‘Post-Devrimcilik Dönemi’ ve Yüzleşme Yükümlülüğü

Yazan

Halef Demirci

Türkiye devrimci hareketinin (TDH) mevcut durumu ve geleceğiyle ilgilenenler açısından gözden kaçırılmaması gereken birtakım önemli düşünceler, Teori ve Politika’nın (TP) geçen iki sayısında yer bularak Türkiye Marksizmi ile ilişkili çevrelerin dikkatine sunuldu. Sözünü ettiğimiz düşüncelerin etkisinin boyutu yayın çevrelerinde pek fark edilmese de, içerdiği tezler üzerine düşünmenin lüzumu açıktır.

Biz bu yazıda, TP’nin 46. ve 47-48. sayılarında yayınlanan Melik Kara imzalı iki yazıya[1] değinerek TDH’nin teorik ve politik durumuyla ilgili bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

I.

46. sayıdaki yazının ‘Gerekçe ve sunuş’ adlı ilk alt başlığında, muhatap alınanların kimler olduğu uzun değillemelerle anlatılmış. Bu değillemelerden anlaşılan o ki, yazının muhatabı devrimciler ya da reformistler değil. O zaman üçüncü bir kesim ortaya çıkıyor. Bunlar da herhalde şu anda pratik-politikanın dışında olan birtakım entelektüel çevrelerdir. Hem devrimcilik üzerine yazmak, hem de devrimcileri dokunulmazlık zırhına büründürmek, açıklık ilkesiyle pek bağdaşmıyor. Kaldı ki, hiçbir kesim eleştiri menzilinin dışında olmamalıdır. Buna, elbette görece ayrı bir konumda olmalarına rağmen, devrimciler de dahildir. Mehmet Güneş, bu konudaki eleştirilerinde bizce haklıdır.[2]

“Post-Devrimcilik Dönemi” başlıklı yazıda, ‘70’lerin başından bu yana Türkiye’nin bir ‘devrimcilik süreci’ içinde olduğu belirtilerek ülkede yaşanan belli başlı tarihsel siyasi olaylar sayılmıştır, ama bizce bunların hiçbirinde devrimci bir eylemlilik görünmemektedir. Hele 15-16 Haziran olayları, bazı işçici/sosyalizmci çevrelerde bir ayaklanma olarak tanımlanmasına rağmen, ‘devrimci nitelikte olduğunun kuşku götürmesi’ bir yana, bizce olaylı bir işçi yürüyüşüdür ancak. Gazi Mahallesi’nde yaşanan kitlesel protesto ise, devrimciliğe açık pratikler sergilenen bir olay olarak, sıralanan eylemler içerisinde en önemli olanıdır. Fakat yazıda da belirtildiği gibi, hiçbir kitlesel hareket süreklilik arz etmemiştir.

TP, devrimci buhranın veya devrimci yükselişin yokluğuna rağmen sürdürülen devrimcilik pratiğine, ‘devrimci olmayan dönemde devrimcilik’ diyerek anahtar kavramını ortaya atıyor. ‘Devrimcilik süreci’ de bu devrimciliğin var olduğu toplam nesnellik. Yazının ana fikrine göre, 71’de başlayan bu pratik 2000 yılında cezaevlerine yapılan operasyonla bitmeye yüz tutuyor. Yazıda buna dayanılarak post-devrimcilik döneminin başladığı ilan edilmiş. Devrimciliği buna rağmen sürdürmeye çalışanların cevaplaması gereken, ama sorması bundan çok daha kolay olan bir soru da önümüze konmuş: Post-devrimcilik döneminde nasıl bir politik hat inşa edilecektir?

Aslında cevabı sorunun içinde gizli olmasına karşın TP’nin nedense ikiye indirgemeyi tercih ettiği seçenekler, bütünsel manada bir değerlendirme yapıldığında bizce teke iniyor. 71 atılımıyla başlayan devrimcilik tarzı teorik ve politik dayanakları itibarıyla artık miadını doldurmuştur. Ezilen kitlelerle değil bağ kurmak, onların husumetini çekmiş, kadro ve lojistik kaynağı olan cezaevlerini yitirmiş, silahlı politik eylemlilik kapasitesi baş döndürücü bir hızla yokluk derecesine yaklaşmış ve bunun sonucu olarak illegal bir reformizmin koşulları oluşmuştur. Ya bu kısır döngü kırılacak ve yepyeni bir teori ve politika üzerinde yükselecek gerçek bir Marksizm kurulacak ya da TDH’nin cenaze merasimi tüm ideolojist öznelerle beraber yapılacaktır. Böylece, Mehmet Güneş’in ‘neden’ sorusuna da cevap vermiş olduk.[3]

II.

TP, bu dönüşümün esaslarını ikinci yazıda açıkça belirtmektedir. Aslına bakılırsa, bunlar TP’nin on küsur yıldan bu yana ısrarla vurguladığı, fakat kullanılan jargon farklılığı nedeniyle meramını bir türlü Marksizmin genel alanında bulunan öznelere anlatamadığı tezlerin kapsayıcı birer tekrarıdır. Marksizmin, kurucularının epistemolojileri nezdinde dahi tam manasıyla kopamadığı, ama Althusser’in teorik-pratik çalışmalarıyla imkanlılık düzeyine gelen Aydınlanmadan çıkış için, onun yaptığı gibi döne döne bilimin bilgi nesneleriyle yapıldığını ve tarihi yarattığını zanneden öznenin aslında yasalılıklar sebebiyle bu alanda pasif bir konumda bulunduğunu, dolayısıyla da öznenin var olmadığını savunarak sürekli bir epistemolojik kopuşun edinimi gerçekleştirilmelidir. Buna dayanarak, siyasetin, bilimin ortaya çıkardığı gerçeklerin teknik uygulaması olduğu düşüncesi de reddedilmek durumundadır. Öyle ya, içinde bulunulan anda bilimin kavramlarının bize yol göstermesini beklersek, varacağımız yer ya nesnel gerçekler için teorinin reddi olacaktır ya da bilimle gerçekliğin buluşmasını beklemek...

Bu randevunun da asla gerçekleşmeyeceği zihinlerde yerini almalı. Somut gerçekliğin içinde Marksizmin rotası, yöneleceği özne ezilenler olmalıdır. Ezilenler kategorisi Marksizmin bilim sektöründe bulunamayacağı için eyleyişi yasalılığın yokluğunda sınırsız olmaktadır. Ezilenler sadece işçileri kapsamaz, çok geniş bir tablo arz eder. Tıpkı Marcos’un söylediği gibi:

“Marcos San Francisco’da bir gaydir, Güney Afrika’da bir zenci, San Ysidro’da bir Chicano, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya yerlisi, Mexico City’nin teneke mahallesi Neza’da bir çete mensubu, folk müziğinin kalesi Ulusal Üniversite’de bir rocker, Almanya’da bir Yahudi, Savunma Bakanlığı’nda bir uzlaştırıcı, soğuk savaş sonrası çağda bir komünist, ne galerisi ne müşterisi olan bir sanatçıdır. / Bosna’da bir barış yanlısı, Meksika’nın herhangi bir kentinde bir ev kadını, grev yapmaya asla yeltenmeyen sendika CTM’de grevci, başkaları için kitap yazan bir gazeteci, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci, serbest piyasacılar arasında bir muhalif, ne kitabı ne okuyucusu olan bir yazar ve tabii Güneydoğu Meksika dağlarında bir Zapatista gerillası...”

Elbette bu kadar post-Marksistçe esnetilmiş bir ezilen tanımlaması Marksizmin politika ayağı için bir anlam ifade etmez. Konjonktürde ezilenlerin ezme aygıtı olan devletle karşı karşıya gelmesi, Marksizmi ilgilendiren, müdahil olunacak bir imkan yaratacaktır. Marksist özne, şiddet temelli etkileşimin başladığı andan itibaren kimliğini ilgili politik konjonktürde devletin karşısında yer alan ezilen kesimiyle birleştirmelidir. Bu kesim, o anda devletin gazabına uğrayan memur hareketiyse memur, köylüyse köylü olacaktır.

III.

Bu teorik ve politik tezlere yönelen bir eleştiriyi ve bunun ideolojik arka planını inceleyerek devam edelim.[4] Uğuray Aydos ve Çağdaş Balcı; TP, Aydınlanmacılara, Kürt hareketini eleştirenlere, işçilere ve işçicilere seslenmiyor, hatta onları devletlu, Sünni-Türk, laik, pozitivist diyerek aşağılıyor, oysa bir program niyetiyle ortaya konulan görüşlerin bu kesimleri dışlaması yanlıştır, gibi birtakım hükümlerde bulunuyor. Acaba TP bu kesimleri gerçekten de dışlamış mıdır? Yazarların bu sonuca nasıl ulaştıklarını anlamak mümkün değil. Eğer öyle olsaydı, “Post-Devrimcilik Dönemi - 2”de yer alan tabloda, söz konusu ideolojik pratikleri sergileyen özneler bulunmazdı. Bu çevreler kesinlikle eleştiri menzilinden uzak tutulmamıştır. Yazarlarımız müsterih olsun, kimsenin kimseye kapıyı kapamadığı bellidir. Bu çevrelerle de politik sahada buluşulabilecek anlar olacaktır. Fakat, ön-programın teorik öncülü olarak Aydınlanmadan kopuşa, politik gündem başlığı olarak da Kürt-İslam-şiddet üçlüsüne işaret eden bir seçeneğin sahibinin, bunlara karşıt pozisyonlarda yer alan özneleri eleştirmesi gayet doğal olsa gerek.

TP, asla Sünni ve Türk kimliklerini aşağılamamaktadır. Hangi Marksist halkını hakir görebilir? TP’nin amacı, Türkiye’de kahir ekseriyeti oluşturan halkın bu kesiminin devletle bağdaşan ideolojisinden sıyrılmasına çalışmaktır. Marksistler bunun için devletle çelişen kültür öğelerini arayıp bulmalı ve bunun propagandasını yapmalıdır. Bu ideolojik pratikler netice verdiğinde, devlet tarafından zaten baskı görmeye başlayacaklardır. O zaman çuval da geçirilmeli, türbana el de uzatılmalıdır! Yani, zulmün artsın padişahım!..

Yazarların karmakarışık ettiği bir saptamanın da altı çizilmeli. Bunun için paragrafı aynen aktarmak gerekecek:

“Bilim-politika ayrımı ile başlayan ardı ardına matematiksel vargıların karşı tarafı içine soktuğu kategori pozitivizmdir. Bilgi nesnesi ile yapılan bilimin verileriyle/önermeleriyle politik ‘an’ın örtüşmesi gerektiğini[n] savunusu, pozitivist epistemolojinin ontolojik bir ifadesi değildir. Verili dünyanın duyu organlarımızca algılanan ampirik bilgisinden başka pozitivist yöntem ile Marksizm arasında benzerlik aramak boşa kürek çekmektir. Çünkü Marksizmin bilim bileşeni tarih bilimidir, pozitivizm ise böyle bir bilimin imkanlılığını kabul etmeyerek sosyolojiyi kurmaya yeltenir. Tarihten söz ettiğinde ise Marksist tarih biliminin karşısına dikilmiş, onun ileriye gitmesini engellemeye çalışan ve gücünü topladığında ise becerebildiği kadar onu geriye iten bir Aydınlanma yeminidir pozitivizm. Sadece ‘ilerleme’yi görür.”[5]

Burada anlaşılan o ki, bizim bildiğimiz pozitivizm ile yazarlarınki birbiriyle uyuşmamaktadır. Bizim için pozitivizm kavramı, nedenselliğini olaylar arasında değişmeyen bağlantılarda bulan, ontolojik önermelerin daima epistemolojik önermelere indirgenebileceğini varsayan epistemik bir yanılgıya dayanır.[6] Pozitivizmde bilimsel yasalar ampirik düzenliliklere (Biz buna mekanik materyalizm diyelim) dayanır. Bu yasaların doğrulaması, olayları dikkate alan örnekler yoluyla yapılır. O halde, yazarlarımız, tarih bilimine müritler gibi iman etmekle pozitivist epistemolojiden kurtulunamayacağını bilmelidirler. Biz de pozitivizm ile Marksizm arasında benzerlik olduğuna inanmıyoruz. Marksizmin pozitivistçe bilimin siyasete tatbiki olarak anlaşılmasına karşıyız. Gerçek gerçeği bilimsel gerçekte içerilmiş olarak görmek, felsefe ve politikayı bilimin kesin buyruklarına tabi kılmakta yatar.

Bir diğer tez de şudur: “Sömürücü erke yöneltilmiş silahları kullanan beyinlerin, halihazırda var olan yaşamda onları diğerlerinden farklılaştırmayan önsel eşitliklerine karşı sonsal üstünlükleri inancını –politik anda optimum ve maksimum seviyede olmak üzere– aşılayan şeydir bilim.”[7]

Yazarların kafası çok karışık. Sömürücü erk... Bu da ne demek böyle?! Sömürülme, ekonomik düzleme ait bir kategori olan işçi sınıfının ürettiği artı değerin el değiştirmesiyle gerçekleşir. Ancak burada herhangi bir erke gerek yoktur. Süreç tamamen kapitalizmin ekonomik işleyişiyle ilgilidir. Sömürü, herhangi bir zorlama, dayatma sonucu gerçekleşiyor değildir. Sömürücü erk yerine sadece erk denseydi daha doğru olurdu ve bu kelimelerin ardındaki işçici temel deşifre olmazdı. İçinde bulunulan anda ideolojilerin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Kim daha uygun hamlelerle silahlarını kullanıyorsa, üstün olan odur.

Bu anlamda mesela Filistin’de İslami Hamas, Marksist FHKC’den, ikisi de devrimci olmalarına rağmen üstün bir konumdadır. Devlete karşı silah kullanan politik öznenin, bilimin gerçeklerine aklı kapalıdır. Eğer ortada inanç aşılayacak bir durum varsa, o da öznenin devrimciliğinin konjonktürlere uygunluğudur. Kapital’e sırtını dayayarak devrimcilik inancını tazelemek, tamamen ilişkisiz alanları birbirine bağlamayı ve giderek pratiksiz devrimciliği getirir. Yani lafızda devrimciliği...

Son olarak, TP’ye yöneltilen hakkaniyetsiz bir suçlamaya cevap verelim. Yazarlar, TP’ye silahlı radikal demokrasi savunuculuğu etiketini uygun görmektedirler. Bizim bildiğimiz, post-Marksistlerin devrime, iktidara dair değil eylemleri, niyet beyanları dahi yoktur. Tarihin bilim temelini reddeden bir ideolojik akımla, bu temeli işçicileri bile ‘hayran bırakacak’ denli savunan bir oluşumu aynı kefeye koymak, gerçeklikle ağır bir ilişki sorunu yaşandığına delalet eder. İstenen şey, işçi sınıfının tarihsel özneliğinin kabul edilmesi. Yoksa post-Marksist olursunuz, diye bir uyarı geliyor:

“Ezen-ezilen saflaşması ile halk kitleleri-iktidar bloğu, radikal demokrasi ile şiddet arasında politik ifade ve algılanış bakımından –hele ki bilgi nesnesini ontolojinin alanına sokmamakta ısrar edince– hiçbir fark yoktur.”[8]

Bir kere, TP kesinlikle ezen-ezilen zıtlığını teorik bir öncül olarak koymaz. Laclau-Mouffe ikilisi, “işçi sınıfının ontolojik merkeziliğine, bir toplum tipinden diğerine geçişte kurucu moment olan devrimin rolüne ve tamamen bütünleşmiş ve homojen bir kolektif irade”ye dayanan Marksizm krizdedir, der.[9] Doğrudur, bunları yapan bir Marksizm çeşidi vardır ve gerçekten de teorik-politik bir kriz içindedir. TP post-Marksizme de dar-Marksizme de mesafelidir. Gerçeklik ile ona dair bilgimizin bir ve aynı şey olduğu şeklindeki epistemolojik yanılgıdan muaf bir konumdadır. Başından beri bilimle politikanın birbirinin yerine ikame edilemeyeceğini, bunların ilişkisizliğini savunmasına rağmen, TP’nin aksi yönde çaba gösteren çevrelerle –ister ‘post-’ ister ‘dar-’ Marksistler olsun– bir tutulması esef verici bir tavırdır.

IV.

Asıl konumuza geri dönerek TP’nin tespitleriyle alakalı değerlendirmemize devam edelim.

Bize göre, ‘namlusunu devlet aygıtına yöneltebilecek bir Türk ulusalcılığı’ katiyen mümkün değildir. Devletine kavuşmuş bir ulus, daha ne için mücadele edecektir? Anti-emperyalist bir Türk ulusçuluğu var olabilirse, emperyalizmin içsel bir olgu olmasına binaen bu zaten anti-kapitalist bir niteliğe de bürünür ki, o zaman zaten ulusçu olmaz. Diyelim böyle bir hareket oluştu. Bunun Kürt düşmanı olmayacağının garantisi nedir? Ezilenlerin doğal bir beraberlik içgüdüsü olduğu mu düşünülüyor yoksa?

Marksizmin teorik öncülü olan Aydınlanmadan kopuş nasıl bir zorunluluksa, politik düzlemde de yüzleşilmeye mecbur olunan gündemler mevcuttur ve TP bunları Kürt-İslam-şiddet olarak tanımlamıştır. Kürt ulusal hareketine karşı, TDH’nin bilimden devşirilmiş argümanlarla üstünlük taslaması ve onu bu hikmeti kendinden menkul hakla yedekleme peşinde koşması, bizce de politik sahtekarlıktır. Değil işçileri, halkın diğer ezilen kesimlerini bile esaslı bir mücadeleye kanalize edememiş olan TDH’nin, Kürt hareketi ile ideolojik kimliği üzerinden birlik pazarlığı yapması, korkunç bir körlüktür. Evvela kendi görevinin yerine getirilmesi gerekir. Türk çoğunluğun Kürt düşmanı zihniyetini aşmaya yoğunlaşılmalıdır. Bu şartlar altında yapılacak bir ittifakın hiçbir politik getirisi olmayacaktır. Canı kanı pahasına mücadele yürüten bir özneye, lafla dünyaya nizamat verenlerce artçı muamelesi yapılması, iki tarafa da hayır getirmez.

İslam’a gelince, Türkiye’de devletten bağımsız, ona meydan okuyan ve varlığı süreklilik taşıyan bir politik özne olmamıştır. Geçmişte yer yer spontane patlamalar gösteren –Menemen olayı gibi– protesto eylemleri olmuştur, ama bunlar son derece sert tedbirlerle bastırılmıştır. Devletle barışık bir İslami oluşumlar manzumesi kurulmak istenmiştir, ama şükür ki, bunda pek başarılı oldukları söylenemez. Zira devletin tehdit algısına bakıldığında, 28 Şubat’tan beri ‘irtica’ tehdidi sürmektedir. Ülkedeki tarikatların kahir ekseriyetinin devletle, düzenle herhangi bir ölüm kalım meselesi yoktur, ama bu durum sadece tarikat hiyerarşisi ile ilgilidir. Liderlere rağmen, alttan alta kaynayan muhalif bir dinamik mevcuttur. Ama TDH’yi oluşturan öznelerin tamamına yakını, Kemalist laiklik ucubesinin ideolojik evreninden liberaller kadar bile çıkamamakta ve tarihselciliğe saplanıp İslam’ı feodal-gerici bir ideoloji olarak görmektedir. Hala yanlış-ters bilinç argümanlarıyla Müslüman ezilenleri örgütleyip öncülük edeceğini zanneden, onlara sınıfsal ve doğru bilinç taşımaya niyetli olan devrimci öznelere 28 Şubatçılık yaraşır. Oysa unutulmamalıdır ki, hiçbir ezilen özne ideolojisiz bir politik varoluş içinde olamaz. “İdeoloji, Althusser’e göre bir sınıfın diğerine kabul ettirdiği, empoze ettiği bir düşünceler dizgesi değil tüm sınıfların katıldığı, geçmişten gelen fakat geleceğe de uzanan, her yana yayılmış pratikler toplamıdır.”[10]

1979 İran İslam Devrimi’nden sonra, tüm Müslüman coğrafyası İslami bir devrimcileşme süreci içine girmiştir. 11 Eylül ise, bunu kamçılayan bir momente tekabül eder. Türkiye de bundan nasibini almış ve çeşitli İslami devrimci hareketler oluşmuştur.

İslami hareketleri monoblok bir fikriyata sahip gören Marksistlere, lütfedip bir parça araştırma yapmalarını önermek gerek. Zira AKP ile mesela Hizbullah arasındaki fark, İP ile örneğin DHKP/C’nin politik Marksistliği arasındaki fark kadardır. Derin komplocuların, İslami silahlı örgütleri devletin maşası konumundaki kontrgerilla yapılanmaları olarak nitelemeleri de, ideolojik cephanenin İP’den alındığının ispatıdır. Devrimci örgütlerin taktik gereği çeşitli devletlerle temas kurmaları ayrı şeydir, onların emrinde paramiliter oluşumlar olmaları ayrı şeydir. Tıpkı Lenin’in, Alman devleti tarafından, Şubat Devrimi’nin ardından Rusya’ya geçmesinin sağlanması gibi... Bilindiği gibi, o zamanlar da, Lenin’in Alman ajanı olduğu propagandası yapılmaktaydı.

İslami bir sosyalizme yönelebilecek Marksist öznenin devletle uzlaşabileceği korkusunun bir anlamı yoktur. Olası özne, devrimciliğini, İslam’a içsel olduğu zannedilen ideolojik sebeplerle bırakacaksa, bu zaten tüm ideolojik kimlik sahiplerinin ortak sorunudur. Devrimciliği bırakmak için Marx’tan dayanaklar bulmak da zor bir iş değildir. Devrimcilikte ısrar bu gibi tehlikeleri elbette bertaraf eder, ama İslam’ın salt ideolojik bazı nedenlerle teslimiyeti getirebileceği fikri, bizce peşin hükümlüdür. Şiddet kesin olarak politikanın temel köşe taşı olması hasebiyle öznelerin varlığını belirler, ama şartlardan bağımsız sürgit bir devrimcilik pratiği, mümkün olmamakla beraber, arzu edilir bir şey de değildir. Taktiksel olarak ricatlar, dönemsel barışçıl mücadeleler olabilir. Yine de, eskilerin deyimiyle, silahlı mücadele esas, diğerleri talidir.

TP, nedendir bilinmez, Marksizm alanındaki diğer öznelerden çok daha net bir politik serbestlik göstermesine rağmen, bu konuda hala laikçi temayülü bırakamamış. Madem açılımdan bahsediliyor, o zaman önyargıları önce siz bir kenara bırakın ve Kürt başlığında gayet yerinde uyarılar yaptığınız gibi, İslam konusunda da aynı tavrı sürdürün. İdeolojilerin hiçbirinin birbirine üstünlüğü yoktur. Kürt hareketi devrimci, İslami hareket değil, diyerek bu tavrınızı meşrulaştırmaya çalışırsanız, onun da yanıtı hazırdır: Ricata geçmiştir, o kadar. Pratik devrimci olduğu dönemi de herkes hatırlayacaktır.

V.

Anlaşılan o ki, post-devrimcilik süreci sadece Marksizm alanındaki özneleri kapsamıyor: “[D]önemin gerekleri doğrultusunda, Marksist olan ve olmayan şeklindeki, ‘iyi zamanlara özgü’ kesin bir ayrımdansa, tarihsel gerekler göz önüne alınarak, Marksizmin genel alanında olan ve olmayan gibi, sınırları daha geniş bir ayrımı izliyoruz.”[11]

O halde, post-devrimcilik döneminde, eskiden tayin edici olan devrimcilik-reformculuk ikiliği yavaşça ortadan kalkıyor. Bu genel alan tabiri gayet esnek olmakla beraber, içinden geçilen dönem bunu gerektiriyor. TP, politik Marksistliğin kriterini Kürt-İslam-şiddet üçlüsünde uygun şekilde konumlanma olarak tanımlıyor ki, henüz böyle bir öznenin teşekkül etmemesi zaten yazının konusu. Bu üçlü, genel alandaki özneler nezdinde haliyle parçalı olarak analiz edilmiş ve pozisyonlar belirlenerek kestirimlerde bulunulmuş. Aslına bakılırsa, tasnifte ağırlık merkezi elbette ki devrimciliğini koruyan öznelerdedir. TDH’nin devrimcilik vasfını zorlukla sürdüren dört büyük örgütü öncelik sahibidir. TKİP, TKP/K ve TİKB’nin ise, işçici/sosyalizmci, laikçi, modernist ideolojileriyle politik Marksist olmadıkları bellidir. Sadece ‘devrimci duruş’ları vardır. Biz bunun çok zorlama bir tabir olduğunu düşünüyoruz. Bir örgüt ya devrimcidir ya da değildir. TP’nin bu özneler için risk diye tabir ettiği illegal reformizmin onlar şahsında zaten mevcut olduğunu düşünüyoruz.

Marksizmin genel alanındaki öznelerin konumlarını tayin etmek için önerilen ideolojistik-politik eksen ayrımı, üzerinde durulmaya değer bir tezdir. İdeolojistler için bilgi gerçeği tıpatıp yansıtır. Ama gerçekliğin bilgiyle örtüşmediği durumlarda yaşadıkları gerilime rağmen, analoji yapmak için söyleyelim, ısrarla Kapital’i, Devlet ve Devrim’e yeğ tutarlar. O zaman da işçinin dışında hiçbir özne tanınmaz. Diğerleri sadece ayak bağı ya da aldanmışlar olarak görünür. Eğer onlar hareketin güdümüne alınamazsa, ki alınamayacağı bellidir, Kürt’e karşı Türk işçici, Müslüman’a karşı laikçi, politikayı sınıftan ayrı gören devrimciye karşı da sınıf siyasetçisi olunur. Bu özelliklere sahip olunduktan sonra reformist olunacağı aşikardır.

TP, ideolojistler arasından devrimci çıkarmaya çalışmakla, bizce gerçekliği fazla zorluyor. TKİP ve TİKB ile TKP arasında ideolojik Marksizm anlayışı bağlamında bir farklılık görünmediği söylenmiş. Fark sadece politik bağlamda ortaya çıkıyor. Bunun anlamı, birinin legal, öteki ikisinin ise illegal reformist olmasıdır. İşçi hareketliliğinin göreli bir yükseliş kaydettiği ‘88-91 döneminde, politik alandaki örtüşme nedeniyle rahat bir nefes alan işçici akım, bu tarihten sonra kendini bir türlü toparlayamadı. Ezilenler mücadelelerini sürdürürken onlar dudaklarını büküp sabırla işçilerin arz-ı endam edeceği momenti beklediler. Hala bekliyorlar!

Türkiye’de Marksizmin topal ayağının teori olduğu malumdur. Teoride determinizmin, dolayısıyla da öznesizliğin tok sesle dillendirilmediği açıktır. Bu sebeple döne döne aynı yerde takılıp kalınıyor: Bernstein-Kautsky ikilemi. Olumsallığın reddi, ekonomizm, politikanın sınıflar hem de bilinçli sınıflar arasında gerçekleşen bir mücadele olduğu tezine bağlı kalma ya da anı mutlaklaştırıp, söylemsel olarak, ideolojiden ayrı ve maddi temelden yoksun bir özne inşası ile devletin ve iktidar hedefinin gözden kaybolması düşüncesine de karşı çıkmak gereklidir. Amacı iktidar olmayan bir eyleyişin zerre kadar kıymeti yoktur.

VI.

Bizce, Marksizmin krizine ek olarak sözü edilen dönemsel koşullar nedeniyle, TP’nin kendine yeni bir güzergah çizme hedefini beyan etmesi olumludur. On küsur yıl önce, sorunu politik alanla sınırlı görmeyip Marksizmin krizi tespitiyle yola çıkarak kendilerine teorik-politik bir misyon biçmişlerdi. Her ne kadar muhatapları tarafından arzulanan bir edinime tabi tutulmasa da, ortaya çıkardıkları külliyat, tutarlı ve teorik bir zemin inşası yolunda atılmış önemli bir adımdır. Anlaşıldığı kadarıyla, TP pratik-politik alana daha yakın bir konuma doğru ilerleyecek. Kısa başlıklarla değerlendirmesini yaptıkları politik gündeme dair, bu ufuk açıcı değerlendirmelerin ötesinde, pratikler sergileyebilirler.

TP, oluşma emareleri gösterdiğini düşündüğü müstakbel ‘Ezilenlerin Marksist Partisi’ni merkeze alacağını bildirmekle, devrimcilere karşı bu konumlanışının süreceğinin ispatını vermektedir. Müstakbel partinin dayanacağı temel, mevcut özneler nezdinde parçalı olarak mevcuttur. Bu parçaların bir bütünlük teşkil edecek şekilde bir araya gelmesi fikri, gerçekten de, dergiye yönelik ‘hariçten tasfiyecilik’ suçlamalarının bir kanıtı mıdır? TP hiçbir özneye bu yönde bir çağrı yapmamıştır. Kaldı ki, devrimci örgütlerin Marksizm alanında başköşede olduklarını ısrarla vurgulamıştır.

Şahsi kanaatimize göre, TP’nin sözünü ettiği parti, şu anki TDH öznelerinin hiçbirinden vücut bulamayacaktır, zira bunun önü bizzat örgütlerce kesilmiştir. TP’yi kuran kadro, bir zamanlar, “Örgütler, teorik-taktik tıkanma sürecine girmişlerdir. Tıkanıklığı, teori yönünden, örgütlerin içinden yapılacak müdahale ile aşma imkanı kalmamıştır”[12] diye yazıyordu. Şimdi gelinen post-devrimcilik aşamasında ise, artık içeriden, değil teorik müdahale, hiçbir sonuç verici müdahale imkanı kalmamıştır. Artık TDH kapalı devre işleyen bir yapı arz etmektedir ve bundan kurtulma imkanı, bizce, bütünlüğünü koruduğu sürece, ne içeriden ne dışarıdan mümkündür.

TP’de bahsedildiği gibi, pratik-politika Marksizm alanındaki yerini pratik-ideolojilere bırakma eğilimindeyse, ilgili öznelerle ideolojik temasa geçilmesi normaldir. Bu sayede bir etkileşim olanağı doğabilir. TP’nin teorik-politik akım olmaya ek olarak, bir girişim olmaya dönük niyet ifadesi, çıtanın yükseltildiğinin işaretidir. Kurucu özelliklere sahip bir teorik-pratik ve politik-pratiğin esaslarını belirleme anlamındaki yeni misyon, TP’nin teorisizmle suçlanması eğilimlerine de yanıt olacaktır. Yeni misyonun ne tür bir politik uç vereceğini bekleyip göreceğiz.

Ezilenlerin Marksist Partisi, dışarıdan yeni bir devrimci hareket olarak gelebilecek midir? Sorun budur, ama gündeme girip de çözülemeyecek hiçbir sorun olmadığını unutmamak kaydıyla...

 
 


[1] Melik Kara, “Post-Devrimcilik Dönemi”, Teori ve Politika, Sayı: 46, Yaz 2007, s. 5-45 ve Melik Kara, “Post-Devrimcilik Dönemi - 2”, Teori ve Politika, Sayı: 47-48, Güz 2007-Kış 2008, s. 1-41.

[2] Mehmet Güneş, “‘Post-Devrimcilik Dönemi’ Yazısına Notlar”, Teori ve Politika, Sayı: 47-48, Güz 2007-Kış 2008, s. 105.

[3] A.g.e., s. 104.

[4] Uğuray Aydos, Çağdaş Balcı, “Marksizmin Bunalımı ve Bir Çıkış Yolu Üzerine Düşünceler”, www.koxuz.org/anasayfa/node/2644

[5] A.g.e.

[6] Roy Bhaskar’dan aktaran: Hüseyin Özel, “İktisat, İdeoloji ve İktidar”, yunus.hacettepe.edu.tr/~ozel/Bilim_iktidar_Karaburun

[7] Aydos, Balcı, a.g.e.

[8] A.g.e.

[9] Aktaran: Sevilay Kaygalak, “Post-Marksist Siyasetin Sefaleti: Radikal Demokrasi”, www.praksis.org/files/001-Kaygalak

[10] Metin Kazancı, “Althusser, İdeoloji ve İdeoloji ile İlgili Son Söz”, www.scribd.com/doc/11516340/Althusser-ideoloji

[11] Melik Kara, “Post-Devrimcilik Dönemi - 2”, a.g.e., s. 23.

[12] Melik Kara, İ. Mert, S. Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı, Ankara 1995, s. 3.

Okunma 11947 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.