Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Emperyaller Kaddafi’nin Kellesini Koparırken…

Yazan

Şeyda Demirci

Düzeni sarsacak büyük halk ayaklanmalarının bir anlamda tersine yaşandığı, yani yakın zamanda eski Yugoslavya ülkelerinde v.s. tanık olunduğu gibi, emperyallerin desteğiyle organize edilen “ilerici” değil “gerici” kitlesel isyanlar dışında sistemi rahatsız edecek kalkışmaların olmadığı bir ortamda, Tunus ve ardından Mısır, Yemen, Bahreyn v.b. dünya egemenlerinin hassasiyet gösterdikleri coğrafyalarda çok uzun zamandan beri belki de ilk kez gündemi fazlasıyla meşgul edecek kalkışmalara tanık olundu ve olunuyor.

Öncelikle Yemen, Tunus gibi yerlerde yoksul halkların başkaldırısı sosyalist rüzgârların artık esmediği bu zamanlarda rejim değişikliğine evrilemese de ezilenlerin sisteme öfkesini şiddetle göstermesi, en azından geniş bir coğrafyada bir bölgeden ötekine sirayet etmesi açısından önemliydi.

Bunlardan özellikle Mısır’da günlerce süren direniş, beklenildiği gibi radikal bir sonuç üretmese de, hiç olmazsa Mübarek gibi halkı yıllarca baskıyla yönetip yoksulluğun pençesinde kıvrandıran, Batı’nın bölgede Siyonistlerle bekçiliğini yapan bir diktatörü koltuğunu bırakmaya zorlaması açısından en azından sembolik bir önem taşıdı.

Buna paralel Yemen ve ABD'nin önemli bir filosunun yer aldığı Bahreyn'de meydana gelen ayaklanmalar, görünür nedeni ister sekter ayrımcılık ister başka bir şey olsun, işlerin hep aynı gidemeyeceği düşüncesini uyandırması bakımından olumluydu. Öte yandan, feodal derebeyliklerin en karanlığı olan, Batı'nın bir numaralı müttefiki/müşterisi Suudi Arabistan'da da ufak çaplı birtakım kıpırtılar olduysa da bir yere varamadı. Daha yakın zamanda da Suriye’de başlayan huzursuzluk, bu zincirleme reaksiyonun yeni bir halkasını oluşturuyor. Değişik ülkelerde patlak veren bu isyanların nedenleri başta yoksulluk, ezilme, Suriye gibi yerlerde ise belki Batı tarzı bir demokrasi arayışı şeklinde açıklanabilir. Gönül isterdi ki, Suriye’de Esad rejimini sarsacak noktaya varan ayaklanma, bu ülke yerine Suudi gibi Batı'nın sevgili çocuğu Arap derebeyliklerinde meydana gelsin…

Tabii ki, bu irili ufaklı huzursuzluklar/ayaklanmaların hangi güç odaklarının ekmeğine yağ süreceği (Suriye'deki huzursuzluk Batı'nın hoşuna gidebilir), bundan sonra nasıl bir şekil alacağı senaryoları v.s. burada ele alınmayacak.

Öte yandan, ne yazık ki bu ayaklanmaların bir ayağı da, pusuda bekleyen emperyalistlerin –her zamanki gibi– vahşice saldırdığı Libya’da ortaya çıktı. Yemen, Tunus gibi yerlerdeki ayaklanmalar bu kez yanlış bir yere yönelmiş ve Libya'yı hedef almıştı.

Krallığı devirip, emperyallerle savaşan ve kendine özgü sosyalist bir halk devleti kurmayı başaran Kaddafi, büyük bir sıkışma ortamında, son zamanlarda Batı'yla iyi ilişkiler kurma yönünde adımlar atmış olsa da, aslında emperyalist ülkelerin her zaman intikam almak için fırsat kolladığı bir liderdir.

Ve isyan da nihayet bu fırsatı yaratmıştır. Libya’nın önemli bir petrol üreticisi ve bu petrolü millileştirmiş olması da tabii ki Batı’yı rahatsız eden bir unsurdur, ama genel olarak yorumlarda Libya’ya saldırının birinci nedeni olarak bu faktörün gösterilmesi doğru değildir. Uluslararası kapitalizmin tek tabanca kalmış merkezleri, sisteme sonradan eklemlenme çabası gösterse bile özünde onlardan olmayan ve halkçı bir düzen kurmuş, tarihini ve varlığını emperyallerle işbirliğine değil onlara karşı mücadeleye borçlu olan Kaddafi gibi bir lidere tahammül edemezdi.

Modern tarzdan uzak Bedevi Kaddafi kendi başına bir meydan okumaydı. Daha da önemlisi, geçmişteki Lockerbee olayı gibi pratik meydan okumalar, Batı’nın gözünde Bedevi Kaddafi’nin kontrol edilemezliğinin kanıtıydı.

Kaddafi her ne kadar kapitalizmin efendileriyle el sıkışmış olsa da, biraz şov malzemesi de yaptığı giyim tarzı, hali, tavrıyla moderniteye aykırı bir tiptir; bu aykırılığı sadece dış görünüşü, bazen magazinel olabilen konuşmaları, davranışları değil kişiliğidir, düşünce tarzıdır. Nitekim, Batı’yla zoraki iyi ilişkiler kurduğu günlerde Fransa'yı ziyaret ederken Bedevi çadırını Elysée Sarayı'nın bahçesine kurmak suretiyle modern zamanlarla ters düşen davranışı bile bu yaban kimliğinin dışavurumudur. Buna karşılık, Batı’nın sevgili çocuğu isyancılardan birinin geçenlerde Paris’te yetkililerle görüşürken takım elbisesiyle çekilmiş fotoğrafı da Batı'ya kafa tutan Kaddafi'yle, Batı'nın etekleri altında dolaşan modern haydut arasındaki politik duruş farkını dış görünüş üzerinden ortaya koyan belki ufak ama önemli bir simgesel ayrıntı sayılabilir.

Öte yandan, toplumsal yapı olarak da Bedevi kimliğini koruduğu gözlenen Libya Mısır ve Tunus gibi ülkelerin aksine Afrika İnsani Gelişme Endeksi’nde ilk sırada yer almaktadır ve kıtada yaşam beklentisinin en yüksek olduğu ülkedir. Nüfusun kültürel düzeyi yüksektir, kadınlar toplumsal hayatta aktif bir katılıma sahiptir. Dış borcu olmadığı gibi, yine bugün ülkeyi işgal etmek isteyen devletlerin sağladığı gelişmiş silahlara ve yine bu ülkelerin bankalarında biriken döviz rezervlerine sahiptir. İddialı üretim ve toplumsal gelişme planlarını yürütebilmek için Mısır, Tunus, Türkiye gibi ülkelerden çok sayıda yabancı emek gücü sağlamıştır. Son zamanlarda ülkesini Batı’ya açması sonucu halka verilen bazı sübvansiyonlarda kesinti olduğu, gıda maddelerinin fiyatlarında da meydana gelen artışın toplumda huzursuzluğa yol açtığı söylense de, bunların isyandaki rolü bilinmemektedir. Bunun dışında, Kaddafi’nin yakınlarına birtakım maddi ayrıcalıklar v.s. sağlaması da sıkıntı yaratmış olabilir. Ancak tüm bunlar Libya ve Kaddafi’yle ilgili gerçekleri ve genel çerçeveyi tümden bozacak faktörler değildir.

Nitekim Ürün dergisinde çıkan şu yorum durumu çok güzel anlatıyor:

“Emperyalist efendiler, devrimcileri asla affetmezler. Sosyalist devrimlerin, anti-emperyalist ve anti-feodal devrimlerin başını çeken önderleri ilk fırsatta yok etmek, onlardan intikam almak için fırsat kollarlar. Sömürgecileri kovan, kralları ve diktatörleri deviren, petrolü ve doğal kaynakları millileştiren, bankaları kamulaştıran, toprak ağalarının çiftliklerini köylülere dağıtan, kapitalist şirketleri halkın mülkiyetine geçirip işçilerin yönetimine veren komünistler, sosyalistler, devrimci-demokratlar, ulusal kurtuluşçu yurtseverler her zaman emperyalistlerin hedefinde olmuştur. Emperyalizmin baskı ve tehdidi altında devrimci iradelerini koruyamayıp emperyalizmle belirli oranda işbirliğine giren ama doğrudan doğruya uşak olmayı, “bizim çocuklar” kategorisinde yer almayı hâlâ kabul etmeyen önderler bile bu kaderden kendilerini koruyamamışlardır. Anti-emperyalist ve anti-feodal Libya devriminin önderi Muammer Kaddafi de bugün bu kaderi paylaşıyor. 2003'ten sonra Batı egemenleriyle uzlaşmak, Libya ekonomisini emperyalist tekellere açmak, Kaddafi'nin işine yaramadı. Amerikan egemenliğine son vermenin, işbirlikçi kralı devirmenin, üslere el koymanın, petrolü millileştirmenin bedelini daha önce Amerikan hava saldırısı; ABD, AB ve BM ambargosuyla ödeyen Kaddafi ve Libya halkı, bugün bu bedeli, karşı-devrimci, kralcı ve İslamcı aşiret isyanıyla, ambargoyla ve işgal tehdidiyle ödüyor. Emperyalizm, kışkırttığı gerici isyan ve yürüttüğü psikolojik savaşla sonuca ulaşamazsa, iç savaş ve işgal yoluyla oluk oluk kan dökmeye hazırlanıyor.” (Bu yazı, NATO saldırısından önce yazılmıştır; yani oluk oluk kan dökme çoktan başlamıştır.)

İktidarı süresince Kaddafi’nin yaptıklarına bakıldığında “suç dosyası”nın gerçekten de kabarık olduğu görülür:

-          Kaddafi 32 yıllık liderliğinde Ortadoğu ve Afrika’da isyancı gruplara maddi ve manevi destek sağladı.

-          İspanyol koloniyalizmine savaş açan Polisario Cephesi’ne destek verdi.

-          Yardım ettiği örgütler arasında FKÖ, IRA, ETA ve PKK bulunuyor.

Kaddafi'ye karşı ayaklanmada Batı ilk zamanlarda bekle gör politikası izledi, isyancıların kazanmasını bekledi. Ancak Kaddafi güçleri egemen olmaya başlayınca, daha önce Irak, Yugoslavya gibi ülkelerde uygulamaya konan senaryo burada da devreye girdi. Kaddafi'nin bu iç kargaşadan muzaffer çıkmasına izin verilemezdi ve böylece BM, NATO v.s. planları uygulamaya konulup katliam operasyonu başlatıldı. Fidel Castro ve Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in uyardığı gibi, plan Libya’nın işgal edilmesidir. Daha önce de belirtildiği gibi, Batılı ülkelerle kurduğu ilişkiler Batı’nın onu “affettiği” anlamına gelmemiştir ve pusuda bekleyen yırtıcı hayvan misali er ya da geç avlanması gereken karşı tarafın tökezlemesi beklenecektir.

Emperyalistlerin saldırılarını “Haçlı Seferi” olarak tanımlayan ve buna karşı Asya, Güney Amerika, Afrika ülkelerinin birleşmesi çağrısında bulunan Kaddafi’nin çağrısı aslında Venezüella ve Küba gibi sosyalist liderlerin yönettiği ülkeler haricindekiler “bizim çocuklar”ın kontrolünde olduğundan yanıt bulamamıştır. (Libya bombalanırken ABD Başkanı Obama ailesiyle Brezilya’yı turluyordu.)

Nitekim, Libya lideri Kaddafi’nin Chavez’le bir üçüncü dünya dayanışmasına gittiği de görülmektedir. 2006 yılında Nijerya’da Afrika ve Güney Amerika’dan 47 ülkenin katılımıyla düzenlenen ilk ASA (Güney Amerika-Afrika) zirvesi bu iki liderin çabalarıyla kotarılmıştır. Bu birliğin amacı zengin kuzeye karşı iki kıtanın ezilen ülkeleri arasında siyasi, sosyal, ekonomik, teknolojik ve ticari işbirliğini geliştirmektir.

ASA’nın Venezüella’da gerçekleşen ikinci zirvesinde ise, Hugo Chavez şöyle der: “Güney Amerika ve Afrika gerçek güçler olarak işbirliği yapmalıdır ve bu güçlerin işbirliği Bolivar’ın ‘dengeli dünya, dengeli evren’ mottosuna katkıda bulunacaktır. Bu nedenle bu zirve yaşamsaldır.”

O sırada Afrika Birliği’nin geçici başkanı olan Muammer Kaddafi ise Hugo Chavez’in açıklamalarına destek verir: “Büyük güçler her zaman büyük güç olarak kalmak isteyecekler. Kendi güçlerimizi oluşturmak ve kendi potansiyelimize dayanmak için mücadele etmeliyiz. Boyun eğersek, bu dengesiz bir durum yaratacaktır. Ve bu da uluslararası barışa yaramaz. Ayrıca ne Afrika’nın ne de Güney Amerika’nın yararına olur.”

Kaddafi aynı zamanda Güney ülkeleri NATO’sunun kurulmasını da önerir: “Kendi gelişimimiz için kendi örgütlerimizi kurma hakkına sahibiz. Kuzeyde hiçbir ayrım, uçurum yok. İletişim ağları, navigasyon sistemleri yani her şey Kuzey Amerika’yı Avrupa’ya bağlıyor. Oysa Güney Atlantik’te doldurmamız gereken büyük bir boşluk var. Bizler de, turizm, deniz ve hava yolları, doğalgaz boru hatları gibi alanlarda yarar sağlayacak şekilde bu boşluğu doldurmalıyız.”

İkinci zirvenin nihai belgesi Güney-Güney dayanışmasını pekiştirmek için 188 kadar öneri içerir. Venezüella, Brezilya, Nijerya ve Libya liderleri Afrika Birliği ve Unasur’un (Güney Amerika Ülkeleri Birliği) yanı sıra bölgesel koordinatör olarak seçilir. Libya’nın bu girişimdeki rolüne atfen de ASA’nın üçüncü zirvesinin Eylül 2011’de bu ülkede düzenlenmesine karar verilir. (Not: Bu zirveyle ilgili bilgiler, Venezüella’nın kurduğu alternatif yayın kanalı Telesur danışmanı Belçikalı Michel Collon’a ait www.michelcollon.info web sitesinden alınmıştır. Bu site, emperyallerin saldırısına/tacizine maruz kalan her ülkeyi ve lideri politik olarak asla bocalamayarak destekleme özelliğiyle dikkat çekiyor.)

Görüldüğü gibi, 1986 yılında ABD bombardımanında evi yıkılan ve 3 yaşındaki kızını kaybeden Kaddafi daha sonra mecburen Batı’yla yakınlaştıysa da hiçbir zaman onların “has adamı” olmadı. Aslında fazla benzerlikler olmasa da Saddam’la Kaddafi bu noktada birbirleriyle karşılaştırılabilir. Her ikisi de ulusalcı bir politika benimsedi, Kaddafi “sosyalist” bir sistem kurmuştu, Sovyetler'e yakındı. Saddam'ın Baas Partisi'nin de yüzü ilk başta Sovyetler'e dönüktü. Kaddafi Afrika’da refah seviyesi yüksek bir ülke kurabildi; Saddam'ın Irak'ı da yaptırımlar v.s. gibi senaryolarla zayıflatılıncaya kadar bayındır, okuma yazma oranı yüksek, kadınların da sosyal yaşamda aktif olduğu bir ülkeydi. Saddam Batı'yla iyi ilişkiler kurduğunu sandı, gücünü abarttı, hatta Batı’nın dolduruşuna gelerek İran’a saldırdı; Kaddafi de son zamanlarda Batı’yla yakınlaşmak, ekonomisini açmak zorunda kaldı. Ama Kaddafi Saddam'dan farklı olarak hiçbir zaman ülke içinde halkına ve dışında, İran örneğinde olduğu gibi, emperyalistlerin onayıyla saldırılara girişmedi.

Saddam’ın vadesi dolunca katledildi ve şimdi de, senaryoda bu kez kefen Kaddafi ve rejimine biçilmiş durumda.

Dünyada artık tek bir gerçek varsa, o da şudur ki, Sovyetler’in yıkıldığı 90’lı yıllardan beri gezegenimiz tek dişi kalmış canavarın tam bir denetimi altındadır; o diş ekonomisi ve teknolojisiyle çok güçlüdür ve etkin yeni bir devrim dalgası yükselinceye kadar da, işine gelmeyen zayıfları ısırıp koparmaya devam edecektir. Bu, çağımızın gerçeğidir. Libya’da Kaddafi’nin yanında yer almayan, geçmişte Irak'ta olduğu gibi "ne Sam ne Saddam"a benzer şekilde "ne Sam ne Kaddafi" diyen ve buna rağmen kendilerini devrimci/solcu kesimde görebilenler ise ne yazık ki, "Zorba Kaddafi bombalanıyor" gibi başlıklar atan liberal Taraf’ın yanında yer alacak kadar irtifa kaybetmiştir.

Devrimci sol Chavez’in, Castro’nun tepkisinden geri düşmemeli, mazlumlara pratik hiçbir destek sunamadığı bir ortamda, emperyalist saldırıya hiç olmazsa zihniyet olarak iştirak etmekten uzak durmalıdır. Kanlı binbir oyunla parçalanan eski Yugoslavya'da, Irak’ta, Afganistan’da, şimdi Libya’da yarın belki İran’da veya sisteme ters düşmüş ve her nasılsa hâlâ bombalanmamış bir-iki ülkeyle ilgili güya ideoloji dolu yuvarlak laflar etmek, “ne o ne bu” gibi söz oyunlarına girmek, Batı’nın etekleri altında dolaşmak, onlar gibi “insani” olmaktan başka bir anlam ifade etmez.

Kaddafi’nin NATO saldırısı başlamadan önce başkent Trablus'ta halka seslenişinden…

-          “Tarihsel deklarasyonumuzda yer alan bazı cümleleri hatırlatmak istiyorum. Bu deklarasyon, hiçbir parlamento ya da aracılık sistemi olmadan bu halkın demokrasiye yürüyüşünün belgesidir.”

-          “Bu sistem doğrudan halkın sistemidir, aynı zamanda bir cumhuriyettir. Bu 1979 yılında ilan ettiğimiz bir deklarasyondur ve halkın iktidarı bu tarihten itibaren kurulmuştur.”

-          “Bu deklarasyonla bütün Libya halkı, halk komiteleri yoluyla isteklerini ortaya koymuştur ve ortak kabul sergilenmiştir.”

-          “Bir zamanlar İtalyanlar’ın kölesi olduğumuz gibi bir kez daha köle olmamızı istiyorlar. Buna asla razı olmayacağız. ABD veya NATO ülkemize girerse, kanlı bir savaşa gireceğiz ve binlerce Libyalı ölecek.”

Okunma 11930 kez

Son ekleyen Şeyda Demirci

Bu kategorideki diğerleri: « İsyanlar ve Libya

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.