Ya Başka Bir Yol Bulacağız ya da Yeni Bir Yol Açacağız

Yazan

Ferhat Şirin

İki bin yıl önce (M.Ö. 2. yüzyılda) ordusuyla Alpleri aşarak Roma İmparatorluğu’nun merkezi Roma’ya saldırmak için yola çıkan Kartacalı General Hanibal ordusuyla Alper’de sıkışıp kalır. Ordusu, tek bir kılıç sallamadan, tek bir ok atamadan bir damla olsun düşman (Romalı) kanı akıtmadan telef olmakla yüz yüzedir. Ve Hanibal, bu yazıya başlık olarak kullanılması uygun bulunan sözü söyler. Hanibal, yeni bir yol açıp ordusunu Alplerden aşırarak Roma’ya saldırmasaydı böyle bir söz herhalde bugünlere kadar ulaşamazdı.

* * *

Bu yazı, Teori ve Politika’nın 46 ve 47-48. sayılarında yayımlanan, “Post-Devrimcilik Dönemi” başlıklı yazı vesilesiyle kaleme alınmaktadır.

Bu yazı, “Post-Devrimcilik Dönemi” yazısının nesne edindiği, dağlarda, kentlerde, hapishanelerde dövüşenlerden biri tarafından kaleme alınmaktadır.

* * *

Deniz-Mahir-İbo’nun kurduğu devrimciliği, sahiplenme ve sürdürme iddiasında olan Türkiyeli Devrimciler (PKK hariç!), adına Türkiye denilen siyasi coğrafyanın egemenlerini/ezenlerini (TC Devletini) “tehdit eden güçler” sıralamasının en altında yer alıyorlar.

Türkiye’de egemenlere/ezenlere karşı mücadele yürüten Türkiyeli Devrimci öznelerin güç olamadıklarını; Türkiyeli Devrimcilerin örgütsel, siyasal faaliyetlerinin devrimcilerin ve devrimciliğin gelişip güçlenmesine yol açmadığını; Türkiyeli Devrimcilerin eylem ve çağrılarının Türkiye’nin ezilenlerinin nezdinde karşılık bulamadığını; Türkiyeli Devrimcilerin Türkiye’deki politik güçler hiyerarşisinin bozulmasına ve yeniden kurulmasına hiçbir şekilde müdahil olamadıklarını; Türkiyeli Devrimcilerin Türkiye’deki liberal-reformist-tasfiyeci akımlar üzerinde hiçbir ideo-politik hegemonya kuramadıklarını söylemek pek bir anlam ifade etmiyor. Zira bizzat Türkiyeli Devrimciler güç olamadıklarını, bir türlü gelişip güçlenemediklerini, artık sadece kendilerine değil, kitlelere, kamuya da söylüyorlar.[1]

Türkiye Devrimci Hareketini nesne edinen “Post-Devrimcilik Dönemi” yazısı 1971’de başlayan Türkiye Devrimci Hareketinin “post-devrimcilik dönemine girdiğini” söylüyor. “Post-Devrimcilik Dönemi” yazısı, Türkiye’de devrimcilik döneminin bittiğini, kapandığını savunmuyor. “Biz bugün, Türkiye devrimci hareketinin post-devrimcilik dönemine girdiği kanısındayız...” diyor.[2]

Fakat, amiyane tabirle, Türkiye Devrimci Hareketinin durumunun tespiti, müthiş bir kasılma ve kıvranmadan sonra geliyor.

Sadece bir tahmin: Öyle anlaşılıyor ki Teori ve Politika, “Post-Devrimcilik Dönemi” yazısıyla, devrimci hareketin saflarında çözülmeye, devrimci militanların imanlarının zayıflamasına etkide bulunmaktan çekiniyor. Bunun için de, “Burada ortaya konulanlar aslında devrimci hareketlerin öteden beri açık ya da imalarla belirttiği bir sorunun belki biraz daha tok, belki daha topluca seslendirilmesinden ibarettir. Devrimci militan bizi eleştirmeden önce, kendi yayınlarına dikkatli bir gözle bakmalıdır” diyor.[3]

Mehmet Güneş bunu, “muhataplarından özür dileyerek başlamak” olarak görmüş. “[Post-Devrimcilik Dönemi yazısı] ileriki sayfalarda rahatsız edici olacağını düşündüğü tespitlerden dolayı, peşin bir özürle başlıyor. Yazı, söylemek zorunda olduklarından dolayı muhataplarından özür diliyor...”[4]

Kasılıp kıvranmaya, devrimci militanın imanının zayıflayıp zedelenmesine neden olunacağı kaygılarına kapılmaya, “özür dilemeye” gerek yok! Kaypakkayacılar’ın bir dönem Mehmet Demirdağ’ın vecizesi olarak sıklıkla kullandıkları sözü yinelemek gerekiyor: “Gerçekler devrimcidir”!

Dağlarda, meydanlarda, zindanlarda, 71’lerden bu zamana dövüşen devrimciler henüz tükenmediler, ama bu devrimciler belli bir zamandan beri çoğalamıyor, azalıyor; güçlenemiyor, trajik bir şekilde daha da zayıflayıp tükeniyorlar.

1973 yenilgisinin ardından ‘74-75’lerde, 1980 yenilgisinin ardından 1984-85’lerde yeniden derlenip toparlanan ve güç olan devrimciler, 1994-95’lerden itibaren sadece ve sürekli yeniliyorlar; denedikleri, geliştirdikleri yöntemlerin hiçbiri tasfiyecilik sürecinin önünün alınmasına yetmiyor.

Bu durumun, ‘dünyanın ve Türkiye’nin nesnelliği’yle, ‘sınıfların mevzilenişi’yle, ‘toplumsal çürüme ve yozlaşmanın derinleşmesi’yle, ‘Türk devletinin ideolojik-politik gücünün doruğunda olması’yla, ‘ezilenlerin başka bir dünyaya olan özlemlerinin tükenmesi ya da tüketilmesi’yle... falan ilgisi yok! Devrimcilerin durumu, sadece ve sadece devrimcilerin kendisiyle ilgili; evet, sadece ve sadece devrimcilerin kendisiyle!..

Adına ‘Türkiye’ denilen siyasi coğrafyada, devrimcilik bitmedi, bitmeyecek de! Türkiye’de biten, bir tür devrimcilik ve bu devrimciliğin taşıyıcı özneleridir; ki bu biten, bitmekte olan devrimcilik ve devrimciler, sadece Türkiye'de değil dünyada da bitti, bitiyor! Ama devrimcilik ve devrimciler bitmedi, bitmiyor!

Türkiye’de bir tür devrimciliğin ve devrimcilerin bitişi, gelişip güçlenen Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketinin devrimci öznesine yönelik, ‘emperyalizmin denetimine girmiş teslimiyetçi güç’ mealindeki değerlendirme ve tanımlamaların Türkiye Devrimci Hareketinin hakim görüşü olmasıyla başlar; 11 Eylül 2001’de ABD’de gerçekleştirilen eylemlerin ‘masum sivilleri hedef alan kör şiddet’, eylemin öznesi El Kaide’nin ‘ABD’nin besleyip büyüttüğü gerici / şaibeli bir örgüt’, bu eylemlerin öznesinin kendisine atfettiği İslam ideolojisinin ‘Orta Çağa ait gerici ideoloji’ olarak değerlendirilmesi, kınanıp karşı çıkılmasıyla finaline erer.

‘Post-devrimcilik dönemi’ne giren devrimcilerin arayışları

“Post-devrimcilik dönemi” yazısı, Türkiye Devrimci Hareketinin post-devrimcilik dönemini 19 Aralık 2000 öncesinden başlatıyor. Halbuki Türkiye Devrimci Hareketinde yaygın ve hakim kanı, yenilginin ve geri düşüşün 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleştirilen hapishaneler operasyonuyla ve ardından devrimci tutsakların F tipi hapishanelere kapatılmasıyla başladığıdır.

19 Aralık 2000’de olan, biten/bitmekte olan devrimciliğin öznesi olan devrimcilerin var olabildikleri tek mekan olan hapishanelerde, devlet tarafından imha edilerek tasfiye edilmesidir.

“Post-devrimcilik dönemi” yazısında da belirtildiği üzere, devlete ait “faaliyetlerine devam eden terör örgütleri listesi”nin ilk dört sırasında DHKP-C, MKP, TKP/ML, MLKP yazmaktadır.

Birkaç yıldır değil, yaklaşık son 10 yıldır, Türkiye Devrimci Hareketinin taşıyıcısı bu dört öznedir. Bu dört öznenin geri düşüşü, 19 Aralık 2000 ile başlamaz. 19 Aralık 2000’de bu dört örgütün hapishanelerde tutsak olan ‘yönetici’, ‘kadro’ ve ‘militan’larının sayısı, hapishaneler dışındaki yönetici, kadro ve militanlarının sayısından fazladır. Türkiye’de 19 Aralık 2000’den önce, hapishaneler dışında devrimci bir hareket yoktur.

Türkiye Devrimci Hareketinin taşıyıcı öznelerinden üçü (TKP/ML, MKP ve MLKP), ‘kurmay heyeti’ni ‘devletin ulaşması en zor alanlar’a yerleştirmeyi reddeden bir çalışma tarzını benimsemişlerdir. Bu nedenle, bu üç öznenin –en çok da TKP/ML ve MKP’nin– tarihi, ortalama 4 ile 5 yılda bir devlet operasyonlarıyla dağıtılan örgütsel yapının yeniden oluşturulması sürecidir. Geçtiğimiz yıl vefat eden Dursun Karataş gibi, kesintisiz bir şekilde liderlik görevini yürüten bir figür, TKP/ML, MKP ve MLKP’de yoktur. (Bugün devrimci hareketin saflarında ‘Dayı’ ile akran az sayıda da olsa yönetici/lider konumunda devrimci vardır. Ama hemen hemen hepsi, ya tutsak düşmeleri nedeniyle ya da tenzili rütbe nedeniyle kesintisiz bir liderlik/yöneticilik yapamamışlardır.)

19 Aralık 2000’e gelindiğinde, Türkiye Devrimci Hareketinin ideolojik, politik ve örgütsel olarak kudretli olabildiği tek alan hapishanelerdir. Devrimci Hareketin hapishaneler dışında –dağlarda ve kentlerde– örgütsel varlığı ve gücü nerdeyse yoktur. DHKP-C ve TKP/ML’nin Karadeniz bölgesinin (Amasya, Tokat...) kırsalında, MKP’nin ise Dersim kırsalında bir elin parmaklarından biraz fazla sayıda gerillası vardır. Bunun haricinde üç örgütün ve MLKP’nin İstanbul’un belli gecekondu semtlerinde sınırlı düzeyde kitle tabanları, sadece bulundukları semtlerde ve civarlarında çok küçük çaplı eylem koyabilecek yeterlilikte militanları vardır. (Anılan dört öznenin ve daha başka birkaç öznenin, çeşitli illerde ‘kurumlar’ı da vardır, ama bu kurumlar ‘Dernekler Kanunu’ ya da ‘Ticaret Kanunu’ çerçevesinde kurulan ve bu kanunlara riayet edebildikleri sürece faaliyet gösterebilen kuruluşlardır. Devrimciler son yıllarda bu tür kuruluşlara “Devrimci kurum” diye bakmaktadırlar ki bu da devrimcilerin, devrimcilik algısının halini ele veren önemli bir olgudur!)

19 Aralık 2000’de devlet, devrimcilerin güç olabildikleri yegane alana, hapishanelere operasyon düzenlemiştir; devrimciler ile devlet bu alanda kapışmıştır. Kapışmanın sonucu da burada tayin edilmiş; devrimcilerin hapishanelerdeki güçlerine son verilmiş; devrimciler hapishanelerden de tasfiye edilmiştir. Devlet ile, sadece hapishanelerde güç olabilen devrimciler arasındaki fiili son çatışmanın başlangıcı, üç örgütün (DHKP-C, MKP, TKİP) ölüm orucuna başladığı Ekim 2000’dir. Ölüm orucu bir şiddet eylemidir. Bu tarihten, yani hapishanelerdeki devrimcilerin ölüm orucu eylemine başlamalarından itibaren, dışarıda devrimciler tarafından gerçekleştirilen şiddet eylemlerinin sayısı bir elin parmakları kadardır: Gaziosmanpaşa-TEM bağlantı yolunda seyir halindeki çevik kuvvet otobüsünün uzun namlulu silahlarla taranması (MKP), Gültekin Koç isimli feda eylemcisinin Şişli Emniyet Müdürlüğü binasına bombalı saldırısı (DHKP-C), Amasya Hapishanesine taciz ateşi (TKP/ML), Zeytinburnu ve Eyüp’te ekip otolarına silahlı saldırı (TİKB), Sultançiftliği’nde ekip otosunun taranması (DHKP-C)... Eylemler bunlardır. Bu eylemler hem sayı hem de tarz bakımından 96 ölüm orucu direnişi dönemindeki eylemlerden daha geri düzeydedir. (Bu dönemde, İstanbul Küçükarmutlu’da TAYAD’lılarca başlatılan ölüm orucu eylemi de anılmalıdır.)

Hapishaneler dışında güç olamayan, hapishanelerdeki gücü ise 19 Aralık 2000 operasyonuyla tutsakların F Tiplerine nakledilmesinin ardından tasfiye edilen devrimcilerin yeniden güç olma, uzun süredir dağınık durumdaki örgütlerini yeniden toparlama hamlesi 2002 ila 2003 yıllarında gerçekleşir. Kesinlikle kaydedilmesi gerekir: 19 Aralık operasyonunun ardından F Tiplerine kapatılan ama daha sonra dışarı çıkan yenilmiş, dağıtılıp bozguna uğramış ‘ordu’nun gazileri tarafından gerçekleştirilmiştir bu hamle!

MLKP, MKP ve TKP/ML adlı örgütler, 2002-2003 yıllarında kongre/konferans yaptıklarını, bu toplantılarıyla tasfiye olmakla karşı karşıya olan yapılarını yeniden oluşturduklarını; devletin devrimciliği ve devrimcileri tasfiye edip tüketme, teslim alma, ehlileştirip uysallaştırma politikalarına asla teslim olmayacaklarını kamuya deklare etmişlerdir. DHKP-C adlı örgütün, kongre ya da konferans türü bir toplantı yaptığına dair bir beyanı saptanamamış, ama ilgilileri bu örgütün de yeniden toparlanma sürecine girdiğini kaydetmişlerdir.

Burada, önemle vurgulanması gereken bir husus daha var: Türkiye Devrimci Hareketinin bileşenlerinden saymadığımız, ama Türkiye Misak-ı Millisindeki ideolojik politik ortamı etkileme kudretinde olan PKK’nin, benimsediği taktik nedeniyle devlete karşı şiddet eylemlerine ara verdiği; devamla, erken genel seçimlerin ardından işbaşına gelen AKP hükümetine ‘reformist’ gözle bakışın yaygın ve ‘devletin demokratik açılımlar gerçekleştireceği’ beklentisinin de hayli yüksek olduğu bir konjonktürde gerçekleşmiştir anılan dört devrimci öznenin hamlesi.

* * *

2002-2003 yılları içerisinde örgütsel yapılarını oluşturduklarını deklare eden (ya da bizzat pratiğiyle bunu belli eden) dört devrimci özneden DHKP-C’nin yeni dönemdeki en belirgin özelliği ‘açık alanlar’a yoğunlaşmasıydı. Bütün faaliyetlerinin merkezine F Tipi hapishanelerin şartlarının değiştirilmesini koymuştu. Zaten hapishanelerde sadece DHKP-C’li tutsaklar ölüm orucu direnişini sürdürüyor, birkaç tutsağı olan TKEP/Leninist de DHKP-C ile beraber hareket ediyordu. F Tipi dayatmasına karşı ölüm orucu eylemini benimseyen örgütler (MKP, TKP/ML, MLKP, TİKP, TDP, Direniş Hareketi, MLSPB, ...), 2002 yılında aldıkları bir kararla ölüm orucu eylemini sonlandırmışlardı.

‘Açık alanlar’a yoğunlaşarak politik faaliyetinin merkezine ölüm orucu direnişçilerinin ‘F tipi hapishanelerin koşullarının değiştirilmesi’ talebini koyan DHKP-C, ‘yeni dönem’de devletin ‘merkezi operasyon’una maruz kalan ilk örgüt oldu. 2004 yılı nisan ayında, devletin “terörle mücadele polisi” denilen güçleri, başta İstanbul olmak üzere pek çok ildeki yasal kurumlara operasyon düzenledi. Gözaltına alınan 50 kişinin pek çoğu, “yasadışı terör örgütüne üye olmak veya yardım ve yataklık etmek” iddiasıyla tutuklanıp F Tiplerine konuldu.

Devletin yasal kurumlara yönelik bu operasyonuna karşı gösterilen tepki çok cılızdı. 15-20 kişilik gruplarla yapılan basın açıklamalarıyla operasyonu protesto etmek!.. “Demokratik zeminde kalarak ve yasal imkanları zorlayarak mücadele yürütülmesi”ni savunan ÖDP, EMEP, TKP gibi partilerden, kendilerini demokrat-ilerici olarak nitelendiren çevrelerden doğru dürüst ses dahi çıkmadı.

DHKP-C’nin ‘yeni dönem’de Karadeniz kırsalında öteden beri var olan sınırlı sayıdaki gerillasının sayısını yükseltme yönelimine girdiği gözlemlenmedi. 10 yıldan daha uzun süredir kırsal alanda olan Sebahattin adlı gerilla komutanının da içinde bulunduğu DHKP-C’li kır gerillalarının, 2005 yılında Tokat kırsalında devlet güçlerince imha edilmesiyle bu örgütün kırsal alandaki gerillaları bilindiği kadarıyla tasfiye edildi.

Bundan başka, ‘yeni dönem’de DHKP-C’nin Marksizm-Leninizm’e ilgisinin arttığı gözlenmiştir. DHKP-C’nin çizgisine uygun faaliyet yürüttüğü bilinen yayınlarda, bir önceki dönemden farklı olarak Marx, Engels, Lenin’e yapılan atıflar belirgin olarak artmıştır.

Özetle, DHKP-C’nin 2002’den sonraki ‘yeni dönem’de kendi geçmişinden farklı olarak geliştirdiği, denediği örgütsel-siyasal yöntem ve yönelimden söz etmek olası değildir. ‘Açık alan’a yoğunlaşarak güçleri açık alan faaliyetinde konumlandırmak ‘geçmişten farklı bir yönelim’ olarak değerlendirilebilirse, DHKP-C’de gözlemlenen kayda değer tek fark buydu.

TKP/ML... 2002 yılında örgütsel yapısını yeniden oluşturduğunu (7. konferansıyla) deklare eden TKP/ML isimli örgütün ‘yeni dönem’e dair belirgin bir farklılığından ve yöneliminden bahsetmek olası değildir. Kamuoyuna açıklandığına göre, Konferansın önemle üzerinde durduğu konu, “Örgütsel önderliğin/Genelkurmaylığın” niteliğinin yükseltilmesi ve güvenliğinin sağlanması ve bütünsel olarak örgütsel yapının fiili ve ideolojik saldırılara/tasfiyeciliğe karşı güçlendirilmesidir.

Anılan örgüt, Karadeniz kırsalındaki (Tokat ve Amasya) az sayıdaki gerilla gücünü takviye etmeyi ve en kısa sürede Dersim’e de gerilla gücü çıkartmayı kararlaştırır. Örgüt, ‘yeni dönem’deki ilk operasyona da, buna dönük faaliyetleri kapsamında 2003 yılında maruz kalır. Bu operasyonda ciddi bir kayıp yaşanmamasına rağmen, örgütün yönelimi ve hazırlıkları deşifre edilir. Yargılama aşamasındaki bilgilere göre, bu operasyon anına kadar örgütün Karadeniz kırsalındaki gerilla gücünün sayısı 50 civarına ulaşmıştır. Devlet, örgüt üzerindeki operasyonlarını yoğunlaştırır. 2005 yılından itibaren örgütün Karadeniz kırsalındaki gerilla gücü tasfiye edilir. Gerillaların bir kısmı operasyonları atlatmak için yapılan manevralar esnasında çıkan çatışmalarda şehit düşer; çok büyük bir kısmı ise –değişik tarihlerde– tutsak düşer. Devletin operasyonlarının yoğunluğu karşısında Karadeniz’de tutunamayan örgüt Dersim’e yönelir ve bu bölgeye az sayıda da olsa gerilla birliği çıkartmayı başarır; ki Dersim’e çıkan gerillaların çoğu Karadeniz faaliyetçileridir. Yani örgüt bir nevi Karadeniz’deki gücünü Dersim’e kaydırmıştır; ama Karadeniz kırsalından Dersim’e ulaşmayı başaranların oranı yaklaşık beşte bir civarındadır.

‘Yeni dönem’de TKP/ML'nin, DHKP-C, MLKP ve MKP’ye kıyasla ‘açık alan’ faaliyetine ilgisinin daha az olduğu gözlemlenmiştir. Bu durum, TKP/ML’nin ‘açık alan’ faaliyetine karşı oluşundan mı, yoksa örgütün ‘açık alan’ faaliyetinin gerektirdiği yükümlülükleri taşıma kapasitesinin olmamasından mı kaynaklanmaktadır? Bu elbette tartışmalı bir husustur. Fakat ampirik bir olgu olarak, TKP/ML’nin, kendi terminolojisiyle “sürekliliği sağlanmış gerilla savaşı”na olan ilgisi ‘açık alan’ faaliyetine yoğunlaşma ilgisinden daha fazla olmuştur.

Özetle, TKP/ML’nin de ‘yeni dönem’de kendi tarihi geçmişinden farklı bir örgütsel ve politik yönelime girdiğinden söz etmek olası değildir. Hatta denilebilir ki, TKP/ML, devrimci hareket içerisindeki ‘yeni ve farklı’ arayış ve yönelimlere karşı en ihtiyatlı yaklaşan öznelerden olmuştur.

MKP... Bu örgüt 1972 yılında İbrahim Kaypakkaya liderliğinde kurulan TKP-ML’nin devamcılarındandır. TKP-ML saflarında yaşanan bir dizi ayrılıktan başka, 1987 yılında TKP-ML ismini ve kuruluş ilkelerini benimseyen iki örgüt ortaya çıkar. Bu iki yapı yaklaşık beş yıllık ayrılıktan sonra birleştiklerini ilan ederler. Ne var ki, iki örgütün birliği bir yıl kadar sürer ve 1994 yılında örgüt saflarında yeniden ayrışma yaşanır; taraflardan biri kendini ‘TKP/ML’ yazılımıyla, diğeri ise ‘TKP(ML)’ yazılımıyla ifade eder.

TKP(ML), 2002 yılında gerçekleştirdiği kongrenin ardından kendini Maoist Komünist Partisi (MKP) olarak isimlendirir. Kongredeki gelişmeler isim değişikliğinden ibaret değildir. MKP, 30 yıllık tarihi boyunca örgüt içi gerilim konusu olan ve ayrılıklara da yol açan temel meseleleri de gündemine alır. Bunlardan en çarpıcı olanı, Kaypakkaya ve yoldaşlarının 72 çıkışının “maceracı pratik” olarak değerlendirilmesidir. MKP I. Kongresi Kaypakkaya’ların 73 yenilgisi dahil TKP-ML tarihini esas olarak “sol sapmalar” tarihi olarak değerlendirir ve MKP’nin yeni dönemindeki yöneliminin de “ihtiyatlı ilerleme politikası” olacağını belirtir.

I. Kongre ile örgütsel yapısını yeniden oluşturan ve faaliyetlerini Dersim’de yoğunlaştırdığı gözlemlenen MKP’nin yeni dönemdeki ilk şiddet eylemleri “ajan-işbirlikçi örgütlenmesi içerisinde yer aldıkları” iddiası ile ‘siviller’e karşı olur. MKP bu eylemleri nedeniyle bölgedeki İHD ve benzeri kurumlar tarafından “halka karşı şiddet uyguladığı” için kınanır!

Karadeniz’deki gerilla birliğini Dersim kırsalına kaydıran TKP/ML gerillalarıyla birlikte de kimi pratikler gerçekleştiren MKP, devlet güçlerince düzenlenen askeri operasyonların odağı olur. Bölgede yoğunlaşan devlet operasyonlarına bağlı olarak hem gerillalardan hem de TC ordusundan kayıplar olur. Bu dönemde, MKP gerillalarının, bir savaş helikopterini içerisindeki “orta düzey savaş subayları”yla birlikte etkisizleştirdiği de kaydedilmelidir.

Dersim merkezli gerilla faaliyetine yoğunlaşmaktan başka ‘açık alan’ faaliyetine de ilgi gösterdiği gözlemlenen ve ‘yeni dönem’deki politik yönelimini “ihtiyatlı ilerleme” olarak belirleyen MKP, 2005 yılı Haziran ayında, içlerinde ‘kurmay heyeti’nin de bulunduğu 17 elemanını yitirir.

‘Yeni dönem’in dinamiklerini ne düzeyde kavradığı ve buna uygun hangi yönelimler içerisine girdiği değerlendirmesinden ayrı olarak DHKP-C ve TKP/ML’ye kıyasla ‘yeni arayışlar’ içerisinde olduğu izlenimini veren MKP, 17’lerin şehadetinin ardından I. Kongre öncesi dönemine itilir, geriletilir. Hatta 17’lerin şehadetinden sonra, kimi gelişimler karşısında MKP’nin aldığı tutumlar hayli dikkat çekicidir: Kendilerinin DHKP-C, TKP/ML gibi örgütler tarafından şiddete maruz kaldığını, tehdit edildiklerini, iftira ve hakaretle karşı karşıya kaldıklarını beyan ederek devrimci-demokrat kamuoyunu duyarlı olmaya davet eden sanatçı ve aydınlara sahip çıkılması dikkatlerden kaçmamıştır. En son, kendisinin PKK tarafından tehdit edildiğini beyan eden İsmail Beşikçi de ‘Yüz Çiçek Açsın, Yüz Fikir Yarışsın’ şiarı ile, sahiplenilip savunulanlardan olmuştur!

MLKP... ‘Yeni dönem’in en dikkat çeken devrimci öznesi MLKP olmuştur. MKP daha özgün olmakla beraber, yukarıda anılan üç özne yeni dönemdeki yönelimlerinde kendi geçmiş tarihlerindeki örgütlenme ve politika yapma tarzlarını tekrarlamışlarken, MLKP bariz bir şekilde ayrışmış, aykırılaşmıştır. MLKP bu bariz ayrılığı ve aykırılığı nedeniyle hem devrimci hareketin taşıyıcı özneleri, hem de diğer bileşenleri tarafından ideolojik, teorik, politik olarak eleştirilmiş, MLKP ise eleştiri sahiplerini “yeni dönemi kavrayamamak”, “teorik doktrinerlik” ve “dogmatiklik”le yanıtlamıştır.

2002’den sonraki yönelimiyle MLKP’deki en bariz farklılık, ‘90’lardan itibaren ‘neo-liberal/reformist sol’un hegemonya kurduğu ‘sendikal hareket’, ‘kadın hareketi’, ‘öğrenci gençlik hareketi’ ile aydınlar içinde kendine alan açma çabası olmuştur.

MLKP’nin, ‘yeni dönem’e özgü olmayan, devrimci hareketin taşıyıcı üç öznesinden belirgin olan bir diğer farklılığı da Kürt Hareketine yaklaşımıdır. MLKP daha en başından (1994) itibaren, Kürt Hareketine ilişkin pozisyonuyla devrimci hareketin taşıyıcı üç öznesinden bariz bir şekilde ayrılmıştır. MLKP, Kürt Hareketine karşı pozisyonu nedeniyle de (değişik ton ve düzeyde olsa da) devrimci hareketin adı geçen üç öznesi tarafından eleştirilmiştir. Kürt milliyetçiliği yapmak ve PKK’nin kuyruğuna takılmak, MLKP’nin sık sık muhatap olduğu eleştirilerden olmuştur.

MLKP, ‘ezilenler’ kavramını daha önce benimsemiştir; ama 2002’den itibaren bu kavrama teorik-politik ve pratik-politik alanda daha sıklıkla yer vermeye başlayan özne olmuş; ‘ezilenler’ kavramına verdiği önem nedeniyle devrimci hareketin taşıyıcı özneleri tarafından, ama özellikle de ‘sınıfçı’, ‘işçici’ olanları tarafından eleştirilmiştir.

MLKP, devrimci hareketin üç öznesine kıyasla bariz olan farklılıklarını, ‘açık alan’ faaliyetine yoğunlaşmasıyla görünür kıldı. MLKP, ‘yeni dönem’de, hatırı sayılır düzey ve sayıda şiddet pratiğinin faili olmamış olsaydı, herhalde devrimci hareket tarafından nehrin öte tarafına itilirdi. Zira yukarıda anılan farklılıkları nedeniyle, MLKP hem ideolojik hem politik eleştirilerin (post-modernleşmek, legalleşmek, ...) muhatabı oldu. Lakin, belirtildiği üzere, MLKP, kendisini ‘legalleşmek’le eleştiren ya da bu yönlü kaygılar taşıyan devrimci hareketin tüm bileşenlerinden daha fazla sayıda ve yoğunlukta şiddet eylemi gerçekleştirdi. Fakat tok bir sesle de belirtmek gerekir: Bir öznenin pratik-politik devrimciliğinin ölçülüp tartımında şehit sayısı önde gelen kriterlerdendir. MLKP, ‘yeni dönem’de devrimci hareketin taşıyıcı diğer üç öznesinden daha fazla sayıda ve yoğunlukta şiddet eylemi gerçekleştirmiştir, ama ‘yeni dönem’de hiç şehit vermeyen de MLKP olmuştur! 2002-2006 kesitinde, dört devrimci öznenin yeniden organize olduğu ve bu sürecin devletin merkezi operasyonlarıyla kesintiye uğratıldığı dört yıllık mücadele sürecinde en fazla şehidi, sırasıyla DHKP-C, MKP ve TKP/ML verirken, MLKP’nin bu mücadele evresinde şehidi olmadı.

* * *

“Düştüm mahpus damlarına,

Öğüt veren çok olur.

Eklesem o öğütleri,

Burdan köye yol olur...”

(Cem Karaca şarkısı)

Devrimci Hareketin dört taşıyıcı öznesi, biri haricinde (MLKP), ‘yeni dönem’i kendi tarihlerinin/geleneklerinin örgütlenme ve politika yapma tarzlarıyla karşıladı. DHKP-C ve TKP/ML, kendi tarihlerinin ve geleneklerinin en katı savunuculuğunu yaparak; MKP belli düzeyde de olsa esneyerek; MLKP ise bariz bir şekilde yenilenerek, ideolojik-politik arenaya, güç olma mücadelesine atıldılar. Ne var ki, geleneklerine ve kendi tarihlerine sıkı sıkıya sarılanıyla da, yenileneniyle de bu dört devrimci özne, devlete karşı güç olma, devletin gücünü geriletme mücadelesinde, devletin ‘merkezi operasyonları’yla başlangıç yaptıkları noktaya (2002 öncesine) –hatta kimileri daha da geriye– kadar itildiler. Devletin operasyonları, amansız ve tavizsiz şiddeti ve terörü, devrimcilerin ‘kötü’ akıbetinin nedeni veya gerekçesi olamaz! Bilakis devlet, devlet olmanın gereği neyse, sadece ve sadece onu yapmıştır, yapmaya da devam edecektir! Devrimcilerin, “Neden bu haldesiniz?” sorusuna, “Devletin amansız baskı ve terörü nedeniyle...” mealinde cevaplar vermesi, devletin gücünü ve otoritesini zayıflatıp geriletiyorsa kullanışlı ve yararlıdır. Gerisi laf-ı güzaftır!

* * *

71 Devrimcileri, eski ‘yoldaşları’ tarafından “acelecilik”le, “maceracılık”la, “silahla oynamak”la, “devleti hafife almak”la eleştirilmişlerdir.

71 Devrimcileri, devrimciliklerinin arifesinde, silahlı mücadeleye başlamak gerektiğini savunurken karşılarında “silahlı mücadele koşullarının oluşmadığı”nı savunanları bulmuşlar, ama karşılarına dikilen ‘eski yoldaşları’nı umursamaksızın, ellerine silahları alıp pratiğe koyulmuşlardır.

71 Devrimcileri, kısa süre sonra devlet tarafından etkisizleştirilmiş, kurdukları şiddet örgütleri de, yine devlet tarafından dağıtılıp tasfiye edilmiştir. 71 Devrimcilerinin ve örgütlerinin devlet tarafından etkisizleştirilip tasfiye edilmesinin ardından, “silahlı mücadele koşullarının oluşmadığı”nı savunan, 71 Devrimcilerini eleştirenler, –üzülerek de olsa!– haklı çıktıklarını, hayatın kendilerini doğruladığını söylemişlerdir. Devrimciliği savunanlar ve devrimcilikte ısrar edenler ile, devrimcilere “akıllı olmaları”nı söyleyenler, “aceleci davranmamaları”nı öğütleyenler aynı yaştadır!

Ama buna rağmen, birileri, haklılıkları ispatlananların 71 Devrimcilerini eleştirenler değil, bizzat 71 Devrimcileri olduğunu savunmuş ve bu devrimcilerin açtığı yoldan yürümekte ısrar etmişlerdir.

71’den günümüze devrimciler, “Akıllı olun!”, “Aceleci davranmayın!”, “Silahla oynamayın!”, “Macera peşinde koşmayın!” öğütlerini hep kulak ardı etmişlerdir. Lakin günümüz Türkiye Devrimcilerinin, devrimci hareketin taşıyıcı dört öznesinin, özellikle 2005’lerden itibaren, söz konusu telkin ve öğütlere iyiden iyiye kulak kabarttığına tanık olunmaktadır.

Hiç kuşku yok ki, Türkiye Devrimci Hareketinin –71 Devrimcileri dahil– şiddeti (silahlı mücadeleyi) kavrayışında, şiddetin gerekliliğini ve zorunluluğunu teorileştirmesinde ciddi arızalar söz konusudur. Lakin, Türkiye Devrimci Hareketinin özneleri, her yenilgi sonrasında olduğu gibi, son yenilgi sürecinde de şiddetin gerekliliğini ve zorunluluğunu ortaya koyan teorilerini sorgulamak, tartışma konusu yapmak yerine, “silahlı mücadelenin nesnel şartlarının olup olmadığı”nı, “zamanlama hatası yapıp yapmadıklarını ve maceracı davranıp davranmadıkları”nı, “devleti küçümseyip küçümsemedikleri”ni sorgulayıp tartışma konusu yapmakta ve sonuçta yenilginin faturasını, “zamanlama hatası yaptıkları”, “aceleci davrandıkları” gerekçesiyle eski yoldaşlarına kesmekteler.

Deniz, Mahir, İboları ve ardıllarını, politik yelpazenin ‘devrimciler’ tarafında tutan konumlandıran yegane unsur, şiddeti/silahlı mücadeleyi savunan görüş ve düşünceleri değil, şiddet pratikleridir; silahlı mücadelenin bizzat failleri olmalarıdır! Devrimci hareketin en küçük, en zayıf öznesini 71’de de bugün de Türkiye’nin pek çok yerinde örgütlülüğü olan herhangi bir “sosyalist”, “komünist” isimli parti ve örgütten ayıran; öznelerden birini devrimci, diğerini reformist, pasifist, legalist yapan yegane şey, öznenin savunduğu ideoloji, görüşler, program vb. değil pratiğidir!

Hal böyle olduğu halde, bir taraftan Deniz, Mahir, İbolara ve devamcılarına güzellemeler yapmak, ama diğer taraftan da yenilginin faturasını “zamanlama hatası yapan”, “silahlı mücadeleye başlamakta aceleci davranan” geçmiş dönem yoldaşlarına kesmek, en hafif deyimle oportünistliktir. Ve maalesef, günümüz devrimci hareketi saflarında bu türden oportünizm, bir eğilim olmaktan çıkmış, yaygın bir tarz haline gelmiştir.

Vurgulamak gerekiyor: Gök kubbe altındaki hiçbir varlık eleştiriden muaf olamaz; ama 71’den günümüze devrimcileri “zamanlama hatası yapmak”la, “silaha sarılmakla aceleci davranmak”la, ve “maceracı bir hatta düşmek”le vb. eleştirmek, bizzat devrimciliği eleştirmektir.

‘Post-devrimcilik dönemi’nden çıkışın olmazsa olmazları

Türkiye Devrimci Hareketi, popüler siyasi literatürde ‘Sol’ olarak adlandırılan aydınlanmacı/modernist akımın içerisinden doğan ve bu akımın içerisinde kalan bir ideolojik-politik harekettir.

Türkiye Devrimci Hareketinin yükselişi ve düşüşüyle Türkiye Solunun yükselişi ve düşüşü arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Türkiye’de her renk ve tonuyla Sol Hareket ne zaman geniş yığınlar nezdinde itibar kaybetmişse, Türkiye Devrimci Hareketi de daralma, gerileme evresine girmiş, Sol Hareket ne zaman geniş yığınların ilgi odağı olmuşsa, Türkiye Devrimci Hareketi de genişleme ve yükselme evresine girmiştir.

Türkiye’de her renk ve tonuyla Sol Hareket derin bir kriz yaşamaktadır. Haliyle bu Sol Hareketin devrimcileri de derin bir kriz ve tıkanmayla yüz yüzedir. Türkiye Devrimci Hareketi, ya Sol’un yaşadığı kriz ve tıkanmanın aşılmasını, Sol’un yeniden ‘yükselen değer’ olmasını bekleyerek, eğer mümkünse, var olmaya çalışacak ya da Sol ile olan göbek bağını keserek yeni bir yol bulacak/yeni bir yol açacaktır!

* * *

Ufukta, Türkiye’de Sol’un 1960-1980 kesitindeki 20 yıllık ‘altın çağı’nı yeniden yaşayacağına dair hiçbir emare gözükmemektedir!

Türkiye’de bugün, kıstırdıkları kuyruklarını kurtarmak için Silivri’de ter döküp çırpınan ‘Ergenekon tosuncukları’nda temsilini bulan Sol’un karşı-devrimci öznelerinden tutun da, dağlarda, kentlerde, zindanlarda dövüşenlerde temsilini bulan devrimci öznelerine kadar olan yelpazedeki hiçbir öznesinin hamlesi derin bir kriz yaşayan Sol’un, tıpkı eski günlerdeki gibi geniş yığınlar nezdinde itibar kazanmasını, gelişip güçlenmesini getiremedi, getiremiyor. Bilakis her renk ve tonuyla Sol’un öznelerinin, Sol adına Sol için her hamlesi, krizin derinleşmesine hizmet ediyor.

* * *

71 Devrimcileri, bir öznesi haricinde, kendilerini Türkiye Solunun içinde tanımladılar. 71 Devrimcilerinden ve Türkiye Devrimci Hareketinin kurucularından Deniz ve Mahir (ve örgütleri THKO ile THKP-C) Türkiye Solundan, pratik politikayla koptular. Kendilerini asla Solun karşısında, dışında, teorik ve ideolojik yapısından kopan özneler olarak tanımlamadılar. Deniz ve Mahir, düzen içi, reformist, pasifist Soldan koptular ve Devrimci Solcu, Solun Devrimcileri oldular.

Deniz ve Mahir (özellikle de Mahir) elbette kendilerini “Marksist-Leninist”, “sosyalist” olarak da tanımladılar, ama Deniz ve Mahir’de temsilini bulan Marksist-Leninistlik, Sol (Aydınlanmacılık/modernizm) ile hesabını kesmiş; Solun teorik-ideolojik yapısıyla hesaplaşmış bir Marksist-Leninistlik, sosyalistlik değildi. Hem Deniz hem de Mahir, Solcu olunmadan, Solun ilerici değerleri sahiplenilip savunulmadan Marksist-Leninist olunamayacağı görüşündeydiler.

Türkiye’de Sol (Aydınlanmacılık/modernizm) ile teorik-ideolojik düzlemde hesabını görmüş bir Marksizm-Leninizmin kuruluşuna yönelen ilk şahsiyet Hikmet Kıvılcımlı olmuştur. Ne ki, Hikmet Kıvılcımlı adındaki dahi kişilik 71 devrimci çıkışına aldığı tutumla tarihe kaydolmuş; Hikmet Kıvılcımlı adı Türkiye Devrimci Hareketinin ezici bir çoğunluğu tarafından küfürle eşdeğer tutulmuştur. Ki 71 Devrimcileri bu konuda –ama sadece bu konuda!– yerden göğe kadar haklıydılar, çünkü Hikmet Kıvılcımlı, 71 Devrimcilerine en ağır küfürleri etmişti.

Türkiye’de Sol (Aydınlanmacılık/modernizm) ile ideolojik-politik düzlemde –teorik düzlemde değil!– hesabını görmüş, göbek bağını kesmiş bir Marksizm-Leninizmin kuruluşuna yönelen ilk şahsiyet İbrahim Kaypakkaya adındaki komünist devrimci olmuştur. (Türkiye’de Sol [Aydınlanmacılık/modernizm] ile teorik-ideolojik düzlemde hesaplaşan ilk şahsiyetin Hikmet Kıvılcımlı; ideolojik-politik düzlemde hesaplaşan ilk şahsiyetin ise İbrahim Kaypakkaya olduğu tezini mükemmel bir tutarlılıkla ortaya koyan Metin Kayaoğlu’dur.)[5]

Devlet karşısında çekilebileceği en geri noktaya kadar çekilmiş olan, geriye doğru bir adım daha atması halinde devrimcilikten de düşecek olan Türkiye Devrimci Hareketinin, Sol (Aydınlanmacılık/modernizm) ile hesaplaşıp kopmaksızın; Kıvılcımlı’nın ve Kaypakkaya’nın Aydınlanmacılık/modernizmden (Sol’dan) teorik-ideolojik-politik kopuşlarını sentezleyip sahiplenmeksizin ve uygulayıcısı olmaksızın Türkiye’nin ezilenlerinin saygınlığını, güvenini ve açık desteğini kazanması, devlete karşı ezilenlerin öncü politik öznesi olması mümkün değildir.

* * *

1971’den günümüze Türkiye Devrimci Hareketi içerisinde Aydınlanmacılık/modernizm ile teorik-ideolojik-politik düzlemde hesabını görmüş, göbek bağını kesmiş bir özne, hiçbir zaman olmadı.

Kıvılcımlı, Aydınlanmacılık/modernizm ile teorik-ideolojik düzlemde hesaplaşan eserler ortaya koyduğu halde, devrimci bir özne olamadı! Kıvılcımlı, 71 Devrimcilerine ve devrimciliğine karşı pespaye bir tutum aldı. Kıvılcımlı külliyatı, Devrimci Hareketin önemli bir bileşeni tarafından kaale bile alınmadı. Kıvılcımlı’nın takipçisi olma iddiasında olan devrimci öznelerin varlığına ‘74’lerden sonra tanıklık edildi. Kıvılcımlı’nın takipçisi olma iddiasındaki devrimci özneler ise, devrimci hareket içerisinde hiçbir zaman güçlü bir akım yaratamadı. Fakat bundan daha da önemlisi, Kıvılcımlının takipçisi olma iddiasındaki “devrimci Kıvılcımlıcılar”ın da, Kıvılcımlı’nın gerçekleştirdiği Aydınlanmacılık/modernizmden teorik-ideolojik kopuşu ne düzeyde sahiplenip sürdürebildikleri de tartışma konusu olarak kalmaya devam etti.

Aydınlanmacılık/modernizmden (Sol’dan) ideolojik-politik kopuşu gerçekleştiren Kaypakkaya’nın eserini sahiplenip savunan devrimci özneler daima var oldu. Kaypakkaya’nın eserini sahiplenip savunan devrimci özneler, Devrimci Hareket içinde güçlü bir akım yaratmayı da başardılar. Lakin her faninin başına gelmesi muhtemel felaketler, Kaypakkaya’nın görüşlerinin ve eserinin de başına geldi; ve Kaypakkayacılar, ülkede ve dünyada cereyan eden kritik önemdeki olaylar karşısında takındıkları tavırlarıyla, aldıkları pozisyonlarıyla Solcu Devrimci öznelerin herhangi birisinden ayırt edilemez oldular! Kaypakkayacılara göre, Kaypakkayacılığın temel şartları; “Mao’nun komünist olduğu ve Mao’nun eserlerinin Marksizm-Leninizmin devamı olan Maoizm olduğu”nu, “Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının yarı-feodal ve yarı-sömürge olduğu”nu ve devamla “gerilla savaşı temelinde kırlardan şehirlere doğru halk savaşı stratejisiyle demokratik halk devrimi”ni savunmak ve uygulamada ısrarcı olmaktı! En kaba ifadeyle, Kaypakkaya’nın eserini savunma iddiasında olan devrimciler, Kaypakkaya’nın Aydınlanmacılık/modernizmden ideolojik-politik kopuşunu kavrayamadılar. Kaypakkaya’nın kopuşunu bugünlere taşıyamadılar. Kaypakkayacılar, ‘Solcu’ Türkiye Devrimci Hareketinin gerilla savaşını savunan ve bu konuda güçlü bir varlık yaratmayı da başaran bir ekolü olmaktan öte bir şey yapmadılar, yapamadılar.

Günümüz Devrimci Hareketini oluşturan öznelerin kimi kendisini ‘Marksist’, kimi ‘Marksist-Leninist’, kimi ‘Marksist-Leninist-Maoist’ olarak tanımlamaktadır. Ama yukarıda da belirtildiği üzere, Türkiye Devrimci Hareketi içerisinde, ‘Sol’ ile teorik-ideolojik-politik düzlemde hesaplaşma işlemini tamamlamış bir devrimci özne yoktur. Türkiye Devrimci Hareketinin bütün özneleri ‘Sol’ içinde, ‘Sol’un birer akımı veya ekolüdür.

* * *

Çekilebileceği en geri noktaya kadar çekilen Türkiye Devrimci Hareketinin bütün özneleri, Türkiye toplumuna “çürüyen, yozlaşan, tükenen bir toplum” olarak bakmaktadır. Ezilenlerin baskın siyasi eğilim ve tercihlerinden, baskın kültüründen... ezcümle ezilenlerin kendilerini ifade edişlerinden ürken, böyle değilse bile bunları “saçma”, “akıl dışı”, “bilim dışı” gören bir devrimci hareket vardır artık!

Türkiye’nin her tarafında pıtrak gibi çetelerin türemesi, kapkaç dahil hırsızlık türlerinin çoğalması, aile kurumunun parçalanması, alkol ve tütünden başka sentetik uyuşturucu türlerinin kullanımının yaygınlaşması, ezilenlerin kendi aralarındaki en basit sorun ve anlaşmazlıkları şiddet uygulayarak çözme pratiklerinin yaygınlaşması, fuhuşun artması, eşcinselliğin daha görünür hale gelmesi ve daha bir dizi olay ve olgu, Türkiye Devrimci Hareketinin zaviyesinden “Türkiye’de toplumsal çürüme ve yozlaşmanın derinleşmesi” olarak değerlendirilmektedir.

Devrimci Hareket saflarında sayıları hayli azalmış olan 50’sini aşmış ak saçlı, ak sakallı abide devrimciler seminerlerde, toplantılarda, sohbet ortamlarında genç devrimcilere eski güzel günleri anlatmakta, genç devrimciler de dünyaya neden bu kadar geç geldiklerine, neden böyle çivisi çıkmış, şirazesi kaymış bir dünyada devrimcilik yapmak zorunda olduklarına ciddi ciddi hayıflanmaktadır!

Parçası olduğu toplumla yukarıda anlatıldığı türden ilişki kuran bir devrimci öznenin ‘kullanma süresi’ çoktan bitmiş, dolmuş demektir!

İşte Türkiye’de biten / bitmekte olan devrimcilik, bu türden bir devrimciliktir! Bu türden devrimciliğin taşıyıcı özneleri artık gerçek hayatta değil romanlarda, filmlerde, sanat eserlerinde var olabilmektedir. Hatırla Sevgili isimli dizi filmin ‘reyting’ rekorları kırmasının günümüz devrimcilerini bir hayli sevince boğması ve umutlandırması devrimcilik adına ne büyük bir trajedidir oysa.

* * *

11 Eylül 2001’de ABD’deki ikiz kulelere yönelik saldırı eylemini ve sonrasında Türkiye-İstanbul, İspanya-Madrid, İngiltere-Londra eylemlerini yayın organlarında değerlendirme konusu yapan Türkiye Devrimci Hareketinin özneleri, “Masum sivillerin hedef alınması, elbette meşru gösterilip savunulamaz...” mealinde cümleler kurmadan edememiştir. Kimi devrimci özneler ise anılan eylemleri amaç ve hedef gözetmeyen “kör şiddet” eylemleri olarak görmüş ve kınamadan edememiştir.

Ezilenlerin şiddet pratiklerinin bu türünü dahi hazmetme sorunu yaşadığı gözlemlenen günümüz Türkiye devrimcilerinin, ezilenlerin gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel olan çok daha kıyıcı, çok daha vahşi şiddet eylemleri karşısında nasıl bir tepki gösterebileceklerini kestirmek zor olmasa gerek!

Günümüz dünyasında güçlenme potansiyeli en güçlü olan devrimcilik türü, 11 Eylül 2001’de tanıklık ettiğimiz (ve henüz başlangıç örneği niteliğindeki!) devrimcilik türüdür!

İşte tam da bu nedenle; “(kendi ördüğü) çitlerin arasına hapsolan devrimci hareket, çitlerin dışına çıkmazsa, mutlaka çitlerin dışında bir devrimci hareket oluşacak, açığa çıkacaktır. Ve artık çitlerin arasındaki hareket devrimci hareket olmayacaktır...”[6]

Çitlerin dışında bir devrimci hareket (dünya ölçeğinde) oluşmuştur ya da daha ihtiyatlı bir yaklaşımla oluşma emareleri göstermiştir. 11 Eylül 2001’de ABD’de ikiz kulelere, 2003’te Türkiye’de HSBC binasına (ve yine İstanbul’da bir başka tarihte sinagoglara ve İngiliz konsolosluğuna), Madrid’de yolcu trenine, Londra’da metroya (ve en son Hindistan Mumbai’de bir otele) yönelik eylemler dünyanın ezilenlerinin, ezenlerine karşı yönelen şiddet pratikleridir. Ezilenlerin, günümüz dünyasına uyarlanabilmiş bu şiddet patiklerine cevaz veren (halihazırdaki) yegane ideoloji de İslam’dır. İslam, dünyayı “Dar’ul İslam” ve “Dar’ul Harb” diye ikiye ayırmayı, iki karşıt cepheye bölmeyi, “Dar’ul Harb”ta (düşman arazisinde) her türden şiddet pratiğini caiz (meşru) saymayı başaran bir ideolojidir.

Çekilebileceği en geri noktaya çekilmiş ve kendi çitlerinin arasına hapsolmuş Türkiye Devrimci Hareketinin, çitlerin dışında oluşan –oluşma emareleri beliren– devrimcilik ile, ezilenlerin günümüz dünyasına uyarlanabilmiş en ileri şiddet pratiğiyle ilk karşılaşması, müthiş düzeyde ihtiyatlı yaklaşmak şeklinde olmuştur. Ama kaydedilmesi gerekiyor: Devrimci Hareket içindeki öznelerin önemli bir bölümünün tavrı aşırı ihtiyatlılığı aşmış, ürkme, dehşete kapılma boyutuna varmıştır.

Ezilenlerin günümüz dünyasına uyarlanmış en ileri şiddet pratiklerine cevaz veren İslam ideolojisine karşı kendi çitlerinin arasına hapsolmuş Türkiye Devrimci Hareketi, tavrıyla, kendi çitlerinin dışına çıkma, çitlerini parçalama dinamiklerinin yok denilecek düzeyde olduğunu göstermektedir.

Türkiye Devrimci Hareketinin, dünya ölçeğinde beliren yeni devrimciliğe cevaz veren, yeni devrimciliğin öznelerinin ideolojisi olan İslama karşı en makul denilebilecek tavrı şu ifadelerle anlatılabilir: “Ne yapalım? İslam tarihsel gününü çoktan doldurmuş, Ortaçağa özgü bir ideoloji; ama koyunun olmadığı yerde keçinin Abdurrahman Çelebi olması misali, bugün emperyalist kapitalizme karşı savaşacak ve yeni dünyayı kurup bütün insanlığı kurtaracak yegane ideoloji Sol/Marksizm hayli güçsüz ve zayıf olduğu için emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşan İslamcıları savunmaktan ve desteklemekten başka çaremiz yok...” Evet, en kaba haliyle, Devrimci Hareket saflarında İslama, İslamcılara karşı en makul yaklaşım böyledir. Üstelik, bu tavrı savunan ve kamuya deklare edenler, Devrimci Hareket içindeki ez zayıf ve en cılız akımlardır.

Taşıyıcı özneleri de dahil Devrimci Hareketin genelinin İslama, İslamcılara karşı tavrı şöyle anlatılabilir: “Emperyalistler ve kapitalistler, asıl düşmanları olan solcuları / sosyalistleri / komünistleri yenmek için en gerici ideolojiyi (İslam) ve bu en gerici ideolojinin gerici öznelerini (İslami hareketi) besleyip büyüttü. Frankeştayn yarattı. Şimdi iki gerici ideoloji ve iki gerici ideolojinin özneleri ahlaksız, vicdansız, insanın doğasına aykırı bir savaş yürütüyor. Olan masum insanlara oluyor. Her iki taraf da gözünü kırpmadan, gözü dönmüş ve şuurunu kaybetmiş bir vahşilikle masum sivilleri katlediyor. Masum insanlar bu iki gerici güçten birini desteklemeye mahkum ediliyor... Bu iki gerici gücün yürüttüğü savaşı kim kazanırsa kazansın, insanlığı daha iyi, daha güzel bir gelecek beklemiyor... Bu iki gerici gücün savaşı bitmezse, hele hele ilerici solcular / sosyalistler / komünistler iş başı yapıp bu iki gerici gücün savaşına dur demezse, ortada yaşanılacak bir dünya kalmayacak...”

Günümüz dünyasına, ‘Sol’un (Aydınlanmacı / modernist) paradigmasıyla bakan, tavır ve pozisyonunu bu ‘Sol’ paradigmanın emir ve talimatlarıyla belirlemeye çalışan bir öznenin, değil ‘sürdürülebilir’ bir devrimcilik yapması, yaşar kalması dahi mucizelere bağlıdır.

Türkiye Devrimci Hareketi, günümüz dünyasını ‘Sol’ paradigmayla okumakta, tavır ve pozisyonunu ‘Sol’ paradigmanın emir ve talimatlarıyla belirlemeye çalışmaktadır. Türkiyeli Devrimciler, ezilenlerin Mehdi beklemesi gibi, Marksizmin (elbette Aydınlanmacılık / modernizm ile hesabını görmemiş bir Marksizmin) gelişip güçleneceği günleri beklemektedir. Türkiye Devrimci Hareketinin bu beklentisi o denli güçlüdür ki, gözünü uzaklara, okyanusun öte yakasında Sol adına olan, Soldan yana olan kıpırdanmalara dikmiştir. Latin Amerika’daki Castro’ları, Chavez'leri, Morales'leri, Zapatistaları, Topraksızlar Hareketini (Brezilya), Patronsuzlar Hareketini (Arjantin)... görebilecek denli uzak görüşlü olan Türkiye Devrimci Hareketi, burnunun hemen dibindeki, modern dünyaya yönelmiş en kıyıcı, en yıkıcı, en barbar hareketi göremeyecek kadar kördür. Kördür; çünkü Irak’ta İslami Direniş Cephesi, Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de HAMAS, Afganistan ve Pakistan’da Taleban ve El Kaide, Somali’de Şeriat Mahkemeleri Birliği... ve bir dizi öznede karşılığını, temsilini bulan ezilenlerin en kıyıcı, en yıkıcı, en vahşi, en barbar hareketi, Aydınlanmacı / modernist paradigmaya aykırıdır! Sözümona ‘Aydınlanma paradigması’yla hesaplaşmayı görev edindiğini beyan eden ve Türkiye’deki en meşhur temsilcisi Fikret Başkaya olan ‘Aydınlanma karşıtları’ da modern dünyaya savaş açan en kıyıcı, en yıkıcı, en vahşi ve en barbar harekete karşı kördür.

* * *

Türkiye Devrimci Hareketinin, iki bin yıl önce Roma’yı fethe çıkan Kartacalı General Hanibal’inki gibi bir ordusu hiçbir zaman olamadı. Hatta Türkiye Devrimci Hareketinin doğru-düzgün bir ordusu dahi olmadı. Ama ordusuz da olsa Türkiye Devrimci Hareketi Generaldi. Zira ‘Çağdaş Roma'ya (devlete) karşı savaşacak bir orduyu kurmak için tarihi boyunca –1971’den beri– hep savaş alanlarında oldu. Çağdaş Roma'ya karşı savaşacak bir ordu kurmak için hep savaş alanında olan General, kader anındadır: Ya rütbesi sökülüp alınacak ve artık asla bir orduya sahip olamayacaktır; veya yeni bir yol bulup ya da yeni bir yol açıp muzaffer General Hanibal olacaktır.

General Hanibal, Alplerden aşıp Roma’nın sınırlarına geldiğinde, ordusunun büyük bir bölümü Alplerin çetin şartlarına dayanamayıp kırılmıştır. Hanibal, bir yol bulup Alpleri aşmıştır. Aşmıştır ama elde avuçta Roma’yla savaşacak bir ordu da kalmamıştır. Yaptığı ilk iş, Roma’ya asla teslim olmayıp hükümranlığını tanımayan, fırsat buldukça Roma’nın sınırlarındaki bölgelere saldırılar düzenleyip yağma ve talan yapan ve ardından Alplerin eteklerindeki ormanın derinliklerine çekilerek yaşayan barbar kabilelerle temasa geçip, Roma’ya ortak saldırı teklifi götürmek olmuştur. Hanibal’ın bu teklifine, yardımcıları, yağma-talan ve çapulculuktan başka bir şey bilmeyen barbarlardan ordu kurulamayacağını, böyle bir orduyla Roma’ya karşı asla zafer kazanılamayacağını savunarak karşı çıkmışlardır. Hanibal’a, “Roma’ya saldırma, Roma’yı yenme saplantından vazgeç!” demişlerdir. Ama Hanibal, yardımcılarının muhalefetini umursamamış, hatta kendisine muhalefette direten bazılarını öldürmüştür. Alplerin eteklerinde yaşayan barbarları –çeşitli kurnazlık ve hilelerle– Roma’ya saldırmaya ikna etmiş; böyle bir orduyla, Roma İmparatorluğunu Roma’da bozguna uğratan ‘Kartacalı General Hanibal’ olarak tarihe kaydolmuştur.

Türkiye Devrimci Hareketinin muzaffer olabilmesi için çağdaş barbarlarla temasa geçmekten başka bir alternatifi yoktur. Aksi taktirde rütbesi sökülüp alınacaktır.

Ek:

‘Post-devrimcilik dönemi’nde Teori ve Politika

13 yaşını dolduran Teori ve Politika, Devrimci Hareketin ilgi alanına henüz yeni yeni giriyor. Ama Teori ve Politika’ya ilgi duyan, yazılarını okuyan, birbirlerine tavsiye eden, yazılarını ve Teori ve Politikacıları tartışma konusu yapan devrimciler, zayıf ve güçsüz! 13 yıldır yayınlanmakta olan ve 40’a yakın kitap formatındaki dergi, devrimcilerin en zayıf, en güçsüz olduğu evrede tirajını arttırıyor.

13 yaşını dolduran Teori ve Politika, kendisini hangi teorik-ideolojik akımın içerisinde tanımlarsa tanımlasın, ezenlere karşı şiddet pratiği içerisinde olan özneleri (devrimcileri) her zaman başının üzerinde tuttu, baş tacı yaptı. Ama başının üzerinde tuttuğu, baş tacı yaptığı devrimciler, Teori ve Politika’yı üç-dört yıl öncesine kadar kaale bile almadı. Bilindiği kadarıyla, Teori ve Politika’nın devrimciler tarafından kaale alınmak için ciddi bir çabası da olmadı. Kaale alınmamayı pek de öyle dert edinmedi.

Teori ve Politika’nın daimi yazarları, kendilerini ısrarlı ve kayıtsız bir şekilde devrimcilerin yanında, safında tanımladılar, ama kendilerini devrimci olarak, hele hele devrimci örgütlerin –en küçük, en zayıfının dahi– alternatifi olarak görmediler. Ama devrimciler (son üç-dört yıla kadar), Teori ve Politikacılar ile yan yana anılmaya, yan yana gelmeye dahi sıcak bakmadılar. Zira devrimcilerin zaviyesinden “devrimcilerin yanında olmak” demek, devrimcilerin yükünü omuzlamak, şurasından burasından tutmak, “devrimcilere yardım yataklık yapmak” demekti, ve Teori ve Politika, devrimcilerin nazarında, yüklerini omuzlamayan, şurasından burasından tutmayan, yardım yatakçıları olmayan pozisyonuyla, devrimcilerin yanında ve safında olamazdı!

Teori ve Politika, devrimcilerin anladığı ve arzuladığı türden yanlarında ve saflarında olmayı hem kabullenmedi, hem de kendine asla böyle bir misyon yüklemedi.

Teori ve Politika kendini “teori işçisi” olarak tanımladı. “Teori işçiliği”ni misyon edindi. Devrimcilerin yanında olmayı bu misyonuyla tanımladı.

Devrimcilerin, Teori ve Politika ile yan yana durmaktan ısrarla kaçınmasının, onu kaale almamasının esas nedeni, devrimcilerin dağarcığındaki teoriyle, Teori ve Politika’nın dağarcığındaki teorinin uyuşmazlığıydı. Devrimcilerin dağarcığında teori pratikle eşitti. Teori ve Politika’nın dağarcığında ise teori teoriydi, pratik de pratik! Devrimcilere, göre kavram olarak ‘elma’ ile varlık olarak ‘elma’ özdeşti; Teori ve Politika’ya göre ise kavram olarak ‘elma’ ile varlık olarak ‘elma’yı özdeşleştirmek, “Ya teori diye bir şey yoktur ve gereksizdir; ya da pratik diye bir şey yoktur ve gereksizdir” demekti. Zira Teori ve Politika’ya göre teori diye bir şey vardı. ‘Elma’ kavramı dahil bütün kavramlar teorinin bir çeşit hammaddesiydi. Pratik diye bir şey de vardı. Varlık olarak ‘elma’ dahil bütün (elma türü) varlıklar arasındaki ilişki pratikti. Kavram olarak ‘elma’ ısırılamaz, tadılamazdı, ama varlık olarak ‘elma’ ısırılabilir, tadılabilirdi. Kavram olarak ‘elma’ ile uğraşmak ‘teori işçiliği’, varlık olarak ‘elma’yı ısırıp tatmak pratik işçiliğiydi.

Teori ve Politika’ya göre, varlık olarak ‘elma’yı ısırıp tadanlar devrimcilerdi. Lakin kavram olarak ‘elma’ ile de uğraşmak (teori işçiliği yapmak) gerekiyordu. ‘Elma’yı ısırıp tadanların yokluğunda ‘elma’ kavramı ile uğraşmak Teori ve Politika için elbette lükse kaçmaktı. ‘Elma’yı ısırıp tadanların varlığında ‘elma’ kavramı ile uğraşmamak da kavramlara yabancılaşmak, teoriyi gereksizleştirmekti. ‘Elma’yı ısırıp tadanlar vardı, ama ‘elma’ kavramıyla uğraşanlar, ‘teori işçiliği’ yapanlar yoktu. Teori ve Politika bunu misyon edindi.

Teori ve Politika’nın misyon edindiği genel bir ‘teori işçiliği’ değil, ‘Bütünsel bir Marksizm için Marksist teori işçiliği’ idi.

Teori ve Politika, 10 yıldan uzun bir süredir büyük bir sabır ve disiplinle, ‘Bütünsel Marksizm için Marksist teori işçiliği’ yaptı. Lakin, Teori ve Politika’nın 10 yıldan uzun süredir sürdürdüğü ‘teori işçiliği’, elmayı ısıran ve tadanların yokluğunda elma kavramı ile uğraşma lüksüne kaçmakla yüz yüze.

10 yıldan uzun bir süredir yapılan ‘teori işçiliği’nin ürünü olan Teori ve Politika külliyatı, ezilenleri ezenlere karşı dövüştürecek Generale çok kıymetli bir hazine sunuyor. Lakin Türkiye özgülünde, ezilenleri ezenlere karşı savaştıracak General, ölüm döşeğinde!

“Post-Devrimcilik Dönemi - 2” yazısı, Teori ve Politika külliyatının bir nevi yoğunlaştırılmış, konsantre edilmiş hali niteliğinde.

“Post-Devrimcilik Dönemi - 2” yazısı, Generalini aramaktadır. Eğer, “ezilenlerin Marksist kurtuluş ve egemenlik bayrağını yükseltecek ve onun hareket ordusunu yaratacak” Generaliyle buluşturulamazsa, “Post-Devrimcilik Dönemi - 2” yazısı, ölüm döşeğindeki Generalin başında okunan ‘Yasin-i Şerif’ olacaktır.

“Post-Devrimcilik Dönemi - 2” yazısını Generaliyle buluşturmak, tek başına Teori ve Politikacıların altından kalkabileceği bir iş değildir; ama böyle bir işin altına girmek de öncelikli olarak Teori ve Politikacıların görevidir.

Bu satırların yazarı, “Post-Devrimcilik Dönemi - 2” yazısının altına imzasını kayıtsız şartsız atar. Sesinin ulaşabileceği, elinin uzanabileceği menzilde olanları da “Post-Devrimcilik Dönemi - 2” yazısında ortaya konulan görüşlerin altına imza atmaya çağıracağını taahhüt eder! Bu satırların yazarı, ölüm döşeğindeki Generalin emir komutası altındadır ve Generaline kayıtsız şartsız tabidir; ya generaliyle beraber ölecektir ya da doğrulup ayağa kalkan Generaliyle birlikte, onun talimatlarına harfiyen uymaya devam edecektir. Generalinin ölüm döşeğinde olmasına hayıflanıp savaş dışına kaçmayacaktır. Eğer olur da Generali kendisinden önce ölürse, kendine mutlaka emir ve komutası altına gireceği, ezilenlerin kurtuluş ordusunu kurmaya çalışan bir General bulacaktır.

Mart 2009



[1] Bak. “Ne Diyorlar?”, Teori ve Politika, Sayı 46

[2] TP, Sayı 46, s. 9

[3] TP, Sayı 46, s. 9

[4] Mehmet Güneş, “Post-Devrimcilik Dönemi Yazısına Notlar”, TP, Sayı 47-48, s. 100

[5] Bu konuda bak: “Hangi Tarihin Mirasçısıyız?” Teori ve Politika, Sayı 39; “Kıvılcımlı: Teorik-Politik Bir Marksizm İçin”, Teori ve Politika, Sayı 40; “Marksizmin Kaypakkaya'da Özgülleşen Devrimci Diyalektiği”, Teori ve Politika, Sayı 42-43

[6] “Post-Devrimcilik Dönemi - 2”, Teori ve Politika, Sayı 47-48, s. 38

Okunma 17355 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.