır. Bilgi gerçek içinde eritilir. Tersine bir yaklaşım ise gerçek'in bizim bilgimizin ürünü olduğundan bahsederek gerçek'i bilgide eritip düşüncenin sonucu diye düşünür. Gerçek'i bilgi içinde eritme, düşünce dışında varolan gerçek nesnenin yadsınması demektir. Bilgi gerçek'ten bağımsız tanımlanır, hatta gerçek'i yadsırsa değiştirme, dönüştürme şansını da yitirir. Nasıl platonik aşkla döl verilmez, çocuk yapılmazsa gerçek'i yadsıyan bir epistemolojiyle de gerçek dünyanın değişimi söz konusu bile edilemez.

            Tüm bu söylediklerimiz bize son noktada şu soruyu sorduracaktır: " Bütünüyle düşünce içinde yer alan bilgi süreci, gerçek dünyada düşünce dışında varolan kendi gerçek nesnesinin bilişsel iyelenimini hangi düzenekle üretir? Ya da yine, bilgi nesnesinin üretimi, gerçek dünyada düşünce dışında varolan gerçek nesnenin bilişsel iyelenişini hangi düzenekle üretir? "14 Althusser'in de belirttiği gibi, sadece bu soruları sormak bile bize aradığımız felsefesel kuramın kapısını açtıracaktır.

            Bilgi ile gerçek arasındaki ilişkinin iki yönlü idealist kavranışı bilim felsefesindeki birçok sakat görüşü de üretiyor.** Kimileri teoriden bağımsız olgu toplama, gözlem ve deney yapma ile oluşturulan bilgiden bahsediyor. Böylece bilimin nesnesinin gerçek nesne olduğu sanısıyla hareket edip bilgi nesnesi’ni siliyor, kimileri ise bilimin bilgi nesnesi ile yapılmasını gerçek nesne ile ilişkisizlik şeklinde algılayıp epistemolojik düzeyin yasalarını ontolojik düzeye de uygulayarak, bilimin ilerleyip ilerlemediğini bilemeyeceğimiz görüşünden bilimsel teorik- sistemlerin seçiminin bilim adamlarının tercihine bağlı olduğunu söylemeye kadar varıyor. Bu iki sapma arasındaki onlarca, küçük ayrımlarla ayrılan diğer görüşlerse işin cabası...

Bilim Felsefe Ayrımı

Bilimin epistemolojik düzeyde, bilgi nesneleriyle yapıldığını belirtmekle birlikte, gene bilgi düzeyinde varolan felsefe ile temel ayrımına da kısaca değinmek gerekir. Bilim , bilimsel teorik-sistemler kurarak ilerler ve kavramlarla konuşur. Felsefe kategorilere gereksinim duyar. Bilimsel madde kavramı her geçen gün değişir, dönüşürken, felsefî madde kategorisi değişmez dönüşmez; o mutlaktır.

           Felsefede doğru-yanlış yerine uygun-uygun değil kavram çifti kullanılır. Fakat bilim doğru-yanlış demektedir. Sadece epistemolojik düzeyde varolan ve ontolojik düzeye girdiği an ideolojileşen felsefenin, kendi içinde, kendini doğrulayan teorik-sistemlerle ilerleyen bir işleyişi vardır. Yanıldığını söyleyen bir filozofa rastlamak olası değildir ve felsefe içinde herhangi bir felsefi görüşün nihai yanlışlanması olanaksızdır. Bilimsel teorik-sistemin varoluşu farklıdır. Bilimin nesnelliği, yanlışlanabilir oluşu, nedenselliği, determinizmi temel ayıraçlar olup diğer düzeylerle bilimin ayrımını ortaya koyar .Bu ayıraçlar aynı zamanda felsefenin bilime müdahalesinin en çok olduğu alanlardır. Bilimle felsefenin temel ayrımı bu ayıraçlarda, özellikle nesnellikte gizlidir. Felsefe öznel bir dil kullanır ve öznelere seslenir. Bilim nesnel olmakla beraber hiçbir özneye de seslenmez.

Tarih Biliminin Doğuşu

Karl Marx, ideolojik tarih anlayışından koparak bilimsel tarih anlayışına sıçrayan, yeni bir bilimsel kıtayı açan bireydir. Althusser'in "epistemolojik kopuş" diye ifadelendirdiği bu sıçrama, ideolojik bilgiden bilimsel bilgiye geçiş anıdır: Althusser epistemolojik kopuşu var sayarak, bir bilim olarak tarihin oluşum teorisine önemli katkılarda bulunmuştur. Onun epistemolojik kopuş'u açıklayamadığı, bilimsel bilgi kavramlarıyla yapılan bilime, ideolojik kavramlardan Marx'ın nasıl ulaştığını ortaya koyamadığı doğrudur. Fakat böyle bir çaba içine girmemesi, epistemolojik kopuşu, bir yönüyle, açıklanmaya ihtiyaç duyulmayan olarak algılaması onun, tarihin öznesiz ve ereksiz bir süreç olduğuna yönelik teorik saptamalara ulaşmasına olanak vermiştir. Hümanizm ve öznecilikle net ayrım çizgilerini, bu apriori kabul nedeniyle sağladığı söylenebilir. İnşa ettiği teori 1844 El Yazmaları'nın Marx'ı ve Kapital'in yazarı Marx'ı çok iyi ortaya sermiştir. Kapital'in nesnesinin klasik iktisattan farkı ve klasik iktisat sonrası oluşan iktisat ideolojisinin saptanmasına Althusser'in önemli katkıları vardır.

            "Klasik politik ekonomi (İkinci Cilde Önsöz'de, Engels'in diyeceği şekilde, philojistik kimyanın oksijen 'üretmesi' ve klasik iktisadı da artı değer 'üretmesi' gibi) doğru bir yanıt 'üretmiştir'."15 Ancak bu yeni ve doğru yanıtlar, klasik iktisat teorisinin göremeyeceği, onun teorisinin nesnesi ol(a)mayan nesneler ve sonuçlar yaratmıştır. Tüm bu nesneler ve sonuçlar iktisat teorisinde yasaklanmış şeylerdir. Althusser'in Kapital'i Okumak'ta oldukça açık belirttiği gibi; Marx yanıtları değil, soruları değiştirmiştir. Eski teorik-sistemin sorularına ancak eski teorik-sistemin cevapları verilebilirdi. Bu çaresizliği, Marx, soruları değiştirerek; yani sorunsal'ı değiştirerek aştı.

            Klasik iktisadın aşılmasıyla birlikte Tarih Biliminin doğuşu gerçekleşti. Fakat Tarih Bilimi doğduktan sonra bile Marx'ı bir ekonomist gibi algılayanlar -Marksistler dahil- hiç eksilmedi. Marx, tarihin bir bilimsel kavrayışını ortaya koyarken doğal olarak bulunduğu an'daki ekonomik sistemi de inceledi. Bu inceleme Marx'ın ekonomist kavranışlarını doğurdu.

            Marx, bilimsel kavramların olmadığı bir alanda, bilimsel kavramlar yarattı. "Cenin durumundaki (...) bilimlerde ve afortiori, hala ideolojik bir 'bilgi'nin egemen olduğu bölgelerde, öteki kılgıların işe karışması çoğu kez devrimci bile olabilecek, belirleyici bir kritik rolü oynar."16 Dolayısıyla Marx'ın teorisi de yaşadığı dönemin devrimci ortamından; Alman felsefesi ve Fransız sosyalizminden etkilendi. Bu etkilerin de desteğiyle bir bilimsel devrim gerçekleşti.

            Marx'ın cevapları değil, soruları değiştirdiğini belirtmiştik. Yani, yeni bir teorik-sistemin alanına geçildi; daha da önemlisi, bu teorik değişim üzerine düşünülen nesneyi de değiştirdi. İktisadın nesnesinden farklı bir nesne yaratan Tarih Biliminin kavramları birçok Marx eleştirmenince, Marx'ın zayıf yanı olarak gözüktü. Çünkü, iktisatçılar Marx'ta kendi nesnelerini okumaya çalıştılar. Bu yüzden teorik ve başka bir nesneye yönelik olan kavramlar, görüntüye tam anlamıyla uyması beklenerek sorgulandı. Aslında eleştirilen yanı, Marx'ın en güçlü olan yanıydı. Teorinin çıplak, görünen gerçeğe tam uymadığı bilinmelidir. Gerçek bilim, görünenin genelleştirilmesiyle değil, teorik kavramlarla oluşturulur. Marx'ın teorisinin tarih kıtasını açışı toplumsal gerçeğin aldatıcı görünüşünü, bu gerçeğin kendi özellikleri açısından sistematik olarak açıklayabilmesinden geliyor. Nasıl Kopernik görüntüde dünyanın çevresinde dönen güneşin aslında gerçek olmadığını, gerçeğin güneşin çevresinde dünyanın dönmesi olduğunu ortaya koyarak farklı bir teorik sistem yaratmışsa, benzer bir şekilde görünüşler üstünden kurulan ve gün geçtikçe burjuvaziyi daha da meşrulaştırmaktan fazla bir işlev görmemeye başlayan iktisat ideolojisi de Marx tarafından reddedilip farklı bir teorik-sistem oluşturulmuş, ideolojik bilgiden kopuş gerçekleştirilmiştir.

            İktisat, görünüşü teorize ederek kendi sistemini kurmuş ve kendi nesnesini yaratmıştır. O, tarihsel bir varoluşa sahiptir. Kapitalizmin doğuşuyla ortaya çıkan (burjuvazinin devrimci olduğu zamanlardaki klasik iktisat, bilimsel bir içerik taşır; Tarih Bilimi klasik iktisadı reddetmez, kapsar) ve kapitalizmin bitişiyle bitmek zorunda olan bir ideolojidir. Tarihsel olduğundan dolayı, içinde yaşam olanağı bulabildiği tarihsel dönemi mutlaklaştırmakta, evrenselleştirmektedir. Dolayısıyla iktisat ideolojisi zaman-dışı bir konumda teorisini oluşturur. Kısaca iktisat ideolojisi "nesnesi ile uyum içindedir; 'doğal ve ebedi bir topluma' gelişmeyen, ilerlemeyen bir bilim yaraşır ve bu yeteneği gösteren tek bilimdir o."17

            Ekonomi politik, "bilimsel" nesne olarak günlük hayatta rastlanan iktisadi olayları, dolaysızca görülüp kavranabilen olayları genelleştirir ve Robinson gibi bir insan tanımlar. Oysa insan sınıflı toplumlarda, bir insan olarak değil, herhangi bir sınıfın üyesi olarak varolur. Kısaca, iktisat ideolojisi tarih ve toplum dışı öncüllere sahiptir. "Lucacs'ın haklı olarak belirttiği gibi, bilim denilen şey ontolojik verilerin doğrudan ele alınıp kavramsallaştırılması ise, bilim varolanın (burjuvazinin) yansıması oluyor ve burjuvazinin silahı ve gücü haline geliyor."18

            Kapitalist sistemde görünüş, "dolaşım alanı"dır. Dolaşım alanında ise kapitalizm gerçekten özgürlük, adalet dağıtır. Dolaşım alanında bir işçi emek-gücünü satıp satmamakta özgürdür. Bir işçi de bir burjuva da alıcı veya satıcıdır; aynı yasalara aynı şartlara göre alışveriş yapan bireylerdir. Ancak dolaşım alanı yapaydır. Dolaşım alanını temel alan iktisat ideolojisi, ham gerçeğin mutlaklaştırılması girişimidir. Kapitalizmin gerçek yüzü üretim alanında ortaya çıkar. İktisat ideolojisi ise üretim alanına kördür; çünkü onun değer yaratıcısını aramak gibi bir derdi yoktur; aksine yaratıcıyı saklamayı amaçlar. Üretim alanına geçilince dolaşım alanındaki tüm özgürlüklerin burjuvazinin özgürlükleri olduğu ortaya çıkar. "Ekonomi politik gerçeği bir görüntü haline çeviriyor ve oluşturduğu görüntüyü gerçek olarak sunuyor."19

            İktisat ideolojisinin dolaşıma, görüntüye dayalı teorisine göre sermaye doğal olarak kar, toprak doğal olarak rant, emek doğal olarak ücret getirir. Böylece, emek-gücünün karşılığının ücret olduğuna dair ideolojik bir bilinç oluşur; sermayenin kar getirdiği sanısı artık-değeri silikleştirip değişir-değişmez sermaye ayrımını yok eder. "Öyleyse, bilimin işlevi kar, ücret, dolaşım eşitlik, özgürlük, piyasa vb. kavramlarla cambazlık yapmak değil, bu kavramların altında yatanları ortaya çıkarmaktır ve bunu yapacak bilim asla ekonomi politik olamaz. Çünkü sorun bu kavramlarda değil,..."20

            Tarih Biliminin üstüne oturduğu temel bilimsel bilgi kavramları şunlardır: 1) Değer-kullanım değeri karşıtlığı; 2) artı-değer(soyut emek-somut emek). Tarih bilimi katı çekirdeğini bu kavramlarla oluşturdu; bu temel kavramlara ulaşabilmeyi ise soruları değiştirerek başarabildi. İktisadın kapitalizmle sınırlı dünyası aşılmış, kapitalizm de tüm öteki toplumsal formasyonlar gibi gelip geçici görülmüştür. Böylece tarihsellikten ve tarih-toplum dışı olmaktan kurtulan konumlanış Tarih Bilimini doğurmuştur.

            Tarih Bilimi görünüşün genellemesine gitmemekle, yani ampirizme düşmemekle, bilimselleşmiştir. Hatta bu değişimi kavrayamayan ampirisistler tarafından Marx metafizik, felsefi kavramlar üretmekle suçlanmıştır. Ampirisistlerin bu suçlamaları bilimselliğin kanıtı olarak alınabilir.

            Marx, iktisadı geliştirerek daha da yetkinleştirmiş değildir. Aksine o, nesnesini tamamen değiştirerek iktisadı aşmış (kapsamış), açtığı teorik-sistemi de açıklayarak yeni bir teorik sistem; ama bilimsel teorik sistem kurmuştur. Bu teorik-sistem yeni bulgulara da ulaşmasıyla iyice güvenilir olmuştur; ancak günümüzde bu bilimsel kıta birçok ideolojik saldırı vb. etkilerle iyice körelmiş durumdadır. Marksizmin bilim ayağını yeniden sahiplenmenin zamanıdır.




1 A.O.Alayoğlu, T.Yılmaz, C.Özdemir, G.Akkaya, "Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda", Teori ve Politika 3, Yaz 96, s. 74.

2 L.Althusser, Lenin ve Felsefe, Çev.: B.Aksoy, E.Tulpar, M.Belge, İletişim Yay., İstanbul 1989, ikinci baskı, s.75.

* Bu anlayıştan gerçeğin mutlak bilgisine bir gün ulaşılacağı sonucunu çıkarmamak gerekir. Gerçeğin mutlak bilgisine ulaşmak olası değildir.

3 Karl R. Popper, Sağduyu Filozofu: Popper, derleyip çeviren: Cemal Güzel, Bilim ve Sanat Yay., Ankara 1996, s. 66.

* Bu noktada çoğunlukla çıplak gerçekle özdeşlik anlaşılıp, ampirisizme düşülüyor. Gerçek'i açıklama gerçek’in görünüşüne uyum sağlama, tabi olma anlamına gelmez.

4 Alan Chalmers, Bilim Dedikleri, Çev.: Hüsamettin Arslan, Vadi Yay. ,Ankara 1994, İkinci Baskı, s.201.

5 A.g.e. , s. 187.

6 T.S.Kuhn'dan aktaran: Alan Chalmers, Bilim Dedikleri, s.204.

7 Yılmaz Sezer, "Felsefenin Maddeci Pratiği ve Metafizik Öğe", Teori ve Politika 3, Yaz 96, s. 39.

8 L. Althusser, Felsefe ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi, Çev.: Ömür Sezgin, Verso Yay. , 2. baskı, Ankara 1990, s. 105.

9 A. Einstein ve L. İnfeld'den aktaran: Cemal Yıldırım, Bilim Felsefesi, Remzi Kitabevi, 1. baskı, İstanbul 1979, s.20.

10 W. Heitler'den aktaran: A.g.e.. s. 20-1.

11 Bertrand Russel, Bilimden Beklediğimiz, Çev.: Avni Yakalıoğlu, Varlık Yay., İstanbul 1972, s.77.

12 L. Althusser, Felsefe ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi, s.106.

13 L. Althusser, Kapital'i Okumak, Çev.: Celal A. Kanat, Belge Yay., 1. Baskı, İstanbul 1995, s.62.

14 A.g.e.. s. 84-5.

** Bu temel sorunun bilimlerdeki diğer bir görüntüsü teori-olgu, teori-deney ilişkisidir.

15 L. Althusser, Kapital'i Okumak, s. 40.

16 A.g.e., s. 90.

17 Orhan Gökdemir, İnsan ve Doğa/Ölen Bir İdeoloji Üzerine İncelemeler, İstanbul 1994, Ataol Yay., s.24.

18 Yılmaz Sezer, "Tarih Biliminin Devrimcileştirilmesi Sorunu", Teori Politika 2, bahar 96, s.6.

19 Orhan Gökdemir, a.g.e., s.58.

20 A.g.e., s.61.

Okunma 21842 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.