Bu sayfayı yazdır

Tarih Bilimi ve Ezilenlerin Tarihyazımı Üzerine Notlar

Yazan

İ. Veli Saltık

Marksizm Batı kültürünün bir parçası kabul edilip; öncülleriyle ve muarızlarıyla kopuşlara ya da ayrıksı konumuna değil devamlılıklara vurgu yapılarak ya da kategorilerinden bazıları seçilerek akademik bir ‘ilgi’ nesnesi olarak eritilmeye çalışılmaktadır. Marksizm şüphesiz Batı'da doğmuştur ve herhangi bir düşüncenin saflığı mümkün olamayacağı gibi saf bir Marksizmden de söz edilemez. Ancak Marksist olmak “onu ayrıcalıklı kılan, emsalsiz kılan niteliklerin”[1] olduğunu kabul etmektir. Bu, dogmatik bir inanç nedeniyle değil, gerilimlerine rağmen Marksizmle birlikte bir bilim kıtasının açılması, Marksizmin bilim-felsefe-politika bileşenlerinden/tümleyenlerinden oluşan bütünsel varlığı ve iddiası nedeniyledir. Gerilimlerinden, öncüllere dönüp bir dolayımla kurtulmak mümkün olmayacaktır. Kant’tan, Hegel’den, Spinoza’dan, Rousseau’dan vb. dolayımla düşünülen bir Marksizm bütünsel iddialarını geri çekmiş bir Marksizm olabilir. Ancak ayrıksı ve bütünsel nitelikleriyle Marksizm, öncülleriyle ya da muarızlarıyla çatışmalı bir varlık gösterip farklı alanlarda ayıklama işlemi gerçekleştirebilir.

Matt Perry Marksizm ve Tarih[2] adlı kitabında Marksizmin tarih ve sosyal bilimler alanında derin bir etki yarattığını belirtir. Üstelik Marx’ın tarihe katkısı sadece Marksist tarihçilerin çalışmalarını kapsamaz. Perry’ye göre, Marksist tarihin birçok yazarı içeren geniş yelpazesinde seçim yapmak kaçınılmazdır. Bu seçim sadece materyalin idaresi açısından değil Marksizmin ruhunu Marksistmiş gibi görünenlerden korumak için de gereklidir. Perry’ye göre Marksizm güçlü entelektüel devamlılık öğeleri barındırmaktadır ve tarihsel metotları ile analizleri kuşaklar arası tutarlılık sergilemektedir. Marksist tarihyazımının son dönemdeki hastalığı Perry’ye göre araştırmasının tatmin edici olmayan sonuçlarına yüklenemez ve bu duruma tarihsel bir açıklama getirilir. Bu durum değişen entelektüel iklimle, Stalinizmin yan etkileri ve Doğu Bloğu’nun çöküşüyle açıklanır. Georg G. Iggers ise Marksizmin modern tarih bilimine katkısını kabul ederken “bu olayların Marksist düşüncenin bunalımındaki sorumluluk derecesinin abartılmaması gerektiğini”[3] belirtir. Iggers, Marx’ın kendi doktrininin belirsizlikler ve muğlaklıklarla dolu olduğunu, kendi içinde çelişik önermeler olduğunu belirterek teorik krize işaret eder.

Lenin, kendi çağında büyük bir özgüvenle Marksizmin teorik zaferinin düşmanlarını Marksist kılığa bürünmeye zorladığından bahsediyordu. Oysa bir zaferden uzak olduğumuz bugün ayıklama işleminin Marksizm alanına hatta Marx’a da uzanması meşrudur. Tersinden, bazı noktalarda Marksist kabul edilemeyecek yaklaşımların da Marksist ayıklamaya tabi tutulması meşrudur. Marksizm bu meşruiyeti, ayıklama işlemini gerçekleştirecek teorik araçlara sahip olmasından alır.

Marksizm tarih bilimi ve tarihyazımı alanında en temel ilkelere; tarih bilimi alanında toplumsal formasyonlarda üretimin belirleyiciliğine ve tarihyazımının politik uzanımları nedeniyle tarihyazımında devrimciliğe ribat[4] yaparak düşman alanlara akınlar düzenleyebilecek ‘teorik plastisite’ye sahiptir. Teorik plastisite ile kastım Weber’in belirttiği gibi materyalist tarih anlayışının, istendiği zaman binip inilecek bir araba olmadığı, bir kez binildi mi devrimcilerin kendilerinin bile inmekte özgür olmadığıdır.[5] Teorik plastisite, bilim-felsefe-politika üçlüsünden oluşan bütünlükte ve bu bütünlüğün “tümleyenlerinin nesne (konu), dil ve işleyiş (pratik) farklılığından”[6] doğan kategorik ayrım ihtiyacı izleğinde ısrarın kurucu niteliğini imler. Marksizm, tarih çalışmasında teorik önkabullerden dolayı tikel unsurları açıklamakta verimsiz olmakla suçlansa da açıklayıcılığı yüksek kavramlara sahiptir ve bütünselliği gözetmemek tarihselci, öznelci yahut tersinden pozitivist sapmalara neden olur. Bu bakımdan bütünselliğe rağmen “taktik için teori”nin mümkün olmaması gerekir.

Öyleyse ezilenlerin tarihyazımı işine girişmiş Marksizm, Marksizmin genel alanından başlayarak farklı tarihyazımı okullarına kadar çatışmak ve ayıklamak sorumluluğundadır. Bu çalışmada bu iş üstlenilmemekle birlikte tarih bilimi ve tarihyazımında konumumuz belirlenecek, ilerlenecek sabit noktalar vurgulanacaktır.

Tarihin bilimi mümkün müdür yoksa tarih metinlerin yorumsamasına indirgenebilir mi? Politika’nın nesnesi içinde bulunulan an ise, ezilenlerin tarihyazımı komünist devrimci politik özneler için bir silah işlevi edinebilir mi? Hindess ve Hirst, derin bir karamsarlık ile birinci soruya ilişkin olarak bilimsel yönü reddederken ikinci soruyu da olumsuz yanıtlarlar: “Geçmiş üzerine çalışmak bir yana, tarihin görünürdeki konusu tarihsel bilgi, bir metinler bütünü üzerine çalışır. Bu metinler tarihsel bilginin ürünüdür. Tarihyazımı bu metinleri yorumlayan metinlerin üretimidir. (...) Tarih, sürekli olarak aynı yoldan kendine geri dönen, sürekli olarak yeniden yazılan potansiyel olarak sonsuz bir metindir.”[7] Perry’ye göre ise, “Kuramsal ve siyasi pratik olarak Marksizm tarih yazımı ve tarihsel araştırmayla ilgisi nedeniyle hiçbir şey kazanmamaktadır. Tarih incelemesi sadece bilimsel olarak değil, siyasi olarak da değersizdir. Tarihin konusu olarak geçmiş nasıl algılanırsa algılansın şimdiki koşulları etkileyemez. Tarihsel olaylar yoktur ve şimdiki zaman üzerinde maddi gerçeklikleri de yoktur. Mevcut sosyal ilişkilerin var olma koşulları zorunlu olarak şimdiki zamanda vardır ve sürekli olarak şimdiki zamanda yeniden üretilir.”[8] Matt Perry’e göre "Althusserci yaklaşım Hindess ve Hirst'in Pre-Capitalist Modes of Production yapıtıyla doruğa ulaşmıştır".[9]

Birinci soruya evet cevabını veriyoruz. Bununla birlikte tarih bilimiyle politika arasında bağlantı kurmaya yönelik idealist çabaları, örneğin sınıfsal politika iddiasını reddediyoruz. Tarihin bilimi mümkündür ve bu, yorumsamacı bir ‘bilim’ değildir. Metinlerin yorumsaması üzerine değil kavramsal araçlarıyla bilgi nesnesi üzerinde çalışır. Hindess ve Hirst anlaşıldığı kadarıyla ‘bilgi nesnesi’ni reddetmekte, ‘geçmiş üzerine çalışmak’tan, ‘tarihin konusu olarak geçmiş’ten bahsederek konuyu darlaştırmakta, tarih biliminde farklı teorik konumları gözetmeden tüm konumları 'yorumsama’ya indirgemektedirler.

İkinci soruya ilişkin, "değerler, inançlar, semboller ve litürjiler sistemiyle birlikte Batı dünyasının sivil din'inin vektörü olma eğiliminde"[10] olan bellek karşısında ideolojik bir savaş verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. İbrahim Kaypakkaya’nın belirttiği gibi “Komünistler, tarihin devrimci mücadelede bir silah haline getirilmesini bilirler.” Bir kurban olarak ezilenin yapıp ettikleri değil; yurttaşlıktan dışlanan kölelerin, köylülerin, işçilerin, kadınların yurttaşlığa dahil olması ve itibarlarının iade edilmesi için değil, güzel medeniyetimizde onların da katkıları olduğunu onaylamak için değil, geçmişteki mücadele deneyimlerini aktarmak için bir ezilenlerin tarihyazımı çalışması gerektiğini düşünüyoruz. Ezilenlerin tarihyazımında derdimiz zorunlu olarak şimdiki zamanda kurulan politika ile tarihsellik arasında bir ilişki kurmak değil. Burada mesele devrimcilerin bahsedilen sivil din’e karşı ideolojik mücadelesidir, çünkü "devrimcilerin devrimcileşmesi, kitlelerin devrimcileşmesi için belirleyici koşuldur”.[11]

Tarih biliminde tutarlı Marksist konum ve sorunlar

Metin Kayaoğlu tarih bilimi konusunda Marksizmdeki iki ana akımı şöyle aktarıyor:

“1) Tarihin motoru üretici güçlerdir, 2) Tarihin motoru sınıf mücadeleleridir.” Ona göre, “Marksizmin geçen yüzyıl tarihinde ve günümüzde, genel olarak ikinci görüşün çeşitli alt ayrımları arasında süren bir tartışma”[12] egemen olmuştur. Birinci görüşe göre ikinci görüşün kategorik olarak idealist olduğunu kabul eder. Birinci görüş Vivek Chibber'e[13] göre Engels'in Anti-Dühring'inden ve Plekhanov'dan sonra G. A. Cohen'in Karl Marx'ın Tarih Kuramı: Bir Savunma kitabı ile yeniden canlanan kanonik tarihsel materyalizmdir. Kayaoğlu birinci görüşü Cohen'e kadar neredeyse bir tek II. Enternasyonelle bağlantılı ve onunla birlikte tarihe gömülmüş sayar. Chibber birinci yorumun 1960’lara kadar resmi ve muhalif Marksizmlerin ortak görüşü olduğunu, Maoizm ve antikolonyalist hareketlerin etkisiyle teknolojik determinist görüşün sınıf mücadelesine öncelik veren bir yorum ile karşı karşıya kaldığını, Yeni Sol ile birlikte popülerlik kazanan kuramcıların –Althusser, Gramsci, Habermas ve diğerlerinin– üretici güçlerin önemini sürekli azımsadıklarını belirtir.

Bugün teoriye tarihsel-politik etkileri yok sayamasak da politik nedenlerden ötürü görüşlerden biri tarafında olmamız gerekmiyor. Her şeyden önce, tarihin motorunun sınıf mücadelesi olduğunu kabul etmenin daha devrimci olmaya yetmediğini aynı tarih fazlasıyla gösterdi. Tarih biliminin kendisinin tutarlılığı kaygısıyla konum belirlemek gerekiyor. ‘Bilgi nesnesi’ ile ‘gerçek nesne’nin ayrımı kabul edilmediğinde, bilim alanı ile politika alanı arasında bağlantı ister üretici güçler, ister sınıf mücadelesi üzerinden kurulsun, hem politik pratikte konjonktür bağımsız olarak görülemiyor, politik-pratikte aksamalar oluyor hem de bilimsel pratikte... Bilimsel çalışmanın kendi içerisinde doğruluğu ve tutarlılığı, Engels’in ünlü “pudingin yenmesi” örneği ile değil teorik-pratikle sınanmalıdır.

Chibber, kanonik tarihsel materyalizm ve sınıf mücadelesi görüşü arasındaki tartışmada oluşan kördüğümü aşmayı amaçlayan Alan Carling ve Erik Wright, Andrew Levine, Elliot Sober (WLS) ekibinin çalışmalarını inceler. Robert Brenner'in feodalizmden kapitalizme geçişte üretici güçlerin kalkınma gereksinimlerinin değil lordlar ve köylüler arasındaki mücadelelerin olumsal sonuçlarının belirleyici olduğu ve Cohen'in savının zayıf olduğu, Marx'ın son yıllarında kabul ettiği pozisyonun üretici güçler olmadığı yönlü Cohen eleştirilerine karşı Carling, Cohen-Brenner tartışmasında uzlaşmacı bir konum alırken, WSL Cohen’in Tarihsel Materyalizminin zayıf bir versiyonundan yana konum alır. Chibber’e göre bu konumlar sonucunda “ya iddia ikna gücünü yitiriyor ya da teorinin savları zayıflatılıp, en nihayetinde Marksist tonunun kaybolmasına neden oluyor. (...) Görüşlerden biri lehine bir pozisyon alınması gerekiyor”[14]. Chibber tutarlı bir konum almak gerektiği, üretici güçlerin mi sınıf mücadelesinin mi belirleyici olduğu konusunda bir sentez ya da üretici güçlerin zayıflatılmış bir versiyonunun tutarsızlığı ve sınıf mücadelesi yaklaşımının açıklama rolünü genişlettiği konusunda haklıdır. O, sınıf mücadelesinin, tarihsel materyalizmin daha savunulabilir bir versiyonu olduğunu düşünür.

Konumumuz üretici güçlerin belirleyiciliği tarafında ise de özel olarak bu konumu destekleyecek savlar ileri sürülmeyecek, Chibber’in ve tarihin motorunu sınıf mücadelesi olarak görenlerin yaklaşımının idealist niteliği vurgulanacaktır. Chibber tartışmanın “üretici güçlerin yeni üretim ilişkileri üzerindeki sınırlarının ne kadar dar olduğuna bağlıymış gibi" görünebileceğini, “yapısal kısıtlar ne kadar güçlü olursa, sınıf mücadelesinin bir tarihsel dönemden diğerine hareketi açıklamadaki rolü”nün o kadar azalacağını belirtir.[15] Ona göre "Kanonik tarihsel materyalizmi savunanları en çok uğraştıran mesele üretken güçlerin üretim ilişkileri seçme gücünü açıklayacak bir mekanizma göstermektir"[16] ve bu anlamda başarısız olmuşlardır. Tarihsel gerçeği açıklamadaki başarısızlık, iddiaları zayıflatmak ve sınıf mücadelesinin belirleyiciliğine kaymak yönünde olmuştur.

Chibber’e göre “temel insan motivasyonu olarak otonomi konusunda vurgu olmaksızın, sömürünün doğal olarak direniş ve bu yolla sınıf mücadelesi üreteceği –şüphesiz ki Marx’ın savunduğu– fikrini haklılaştırmak mümkün değildir.”[17] Chibber, tarihte özneyi "temel insan motivasyonu olarak otonomi" adı altında geri çağırmıştır. Chibber’in öznesi buna rağmen sınırlandırılmış bir öznedir. “Üretken güçler bir üretim biçiminden diğerine geçişte, potansiyel üretim ilişkilerinin sınırları üzerine bazı kısıtlar koyar."[18]

Özne'den bahsedildiği noktada tarih biliminin mümkün olmadığı açıktır. Üretici güçler, üretim ilişkileri, üretim tarzı, toplumsal formasyon, sınıflar ve sınıf mücadelesi kavramları bilgi nesnesidirler. Kavramların açıklayıcı gücü de teorik-pratikle sınanmalıdır. Toplumsal formasyon ya da sınıf mücadelesi kavramlarıyla bilgi nesnesi ile gerçek nesne arasında bağlantı kurulabileceği zannı özneyi ve onun sınırlandırılmış da olsa etkisini kabul etmek anlamına gelir. Tutarlı konum bilgi nesnesi gerçek nesne ayrımını yapmak ve bilgi nesnesi olan bu kavramlar arasında da belirleme ilişkisine dayalı bir hiyerarşi kabul etmektir. “Toplumsal formasyona (dışsal) temel olan maddi üretim tarzı ile (toplumsal formasyonun bir öğesi ve temeli olan) toplumsal üretim tarzını ayırmak ve toplumsal formasyonda üretime temel bir yer açmak gerekli. Aksi halde Marx'ın ‘üretimi ebedi bir gerçek olarak ele alıp, tarihi ancak dağıtım alanına havale ettikleri' için eleştirdiği ekonomi politikçiler konumuna düşülmüş olunur. Bu durumda, üretim tarih-dışı akmaz-kokmaz bir gerçeklik olur, canlı kanlı tarihsellik de dağıtım ve diğer ‘üstyapısal’ öğelere veya daha bütünlüklü ve güçlü bir ‘somutlama’ olarak toplumsal formasyona kalır.”[19]

Marksizm ve tarihyazımının sorunları

Tarihyazımı ile tarih biliminin nesnesi olarak tarih arasında ayrımı kabul etmekle birlikte[20] Marksistlerin tarihyazımında da metodolojik sorunlar yokmuş gibi davranamayacağını, materyalist bir konum belirlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek nesne ile bilgi nesnesi arasında ayrım yaparak belirli bir üretim tarzı içinde üretici güçlerin önceliğini kabul ederek gidimli düşünmek bilim iddiasının olmazsa olmazıdır. Bununla birlikte tarihyazımı, Edward Thompson tarafından Althusser’in kayıtsız kalmakla suçlandığı[21] bilgi sürecindeki Genellemeler I'in alanına tekabül eder. Poulantzas’ın belirttiği gibi " ‘gerçek olgu’ veya ‘pratik’, hem düşünce sürecine girmeden önce (‘düşünce gerçeği’ni oluşturmuş olan ve buna karşılık ‘somut bilgi’yi, Genellemeler III’ü üretecek kavramlar olan Genellemeler II’nin üzerine işleme geçeceği Genellemeler I’den önce) hem de ‘deneyleme' ve teorinin olgular karşısındaki ve teorinin pratik karşısındaki yeterliliği sorusunun ortaya çıktığı Genellemeler III’den, yani düşünce sürecinin tamamlanmasından sonra vardır.”[22] Poulantzas ancak “kişinin kararlı bir şekilde ‘göze batan gerçeğin’, ‘sağduyunun’ demagojisinden ve ‘aşikar olanın aldatıcılığından’ sakınarak”[23] somut olguların teorik aygıtlar aracılığıyla incelenilmesiyle derinlemesine anlaşılabileceğini “bu yapılmadıkça, istenildiği kadar somut analizler toplansın hiçbir şeyin kanıtlanamayacağını” belirtir.

Başka bir şekilde ifade edilirse bizim bilgimizden bağımsız olarak gerçek nesne, tarihsel olgular vardır ve bunlar çok yönlü olarak zorunluluğa, belirleme ilişkilerine tabidir. Bilgi sürecinde onlarla yansıma kuramında kabul edildiği gibi bir ilişki yoktur. Düşünce ve soyutlamalardan oluşan Genellemeler 1'e tekabül eden Marksist tarihyazımı diğer analitik araçların hilafına çalışamaz. Metin Kayaoğlu gidimli biçimde tarihyazımı tarih bilimi ayrımını haklı olarak yapıyor ama ezilenlerin tarihyazımının Aydınlanmacı, modernleşmeci, ilerlemeci ideolojilerin, praksis felsefesinin ve öznenin ‘yapıbozumu’ olarak işleyen soyutlamalar olduğunu ve tarihsel olguyu ‘sağduyunun demagojisi’nden bağımsız olarak algılama işlevi edindiğini, kendi düşüncesine haksızlık yaparak, çekinik kalarak vurgulamamaktadır.

Hümanist bir ideoloji olarak Homo Narrans

Herkesin bir öyküsü var. Homo Narrans’ın tercümesi “Hayatımı anlatsam roman olur” hissine kapılmış insandır. Bugün yaygın ideoloji insanın kendini öykülendirerek oluşturduğu, bir özne haline geldiğidir. İdeolojinin ideolojikliği farklı bir ideoloji ile yüzleştiğinde çok rahat ayyuka çıkar. “Ben söylemedim Allah söyletti” diyen birinin varlığı insan türü olarak Homo Narrans’ın tek örnek olmadığını gösterir. Böylece ataerkilliğin ya da sömürü ilişkilerinin tarih boyunca işleyen tek sistem olduğu burjuva düşüncesinin anaerkillik ve ilkel komünizm örnekleri karşısında şaşkınlığa düşmesi ve durmadan itiraz etmesi gibi Homo Narrans da şaşırır, itiraz eder. Ama bir ideolojinin yok olması farklı maddi pratikler gerektirir.

Homo Narrans ideolojisi bizi hem bilim olarak tarihin mümkün olup olmadığı hem de tarihyazımında, tarihin bir silah olarak kullanılması meselesinde ilgilendiriyor.

Bir öykünün varlığını kabul edenler, tarihi yapan insanın niyetlerinden, kararlarından bahseder. O zaman tarihin görevi nedensellik ilişkilerini açıklamak değil tarihsel olayları yorumlamak, gelişmesini sağlayan insanların niyetlerini anlamak olur. Tarihyazımında entelektüel eğilimlerin envai çeşidini bu burjuva ideolojisinin hizipleri olarak sınıflamak mümkündür. Hepsi bir bilim olarak tarihin imkansız ya da farklı bir bilim, ‘yorumbilim’ olduğu noktasına varır. İdiografik bilimler nomotetik bilimler ayrımı yapılır. Doğa bilimleri yasa koyucu nomotetik bilimler alanında kabul edilirken tarih idiografik bilim kabul edilir ve tikel bir duruma özgü anlamın açığa çıkarılabileceği vurgulanır. Tikel olandan tümel olana, bireyden sınıfa, sınıftan topluma hep bir özneye varılır: Homo Narrans. Belki bir sapma olarak Homo Narrans’tan insandan bağımsız öyküye, anlatıya varılır: Narratives. Böylece en son olarak belirleme ilişkisinden bağımsız olarak fenomenlerin soykütüksel incelemesi alanı açılmıştır.

Özne’den bahsedilen yerde bilim iddiasının geri çekilmesinin ya da ikircikli bir tutumun dışında retorik kullanıma, tarihyazımına ilişkin de sıkıntılar vardır. “Bugünkü güzelim uygarlığımız da, tıpkı İngiltere’nin kireç taşından sarp kıyılarının binlerce ve binlerce foramina fera (bir çeşit midye) yığıntılarından oluşması gibi, bilmediğimiz milyonlarca ve milyonlarca insanın sessiz çabalarının ürünüdür.”[24] Binlerce foramina fera’ya güzelim uygarlığımıza katkısından ötürü itibarı iade edilir ve onlar tarihin konusu halini alır.

 

 



[1] Metin Kayaoğlu, “Özne, Bilim ve Marksizmin Gerilimleri”, Teori ve Politika 3, Yaz 1996, s. 10

[2] Matt Perry, Marksizm ve Tarih, Çev.: Gül Tunçer, İletişim Yay., İstanbul 2010.

[3] Georg G. Iggers, Bilimsel Nesnellikten Postmodernizme: Yirminci Yüzyılda Tarihyazımı, Çev.: Gül Çağalı Güven, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul 2011, s. 79

[4] Ribat: bağ, ip; sağlam yapı. Darülislamın serhadlerini korumak için yapılan çoğu kez savunmacı cihad şekli.

[5] Max Weber, Sosyoloji Yazıları, Der.: H. H. Gerth, C. W. Mills, Çev.: Taha Parla, İstanbul 1989, Hürriyet Vafkı Yay., s. 122.

[6] Vedat Aytaç, “Marksist Tümleyenlerin Ayrım ve İlişkisi Üzerine”, Teori ve Politika 6, Bahar 1997, s.6

[7] B. Hindess ve P. Hirst’den aktaran: Matt Perry, a. g. e., s.191.

[8] A.g.e., s.196

[9] A.g.e., s.193

[10] Enzo Traverso, Geçmişi Kullanma Kılavuzu: Tarih Bellek Politika, Çev.: Işık Ergüden, Versus Yay., İstanbul 2009, s.3

[11] Rudi Dutschke’den aktaran: Alois Prinz, Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim: Ulrike Meinhof, Çev.: Süheyla Kaya, Versus Yay., İstanbul 2008, s.137

[12] Metin Kayaoğlu, “Üretim ve Sınıflar”, Teori ve Politika 19/20, Yaz/Güz 2000, s.106

[13] Vivek Chibber, "Marksist Tarih Kuramında Ne Yaşar Ne Yaşamaz?”, Çev.: Aylin Topal, Praksis 18, Güz 2008.

[14] Vivek Chibber, a.g. e., s. 97

[15] A.g. e., s. 101

[16] A.g. e., s. 117

[17] A.g. e., s. 99

[18] A.g. e., s.118

[19] M. Kayaoğlu, “Üretim ve Sınıflar”, a.g. e., s.115

[20] “Tarihyazımı, tarih biliminin nesnesi olan tarihle ilgili değildir; tarihyazımının ilgilendiği, geçmiş tarihtir, tarihsel olaylar ve bunlar arasında kurulan bağlantılardır. Tarihyazımı, geçmiş tarihsel olayları bugünün gerekleri doğrultusunda yeniden ele almaktır. Tarih bilimi için geçmiş veya gelecek ya da bugün yoktur; tarih bilimi için kronolojik zaman geniş zamandır. Her şey olup bitmiştir. Komünizm de komünal toplum kadar gerçektir-bilgi nesnesi. Ama tarihyazımı için komünizm, komünistlerin geçmiş hareketidir." M. Kayaoğlu, “Hangi Tarihin Mirasçısıyız?”, Teori ve Politika 39, s. 15

[21] Perry Anderson, Marksizm’de Tartışmalar: Tarih Yazımı, Ütopyalar, Stratejiler Üzerine, Çev.: Ahmet Özdemir, Göçebe Yay., İstanbul 1998, s.13

[22] Nicos Poulantzas, “Kapitalist Devlet: Miliband ve Laclau’ya Cevap”; R. Miliband, N. Poulantzas, E. Laclau, Kapitalist Devlet Sorunu, Çev.: Yasemin Berkman, İletişim Yay., İstanbul 1990 içinde, s.138-39

[23] N. Poulantzas, a.g. e., s. 137

[24] J. Jaines’den aktaran: Lewis Henry Morgan, Eski Toplum I, Çev.: Ünsal Oskay, Payel Yay., İstanbul 1994

Okunma 18688 kez