Laiklik Marksizmin İlkesi Olamaz

Yazan

Metin Kayaoğlu

 

Marksistler “gerçek laikler” midir?

Geçen aylarda yaşanan “türban” tartışmasında, sol hareketin kendi içinde süren derin bölünmenin yeni yanyolları daha da belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Yanyolların her birinin kendi anayoluna aktığı ve anayolu beslediği unutulmamalı. Bu bağlamda, devrimci ve ilerici hareketin yayınlarında “türban”ın serbest bırakılmasıyla ilgili ortaya çıkan ve kolayca fark edilen ilk ayrım, bu serbestiye destek verenlerle karşı çıkanlar arasında belirdi. Elbette her kesimin çeşitli ve kapsamlı gerekçeleri vardı. Bu, ilk ve göze çarpan ayrımdı. Beliren yanyolların hangi anayollara akacağı görece kolayca kestirilebilirdi.

Fakat bir başka hususta ortaklık ortaya çıkıyordu ve bu, izlenebildiği kadarıyla bütün öznelerin sorgulamaksızın benimsediği bir önkabule dayanıyordu. Meğer, “türban” tartışmasında aldığı tutumdan bağımsız olarak, devrimci ve ilerici hareketin bütün üyeleri “laiklik ilkesi”ni benimsiyormuş! Elbette, benimsenen, TKP gibi ‘kötü örnekler’ için bile, şu anki haliyle laiklik değil, “gerçek…” gibi bir sıfatla anılan laiklikti. “Bizler tutarlı ve gerçek laikliği savunuruz” diye yazıyorlardı.

“Türban”ın “kamu hizmeti alanlar” için serbest bırakılmasını savunanlar da, bu hizmeti veren görevlilerin kıyafetinin laik olmaya devam etmesi gerektiğini kabul ediyorlardı.

Marksizmin laiklik karşısındaki tutumu nedir? Marksistlerin laikliği bir ilke (anlayış ilkesi ya da uygulama ilkesi) olarak benimsemesi Marksizm açısından uygun mudur?

* * *

Bugün İslamcı hareketlerin, derinlere inerek, ya da yükseklere çıkarak “Marksist” eleştirisi, eleştirinin sahiplerini derinliklerle göklerin arasında yani yeryüzünde (politik olarak) İslamcılardan uzaklaştırıyor. Bu eleştiri, referanslarının varsayılan tekliğinden hareketle, İslamcıları yekpare bir bütün olarak karşısına alıyor.

İslamcıların, görünenin altındaki gerçeği, emek-sermaye çelişkisini, burjuvazi-proletarya mücadelesini örttüğünü, kapitalizme karşı çıkmadığını, kapitalizmi aşacak bir gelecek projelerinin olmadığını savunuyorlar. Ya da, İslamcıların, boş inançlara bel bağladığını, zamanı geçmiş hurafelere inandığını, insanlığın ortak değerleri ve çağdaş bilimsel gelişmeler karşısında gerici bir ideolojiyi savunduklarını, işçi sınıfını kendi “doğal” ideolojisi olan sosyalizmden uzaklaştırdıklarını düşünüyorlar.

Bu türden bir eleştiri, öznesini İslamcılardan uzaklaştırırken, kime ve neye yaklaştırıyor? Çok açık olsa gerek. “Çağdaş” evrensel değerlere, “bilimsel” gelişmelere kulağını tıkamayanlara, kapitalizm öncesinden kalan bir gerici ideolojidense hiç değilse “çağdaş” gerici bir ideolojiyi savunanlara ve laiklere…

Böylelikle, Marksizmin dünya görüşü ve ideoloji, pratik davranış kural ve normları düzleminde dinler karşısında sözümona bilimsel düşünceye, ya da laik takılı ideolojilere, burjuva yaşam biçimine yakınlığı mı savunulmalıdır?

Laikliğin tarihi: “Kara kuvvet bizim de burjuvazinin de düşmanıdır”

Laiklik, belirli bir ideolojisi de olan bir gücün, belirli bir ideolojisi olan bir başka gücü sınırlaması operasyonunun, belirli bir tarihteki adıdır.

Laiklik, özellikle Fransa’da, tarihsel olarak, dünyevi bir kurum olan Kilisenin ve onun bağlaşıklarının egemenliğine karşı savaşan devrimci burjuvazinin temsilcilerinin mücadele araçlarından biri oldu. Kilisenin dini, koyu bir politik gericiliği temsil ediyordu ve burjuva devrimcileri Kilisenin otoritesine karşı mücadeleyi onun ideolojisi olarak dine karşı mücadeleyle özdeş yürütüyordu. Fransız Devrimi, bu mücadelenin politik sonuçlarına ulaşmada aşama kaydettiği bir olaydır. Ama ezilen sınıfların devrimcileri, bu mücadelenin ne sırasında ne de sonrasında devrimci burjuvaziyle “birlikte” oldu. Devrimci burjuvazi, Babeuf’tan başlayarak, devrimci işçi öncülerine düşmanca yaklaşmakta duraksamadı. Burjuvazinin devrimci öncülerinin kendi iktidarlarına tehdit gördüğü bir güce karşı aldığı önlemleri tarihsel olarak eleştirme hakkımız olamaz. Burjuva devrimcileri, elbette, işçilerin ve öteki ezilenlerin devrimci öncülerini ezmeye çalışacaktı. Buna rağmen, burjuvazinin temsilcileri bu dönemde ağırlıklı olarak aristokrasi ve Kiliseye karşı, Aydınlanmanın ağırlıklı bir kanadının sağladığı güçlü ideolojik argümanlar eşliğinde mücadele yürüttüler.

Bu tarih, ezilenler içinde örgütlenen devrimci ve sosyalist harekete, en gelişkin örnek olarak Fransa devrimcileri nezdinde “kötü” bir miras bıraktı. Sosyalist hareket, burjuvazinin aristokrasi ve Kiliseye karşı mücadelesinde kullandığı teorik, felsefi ve ideolojik argümanları benimsedi. Sosyalistler de, Kilisenin simgelerine karşı mücadeleyi sosyalist olmanın belirteci saydı ve bunu ilkeselleştirme eğilimine girdi. Ateizm sosyalist olmanın önkoşullarından biri olarak algılandı. Marksizmin kurucuları, Marksizmin üç kaynağından biri olan “Fransız sosyalizmi”nin bu doktriner mirasını kabul etmediler. Blankici komüncülerin dine karşı yaklaşımını eleştiren Engels’in görüşleri bu konuda öne çıkan örnektir. Fakat, kurucu Marksistler, dini eleştiriyi, sınırlarını zorlamalarına karşın, Aydınlanmanın kozmosu dışına çıkararak yapmayı başaramadılar.

Dünyevi bir kurum olan Kilisenin politik gücünü kırma mücadelesi veren güçler, tarihsel olarak Kiliseden ayıramadıkları “din silahı”nı da onunla birlikte geriletmek durumunda kaldılar. Kilise, politik güç mücadelesinden yoksun bırakılmalı ve Kilisenin, kendini meşrulaştırma aracı olarak dini bu mücadelede bir araç olarak kullanmasının önüne geçilmeliydi. Hikayenin götürücüsü, din ile din-dışı ya da -karşıtı düşüncenin mücadelesi değildir; bu bir yansımadır. Hikaye, bir maddi iktidara karşı maddi iktidar talebiyle mücadele yürüten bir güç arasında geçmektedir. Ama hikaye, bekleneceği gibi, güçlerin çıplak mücadelesi olarak yazılmamış ve anlamlandırılmamıştır. Burjuvazinin yaptığı bu giydirmedir; ve buna da çeşitli alanlardaki sözcüleri “laiklik” demiştir.

Bu gelişme, Batı Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde cereyan etmiş ama en radikal sonuçlarına Fransa’da ulaşmıştır. İki gücün çarpışmasının daha az sert ya da uzlaşmayla götürüldüğü örneklerde laiklik de daha yumuşak bir uygulama ve anlayış konusu olmuştur. Dolayısıyla laikliğin tarihte burjuvazinin Kiliseyle çarpışması olarak cereyan ettiği de bir geniş zamanlı algılama konusu olamaz. Bu tarih esasen Fransa’da cereyan etmiştir ve biz de bunu dünya tarihi olarak bellemişizdir.

Bu bakımdan, tarihsel olan bir gelişme, soyutlanarak, tarih-aşırı bir ilke haline getirilmiştir. Bu sadece, meselenin taraflarından birinin “zafer”ini tarihi geçmişe ve tarihi geleceğe çakması anlamına gelir. Marksizm ve Marksistler, bu tarihsel meselenin çeşitli boyutlarda tarafıysa, “zafer”e ortak olmaya çalışmak anlaşılır olacaktır.

***

Bütün 19. yüzyıl boyunca, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika dışındaki bütün dünyada, yerli halkların sömürgeci ve istilacılara karşı din ve inançlarını bayrak yaptığı ayaklanma ve devrimleri oldu, ve Batılı güçler, bu “boş inançlı sürüler”e karşı, kendi “hakiki inançları” yanında Aydınlanmacı laik argümanı da gayretle kullandıkları bastırma operasyonları tertiplediler. Bu yüzyılda “dünyanın merkezi”nde gerçekleşen işçi devrimlerinde, laik burjuvazinin mirası 1830’larda ve ardından ‘40’larda sorgulanmaya başladı. Ama sosyalist hareket, Aydınlanmanın hegemonik etkisinden sıyrılmayı başaramadı. Marx-Engels’in uyarıları bir kopmaya yetecek ölçüde olamadı.

Avrupa-merkezli sosyalist hareket (Marksist hareket dahil) genel olarak Aydınlanmacılığı benimsedi. Burjuvazinin bir kanadının kendi “doğal” bilimsel ve laik ideolojisiyle, kapitalizm-öncesi egemen güçlerin “doğal” dinsel ideolojilerine karşı mücadelesini argümanlarıyla birlikte benimsedi ve kendine, bu mücadeleyi daha da ilerletme amacını belirledi.

Ona göre, burjuvazinin devrimci temsilcilerinin argümanlarına yöneltilecek bir eleştiri olamazdı. Eleştiri, bu argümanları bir yana bırakmaya yönelen burjuvaziye dönüktü. Aydınlanmayı “sosyalist Aydınlanma”, laikliği “tutarlı ve gerçek laiklik” yapmanın, bugün de anlatılan öyküsü budur.

Bu öykünün “burjuva uygarlığı”nı aşamayacağı teorik olarak belliydi, ve artık tarihsel olarak açıktır. Sorun, bunu politik olarak da saptamaktır.

***

Laiklik ve laiklerle ilişkilenmenin tarihini, 1920’lerin ikinci yarısında, İslam bayrakları da dalgalandıran Kürt isyanlarına kör ve sağır olmaktan öte düşman olan TKP’ye –bugünkü TKP’ye de- ait şu söz çok etkili özetliyor: “Kara kuvvet bizim de burjuvazinin de düşmanıdır.”

“Kara kuvvet”in ortalarda dolaştığı her yerde, “bizim” yerimiz, “Aydınlanmış kuvvet”in, “ak kuvvet”in, laik burjuvazinin yanıdır. “Kozumuzu sonra ayrıca paylaşacağız.”

***

Marksist devrimcilerin, 20. yüzyıl boyunca dünyanın “geri” coğrafyalarında yürütülen mücadeleye çoğu örnekte önderlik ederken, laik tutum bir yana, yerel din ve inançlarla uzlaşma eğilimi başattır. Muzaffer Bolşevik iktidarın ilk bildirilerinden biri, ezilen Müslüman halklara, din ve inançlarını özgürce yaşayabileceklerini duyurur. Ama görece kısa sürede, bu deneyimler, aldıkları mesafeden ürkerek geri çekilir, ve bildik argümanlara sığınırlar. Sosyalizm deneyimi yaşamış ülkelerde onyılların ardından fışkıran dinselliğin tarihidir bu.

***

Laikliği bir ilke olarak benimseyen bir Marksistin, her momentte politik pratikte olmasa da, her momentte ideolojik gerekçelendirme olarak, burjuvazinin “devrimci” kanadından kendini nerede ayırdığı sorusu çıkacaktır karşısına ve bu soruyu, laikliği benimseyen bir Marksistin Marksist kalarak yanıtlaması gerçekten çok zordur.

***

Marksist devrimcilerin, burjuvazinin örneğin ulusal ideolojiyi benimsemiş kesimlerinin dinsel ideolojiyi uhdesine alan güçlere karşı mücadelesinde genel bir taraf olması, en başta pratik gerekçelerle, söz konusu olamaz. Kemalizmin tarihinde, Marksistlerin egemen burjuva ekip olan Kemalistlerle yakın olmasının meşru olduğu tek dönem Kurtuluş Savaşı yılları, yani Mustafa Kemal’in İslamiyeti bir politik mücadele aracı olarak en güçlü şekilde kullandığı dönemdir. Laikliğin Kemalist iktidarlar tarafından öne çıkarıldığı her moment, aynı zamanda genel olarak ezilen devrimciliğinin Kemalizme karşı mücadelesinin de öne çıkması gereken moment olmuştur.

Din kendi başına ve kendi varlığında egemenlerin bir aracı değildir. Tarihteki onca devrimci mücadelenin bayrağında da dinler yazıyordu.

Tarihsel politik olarak Marksistlerin, dinci ya da din-dışı güç ve ideolojilere karşı genel ve ilkesel bir tutumu olamaz. Her şeyi, konjonktür tayin edecektir. Bazı yer ve momentlerde, egemen bir din anlayışını politika-dışına itmek söz konusu olabilecekken, başka bazı örneklerde, dinsel argümanlarla etkileşim mümkün olabilecektir. Bu işlemleri, burjuvazinin tarihinde köklü bir anlam kazanmış olan “laiklik” bağlamında yapmak ve anlamlandırmaktan uzak durmak zorunludur.

***

Din ve dinselliği bastırmanın, politik alandan çıkarmanın yanında laiklik, -bu kez daha kapsayıcı bir yaklaşımla- bütün din ve inançlara eşit mesafede olmak şeklinde tanımlanıyor. Hiçbir inanç ve din, hiçbir zaman, orada öylesine, eylemsiz ve kendinde varlığıyla durmaz. Din ve inanç, birtakım topluluklar, birtakım eylemler ve birtakım fiziksel de olabilen etkiler olarak varolur. Eğer, bireylerin kendi kafalarındaki düşünceyi düşünce olarak kabul etmiyorsak… Böyle bir gerçekliğe Marksistlerin eşit mesafede olması nasıl beklenir! Taşıyıcılarında gerçekleşen bir şeyse din ve inanç, bizim herhangi türden gerçek toplumsal ve politik varlıklara karşı durabileceğimiz eşit bir uzaklık söz konusu olamaz. Devletlü dinle mücadele eder, devlete karşı dine sahip çıkarız. Yarın bizim devletimize karşı mücadele eden din ve inancı bastırırız, bizimle birlikte hareket edeni destekleriz. Bu anlamda, bütün din ve inançların, politik alandan dışlanarak kuytuluklara itilmesi kendi başına olumlu ya da olumsuz bir işlem değildir.

Her türlü dinsel ya da politik inanca eşit mesafenin sağlanabileceği bir yer yoktur. Bu açık bir aldanmadır. Burjuvazinin pozitivist / Aydınlanmacı epistemolojisinin sorgusuz kabullenilişidir.

“Gerçek laiklik” anlayışı da buna dayanıyor. “Gerçek laik” bir pozisyon yoktur ve olamaz. Bir özne varsayılıyor, bu özne, toplumun bir anındaki bütün ideolojik, kültürel, eğilim ve akımlar karşısında eşit uzaklıkta bir pozisyona çekiliyor. Böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Öte yandan, bu özne, kendi ideolojisini, inancını ne yapacaktır? Varsayılan özne, aslında tam da, dinsel alan dışında olduğu iddiasıyla, Tanrı-özne modelinde yaratılmaktadır.

Kudret sahibinin, devletlünün başlıca eğilimi her aşamada devreye girecektir: Devletlü, kendi inancının öteki inançlardan başka olduğunu, inanç ötesi veya üstü bir nitelik olduğunu ilan eder. Bu hakikattir. Hakikate (hakikati varlığında temsil edene) uzak durmak nasıl düşünülebilir; ona tabi olunmalıdır!

Eğer epistemolojik değil ontolojik olarak, yani gerçek hayatta, bilimin ya da başka bir ilkenin, bütün toplum için doğruluk ve nesnelliği işaret etmesi mümkünse, bu da mümkün olabilecektir. Ama burada, “en hakiki mürşit”in kendi dini olduğuna inananların gücü hesaba katılmamış olacaktır. O halde, mesafeyi de, laikliği de güç tayin edecektir.

Laikliğin epistemolojisi: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”

“Hayatta gerçek yol gösterici bilimdir.” Bu vecize laikliğin epistemolojik dayanağını açıkça gösterecek yeterliktedir. Başka bir yer ve şeyde değil, “hayat”ta… Bu, ne demektir? Gayet açıkça, bu sözle, bir egemen gücün, ya da egemen güç olma iddiasının argümanı yatmaktadır. Bilim, toplumsal gerçeğe uygulanabilir bir niteliktir; ve bu hususta, bilim ile –bilim dışındaki- öteki unsurlar arasında kategorik bir ayrım vardır. Bu söz, aslında, laikliğin tarihinin gerekçesidir. Bu anlamda, her güçlü iktidarın anlayışı, kendi dışındakileri “bilim dışı”, “boş inanç” olarak damgalayarak, laiktir. Gücünü paylaşmak zorunda kalmamış, rakiplerini safdışı etmiş, ya da etme iddiasındaki her politik güç, kendi benimsediğinin toplumsal gerçeği açıklamaya ve düzenlemeye yeterli biricik doktrin olduğunu ileri sürer –ileri sürecektir; ileri sürme hakkına sahiptir. Hayatta, toplumda, politikada, “kamusal alan”da biricik yol gösterici kendi anlayışıdır. Öteki doktrinler, hakiki değildir; yalandır, boştur, eksiktir. İktidar etme anlamında laiklik bundan ibarettir.

Bu açıklama bağlamında, her güçlü iktidar laiktir; eşdeyişle, olası rakiplerini politik ve toplumsal egemenlik alanından dışlamıştır.

Bu epistemolojik anlamda, laikliğin tarihi yoktur. İslamcıya göre hayattaki hakiki mürşit Kuran, Kemaliste göre “muasır medeniyet”, Marksiste göre Marksizmdir…

***

Laikliğin epistemolojisine göre, bilim ile politika (ve ideoloji) arasında özel bir bağ vardır. Din ile bilim arasındaki ise bir bağ değil, karşıtlıktır. Din ile bilim uzlaşamaz. Bilime dayanan ve dinden başka nitelikte bir ideoloji / dünya görüşü / politik anlayış vardır. Dolayısıyla, bu-ideoloji ile din de uzlaşamaz.

Bu, ta Aydınlanmanın ilk radikal düşünürlerinden beri süren, Descartes ve Kant’tan Comte’a ve günümüze kadar pozitivizmin temeli olan bir akımın bildik akıl yürütmesidir. Marksizm bu akıl yürütmenin neresindedir? Marksistlerin çoğuna göre, Marksizm bu akıl yürütmenin içindedir ve çocuğudur. “Marksizm din değil, işçi sınıfının bilimidir” diyen bütün Marksistler bu anlayışın şekil farkıyla içindedir. Başka ve azlık bir kısım Marksiste göre ise, Marksizmin bu akıl yürütmeyle tarihsel bir ilişkisi olmuş olsa bile teorik herhangi bir ilişkisi olamaz. Günümüzde, tarihsel ilişki, teorik nitelikler edinerek ve politik pratikler biriktirerek kesilip atılmalıdır.

***

Laiklik, dinleri akıl ve bilim öncesi ilan ediyordu. İnsanlık, dışsal bir zorunluluğa –Tanrının değiştirilemez iradesine- bağlılıktan sonunda kurtuluyor, dinsel inancı bir yana bırakıyor, toplumsal ve politik düzeni dine dayandırmaya karşı çıkıyordu. İnsanın kendi tarihini kendi ulaştığı bilimsel esaslara göre yapacağı çağ açılmıştı artık.

“Aklını kullan!” diyordu Aydınlanmanın filozofu; aklını bu zamana kadar kullanmıyordun, senin yerine başkası karar veriyor, başkası düşünüyordu. Artık kendi başını kendi omuzlarının üstünde tutma vaktidir. Tanrı’yı yerinden etmen gerekiyor. Onu ve temsilcilerini kov; kendi aklınla kendi yolunu çiz!

Tarih Aydınlanmayla başlıyordu. Çünkü, metafizik ve dinden kurtulmuş ve bilimle donanmış ilk bilinçli insan eylemi örneği buydu. Önceki, gerçek bir tarih değil olsa olsa bir tarih-öncesiydi. İnsanlık, kendi kafasıyla değil başkasının aklı ve emriyle hareket ediyordu. Bu, toplumun tarihinin başlamadığı bir zaman anlamına geliyordu. İnsanlık, devrimci bilinçli öncüleri sayesinde artık tarihini kendi yapmaya başlamıştı.

İnsanlık, Rönesans ve Aydınlanmayla din çağından akıl ve bilim çağına geçmişti. Bu evrenin çocuğu olduğunu düşünenler açısından Marksizm, akıl ve bilim çağının şafağının ve ilerlemesinin öznesi olan burjuvazinin bu niteliğini yitirmeye başlaması karşısında misyonu üstlenen yeni öznenin, proletaryanın bilimi ve ideolojisidir –bilimsel dünya görüşüdür.

***

Laikliğin epistemolojisine göre, din, bilim ve bilime dayanan dünya görüşü olan ideolojiye karşı, bir ikiliğin karşı-terimidir. Bu denklemde, Tanrıya dayanan din ile bilime dayanan ideoloji arasında kategorik bir ayrım bulunuyor.

Laikliğin epistemolojisi, Aydınlanmadan önceki tarihi insanlığın çocukluk aşaması görüyor. İnsanlık nihayet kendi örneğinde akıllanmıştır.

Bu, basit bir ben-merkezcilik, basit bir zaman aldanması örneğidir. Ama sonuçları hiç de bu kadar basit olmamıştır. Akılsız ve tarih-öncesi insan salt geçmişte, mezarlıklarda kalmış olsa, sonuçlarıyla birlikte bu önerme, teorik geçersizliği bir yana, belki yine basit kalırdı. Fakat akılsız ve bilimsiz insan sürüleri, henüz Aydınlanmamış, bilimden nasiplenmemiş insan toplulukları günümüzde de yaşamaktaydı. Bunlar, üstelik sadece dünyanın başka coğrafyalarında (Asya’da, Afrika’da, Amerika’da, Avustralya’da) yaşamıyordu, bilimin beşiğinde de geniş yığınlar aynı tarih-öncesinde, karanlık çağda yaşıyordu. Boş inançlarla aptallaştırılmış köylüler, pre-kapitalizme ait emekçiler… Yeni gelişen işçi sınıfının henüz tam işçileşememiş bölükleri de aynı kuyudaydı.

Bir Marksist, ezilenlerin kapitalizmden önce de mücadele yürüttüğünü bilir. Fakat, yaygın Marksizm anlayışına göre, kapitalizmde proletaryanın mücadelesiyle önceki toplumsal formasyonlardaki ezilen sınıfların mücadelesi arasında kategorik fark vardır. Meseleye biraz daha yakından bakış, Marksistlerin genel olarak, Aydınlanmacılardan çok da farklı olmadığını ortaya koyacaktır. Kapitalizmden önce mücadele yürüten ezilenler hep el yordamıyla, bilinçsiz hareket ediyorlardı ve kaybetmeye mahkumlardı. Kapitalizmle birlikte, gelişmelerin bilimsel kavranışı mümkün olmuştur. Bilimsel gelişmeler, insanların gözlerindeki –dinsel- perdeyi yırtıp atmış ve insanlığın en ileri temsilcileri geleceği görebilir duruma gelmiştir. Bunu, başta, devrimci burjuvazinin temsilcilerinde görüyorduk. Nitekim, devrimci burjuvazi bilimsel dünya görüşünden yararlanarak, çökmeye mahkum ve bilimden nasibini almamış kesimlere karşı mücadele etti. Bu mücadelesinde biz de burjuvazinin yanında olmalıydık. Burjuvazi ve proletarya, dini toplumsal ve politik yaşamdan uzaklaştırmada bağlaşıktır. Ancak, burjuvazinin temsilcileri, gidişatın kendileri açısından da alarm zili çaldığını gördüler ve bilimin emrettiği şekilde hareket etmekten uzaklaşır oldular. Bu sırada, bilimin öngördüğü şekilde hareket etmekten çıkarı olan proletarya devreye giriyordu. Artık, bilime ve bilimin işaret ettiğine uygun dünya görüşüne tutarlı olarak sadece proletarya sahip çıkıyordu. Burjuvazi tarihin bilimi rehber edinen ilk ezen sınıfıysa, proletarya da, tek ezilen sınıfıydı. Tarihte önceki ezilen sınıflar, bilimin öngördüğü yöne gitmeye direnmek durumundaydılar ve bu yüzden başarılı olamazlardı.

Bu model, burjuvazinin Aydınlanma döneminde ortaya çıkan temsilcilerinin argümanlarının aynen alınmasıyla oluşturulmuştur. Sadece özneler değişmiştir: Burjuvazinin temsilcileri aslında doğru söylüyordu, ancak doğruya göre hareket etmeyi artık bir yana attılar. Misyon artık bizdedir…

***

Laiklik anlayışının epistemolojisi, ontolojik varlıkta, iki bölümlü bir yapı vazediyor. Bir yanda, öte-dünyayı, Tanrıyı, dini temsil edenler yani bu-dünyayı dikkate almadan, bu-dünyaya ağırlıklı olarak tek yönlü bir etki içinde olanlar var; öte yanda, tamamen bu-dünyanın öncelikleriyle hareket edenler, bu-dünyayı Tanrı-aklıyla değil kendi-aklıyla anlayanlar ve idare edenler var.

Toplumsal varlıkta bazı insanlar gerçekten Tanrının dediğini, başka bazıları da kendi akıllarının gösterdiğini izliyorsa, laik olmamak için hiçbir neden olamaz.

Fakat, Marksizmin başlangıç niteliğindeki önermeleri bu ayrımı reddeder. Tanrı adına davrandığını ifade edenler de tamamen bu-dünyanın içinde ve bu-dünyanın gerekleri doğrultusunda hareket etmektedir. Tanrı adına hareket etme iddiasının yararı nedir? Üçüncülere uygulanan fazladan bir güç ve ikna faktörü olarak… ‘Sınırlı bilgini ve anlayışını, duyuşunu aşan bir özne var; ve bu öznenin v’azı şudur!’ Bu, ontolojik düzlemde yürürlük gösteren epistemolojik bir önerme olarak, “Bilimin gösterdiği, emrettiği…”, demekten farklı değildir.

***

Eğer, dine karşı mücadele, laik burjuvaziyle birlikte ya da ayrı, boş inanca karşı aklın mücadelesi olarak görülürse, laiklik elbette benimsenecek, dinsel inançların ve simgelerin toplumsal ve politik yaşamdan uzaklaştırılmasının meşruiyeti savunulacaktır.

Laikliğe göre, “Laik devlette devletin siyasi yapısını, hükümet ve idarenin işleyişini, toplumun yaşayışını düzenleyen kanun ve kuralları dini ilkeler değil; bilimsel yaklaşımlar, toplumsal ihtiyaçlar ve hayatın gerçekleri tayin eder”.

“Dini ilkeler”in “toplumsal ihtiyaçlar ve hayatın gerçekleri” tarafından tayin edildiğini ve tersinin söz konusu olamayacağını bir Marksiste anlatmak zor değildir. Zor olan husus, “bilimsel yaklaşımlar” ifadesinde ortaya çıkacaktır.

Laikliğin epistemolojik dayanağı, dinsel inançla bilimin ontolojik düzlemdeki kategorik aykırılığıdır. Eğer, toplum yaşamı ve devlet idaresi, gerçekten de, bilimin emrettiği nesnel kurallara göre düzenlenebilirse laiklik kesinlikle savunulmalıdır. Yani eğer “hayatta en hakiki mürşit ilim” ise, laik olmamak için bir neden bulunamaz. Bunun, burjuvaziye mi proletaryaya mı ait yoksa nötr bir bilim mi olacağı, bu düzlemde, ikincildir.

***

Din ile ideoloji arasında kategorik bir ayrım yoktur. Din, ideolojinin bir formudur –teoloji de felsefenin tarihsel bir formudur. Dolayısıyla, bu ikisini yanlış ya da doğru bilinç / inanç olarak tartışmak anlamsızdır.

Eğer din ideolojiden ayrı bir kategoriden sayılabilirse, ona karşı genel bir ilke tutarlı olabilir. Yani ideolojiyi insan aklının, dini Tanrı(aklı)nın ürünü olarak kabul ederseniz iki ayrı kategoriden söz ediyorsunuzdur ve bunların her birine kategorik olarak ayrı tutum almakta tutarlısınız.

Benzer şekilde, insanların örneğin Marksizme dinden başka mahiyette inandığını sanıyorsanız, pozitivizmin argümanını kabul ediyorsunuz demektir. Bu durumda bizatihi laikliğin içindesinizdir. Laikliği de aynı temel anlayışla aynı burjuva ideolojisi ortaya çıkardı.

Laikliği, din ile öteki (laik) ideolojiler arasında kategorik ayrım üzerinde kurarsanız, tarihselcisiniz (din feodalizme, laiklik kapitalizme ve sosyalizme aittir), ilerlemecisiniz (ideoloji dine göre ileri bir gelişmeyi ifade eder, ideolojiyi benimseyen devlet, dini benimseyen devlete göre ileridedir), burjuvazinin tarihsel misyonuna teslim olmuşsunuz demektir. Yani verili devletin ideolojisiyle dine karşı birlikte hareket etmenizde herhangi bir sakınca olamaz.

***

İnanç olarak dini inanç ile başka bir inancın kategorik farkı olamaz. İnançlar arasında bir statü ayrımı yapılamaz. Soyut olarak, her inancın öteki inanç karşısında hakkı eşittir. Marx’ın dediği gibi, eşit haklar arasındaki belirleyici ‘güç’tür.

Bir tarafın, kendi inancını bilimsel ve zaten bu sayede inanç üstü ya da ötesi olarak ilan etmesi de inancın kendisidir. İnançlar arasında kategorik ayrımın kendisi zaten açıkça tarihsel olarak burjuvazinin Kiliseyle bağını koparmak durumunda kalmış kesimlerinin enstrümanıdır. Bizim bu enstrümanı tarih-ötesi bir şekilde edinmemiz için hiçbir neden olamaz.

Bilimsel inancın argümanı, kendinin hakikati temsil ettiği üzerindedir. Dinsel inanç da tam budur. Yani hiçbir inanç, kendinin sadece inanç, nedensiz ve temelsiz inanç, dayanaksız bir şey olduğunu doğası gereği, tam da inanç olduğundan dolayı, kabul edemez. Böyle bir kabul, o inancın öteki inanç tarafından geriletildiğinin açık kanıtı olmaktan başka bir şey değildir.

Din kendi başına “boş inanç” olamaz. Örneğin, Marksizmin, bilimsel olduğu için kendini benimseyene müthiş bir silah verdiği bir boş inançtır; tıpkı, İslami mücadele yürütenin cenneti garanti ettiğinin bir boş inanç olması gibi.

“Boş” ya da “dolu”, eğri ya da doğru inanç yoktur. İnanç vardır ve her türlü inanç, eğer bir an “bilimsel” olarak ele alırsak, “boş”tur, yani bu pozitivist ayrım üzerinden, her türlü inanç bilim-dışıdır… Soyut olarak ve tarihsel özgülleşmelerin dışında ele alınırsa, bilime uygun ya da aykırı inanç yoktur. İslamın, ya da her türlü dinin bilime aykırı nitelikte olduğu bir boş inançtır, ama materyalist iddialı bir boş inanç… Eğer, doktrinler arasında soyut bir kıyaslama yapılacak olursa, İslamiyetin, materyalizme Hıristiyanlık ve Yahudilikten daha yatkın bir din olduğu kabul edilir.

Dinlerin egemenlik aygıtı olarak kurumlaşması, dinlerin değil, iktidar etmenin doğasından gelir. Yıkılmadan önceki onyıllarda, Sovyetler Birliğinin gerici bir tarihsel ve politik rol oynayan resmi ideolojisi “Marksizm-Leninizm” değil miydi?

Gericilik ya da ilericiliği, ideolojiden başlayarak ayırmaya kalkışmak tam da Aydınlanmanın kendi tarihsel önceliklerinin bütün tarihe teşmil edilmesi anlamına gelir. Aydınlanmacıların kendi zamanlarında Kilisenin iktidarına karşı mücadele yürütürken, bu kurumla özdeşleşmiş olan dinsel ideolojiyi tamamen karşılarına almaları o dönem için devrimci roller oynamıştır. Ama bu rolü bugün ve bütün tarihte geçerliymiş gibi kabul etmek için önsel kategorik nedenimiz bulunmuyor.

Konjonktürel vurgu

İslama ilişkin genel ve toptancı ideolojik eksenli yaklaşım, AKP’de temsil edildiği kabul edilen İslamcılıkla, örneğin Şubat ayının başlarında açıklanan “Başörtülü Kadınlar Bildirisi”ni imzalayanları aynı başlık altında değerlendirilebiliyor. Gerçek varlıklara niteliğini ideolojinin verdiğini kabul eden yaklaşımın “laik” özelliği yeterince açık: İslam gerici bir ideoloji olduktan sonra, kendini bu ideolojinin içinde gören her özne de kendiliğinden gericidir.

Salt ideolojik düzlemde değilse, öteki hareketler gibi İslamcı hareketler de, niteliğini ideolojisinden değil, politik varoluşundan alır; bu hareketlerin tarihsel ve konjonktürel ağırlığının devletlü gerici niteliği ortadadır. Dünya yüzünde, ağırlığıyla gerici nitelikte olmayan çok az hareket bulunuyor. Fakat, dünya ölçeğinde, ABD’nin “Ilımlı İslam” denilen operasyonu devreye sokmasına yol açan ve devrimci işlevler üstlenen bir İslami hareket varlığını sürdürüyor. Laikliğin bir ilke olarak benimsenmesi, bu gerçek politik dinamiğin “İslam” adlı tek bir kalıpta gözden yitirilmesine yol açar. Böyle bir gerçek dinamiğin karşısına bir ilke ile çıkmak, dünyayı fiilen değiştirmeye çalışanlara değil, “aleme sözle nizamat verme”ye çalışanlara özgüdür.

Türkiye’de zayıf da olsa, ezilenlerin saflarında devlete karşı mücadele yöneliminde olan ve gelişme kaydeden İslamcı hareketlenmeler mevcut. Bu, daha önce aynı belirginlikte olmayan bir nitelik gösteriyor.

***

Sorgulamaksızın dağarcığımızda tuttuğumuz ve gerek duyduğumuzda başvurmaktan çekinmediğimizi gösterdiğimiz, ama bize ait olmayan “laiklik ilkesi”ni tarihsel ve teorik sahibine politik hamlelerle iade etme konjonktüründeyiz.

 

Okunma 15893 defa

Son Ekledikleri: Metin Kayaoğlu