Tarih ve Siyaset: Hatırlama ve Kefaret

Yazan

Selçuk Kozağaçlı

“Maddecilik kendi öznelliklerinden

utanç duyan kimselerin öznelliğidir.”

J. P. Sartre

 

“Asrın gece yarısındayız” diyordu Victor Serge, bugünkü düşmanın “galibiyeti” artık geçmişteki ölülerimizi tehdit ediyor.

Devrimciliğin 1971 “zuhur ve hurucu” ile Türkiye Devrimci Hareketi'nin onu izleyen kırk yılının bugünlerdeki “ele alınış” biçiminin, ölülerimizi tedirgin etmesine alışmaya başladık. Aydınlanma ve Kemalizmle ilişkimiz, din kavrayışımız, kadro azlığımız, ölçeğimiz, şiddet eğilimimiz, vurucu gücümüzün zayıflığı, ezilenler ile kurulamayan ilişkimiz, Kürt savaşını bir türlü kavrayamayışımız, askeri cuntalar ile kırılgan temasımız, süreğen yenilgimiz ve biz.

Tarihsel eksiltme; lehte veya aleyhte artık geleceğe odaklanmış durumda. Yani ister hayırlı bir haber, isterse yangın alarmı olarak; geçmişte her ne idiysek “zaten” geleceğimizin de kalmamış olabileceği söyleniyor.

“Aydınlanmacılıktan Teorik ve Politik Kopuş” ve “Türkiye Devrimci Hareketinin Geri Düşüşü” metinleri, muhataplarını “post-devrimcilik” dönemi üzerine düşünmeye çağırıyor. Utanç verici hastalığı yahut yakın ölümü ile; bir “doktor” titizliği ile bizzat ilgilenebilen hastanın “bilinci” türünden bir maddecilikle, Türkiye Devrimci Hareketi'nin sıhhati ve geleceği hakkında düşünmeye bir başka yerden, bir kere daha zorlanıyoruz.

Bütün soğukkanlı “kötümserliğine” rağmen bu daveti, ölüler için verilmiş bir salâh’dan çok, ezanın yaşayanlar için yapılmış çağrısına: “hayya alel-felah” (haydi kurtuluşa!) benzetmeyi tercih ederim. Her ne kadar “Bu yazı dağlarda ve kentlerde dövüşenler üzerinedir, ancak onlara hitap etmemektedir... Onlar sevabımıza da günahımıza da, övgümüze de yergimize de gerek duymaz...” girişi, yaygın etkinin aksine, bende “çalışırken rahatsız edilmemekten” çok, “yemeğe çağırılmamak” duygusu yaratmaktaysa bile.

İki yazının birlikte oluşturduğu teorik zemin; Türkiye Devrimci Hareketi'nin son stabilizasyon konağını takiben içerisine girdiği ve eğer böyleyse artık önünde uzayıp gittiği varsayılan siyasal/örgütsel resesyon yıllarının anlamlandırılması ve aşılması için bize önemli araçlar sağlayabileceği gibi, –kendi öngörülerinden birisi uyarınca– hızla tarihin çöplüğüne de atılabilir.

Bu teorik zeminin arkasında; gidimli konuşmaya alışmış, kırksekiz ciltlik, yavaş ama istikrarlı bir teorik çabanın bulunduğunu bilmek hepimiz üzerinde sakinleştirici etki yaratmalıdır. Ne çoğu basamağa ilk kez bugün çıkılmış, ne de çoğu endişe ilk kez bugün telaffuz edilmiştir. Taslak (Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı), kendi izlekleri üzerinden –virtuel– “menzillerinden birisine” erişerek, önündeki ilk tepeyi aşmıştır. Post-Devrimcilik dönemi tanımı, artık “yürümeye” daha alışkın bir yolcunun, önündeki (aslında daha önce etrafından dolaşılarak geçildiği için belki de arkasındaki) daha büyük bir tepeyi gözüne kestirmesi olarak kabul edilebilir. Teori ve Politika, –eksikli de olsa kendisini ulaşmış kabul ettiği– ilk teorik zirve üzerinden, yeni ve artık politik bir tırmanışın tahayyülünü oluşturmaktadır. “...Bu anlamda bu yazı(lar) çağrısına kulak vereni yaratmayı öngörmektedir...”

Metinler teorik bir yanlışlanma ihtimalini, aşağıda eleştirmeye çalışacağım felsefi arka planları (belki de haksızlık etmemek için ampirik yöntemleri demeliyiz) gereği reddettikleri için; –umutların ötesinde– istikrarlı bir tür kitlesel/politik eylemle yanlışlanmazlar ise, öngördükleri resesyonun bize sağlayacağı uzun yeniden-inşa döneminde her iki metne de hakettiği teorik ilginin gösterilmesi bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

Bu yazıya ise sadece yayınlanmalarından bugüne kadar “sözlü aforizmalar” halinde telaffuz ettiğim bir endişenin –bütün hamlık ve eksikleriyle– yazılı olarak kayda geçirilmesi gözüyle bakılabilir.

I. Teori ve Politika külliyatına içkin pozitivizm eleştirisinin (yahut Aydınlanmadan kopuş felsefesinin) artık Türkiye Devrimci Hareketi'nin önüne teorik bir “eylemli kopuntu” talebiyle çıkışı belirginleşmiştir.

Talep kendisini sadece rasyonel bir dile ve ampirik verilere değil tarihsel bir okumaya da dayandırmaktadır. Ancak burada yapıldığı haliyle yanlışlanamaz gibi duran “veriye dayalı örgütsel resesyon” tarifinin (sayısal küçülme, şiddet eylemlerinde nitelik ve nicelik azalması, seçimlerde alınan oy sayısı, bölgesel ve ülkesel orantıların paydası değişmediği halde pay cinsinden küçülmeye yapılan vurgular, dönemler arası mukayese...), özellikle de bu gerçekle “yüzleşmek istemediği” varsayılan siyasal özneler kategorisinin, başka bir tür “Aydınlanmacılık” ile kuşkulu ilişkiler kurduğundan korkuyorum. İşte bunun üzerine birkaç şey söyleyeceğim.

II. “Ne yapmalıyız” sorusunun cevabı, “Neden yok olacağız” sorusunun cevabı ile birlikte tasarlanmış durumdadır.

Aslında eleştiri konusu edeceğim felsefi sorun ile hiç ilişkilendirmeden, metinlerin konjonktürel kabul edilebilecek ideo-politiği hatırlanabilir. Bu pozisyonla sadece “uygunluk ilişkisi” kurulabileceğinden ve bu ilişki Teori ve Politika’yı “kendiliğinden” politik bir özne haline getireceğinden eldeki yazının konusu kabul edilmemelidir. Ama hatırlayalım;

- Türkiye Devrimci Hareketi gelecekte Kürt tarihsel varlığıyla ve siyasal hareketi ile –bugün sorunlu olan– ilişkilerini gözden geçirmelidir. (Bugüne kadar bunu yapmasına engel olan, başka nedenlerle birlikte aşamadığı Kemalizm olabilir.)

- Sünni Türk ezilenlerini politik potansiyel kabul etmeli ve din ile ilişkisini gözden geçirmelidir. (Bugüne kadar bunu yapmasına engel olan, başka nedenlerle birlikte aşamadığı Aydınlanma sekülarizmi veya laiklik olabilir.)

- Devlete yönelmiş politik şiddeti artırması gerekir. (Bugüne kadar bunu yapmasına engel olan, başka nedenlerle birlikte aşamadığı legal/illegal reformizm olabilir.)

Burada hiçbir sorun yok. Tarihsel/ideolojik eleştiri, konjonktür analizi, politik program. Darısı örgüt; ama oradan itibaren sorun alanına giriyoruz.Yani yenisinin kurulmasından evvel, onu da gelecekte içine çekecek, varolanın “bilincine” yönelik analize.

Metinlerin esas dikkat çekici yönü, bunca ampirik bilgi ve aslında bilginin kendisi ile ilişkisiz (çünkü hem varoluşumuzun hem yokolma ihtimalimizin verileri aynı) olduğu için “rasyonel” kabul edilmesi gereken okunma biçimleri açıkça gözümüzün önünde duruyor olmasına rağmen, bugüne kadar bu sorunların özne tarafından kavranamayışı hakkındaki “teorisidir”.

Özellikle siyasal öznelerin bu veri birikimi karşısında “aymazlık” ölçüsüne varan “kendisini bilmezliğinden” şikayet, neredeyse bir tür karşı-praksis tarifi düzeyine varmıştır. Öznenin hem kendi (tarihsel) varlığının bilincinde olmasını, hem de bu bilinç ile eylemlerini ve politik bileşenlerini yeniden yapılandırmasını / yapılandırabileceğini önermek, bilinç hakkında bugüne kadar izlediğimiz Marksist iddiadan vazgeçmeyi gerektirecek gibi durmaktadır. Böyle bir özne yoktur. Hiç olmamıştır. Olmayacaktır.

Yokluk veya yokolma tehdidi, varlık bilincine içkindir.

III. Kendisi için –ister veriyle ister akılla– dışarıdan tarif edilen varlık/yokluk sorununu, kendisine önerilen “rasyonel” bir reçeteyi içselleştirerek çözmek mümkün olmadığına göre; yazıların politik muhatabı yoktur ve fakat yine de mevcut politik öznelerin merkezkaçında ve henüz inşa edilmemiş özne/altı bir politik muhataba seslenildiğini varsaymak durumundayız. “...Bu yazı şu veya bu sebeple, ama kendi öncellerinin çağrısı ve etkisiyle olmaksızın, dövüşün dışına düşmüşse ve devrimci mücadelenin çağrısına kulağını kapatmamış ya da yarınki dövüşün öznelerinden biri olmaya aday konumunda olanlara hitap etmeyi yeğlemektedir...”

IV. Kendisinden önceki dört kuşağın şahsında çerçevesi çizilen meziyet-zaaf diyalektiği, bu özne/altı muhataba da ders niteliğindedir. Türkiye Devrimci Hareketi’nin “devrimci olmayan durumda devrimcilik yapmaktan vazgeçmeme” tarihinin övgüsü (bunu nasıl yapabildiğinin bilgisi değil) ve “kırk yıllık büyüyememe” hikayesinin yergisi (bunu nasıl yapamadığının bilgisi ile birlikte) aynı veriler üzerinden analiz edilmektedir. Yukarıda hatırlattığımız ideo/politik program için ortaya çıkan yapısal tavsiye yaklaşık olarak şöyledir: “Örgüt kur. Sayı saymayı hiç unutma. Her zaman örgütünün yeterince kalabalık, haklı, hareketli ve başarılı olmadığı gerçeği ile yüz yüze ol.” Aynı zaman içerisinde “devlete yönelmiş politik şiddeti örgütlü olarak yükselt, gerektiğinde kendini feda et.”

Kendini bu ölçüde “bilen” ve kendisi “yapabilen” aşkın özneden korunmalıyız. Ezilenlerin geriye doğru üçyüz yıllık tarihi, kendilerini bu anlamda “bilselerdi” asla kıpırdatamayacağınız politik öznelerin tarihidir. Teorik zaman içerisinde mümkün kabul edilebilecek bu ikili yaşam, gerçek zaman için söz konusu değildir ve eylem anı geldiğinde hiçbir eylemci, bütünselliğini varsaymadığı (dolayısıyla bütünselliği ile ideolojik bir ilişki kurmadığı) bir politik proje için “feda eylemi” yapmaz. Okulun, işin, eşin, ailenin, sosyal statünün, gençliğin “fedası” gibi ilk düzey kıpırtı bile daha yüksek motivasyon (yahut eğer ideoloji tarifini buraya çekmek niyetindeysek “çarpık bilinç”) gerektirir.

V. Örgütümüz; tavsiye ettiğimiz ideo/politik çizgide (yahut üç dilimli asimptotumuzun merkez noktasında) kurulduğu gün, “eskiler” arasına karışır ve kendisine ait bilgiyi yahut kendisine ait eylemi “kaybeder”. Yunanca simpiptein fiilinin olumsuzu olarak ironik bir şekilde asimptot da zaten bu demektir: birlikte düşemeyenler. Hemen her zaaf yönünden; ideolojik eleştiri yerine “çarpılmış bilinç” eleştirisi geçirmek, amaca elverişsiz olduğu gibi yıllardır Teori ve Politika üzerinden işlediğimiz ideoloji kuramı açısından da zaafiyet kabul edilmelidir. Bunca zaman ontolojik “kısa devre” ile mücadele edip, ilk dışa dönük politik niyette “özneye” kısa devre yaptırmak çözüm değildir. “Kendisini bilmediği” için yapamayanla, akıl verenini “dinlemediği” için yapamayanın bu garip tarihsel özdeşliğini yıllarca reddeden Teori ve Politika, dün teorideki zorlu mücadelesini hatırlayıp bugün de politikada kolaydan kaçmak zorundadır.

VI. Yapanın, yaparken yorulup bozup-eksilttiği (o da önümüzde duruyor) dışında bir Kürt, Din, Ezilen, Şiddet, Örgüt, politikası yoktur ve olmayacaktır. Velev ki ideoloji ile politika arasında “öznel” bir kısa devre yapılmasın.

VII. Tarihçinin elindeki imkanlar bir yana, eyleyen politik öznenin ampirik verileri (sürekli-periyodik) analiz etmesine dayanan “küçük/küçülen, başarısız, etkisiz/etkisizleşen” varlığını bilmesi gerekliliği, böyle bir özne –kategorinin tabiatı gereği– bulunamayacağı gibi, felsefi bir açmazdır ve çarpık bir biçimde birbirlerine yaslanmış görünen eş zamanlı rasyonalizm ve ampirizmdir. Hele bu öznenin, bilgisine sahip olduğu çaresizliğin (az oy almak, sayısal büyüyememek, siyasal şiddet eylemlerini azaltmak ya da başarılı bir biçimde sürdürememek, ülkesel/siyasal hedefine yaklaşamamak) üstünü örtmek “bilinciyle” dil kuruyor olması iddiası, praksis tarifine kaçak kat çıkmak gibidir. Aynı anda kendisini bilen ve bu bilgi ile eyleyen özne nasıl olamazsa, kendisini bilen (bilmesi gereken) ve bu bilgiyi çarpıtmak üzere yürüttüğü zihinsel faaliyet sonucu elde ettiği “yeni-çarpık bilgi” ile eyleyen özne de aynı şekilde olamaz. Aksi, en hafifinden bugüne kadar külliyat içerisinde işlenmiş “ideoloji” temasından geri dönüştür.

VIII. Bilincine erişemediği yahut bilgisini bilince çıkaramadığı için “yapamayan”, becerememiş olanın tarihsel imkansızlaştırılmasıdır. Aynı nedenle becerilemeyenin eleştirisinin imkansızlaşmasıdır. O yüzden beklenebilecek sınırlı eleştirel/politik sonucu bile üretmez. Teori ve Politika yazarlarının bugüne kadar duydukları en haksız ve en yaygın eleştirinin “pratik” arka planı işte bu teorik çizgiden geçer: Yap o zaman! Hem söyleyenin hem de söyletenin asla yapılamayacağını bilmesindeki karşılıklı tarihsel huzur, aslında iki tarafın da yanlışlanmasıdır.

Bir kere “nasıl olacaksa” doğru kuruluverenin, devamında kendisiyle periyodik olarak yüzleşebileceğine (ampirik verilere baksın) ve tarihsel varlığının iyiye ve kötüye gidişini ölçebileceğine (akıl bunun için) dair inanç bir tür “tarihselci” pozitivizmdir ve reddedilmelidir. Yapılarak kurulacak olanın ise önceden “bilinemezliği” izahtan varestedir.

Eğer belirgin bir politik amaca veya politik özneye yönelmemişse, sürtünmesiz “aklın yolu bir” rasyonalitesinin, ya da “sayı saymayı bilmiyor musunuz” (büyükle küçüğü ölçemiyor musunuz) ampirizminin, özne kurabildiği görülmemiştir.

IX. Özne; tasarlarken ideolojik bir pamuk içerisinde hiç sürtünmeye uğratmadığımız, ama politik eylem içerisinde dönüşüp, kendisini ancak yenilgilerle deforme ederek kuran (ihtimal en konjonktürel beklentinizi azaltıp en tarihsel kaygınızı artırarak doğacak olan) eylemli varoluştur. Bu sırada boş durmayıp yenilgilerini de sistemli bir biçimde kabul edip biriktiriyor olması, hele ki kendisine önerildiği üzere “yenildiğini fark etmesi” bu yazının konusu olmayan bir trajedidir ve örneği bulunmamaktadır.

Yazı bu kadar basit bir gerçeği atlamakta neden ısrar ediyor olabilir?

Bence “geçmişle” ilişkisini yeterince içeriden kuramamakla ilgili bir kavrama farklılığı söz konusu. Geçmişten konuşulduğunda melankolizm yerine romantizmi tercih ederim. Belki yazıda Kürt siyasal hareketinden söz ederken belirginleşen, başarısızlığa ilişkin melankolinin “başarıya karşı çıplak hayranlık” ile akrabalığı olduğundan korktuğum için, belki de Latince Acedia’nın Benjamin’de yarattığı iç sıkıntısını paylaştığımdan.

...Devrimci tarihçi bugünkü düşmanın galibiyetinin ölüleri bile tehdit ettiğini bilir –bu illa ki Stuart'ların monarşist restorasyonunun Cromwell'in kemiklerini hırpalaması gibi ilkel ve kaba biçimde değil, onların mücadelelerinin tahrif edilmesi veya unutulması şeklinde de gerçekleşir. Oysa ‘bu düşman durmadan yenmektedir.’ Ezilenlerin bakış açısından geçmiş ‘ilerici’ tarih yazımındaki gibi fetihlerin/kazanımların tedrici bir birikimi değil, daha çok bitmek bilinmeyen bir felaketsel mağlubiyetler dizisidir.”

Her ne kadar geçmiş hakkındaki romantizmim, “gelecekte patlayacak olan dinamitin fitilini geçmişte ateşlemek” ile ilgili olsa da; kötümserliğin bugünden örgütlenmesine hiçbir diyeceğim olamaz ve bu da yazılarda olumlu anlamıyla yeterince var zaten.

 

 

Benjamin ve Serge alıntılarını Yangın Alarmı’ndan aldım. (Michael Löwy, Walter Benjamin: Yangın Alarmı, “Tarih Kavramı Üzerine” Tezlerin Bir Okuması, Çev.: Uraz Aydın, Versus Yayınları, İstanbul 2007) Yazılardan yaptığım alıntıların üçü de “Post-Devrimcilik Dönemi: Türkiye Devrimci Hareketinin Geri Düşüşü”nün (Melik Kara, Teori ve Politika, Sayı 46) giriş paragrafından...

 

Okunma 11439 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.