Bu sayfayı yazdır

Materyalist Olmak ve Kalmak

Yazan

Materyalist Olmak ve Kalmak

Saffet Murat Tura Eleştirisi

 

Ali Osman Alayoğlu

Saffet Murat Tura’nın Baykuş Dergisinde üç bölümü yayınlanan “Öznesi Olmayan Süreç”, kısaca epistemolojik ve ontolojik boyutlarıyla materyalist olmak ve kalmak kaygısıyla hareket eden bir yazı olarak nitelenebilir. Tek başına bu niteleme bile Tura’nın yazısının eleştirel bir sahiplenişini zorunlu hale getirmektedir. Teori işinin –dar olmaksızın– materyalist tarzda yürütülüşüne pek tanık olamadığımız yaşadığımız topraklarda, böyle ürünlerle karşılaştığımızda edinmek ve eleştirmek boynumuzun borcu olmalı.

Tura, yazısındaki çizgisini şu sözlerle aktarıyor: “Amerikan felsefesiyle ilişkili olarak değerlendirilmesi gereken bu yazıda, ilk gençlik yıllarımın Marksist, sonraki yıllarımın da teorik anti-hümanizma kökenli entelektüel çizgisini sürdürdüğüme inanıyorum gene de.”[1](s.133)

Tura’nın Marksist ve teorik anti-hümanist olarak nitelendirdiği “Öznesi Olmayan Süreç”, bir anlamda kendisini tanımladığı konuma da uygun şekilde, Marksizmin felsefe ve bilim ayakları temelinde ele alınarak, felsefede materyalist olmak ve kalmak için, felsefede materyalist kalmanın gereği olarak bilimin epistemolojik konumunu netleştirmek için eleştirilecektir.

Tura’nın yazısını, üç ana başlıkta ele alacağız. İlk olarak, Tura’nın kendini nörobilim üzerinden inşa eden ontolojik materyalist duruşunu, kendi kavram ve kategorileri, dolayısıyla sistematiği üzerinden aktaracağız. İkinci olarak, Tura’nın ontolojik materyalizminden, daha doğrusu materyalizm algısının ontolojik materyalizmin ikinci aşamasını içermemesinden kaynağını alan idesiz idealist (maddeli idealist) yaklaşımlarını göstereceğiz. Teorisinin epistemolojik yönü olarak nitelediği ‘fizikselci olmayan materyalizm’ yaklaşımı ve bu yaklaşıma temel teşkil eden ‘epistemolojik çoğulculuk’un böyle bir idesiz idealizm örneği olduğunu ortaya koyacağız. Bunu yaparken epistemolojik materyalizmin önemine de dikkat çekmiş olacağız. Son olarak, Tura’nın fizikselci olmayan materyalizm yaklaşımını eleştirmeyi mümkün kılan epistemolojik materyalizmin bizzat kendi yazısında, sistematiğinde de bulunduğunu göstererek bu epistemolojik materyalist duruşu ele alacağız.

I - Tura’nın ontolojik materyalizmi

Saffet Murat Tura, Türkiye’de, materyalist olmak ve kalmak kaygısını taşıyan önemli bir düşünür olarak kaydedilmelidir. Tura, insan biyolojisi, özellikle insanın düşünmesi, beyin faaliyetleri alanında ontolojik materyalist duruşu nereye kadar savunabileceğini merak etmektedir. (s.144) Bu bölümde, onun insan biyolojisi, özellikle insanın düşünmesi, beyin faaliyetleri alanına odaklanarak geliştirdiği ontolojik materyalizmi, kavram ve kategorileriyle serimleyecek, ontolojik materyalizmin esaslarını Tura’nın yetkin analizlerinden destek alarak ortaya koymaya çalışacağız.

Tura, tüm evren için geçerli olan materyalist tezleri şöyle sıralar:

“1. Evren olaylardır.

2. Olaylar (belirlenimci veya olasılıkçı) doğa yasalarına göre uzay-zamanda neden-sonuç ilişkisine göre meydana gelen enerji dönüşümleridir (transformasyonlarıdır).

2'. Bir olayın tüm anlamları da olaydır.

3. Evren uzay-zamanda enerji dönüşümleridir.” (s.224)

Ardından sağduyumuza seslenerek devam eder:

“Biraz fizik mefhumu olan hemen herkesin bu materyalist tezlerin evrenin büyük bir bölümü için geçerli olduğunu kabul edeceğini sanıyorum. O halde, materyalizmin bütün iddiası ve tartışması, evrenin pek de özel olmayan bir yerindeki bu küçük gezegen üzerinde geçen kimi insani olaylarla ilgilidir aslında. Görünüşe bakılırsa, insanların önemli bir bölümü, hatta çok bilgili ve zeki olanları bile, bir olay olarak insanın ve insani olayların evrende istisnai bir durum oluşturduğunu, insanın bir doğa olayından ibaret olmadığını sanıyor ve materyalizme itiraz ediyorlar.” (s.225)

Tura ise, insan için ayrıcalık istemeyi bir yana bırakalım, uzay-zaman’ın a priori öğe olmaktan kaynaklı ayrıcalığına bile göz dikmiştir:

“[Ş]ahsen uzak bir gelecekte uzay-zamanın da belli bir enerji formu olduğunun gösterilebileceğini sanıyorum. [...] Bu proje başarıldığında da, Büyük Bileşik Kurama ulaşılmış olacak. Bir başka deyişle, bir tek teori çerçevesinde ifade edilen doğa yasalarına (veya doğa yasasına) ulaşılmış olacak, umudumuz bu. O zaman, yukarıdaki materyalist tezleri yeniden düşünmek gerekecek tabii. Ve bu böyle sürüp gidecek muhtemelen.” (s. 225)

Felsefede materyalist olmak ve kalmak böyle bir şey olmalı. Her alan ve düzeydeki gelişmelere paralel olarak materyalist tezleri yeniden düşünmek, materyalizmi yeniden inşa etmek... İşte bu nedenle felsefenin tarihi yoktur, işte bu nedenle felsefe kavramlarla değil kategorilerle düşünür, ve bu nedenle materyalist felsefe tutarlı olamaz, felsefe alanında felsefe oluşuna aykırı bir biçimde ikilikleri reddeder ve gerçek’i yardıma çağırarak (çöreğin yenmesi kanıtıdır) minder dışına çıkar.

“Ontolojik materyalizm, varlığın ne'liği üzerinedir. Varlık maddedir. Düşünce olarak adlandırılan şey de maddedir; bir madde türü, ya da maddenin bir formudur.”[2] “Ontolojik materyalizm, madde dışında hiçbir şey tanımaz.”[3]

Tura’nın evren için geçerli olduğunu söylediği materyalist tezler incelendiğinde, bu bağlamda ontolojik materyalist bir nitelik taşıdıkları görülür. Tura, her şeyin madde olduğunu söyleyerek işe başlamaktadır ve çalışması boyunca bize ispatlamaya çalıştığı budur.

Ama bu noktada ontolojik materyalizmin önemli diğer niteliğini de açıklamak gerekmektedir, çünkü her şeyin madde olduğu tespiti ontolojik materyalizmin ilk aşaması olarak anlaşılabilir. İkinci aşaması ise maddenin formları arasında hiyerarşik ilişki tanımlamaktır. Birinci aşamada kalınır ve ikinci aşama dikkate alınmazsa idesiz idealizm (maddeli idealizm) ortaya çıkacaktır. “Evrende var olan her şey maddedir. Bilgi de, teori de, tanrı fikri de, maddenin formlarındandır. Fakat madde, formları arasında ayrım yapılmasına izin verir. Yüzme bilgisi ile yüzme pratiği/eylemi farklı madde formlarıdır. Fakat, ikincisi birincisinden üstündür. Hiçbir yüzme bilgisi, yüzmeyi ‘öğretemez’. Yüzme, yüzülünce ‘yapılır.’”[4]

Timpanaro, ilgili hiyerarşiyi ayrıntılı şekilde ortaya koyan önemli bir Marksist filozof olarak kaydedilmelidir:

“Materyalizmden, her şeyden önce doğanın ‘akıl’a olan önceliği veya isterseniz, fiziksel düzeyin biyolojik düzeye ve biyolojik düzeyin sosyo-ekonomik ve kültürel düzeye önceliği bilgisini anlıyoruz; hem kronolojik öncelik (yeryüzünde yaşam ortaya çıkmadan önce geçen çok uzun zaman ve yaşamın başlangıcı ile insanın ortaya çıkışı arasındaki zaman) anlamında, hem de doğanın hâlâ insan üzerinde gösterdiği ve en azından tahmin edilebilir gelecekte de göstermeye devam edeceği koşullandırma etkisi anlamında.”[5]

Ontolojik materyalizmin ikinci aşamasına geldiğimizde, ikinci bölümde göreceğimiz gibi, Tura’nın materyalizmi değil idealizminden bahsetmek gerekecektir.

Düşünmüyorum, beynim de düşünmüyor

Saffet Murat Tura, ontolojik materyalizmin birinci aşamasını (her şey maddedir) tutarlı bir şekilde savunur ve monizmi evrendeki tüm alanlara (insani olaylara da) yayar. Bildiğimiz gibi “felsefe alanında materyalist tutum, felsefe olmaklığına aykırı bir şekilde, özne-nesne, varlık-düşünce diyalektiğini reddetmek durumunda kalacaktır.”[6] Aynen öyle olur ve Tura, materyalist duruşu nedeniyle özne-nesne ikiliğini nesne, düşünce-varlık ikiliğini varlık lehine reddeder. “[E]vren öznesiz bir süreçtir” (s.185) diyen Tura, evrene dahil olan insani olayların da maddi, dolayısıyla öznesiz bir süreç olduğunu örneklerle gösterir.

“Descartes'ın hatası, ‘düşünüyorum’un sonrasında başlıyor olmalıydı; öyle düşünmüştüm. Oysa bugün artık bu argümanın ve onun sonucu olan ‘düşünen ben’, zihin-beden ve özne-nesne ayrımı mefhumlarının yanlış olduğuna dair açık fikirlere sahibim.” Tura, bu sözleriyle ontolojik materyalist bir tutum alarak ikilikleri reddediyor ve düşüncenin de madde olduğunu savunuyor. Yani felsefenin dışına çıkıyor ve bunu yaparken desteğini bilimden alıyor. Yerinde bir tutumla düşünce sürecinin maddi ve öznesiz bir süreç olduğunu tekrar tekrar vurguluyor: “Düşünce edimsel öznesi olmayan biyolojik bir doğa olayıdır. Demek ki düşünmüyorum.” (s.131) “Düşüncem ben onu yaptığım için değil, biyolojik bedenimde gerçekleştiği için içerdiğim bir şey yalnızca. Tıpkı böbreğimde gerçekleşen bir olayı, örneğin böbrek taşımı içeriyor olduğum gibi.” (s.132) “Düşünce çeşitli nedenlerle insanların beyinlerinde meydana gelen ve başka olaylara, mesela bazı davranışlara veya nörovejetatif tepkilere neden olan Öznesiz bir biyolojik olaydır.” (s.133) “Düşünce olayı fiziksel bir olay olduğuna göre, başka olayların neden olduğu, başka olaylara neden olan öznesiz bir süreçtir” (s.143)

Tura, “Demek ki bütün mesele, düşüncenin bir edim mi yoksa bir olay mı olduğu noktasında düğümleniyor. Eğer düşünce bir edimse Descartes, değilse ben haklıyım” (134) der ve öznesiz süreç savunusunu, edim-olay ikiliğini olay lehine bozarak ilerletir. Tura’ya göre edim (eylem) yoktur, edim diye düşünülen şeyler olaylardır. Düşünen özne, arzu eden özne, anlam veren özne, aşık olan özne, öğrenen özne yoktur, bunların hepsi olaylardır. Ve elbette olay maddidir. [F]iziksel bir organ olan beynin zihinsel bir edim yaptığını söylemek en azından fizik bilmemektir; çünkü fizik içinde kalarak fiziksel bir organ olan beynin zihinsel anlamda düşündüğünü, arzuladığını vs. söylemek anlamsızdır. Fiziksel bir organ olan beyin bu anlamda düşünmez, üzülmez, korkmaz, arzulamaz, âşık olmaz. Yani bu zihinsel, psikolojik yüklemler fiziksel bir sistem olan beyne yüklenemez; çünkü beyinde yalnızca organize bir nöral faaliyet vardır. Beyin için böyle ifadeler kullandığımızda bırakın kavramların sıradan dillerdeki kullanım kurallarını, fizik yasalarını bile çiğnemiş oluruz. Ama fizik yasalarını koruduğumuz durumda bütün bu fiiller beyne yüklenemiyorsa, insana da yüklenemez. Kimse üzülemez, korkamaz, arzulayamaz, âşık olamaz. Ama öte yandan üzüntü, korku, arzu[7], aşk gibi insani gerçeklerin olduğunu da biliyoruz. O halde ne yapmalı? İnsani gerçekliği doğru bir şekilde tanımlayacak yeni bir bilim dili nasıl kurmalı?” (s.147)

Aktardığımız mantık yürütme ve ardından gelen sorular üzerinden Tura, yazısının asıl inceleme konusunu saptamakta, yeni sorular sormaktadır: “[D]üşünce beynimizde gerçekleşen bir biyolojik olaysa, zihin edimlerinde bulunan (düşünen) bir zihinsel-ben olduğumuz yanılsaması nereden kaynaklanıyor; bu sorunun yanıtını arayacağım burada.” (s.134.) “Açıkçası, zihinsel-ben yanılsaması olmasa, kendimizin doğa yasalarının dışında ve üstünde edimsel özneler olduğumuzu iddia edemeyecektik. Peki, bu özne yanılsaması, bu zihinsel-ben yanılsaması nasıl çıkıyor ortaya? Eğer Descartes yanılıyorsa, eğer ‘düşünüyorum’ yanlışsa, eğer bizler ‘düşünen ben'ler, edimsel özneler değil de diğer doğal olaylar gibi ama kimi ilginç özelliklere sahip biyolojik olaylarsak, düşünce de bizde geçen özel bir olaysa, nasıl oluyor da güçlü bir inançla kendimizin düşünen ‘edimsel ben'ler olduğu yanılsamasına kapılıyoruz?” (s.136)

Yani Tura, kaşığın suyun içinde kırıkmış gibi görünmesinin nedenini inceleyeceğini, buna odaklanacağını söylüyor. Çünkü, kırıkmış gibi görünme nesneldir; ve öznellik ile idealizm kaynağını ve gücünü bu nesnel durumdan almaktadır. “Real değnek bana belirli koşullar altında, örneğin suya daldırıldığında kırılmış olarak görünür; bu algı başka herhangi bir algı gibi bir algıdır, ne yanlış ne de doğrudur, sadece vardır. Bu yanlış bir algı olmayıp yanıltan bir algıdır; yani beni yanlış bir yargıya götürebilen bir algıdır.”[8] Kısaca Tura, “Yanılma”nın nesnel nedenleri (yanıltan’ları) olduğunu bizlere hatırlatmakta, ardından bu nesnellikten desteğini alan idealizmin üzerine yürümektedir.

“Örneğin, Spinoza’ya göre, ‘güneşe baktığımızda, onu 200 ayak kadar bizden ötede hayal ederiz; [buradaki] yanılma, tek başına bu hayalediş ile kaim değildir, fakat onu bu şekilde hayal ederken, onun gerçek uzaklığından ve hayaledişin nedeninden bihaber olmamızdadır’. Yani, hayal ederken hakiki uzaklığın ne kadar olduğunu bilmezsek, bu hayali adequat bir ide imiş gibi alırız. Yanılgımız işte bu noktadadır. Ancak hepsi bu değil, çünkü Spinoza’ya göre, güneşin hakiki uzaklığını sonradan öğrensek bile, onu 200 adım ötede hayal etmeyi, algılamayı sürdürürüz. Bu demektir ki, yanılgı kendini bize zorunlu olarak kabul ettirir. Çünkü, bizim için, ilk andan itibaren, böyle bir bağlama doğmamayı seçmek gibi bir seçenek yoktur.”[9]

Tura’nın da vurguladığı gibi, söz konusu olan ‘basit’ bir yanıltan-yanılma (yanılgı) ilişkisi değildir. Çay kaşığının kırıkmış, güneşin 200 adımdaymış gibi gözükmesi, toplumların sürekliliği için gerekli bir şeydir. “İnsanlar edimsel özneler olmasa bile, sosyo-kültürel örgütlenmelerin oluşabilmesi, dolayısıyla türün yaşamda kalabilmesi için folk psikolojinin onları özne olduklarına inandırması, kendileriyle ilgili böyle düşünceler taşımalarını sağlaması, Lacancı bir ifadeyle söylersek, onları birer ‘özne’ olarak kurması gerekirdi.” (s.140) Tura’ya göre, bu nedenle “günlük yaşamda bir doğa olayı olduğumuz fikrini bir tarafa bırakmamız gerekiyor”. (s.140) “Dolayısıyla, biyolojik gerçeğimiz ne olursa olsun, toplumsal yaşamda ‘edim’lerinden sorumlu özneler olmaya devam etmek zorundayız. [...] Evrim teorisinin mantığıyla bakarsak, ‘Özne’ mefhumu olmayan bir dile dayanan toplumlar örgütlenemez, dolayısıyla da seçilemezlerdi.” (s.141)

Tura kurgusal bir ikilik kurar, iki toplum vardır ve bunlardan biri öznel bir dile (“edimsel özne mefhumuna dayanan dil”) sahiptir, diğeri ise kendisinin özne olmadığının bilincindedir ve öznel olmayan bir dil (“edimsel özne mefhumunu içermeyen dil”) kullanmaktadır. Bu durumda, öznel bir dile sahip toplum, öznel olmayan bir dile sahip topluma karşı avantajlı olacaktır, çünkü öznel dil karmaşık toplumsal örgütlenmelerin oluşmasında önemli rollere sahiptir. Öznel dilli toplumdaki bireylerin hayatta kalma şansı daha yüksektir, dolayısıyla biyolojik bir avantaj elde ederler. Öznel olmayan bir dile sahip toplumun ise üst düzeyde örgütlenmesi olanaksızdır. “Böylece, biyolojik (Darwinci) nedensellik mantığı çerçevesinde insanların, düşünce edimini yapan özneler oldukları yanılsamasına dayanan dillere doğmalarının nedeni açıklanmış oluyor...” (s.221)

Açıkça fark edilebileceği gibi, Tura’nın yaklaşımı Althusserci ideoloji tanımına dayanmaktadır. “Folk psikoloji, Fransız Marksist filozof Althusser'in ideolojiler için kullandığı ifadeyle, insanları özneler olarak çağırır” (s.141) diyen Tura, bunun farkındadır. Tura, toplumların kendilerini özne olarak kurmalarının hayatta kalabilmeleri için bir gereklilik olduğunu belirterek ‘özne yanılsaması’nın nesnel gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bir anlamda Tura, Althusser’in bizlere gösterdiği ideoloji maddidir tezini benimseyerek, ideolojinin öznelere seslendiğini, bireylerin kendilerini özne görmelerinin objektif bir durum olduğunu kendi terimleri (“sübjektif eksperians”, “fenomenal bilinç” vb.) üzerinden söylemektedir.

Öznenin reddi: “Sübjektif kalitatif eksperians”

Tura, bireylerin kendilerini özne görmelerini sağlayan nesnel şeyin “sübjektif eksperians” (öznel deneyim) olduğunu söylemektedir. Yani mesela düşünme bir olaydır ama birey düşünme öznel deneyimini yaşadığı için düşündüğünü, düşünmenin öznesi olduğunu sanmaktadır. Kısaca, “karşımıza aldığımız soru şu: Düşünen ben (düşüncenin edimsel öznesi olduğum; düşündüğüm) yanılsamasının eksperiansiyel yönü nasıl açıklanabilir? Bir başka deyişle, düşünce eksperiansımın, doğa yasalarına tâbi olan biyolojik bedenden farklı, doğa yasalarına tâbi olmayan bir şey, bir öznenin (benin) edimi olduğu, dolayısıyla bedenden (beyinden) ayrı da varolabileceği yanılsamasının nedeni nedir?” (s.222)

Burada, idealizmle materyalizm arasındaki kavga bir kez daha yaşanmaktadır. Tura, düşünmenin öznel bir eylem (edim) değil, biyolojik bir olay olduğunu söyleyerek materyalizmde ısrar etmekte, aynı zamanda düşünmenin öznel bir eylem gibi görünmesine neden olan “sübjektif eksperians” üzerinden ayrıntılı bir felsefi tartışmaya girmektedir. Descartes’ın fiziksel olmayanı tam bu noktada bulduğuna dikkatimizi çeken Tura, fiziksel olmadığı iddia edilen düşüncenin fiziksel olduğunun gösterilmesi durumunda materyalizmin haklı olacağını belirtir.

Tura, basitçe “sübjektif eksperians”ın olmadığın söylemez, aksine düşüncede “sübjektif eksperians”a ilişkin bir yönün bulunduğunu kabul eder. Bu kabulle idealizmin elini güçlendirme riskinin ortaya çıktığının bilincindedir, ancak bu yönün de bir olay olduğunun gösterilmesi durumunda materyalizmin elinin daha da güçleneceğini düşünmektedir. “Descartes'a göre düşünce fiziksel bir şey değil, bir tür sübjektif kalitatif eksperianstı. Bense düşüncenin sübjektif eksperiansa ilişkin bir yönünün olduğunu kabul etmekle birlikte, biyolojiye dayanarak aynı zamanda beyindeki nöral bir aktivite, yani özel bir fiziko-kimyasal mekanizmayla gerçekleşen bir olay olduğunu söylüyorum. Üstelik bu nöral aktiviteye eşlik eden sübjektif eksperiansın da pekâlâ fiziksel olabileceği kanısındayım.” (s.142) “Descartes’ın, düşünen benin, maddi olmayan (doğa yasalarının dışında ve üstünde) bir töz (res cogitans) olduğuna inanmasına yol açan sezgi, düşüncenin diğer fiziksel şeylere benzemeyen, bunlardan (bilhassa doğa yasalarına tâbi bedenden) bağımsız da kavranabilir gibi gözüken bir tür sübjektif kalitatif eksperianstan ibaret gibi durmasıydı zaten.” (s.222)

Tura’nın ontolojik materyalist duruşunda sonuna kadar ilerleyebilmesi için, kendisinin de belirttiği gibi “sübjektif kalitatif eksperians” (öznel nitel deneyim) olarak tanımladığı durumun, Althusser’in ideoloji’si, Marx’ın meta fetişizmiyle aynı ontolojik alanda bulunan şeyin fiziksel olduğunu göstermesi gerekmektedir. Düşünce’nin “nöral bir aktivite, yani özel bir fiziko-kimyasal mekanizmayla gerçekleşen bir olay olduğunu” ve bu olay’ı beyinde ölçüp gözleyebildiğimizi belirten Tura’ya göre düşüncenin maddi bir olay olduğu artık apaçık hale gelmiştir. Bundan hareketle, ötesine, ölçüp gözlemleyemediğimiz alana doğru yolculuğa çıkmanın, ontolojik materyalizmi orada kurmanın önemine dikkat çekmektedir.

Düşünme’nin bir yönü olarak tanımladığı “sübjektif kalitatif eksperians”ın eldeki teknik kapasiteyle ölçülüp gözlenemediğini belirten Tura, asıl meselenin de burada düğümlendiğini, ölçülemeyen’in maddiliğini göstermemiz gerektiğini söylemektedir. Çünkü, ölçülemeyenin maddi karşılığının bulunamaması halinde, idealizm haklıdır. “Eğer sübjektif eksperians uzay-zamanda bir tür enerji dönüşümü (yani olay) değilse ve/veya evrende bir anomali olarak doğa yasalarına göre olmuyorsa, materyalizm yanlıştır.”(s.226)[10]Materyalizm açısından: Materyalizmin kaderi eksperians*ın bir olay (uzay-zamanda enerji dönüşümü) olmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Eğer muarızlarının iddia ettiği gibi eksperians* bir olay değil de saltık eksperianssa (yani sübjektif eksperians enerji büyüklüğü olmayan saltık görüngüyse) materyalizm düşer.” (S.184) “ ‘Eksperiansı (mesela ağrıyı) eksperians-ederek var eden eksperians-eden-özne (mesela ağrıyı-hisseden-özne) nedir?’ diye de sormamız gerekir. Bu ‘özne’ beyin midir? Ruh mudur? Yoksa o da bir eksperians mıdır? Yanıt beyinse, fiziksel bir olay olarak onda meydana gelen bir olay (dönüşüm) olarak eksperians*ın da fiziksel bir değeri (enerji büyüklüğü) olmalı; ama bu koşulda saltık eksperians tezi düşer.” (s.185)

Tura, “sübjektif eksperians” hakkındaki analizlerinin sonucunda “sübjektif eksperians”ın bir olay olduğu, maddi olduğu sonucuna varmakta, “sübjektif eksperians” terimini de, “fenomenal bilinç” terimiyle birlikte, öznel olduklarını, maddi olmadıklarını belirterek değiştirmeyi önermektedir.[11] Tura, “Fenomenal bilinç” değil “kapalı-fenomenalite*”[12], “sübjektif kalitatif eksperians” değil “eksperians*” önermektedir. Tura, “fenomenalite* ve eksperians* kavramlarıyla öznesiz, katmansız olayları ...” (s.188) kastetmektedir. “Nasıl ki böbrek fizyolojisi veya fotosentez öznesiz bir olaysa, organizmanın kapalı-fenomenalitesi*nin de öznesiz bir olay olması gerekir.” (s.185) ‘Fenomenal bilinç’ ve ‘sübjektif kalitatif eksperians’ yanlış yönlendirilmiş (gerçeklikte gönderimde bulunduğu nesnesi olmayan) ve düşünceyi yanlış yönlendiren kavramlardır; çünkü bu kavramlar çerçevesinde düşünürsek eksperiansı sadece sübjektif bir görüngü olarak kavrayabiliriz, onun fiziksel bir beyin olayı olduğunu kavrayamayız.” (s.183)

Demek ki, eksperians*ları fiziksel bir beyin olayı olarak kavrayabilmek için sübjektivite mefhumuna dayanan fenomenal bilinç ve sübjektif kalitatif eksperians kavramlarını terk etmemiz, bunlar yerine kapalı-fenomenalite* ve eksperians* kavramlarını geliştirmemiz gerekiyor. Diğer bir deyişle, eksperians*ları doğabilimsel olarak ele almak için özne (burada eksperians-eden-ben)-merkezli sübjektif eksperians kavramını reddedip merkezsiz bir eksperians* kavramını geliştirmeyi hedef almamız gerektiği gibi, gene özne (ben)-merkezli fenomenal bilinç kavramını da reddedip ‘kapalı-fenomenalite*’ kavramını geliştirmeyi hedef almalıyız. Metaforik bir dille konuşursak, sübjektiviteyi objektive etmeliyiz.” (s.184)

Tura’ya göre, “Hayli sezgi karşıtı görünen bu tez (eksperians*ın öznesinin olmadığı, eksperians*ın eksperians-edilmediği tezi) materyalizmle karşıtları arasındaki temel fenomenolojik ayrım olmaya adaydır”. (s.188) Bu sayede “Mesela biliyoruz ki, eksperians*-olmayan-dış-dünyada renkler veya eksperians*-olmayan-bedenimde ağrı yok. Bunlar organizmamın (beynimin) kapalı-fenomenalite*sinde ortaya çıkıyor. Bu olayı bilimsel olarak açıklayamıyoruz henüz. Ama biyolojik (fiziksel) olarak bakarsak, burada da eksperians-eden-özneden bağımsız bir şekilde, tıpkı nöral olaylar aşamasında olduğu gibi nedensel olarak meydana gelen bir doğa olayı söz konusu olmalı.” (s.187)

Tüm “eksperianslar” maddedir

Yukarıda aktarmaya çalıştığımız bakış temelinde tek tek “eksperians*lar”a bakmayı ihmal etmeyen Tura, “eksperians*lar”ın hepsinin olay, dolayısıyla maddi olduğunu bizlere göstermektedir:

Anlam maddedir - “Zor materyalist teze (2') gelince; basitçe söylemek gerekirse bu tez, anlamın da fiziksel bir şey olduğunu, eş deyişle bir olay (uzay-zamanda enerji dönüşümü) olduğunu söyler. (...) şimdiden kısaca söylemek gerekirse, anlam bir beyin olayından başka bir şey değildir, o halde fizikseldir.” (s.226)

Geometri maddedir -Dünya gezegeninin fiziksel bilgisine ilaveten, onun şeklinin geometrik bir bilgisine de sahibiz. Ama bu durumda, dünyanın, fizikselden bağımsız geometrik bir varlığının da olduğunu söyleyemeyiz. Matematiksel dil sayesinde onun geometrik özelliklerini fiziksel varlığından soyut olarak ele almamız, Kripkeci bir tabirle, Tanrının dünyaya fiziksele ilaveten yeni bir şey (onun geometrik şeklini) kattığı anlamına gelmez; çünkü onun geometrik şekli de fiziksel bir olaydır. Bu şeklin oluşması için belli bir enerji harcanmıştır ve bu enerji dünyanın bu geometrik şeklinde bir anlamda potansiyel olarak varlığını korumaktadır. Hiç enerji harcamadan onun şeklini değiştiremezsiniz; tıpkı uzayda bir ilk hız verilerek düzgün doğrusal hareket yapan bir cismin hızını veya yönünü enerji harcamadan değiştiremeyeceğiniz gibi (Benzerî bir durumu, balmumundan küreler veya başka geometrik şekiller yaparak da düşünebiliriz). Şimdi, geometrik dil sayesinde bu şekli enerjisinden soyut olarak, Platoncu bir geometrik evrende düşünmek mümkünse de, gerçek fiziksel evrende (bu evrende) her şeklin belli bir enerji büyüklüğü vardır (Şeklin oluşması için belli bir enerji dönüşüme uğramıştır). Kaldı ki, bu soyut (Platoncu) geometrik tasavvur bile pekâlâ beyindeki fiziksel bir olaydır.” (s.198) Ontolojik materyalist bakış açısıyla bilim beyindeki olaydır. Ontolojik materyalist duruş gereği, bilim dahil her şey madde olmak durumundadır.

Öğrenme maddedir - “[Ö]ğrenme de biyolojik bir olaydır; fiziko-kimyasal mekanizmalarla beyinde bazı moleküler biyolojik değişikliklerin gerçekleşmesine dayanır. (...) Öğrenme fiziksel bir olay olduğundan, öğrenen sistem de fiziksel değişikliğe uğrar; öğrenmiş sistem aynı fiziksel sistem değildir artık; zaten bu nedenle eskisinden farklı tepkiler verir.” (s.140)

Arzu maddedir – “Arzu* artık, göktaşı kadar fiziksel bir şeydir. Diğer bir deyişle, arzu* denen şey (şimdilik sübjektiviteyi bir kenara bırakırsak) tamamen fiziksel bir şey olarak tanımlanabilir ve bu fiziksel anlamdaki arzu* da pekâlâ dış dünyada varolmayan bir şey (X kristali veya isterseniz Eldorado) hakkında da olabilir.” (s.233)

Özdeşliğin materyalizm gereği reddi

Tura, ‘öznel deneyim’in nesnelliğini ortaya koymaya odaklandığı yazısında, materyalist kalabilmek için özdeşlik tezinden uzak durmak gerektiğini öne sürer. Özdeşlik tezinin kabulünün maddi olmayan bir alanın kabulü anlamına geleceğini gösterir. Aslında bunu iki açıdan yapar. İdealist bir içeriğe sahip olan şeyi maddileştirmek için maddi bir şeyle özdeşleştirmeye çalışmanın (zihin = beyin) sanıldığı gibi materyalizm olmadığını, idealizme prim vermek olduğunu gösterir. Bu birincisidir. İkincisi ise, özdeş olmayan şeylerin özdeş gösterilmesi (beynin nöral durumu = “eksperians*”) nedeniyle ortaya çıkacak idealizmdir.

Çağdaş materyalist filozofların zihinsel durumların beynin fiziksel durumları olduğunu, yani özdeşlik tezini savunduğunu belirten Tura, beyinle zihni özdeşleştirme nedeniyle, zihin’in kabulünden desteğini alan zihinselci terminolojiyle kategorik bir kopuş gerçekleştirilemediğini saptamaktadır. Yapılması gereken, ontolojik materyalist bir tutum sergileyerek ikiliden birini reddetmek, “zihin diye bir şeyin olmadığını, sübjektif kalitatif eksperiansın da zihnin bir özelliği değil, bir beyin olayı olduğunu” (s.228) savunmaktır.

Özdeşlik tezinde zihin beyne özdeş olarak algılanır. Tura’nın gösterdiği gibi, zihin beynin fiziksel durumlarıyla özdeşse, bu durumda zihin yoktur. “Kabaca ifade etmek gerekirse, tam da Zeus gibi bir tanrı olmaması anlamında, zihin diye bir şey de yoktur” (s.230). “[Z]ihin, nörobilim çerçevesinde artık terk etmemiz gereken folk psikolojik bir kavramdır. Zihin kavramının gönderimde bulunduğu hiçbir gerçeklik yoktur. İnsanın sözel ve sözel olmayan davranışlarına beyin neden olur.” (s.229)

Nörobilimden de destek alan özdeşlik tezinin, zihinsel durumlara nöral durumlar dediğinde maddi bir sonuca ulaşmadığına dikkat çeken Tura, yine özdeşlik tezinden hareketle “eksperians*”ın (“sübjektif eksperians”) beynin bir nöral durumu olduğunun iddia edilmesini de idealizmin işini kolaylaştırıcı bir hamle olarak algılar. Ona göre, “eksperians*”, beynin bir olayı, “başlı başına bir enerji formu” olmasaydı beynin nöral bir faaliyeti, yani beyin içinde geçen bir şey olarak kalması gerekirdi. Oysa “eksperians başka bir şeye özdeş olmayan, indirgenemez, yani başlı başına bir enerji formu olmalıdır.” (s.227) “Şimdi, eğer beyin bacaktaki-ağrı-eksperians*ı için belli bir enerji harcamışsa, bu eksperians*ın belli bir enerji değeri var demektir, indirgenemez eksperians* enerjisi tezinin söylemek istediği de budur: Eksperians* bir enerji formudur.” (s.200)

Özetlemek gerekirse, “enerji büyüklüğü olmayan bir fenomenolojik artık, materyalizmi ciddi şekilde vurur, işte, yanlış düşünmüyorsam, özdeşlik tezi (yani zihinsel durumlar beynin fiziksel durumlarıdır şeklinde özetlenen tez) bu eksperians* enerjisinin hesabını veremez. O halde, materyalizm doğruysa materyalizmin bu sözde yorumu (özdeşlik tezi) yanlıştır. Özdeşlik tezi, iddia ettiği gibi materyalist değil, aslında epifenomenalist bir tezdir.” (s.198) “Ya beynin nöral aktivitesi eksperians*larla özdeştir ya da eksperians*lara bu nöral aktivite neden olur. İlk seçenek (özdeşlik tezi) oldukça sık görülmekle beraber, materyalizm doğruysa bu tezin doğru olamayacağını gördük yukarıda, ikinci seçenekse epifenomenalist veya materyalist şekilde gerçekleşebilir gibi gözüküyor. Evrende enerji değeri olmayan başka hiçbir form olmadığını düşünerek bilinç konusunda da bir istisna olmayacağını varsayarsak, yakın veya uzak bir gelecekte deneysel olarak test edilene kadar materyalist çözümü (indirgenemez eksperians* tezini) kabul etmemiz akılcı olur.”(s.204)

Bir örnekle ortaya koymak gerekirse; “Eğer cerrah, beynindeki X nöral olayının bacaktaki-ağrı-eksperiansı olduğunu söylerse (yani bunların aynı enerji büyüklüğü olduğunu söylerse), ister istemez X nöral olayının enerji büyüklüğünün, enerji büyüklüğü olmayan özelliklerinin (bacaktaki-ağrı-eksperiansı özelliklerinin) de olduğunu kabul etmiş olur; çünkü cerrah-beyin (aynı epistemik gözlemci), aynı anda hem eksperians olarak hem de nöral aktivite olarak bir ve aynı enerji büyüklüğünü izliyorsa ve bu büyüklük nöral olayların özelliklerinde tüketiliyorsa, incelenen enerji büyüklüğünün bacaktaki-ağrı-eksperiansı özelliklerinin enerji büyüklüğü yoktur. Enerji değeri olmayan bir özelliği savunduğuna göre, özdeşlik tezi materyalist bir tez olamaz. Öte yandan, incelenen enerji büyüklüğünün bacaktaki-ağrı-eksperiansı özelliklerinin enerji büyüklüğü olmaması demek, bacaktaki-ağrı-eksperiansının özelliklerinin epifenomenal olması demektir. Demek ki, sanıldığının ve savunulduğunun tersine, özdeşlik tezi aslında materyalist değil epifenomenalist bir tezdir.” (s.203) “Bu koşulda, bacaktaki-ağrı-eksperiansı* X nöral olayı değil, X nöral olayının fiziksel (enerji bakımından nicel olarak da, ölçülebilir) bir özelliğidir.” (s.203)

“Sonuç; materyalizm doğruysa, organizmanın kapalı-fenomenalite*si indirgenemez bir beyin olayıdır (Özdeşlik tezi yanlıştır). Ya da materyalizm yanlıştır, epifenomenalizm doğrudur. Bu tezlerden hangisinin doğru olduğunu ölçecek bir deney koşulunu tasarlamak ilkece mümkündür.” (s.203)

II – Tura’nın maddeli idealizmi

Tura, “evrenin temel ontik metafizik yapısının maddi olduğunu” savunmaktadır. Buradaki ontolojik materyalizm için söylenecek söz yok! Nörobilim alanına özgü veriler ve bilgilerle geliştirilen, yukarıda ayrıntılı bir şekilde aktardığımız ontolojik materyalist duruşu ilgiyle izlemek ve edinmek gerekiyor.

Peki, Tura, ontolojik materyalizmin ikinci aşamasına, maddenin formları arasında hiyerarşik ilişkiye geldiğinde tutarlı mıdır? Onun teorisinde tüm formların fiziksele indirgendiği söylenebilir mi? Yoksa ‘toplum da maddidir’ deyişimizde saklı monizmin, doğa lehine toplumu ilga etmesiyle mi karşı karşıyayız? Bu bir maddeli idealizm mi? Öyleyse bile Tura’da bu idealizmden çıkış yolu yok mu?

Sorulara devam etmek gerekiyor. Tura’nın ontolojik materyalist tezinin epistemolojik karşılığı nedir? Kendisinin iddia ettiği gibi fizikselcilik midir? Yoksa mevcut fiziğin ya da insan aklının yetmediği yerde devreye giren ‘epistemolojik çoğulculuk’ mudur? En önemlisi, eğer ‘epistemolojik çoğulculuğu’ temel alan ‘fizikselci olmayan materyalizm’ epistemolojikse bile, epistemolojik materyalist olabilmiş midir? Epistemolojik materyalist olan fizikselcilikse, bu durumda fizikselcilik materyalist kalabilmiş midir?

Bu bölümde, Tura’nın epistemolojik duruşu olarak belirlediği şeyin idesiz idealizm olduğunu, ontolojik materyalizmin ikinci aşamasına ilişkin problemin, epistemolojik materyalist duruşa geçişi engellediğini göstereceğiz. “Fizikselci olmayan materyalizm”in “epistemolojik çoğulculuk”unun pozitivizmden desteğini alan bir idealizm olduğunu ortaya koyarken, aynı zamanda bu duruşun ölçme, deney ve gözlemin bilimdeki yeri sorusuna verilen pozitivist yanıtın doğal çıktısı olduğunu da göstermiş olacağız. Tura’nın, deney ve gözlemi metafiziğin panzehiri olarak algılaması, onu ampirisist idealizme götürmektedir.

“Fizikselci olmayan materyalizm”in “epistemolojik

çoğulculuğu”

Tura, materyalist bir tavırla epistemolojik düzeyde fizikselcilik’i önermektedir: “Materyalizm deyince, ontolojik yönü ağır basan temel klasik metafizik tezi anlıyorum. Bu tezin epistemolojik düzeydeki karşılığı ise fizikselciliktir.” (s.223) Fizikselcilik, epistemolojik olarak ‘tek bilim’i savunma anlamına gelmektedir. Fiziğin ilkece her şeyi açıklayabileceğini söyleyen Tura, böylece tüm bilimlerin aynı türden epistemolojiye sahip olduğunu savunmuş olmaktadır: “Burada tartışmasına girmemekle beraber ve kafamdaki hikâyede elbette bazı karanlık alanlar, kopukluklar, sıçramalar olmasına rağmen, tüm ayrıntılarıyla insanlık tarihinin ilkece bir doğa olayı olarak nasıl açıklanabileceğini açıkça görüyorum.” (s.226)

Tura’nın özellikle vurguladığı ilkece sözünde gizlenen şey bilimin epistemolojik niteliği olmalıyken, yazar tam tersini yaparak ‘ilkece’yi geri adım atma aracına dönüştürmektedir. Yapılması gereken, ‘ilke’yi koruyarak bilimsel olan başka bilgi sistemlerine doğru ilerlemek iken, Tura fiziğin ya da insan aklının yetersizliğine gönderme yaparak ideolojileri öne almakta, ‘ilke’den vazgeçmektedir: “Buradaki ilkece ifadesinin altını çizmekte yarar var; elbette, İstanbul'un fethini doğa yasalarıyla açıklamak asla altından kalkamayacağımız (hatta muhtemelen üç cisim problemi gibi bazı matematik gerekçelerle asla gerçekleştirilemeyecek) bir hesap gerektirir ve tarihi veya borsa olaylarını açıklamak için daha kolaycı, pratik, zihinselci teorileri (mesela, akılcı bir fail olarak homo economicusu varsayan iktisadı) kullanmak yerinde bir tutumdur. İnsani olayları açıklamak bakımından doğa bilimi, zihinselci kavramlara dayanan ‘insan bilimleri’nin sunduğu kolaylığa ve pratikliğe asla kavuşamayacaktır muhtemelen” (s.226)

Bu alıntıda da görülebileceği gibi, kolaylık ve pratiklik adına (bir diğer deyişle yetersizlikten kurtulmak için), ‘ilkeler’ yerini ideolojilere bırakmaktadır. Böyle olunca fiziğin ya da insan aklının yetersizliğine çözüm olarak Tura’nın sistematik önerisi “fizikselci olmayan materyalizm” olmaktadır.

Tura, ‘Fizikselci olmayan materyalizm’ini ve ondan kaynağını alan ‘epistemolojik çoğulculuk’unu şöyle açıklar: “Günümüz zihin felsefesinde fizikselcilikle (fizikalizmle) materyalizm hemen hemen eşanlamlıymış gibi kullanılmasına rağmen, burada bu ikisi arasında bir ayırım yapacağım ve fizikselci olmayan materyalizm tezini temel alacağım. (...) Fizikselci olmayan materyalizmde evrenin temel ontik metafizik yapısının maddi olduğunu savunmama, hatta evrenin en temel bilgisinin fizik bilimi tarafından verildiğini kabul etmeme karşılık, onun bütün bilgisinin fizik bilimi tarafından tüketilemeyeceğini de kabul ediyorum. Bu durum, ya mevcut fiziğin ya da insan aklının yetersizliğinden kaynaklanıyor olabilir. Sözgelimi, matematikte Gödel teoreminin de gösterdiği gibi, bilgimizi bir tek aksiyomatik dizgede ifade edemiyor olabiliriz. Bir başka deyişle, evrendeki olaylar fiziksel olmasına rağmen, bunların tam bilgisine, açıklayıcı fiziksel bilgisine ilaveten bazı değişik tanımlayıcı perspektifleri de katarak (bir anlamda yamalı bohça gibi) ulaşabiliriz. Bu durum, konumuz bağlamında özel bir tip fenomenolojik bilginin de materyalizm çerçevesinde kabul görebileceği, bir biyoloji alanı olarak yeniden tanımlanabileceği anlamına gelir. Demek ki, ontolojik tekçiliği epistemolojik çoğulculukla bağdaştıran bir tutum benimsiyorum. Bu tutumun epistemolojik ve hatta metafizik düzeyde yarattığı zorluklarıysa bu yazıda ele almayacağım.”

Bu teze ilk elden güçlü bir yanıtı Emre Görür vermişti:

“Tura, ‘fizikalizm’in nereye kadar savunulabileceği sorusuna cevaben ‘fizikselci olmayan materyalizm’i temel aldığını belirtmiştir. ‘Fizikselci olmayan materyalizm’in ontolojik monizmle ‘epistemolojik çoğulculuğu’ bağdaştıran bir tutum olduğunu yazar. Ona göre, aslında materyalizmin ‘epistemolojik düzlemdeki karşılığı’ fizikselciliktir, ama pratikte tüm olayların fizikle açıklanması mümkün olamamaktadır. Yani, insanlık tarihi tüm ayrıntılarıyla bir doğa olayı olduğuna göre, ilkece fizik yeterlidir, fakat teknik sebeplerle her olayı doğa yasalarına göre açıklayamamak farklı bilimsel disiplinleri gündeme getirmektedir. Tura, bu disiplinlerin bilim niteliği taşımadığını savunur. Fizik yoluyla olayların ‘tam bilgi’sine ulaşılamadığı için ‘fenomenolojik bilgi’ de söz konusu olmaktadır. Kısacası, ‘epistemolojik çoğulculuğun’ benimsenmesinin sebebi, bilimsel bilginin ‘ideolojik bilgi’yi bertaraf edememesidir.”[13]

“Bilgimizi bir tek aksiyomatik dizgede ifade edemiyor olabiliriz.” Bunun karşılığı, epistemolojik düzeyde bilimin yanına ideolojik “bilgi”leri çağırmak olmamalıdır. Gödel teoreminden çıkarmamız gereken, materyalizmin epistemolojik düzeyde fizikselcilik olduğu tezinden geri adım atarak “bilgi olmayanlar”ı devreye almak olamaz. Tura’nın epistemolojik düzeyde materyalizmin fizikselcilik olduğu iddiasından “tek bilim” tezini anlarsak (ki öyle anlaşılması uygundur), yapmamız gereken, bir tek aksiyomatik dizgeye ulaşma yolunda ısrarcı olmaktır. Yani tok sesle, ‘fizik her şeyi açıklar’ denmelidir. Bu ısrar esnasında yanımıza almamız gerekenler, iktisat ideolojisi gibi, pratikte işe yarasa bile bilgi olmayanlar, ideolojiler olamaz. Yanımıza almamız gerekenler ‘tek bilim’in ayrı ayrı parçaları olarak faaliyet gösteren kimya, biyoloji, tarih vb. bilimler olmalıdır.

Tura’nın epistemolojik çoğulculuğu, fizik bilimi ya da insanın yetmezliklerine ideolojik, yani zihinselci destekten başka bir şey değildir. İlke bu şekilde korunmaya çalışılırsa, tek bilim anlayışından hareket ederek fizik dışında bilim tanımayan bir noktaya varılır. Üstelik bu noktada, fizik de, eğer olacaksa zamanla genişleyerek tarih alanında hayat bulma şansını hiç bulamayacaktır. Dolayısıyla, mesela tarih Tura’nın anlayışı gereği hiçbir zaman bilim olamayacak, hep ideoloji kalarak fiziğe yardımcılık yapacaktır. Böylelikle Tura, tarihselci ekolün temel yaklaşımlarına fazlasıyla yaklaşacaktır!

İdesiz idealizm: Maddenin sihrine kapılmak

Tura’nın yaklaşımında, ontolojik materyalist monizmden kaynağını alan bir idesiz idealizmin galebe çaldığı söylenebilir. İleride göreceğimiz gibi, monist tutum, bilimin epistemolojik yeri açısından sıkıntılar ortaya çıkarmakta, Tura’nın bilimi işlevlilik, yararlılık gibi pratik şeylerle ilişkilendirmesi, bilime ontolojik boyut katması ya da ontolojide eritmesi sonucunu doğurmaktadır.

Tura, epistemoloji ve ontolojiye bakışını şu sözlerle özetlemektedir: “Ama bütün bu insani olayların ve anlamların da ilkece olay olduğunu (diğer bir deyişle, uzay-zamanda doğa yasalarına göre gerçekleşen enerji dönüşümleri olduğunu) bilmek önemlidir. Kısaca söylemek gerekirse, epistemik çoğulculuğa yer veren metafizik ontik tekçiliği temel alıyorum.” (s.226)

Tura’nın bu yaklaşımının ontolojik yanından bakıldığında, mesela İstanbul’un Osmanlılar tarafından ele geçirilmesinin de bir olay, dolayısıyla enerji dönüşümü olduğunu söylemesi, ontolojik materyalist bir tutum olarak algılanabilir. Ama bağlamında, yani epistemolojik yönü, ‘epistemolojik çoğulculuk’ dahil edilerek düşünüldüğünde Tura’nın idesiz idealizminin bilimi sömürdüğü görülecektir. Olaylar’ın tamamının fizik tarafından açıklanabileceğini söylemek başka, maddeli idealist bir tutumla toplum alanını bilime kapatmak başkadır. Hatta, Tura’nın ‘fizikselci olmayan materyalizm’ tezi, fizik bilimi dışındaki tüm disiplinlere de kapanmaktadır. “İdesiz idealizm, maddeyi, belirlenimlerini yok ederek gözden kaybediyor. İdesiz idealizm, bilime izin vermiyor, gerek bırakmıyor. Bilimsel kavramları, materyalist bir niyetle de olsa, felsefi tercümeye tabi tutuyor. (...) Düşünceyi ontolojik materyalizm aşamasında sabitliyor, kilitliyor.”[14]

Ancak, maddeli idealizmin ontolojik materyalizmin doğal ve bir anlamda zorunlu sonucu olduğu, ontolojik materyalizmin doğası itibarıyla, monist niteliğinden kaynaklı olarak bu sonucu doğuracağı düşünülmemelidir. Ontolojik materyalizm yerini uygun bir yolla epistemolojik materyalizme bırakabilir. Hatta bırakırken, monizmiyle, ‘tek bilim’ yaklaşımını sağlamlaştırır. Çünkü ontolojik materyalizm sadece “her şey maddedir” demez, maddenin formlarını da tanır. “Bir ontolojik materyalizm zorunlu: Her şey maddedir. Madde, çeşitli formlarıyla var olur. Ontolojik olamayan bir materyalizm, yani düşüncenin topluma, toplumun üretime, üretimin doğaya indirgenebileceğini ortaya koyamayan bir materyalizm, bir ‘madde idealizmi’ kimliği kazanır.”[15] “İdealist ve materyalist kampları ayırırken, materyalizmde maddenin, idealizmde ruhun birincil olduğunu söylemek yeterli olamaz. Materyalist bir felsefe önce maddenin, sonra ruhun geldiğini kabul ettiği anda idealizmle flört etmeye başlar. Materyalist felsefe ‘ruh maddidir’ (‘her şey maddidir’) der. Önsel olarak bir tarz monizm benimser. Ancak bu ‘ilk adım’dır. Materyalizm maddenin formları arasında bir hiyerarşi olduğunu görmezden gelmez: ‘Maddi olan ruh maddeden çıkmıştır ve madde onu belirler. Yani madde “daha” maddidir.’ Bu da ‘ikinci adım’dır. Maddenin formları arasında ayrım yapmamak, ‘ilk adım’ı anlamsızlaştırmakta, ortaya ‘maddeli idealizm’ çıkmaktadır.”[16]

“İdesiz idealizme göre, bilim, nesnesi içinde hiyerarşik ayrımlara ve öncelik-sonralık ilişkilerine gidemezdi. Evrenin, –tarih bilimi özgülünde, toplumsal gerçeğin– bütünüyle madde olduğunu saptamak materyalizm için yeterli görülmeliydi.”[17] Tura’nın fizikalizmindeki idealizm budur. Fizikalizm, materyalist göründüğü yerde idealistleşmektedir. Fizikalizm, Tura’nın düşündüğü gibi bazı pratik, işlevli zihinselci düşüncelere (ideolojilere) yer vermediği için değil, bilimin nesnesindeki hiyerarşik illişkiyi görmediği için idealisttir. Bilimin nesnesi içinde hiyerarşik ayrımlara gidebileceği gerçeği, ‘her şey enerjidir’in içinde eritilmektedir. “Eğer ‘Her şey maddedir’den maddeli idealizm doğarsa, bu idealizm mesela toplumda doğayı eritebilir. Belirleme silsilesi onun açısından belirleyici değildir.”[18] Ya da bunu, Tura’daki gibi, toplumu doğa içinde eriterek gerçekleştirir.

Bir değini: İdesiz idealizm örnekleri

İdesiz idealizm söz konusu olduğunda Tura yalnız değildir. Spinoza’daki materyalizmi edinmek isteyen Emre Görür ve Süleyman Yılmaz Bulduruç, Spinoza’yı bir bütün olarak materyalist nitelemekte, dolayısıyla ondaki idesiz idealizmi de benimsemiş olmaktadırlar. Epistemolojik materyalist yaklaşımını tekrar ve tekrar edinmemiz gereken Spinoza’yı ayrıntılı olarak ele alan Bulduruç ve materyalizmi savunma adına Tura’nın da içinde yer aldığı kişileri Spinoza’dan destek alarak eleştiren Görür, Spinoza’ya sadece epistemolojik değil, aynı zamanda ontolojik materyalizm yönünden de özel bir konum atfetmektedir.

Görür, Spinoza’nın ontolojik monizmi benimsemesinden yola çıkarak onu ontolojik materyalist ilan eder ve Spinoza’yı farklı kılanın ontolojik materyalizm aşamasında kalmaması olduğunu söyler.[19] Ontolojik ve epistemolojik materyalizmleri kendinde toplayan bir figür olarak Spinoza önemlidir!

Benzer bir şekilde, Bulduruç için de Spinoza ontolojik ve epistemolojik yönleriyle materyalizmin bütünlüklü bir ifadesini sunmaktadır bizlere. Spinoza, “Ontolojik materyalizmin tüm önermelerini birikimli bir dizgeyle ifade eder” ve bu yetkinlikle epistemolojik düzeye uzanır. Yazısını özellikle Spinoza analizine ayıran Bulduruç, Spinoza’nın bütünlüklü materyalizmini ortaya koymak isterken, bizlere Spinoza’daki materyalist olmayan şeyi, maddeli idealizmi gösterir. Hegel’le Spinoza arasında bir kıyaslama yapan Bulduruç, ikisinin, düşünce ve maddenin özdeş olduğu düşüncesini paylaştığını hatırlatır. ”Ancak bu ontolojik özdeşlik taban tabana zıttır. Hegel'in olumsuzlamanın olumsuzlaması olarak maddenin düşünceye tabiyeti karşısında Spinoza'nın madde düşünce eşdeğerliği: Düşünce ve uzam'ın tözün farklı ama karşıt olmayan yüklemleri oluşu. Ayrıca düşünce Spinoza metafiziğinde tözün bir özelliğidir, 'özne'nin değil.”[20]

Monizmine ve özneyi bu monizmden kaynaklanan reddinin sihrine kapılarak, Spinoza’nın, madde ile düşünce’yi maddi ama birbirine eşdeğer görüşündeki idealizmi gözden kaçırmamak gerekir. Spinoza’daki ontolojik materyalizmin ikinci aşamasını devreye almayan, maddenin formları arasında hiyerarşik ilişki tanımlamayan idesiz idealizmdir: “Spinoza için Tanrı/Doğa – yüklemler – kipler biçiminde ifade edilen varlık herhangi bir hiyerarşi taşımaz. Tanrı ya da Doğa olarak varlık, ‘tek tözü sonsuz sayıda yüklemi onun değişik adları, kendini ifade ediş biçimleri olarak ondan ayrı ya da ondan daha az var değildirler.”[21]

Spinoza, ontolojik materyalizmin ilk aşamasında kararlıdır, çifte ontolojiyi reddeder. Ancak sıkıntı ikinci aşamada, maddenin formları arasında hiyerarşik ilişki tanımlama noktasında başlar. Düşünce de maddedir diyerek düşünceye açtığı ‘özerk alan’ adına, yani epistemolojik materyalizmde kazandıklarıyla ontolojik materyalist duruşu idesiz idealizme dönüşmektedir.

İşin ilginci, Görür ve Bulduruç, aynı sorunu Marksizm açısından özel bir öneme sahip olan Althusser’e ontolojik materyalizmde rol vererek de yaşayabilirdi. “Althusser, ontolojik materyalizmin ilk temel durağında kalmış, birbiriyle herhangi bir öncelik ilişkisi içinde olmayan ve ayrı zamanları olan, maddi nitelikte birçok üretimin varlığını materyalizm adına savunmuştur. Bu, Marx’ın eserinde ilk kavramlarıyla ortaya çıkan tarih biliminin, idenin varlığını tanımayan, evrenin maddeliğini savunan bir materyalizme (felsefeye, idesiz idealizme) kurban edilmesi anlamına geliyor.”[22] Althusser, bunu yaparken, açıkça, kötü anlamıyla Spinozacıydı. Spinoza’nın, belirleme ilişkilerini dikkate almayan monizminin Althusser’deki ‘Marksist’ görüntüsü, tarih biliminin idealist bir müdahaleyle karşı karşıya kalması oldu. Böylece, ne altyapının üstyapıyı belirlemesi kaldı, ne de üretici güçlerin üretim ilişkilerini... Biri “son kerte”ye gerilerken, üretim ilişkileri de üretici güçleri belirler oldu.

Althusser, materyalizmin ontolojik ve epistemolojik olarak ele alınması gerektiğini dile getirmekte, ancak çubuğu epistemoloji tarafına bükmektedir; ontoloji tarafı birkaç yetersiz saptamayla sınırlı kalmaktadır. Althusser’deki ontolojik materyalizm, birinci aşamada kalan bir ‘materyalizm’, dolayısıyla idesiz idealizmdir. Yani kesin olan bir şey var ki, ontolojik materyalizmden bahsederken bile Althusser’in öne aldığı ve tartıştığı aslında epistemolojik materyalizmdir. “Gerçeğin, gerçeğe dair düşünce üzerindeki önceliği şeklindeki materyalist tez”, Althusser için bir ön kabul gibidir ve onu birinci materyalist tez olarak tanımlar. Kabulün ontolojik materyalist bir içeriği vardır ve gerekçesinin de öyle olması beklenir, ama gerekçesi epistemolojik görünmektedir. Althusser, gerçek’in önceliğini, “gerçek ‘önceden olduğu gibi sonra da, tinin dışındaki bağımsızlığı içinde varlığını sürdürür’” sözlerinde belirgin olduğu tarzda, yani bilgi ile gerçek arasındaki ilişkinin bir bilgi ilişkisi olduğunu söyleyerek kurar. Yani gerçek’in bilgiden bağımsız ve bilginin etkileyip değiştiremeyeceği şekilde var olduğunu öne sürerek, gerçek’in önceliği tezine ulaşır. “Sözün doğrusu, bu yaklaşımla ulaştığı aslında ontolojik materyalist bir tez değil, yine epistemolojik materyalizm: ‘gerçek ve gerçek süreç karşısında düşüncenin ve düşünce sürecinin özgüllüğü materyalist tezi’dir.”[23] Özetle, Althusser’in epistemolojik materyalizme alan açmak için ontolojik materyalizmi işlevlendirme çabası, ‘her şey maddedir’ ontolojik materyalist tezinin, Althusser’in deyişiyle birinci materyalist tezin, ideolojinin de, düşüncenin de maddi olduğundan hareketle, idesiz idealizmin temel unsuru haline gelmesi sonucunu verir.

“Fizikselci olmayan materyalizm”de a priori problemi

Tura’nın ontolojik materyalist satranç örneğinden yola çıkarak tekrar ele aldığı fizikselci olmayan materyalizm yaklaşımı, çok temel bir şeyi, a priori öğeleri gözden kaçırmaktadır. Elbette fizik bilimi için değil, diğer bilimsel alanlarda...

“Şimdi, satranç oynayan Mavi adlı bir bilgisayarın bir sonraki hamlesini tahmin etmekle vazifelendirilmiş iki insan düşünelim. Bunlardan biri, satranç oyunu hakkında hiçbir bilgisi olmayan ama elektronik sistemler konusunda uzmanlaşmış bir fizikçi, diğeriyse, elektronik sistemler konusunda hiçbir bilgisi olmayan bir satranç ustası olsun. Fizikçi, sistemdeki elektrik devrelerinin bağlantılarını inceleyerek bir önceki hamlenin neden olduğu elektro-mekanik olayın sonucunu hesap edecektir. Mesela, sistemi etkileyen bu mekanik nedenle şu şu devreler açılacak, şunlarsa kapanacak; sonuçta sistem, fizik yasaları gereği gerçekleşen neden-sonuç ilişkilerine göre ‘t’ ânında şu fiziksel durumda dengelenecektir (artık, elektrik devreleri açılıp kapanmayacaktır) şeklinde düşünecektir. Buna fizikselci strateji diyelim. Satranç ustasıysa, sisteme bir zihin atfetsin ve arzu, istek, korku gibi çeşitli yönelmişlikler çerçevesinde makinenin nasıl davranacağını (sonucu, hamleyi) tahmin etmeye çalışsın. Bu durumda usta, mesela Mavi kalesinin tehdit altında olduğuna inanıyor, bu durumda kaleyi korumak isteyecek ve şu piyonu C9'a çekecektir şeklinde akıl yürütecektir. Buna da yönelimsel strateji adını verelim. İşin ilginç tarafı, her iki uzmanın da tamamen farklı teorilere (fizikselci ve zihinselci teorilere) dayanmalarına rağmen aynı neticeye ulaşmaları ihtimalinin yüksek olmasıdır. Fizikselci stratejinin avantajı, ilkece hemen daima kesin neticeyi vermesidir. Dezavantajı ise, pratik olmaması ve çok karmaşık sistemler söz konusu olduğunda pratikte, hatta bazı matematik nedenlerle mantıken de tamamen işlevsiz kalmasıdır. Buna karşılık, yönelimsel strateji her koşulda doğru neticeyi veremez. Ama pratiktir ve çok karmaşık sistemler söz konusu olduğunda bile pratikte işlevseldir.” (s.234-5)

Bu şık örnekten yola çıkarak ontolojik materyalist duruşunu sağlamlaştıran Tura, aynı zamanda kafasını kurcalayan epistemolojik bir sorunla tekrar karşılaştığının farkındadır. Üstelik sorun ontolojik monizmi tehdit etmektedir. Tura bu epistemolojik sorunu dipnotlarda kısmi olarak tartışmakta, yukarıdaki örnekte satranç ustasına verdiği rolün ontolojik tekliğe halel getirip getirmediğini sormakta ve bilimsel disiplinler alanına ontolojik materyalist bir tekçilikle müdahale etmektedir. Tura, fizikçinin satranç ustasının gereksinimi olmayan bir şeye, satranç bilgisine, ihtiyacı olduğunu kabul etmektedir. Fizikçi belki yapılacak hamleyi bulmakta ama onun bir hamle olduğunu bilememektedir. Buradan da fizikselci olmayan materyalizme geçmekte, belki de böyle bir risk olduğunu hissettiği için bu materyalizmin ontolojik monizme halel getirmeyeceğinde ısrar etmektedir:

“Aslında burada bazı problemler var; çünkü hiç satranç bilmeyen saltık fizikçi tüm sistemin ‘t’ anındaki fiziksel durumunu hesaplayabilir. Fakat istenen sonuç (satranç hamlesi) bu bütünsel durumun bir parçasıdır ve saltık fizikçi bu parçanın hangisi olduğunu bilemez. Dolayısıyla, saltık fizikçiye fiziksel dilde ayrı bir yönerge vermek gerekir. Veya ulaştığı sonuç, gene satranç bilen birisi tarafından ayrıca değerlendirilmelidir. Her iki durumda da akıl yürütmemizi bozan bazı şeyler vardır. Eğer fizikçiye minimal de olsa satranç hakkında bilgi verirsek, bu sefer de saltık fizikçi olma özelliğini yitirir. Demek ki, satranç hamlesini tahmin etme probleminin saltık fiziksel bir yanıtı olmayabilir; çünkü problemin çözümü, minimal de olsa, fiziksel olmayan bir bilgi (satranç bilgisi) daha gerektirir; o halde, fiziksel olmayan şeylerin de varlığını kabul etmek zorunda kalıyor gibi görünebiliriz. Bu durumda, ilk bakışta materyalizmi koruyacak en iyi seçenek, ilk seçenek gibi duruyor. Ama bu durumda bile, saltık fizikçi ulaştığı sonucun bir satranç hamlesi olduğunu bilemez. Sonucun bir satranç hamlesi olduğunu anlaması gene de ek bir satranç bilgisi gerektirir. Üstelik fizikselci yönergeyi veren kişi de gene satranç oyununu biliyor olmalıdır. Sanırım tek çözüm, fizikselci olmayan materyalizmi benimsemektir; satranç fiziksel bir olaydır, ancak onunla ilgili her türlü bilgiyi fizik biliminden türetemeyiz. (...) Fizik, yasa koyucu (nomothetic) bir bilimdir. Ama aksiyomatik bir sistem olarak fizik, fizikselin her türlü bilgisini türetmemize imkân vermez. Gezegende, mesela kiraz ağacının oluşumunu fiziksel yasalardan türetemesek de, bu olayın fizik yasaları gereği meydana geldiğini kabul ederiz. Bu anlamda, gezegende satranç oyununun oluşması da kiraz ağacınınki gibi fiziksel olmalıdır. Bu durumda, epistemolojik bölünmüşlüğün ontolojik (burada metafizik) bölünmüşlük anlamına gelmediğini kabul ediyorum.” (s.234-35, dipnot: 17) Tura, “fizikselci olmayan materyalizm konusunu”, “yer darlığından dolayı” tartışmaktan kaçındığını da ekler.

Yukarıdaki alıntıdan kolayca anlaşılacağı üzere, satranç örneğinden hareketle, sadece toplum bilimleri değil, ağacın büyümesini fiziğin açıklayamaması noktasına gelindiğinde biyoloji bilimi de bilimselliği şüpheli bir hal almaktadır. Tura, bize bir tek, her şeyin fiziksel olduğu gerçeğini bırakmakta, ardından da fiziksel açıklamadan vazgeçmektedir. Fiziğin yerine ya da yanına ya da içine biyoloji ya da tarihi koymadığı için ortaya bilimle bilim olmayanın karıştığı bir alan çıkmaktadır. Tura, bu idealizmin çifte ontolojiyi beraberinde getireceğini bilmekte ve bunun önüne geçmeye çalışmaktadır.

Çifte ontolojinin önüne geçmenin temel araçlarından biri olan epistemolojik materyalizm devreye giremediği için bilimin maddeli idealizmin sömürüsüne maruz kaldığını görüyoruz. Oysa, Tura’nın anlatımlarından da görülebileceği gibi, bilimlerin bilimsel teorik sistemleri vardır ve bu sistemlerde a priori öğeler bulumaktadır. Mesela Tura’nın bize yetkiyle aktardığı üzere fizik biliminin a priori öğeleri, “Uzay-zaman, enerji, dönüşüm (dolayısıyla form) ve doğa yasaları(dır). Sezgisel olarak bunların ne olduklarını az çok anlıyoruz tabii, hatta çeşitli tanımlarını yapabiliyoruz. Ama ne uzay-zamanın, ne enerjinin, ne dönüşümün (ve formun) ne de doğa yasalarının açıklamasını veremiyoruz; diğer bir deyişle, daha temelde neye indirgenebileceklerini bilmiyoruz.” (s.224)

“Her bilimin, yönünü gösterici olarak, kendisine esas yaptığı ilkeleri vardır. Bu ilkeleri relatif bir a priori olarak anlayabiliriz. Ama bu ilkeler ancak relatif a priori’dirler; bunlar, bilimin şimdiye kadarki gidişinde değerlerini ortaya koymuş, bundan dolayı da bilimsel görüşlere temel yapılmış olan ilkelerdir. Fakat bunlar, insan zihnine başlangıçta ve son olarak verilmiş değişmez bilgiler değildirler.”[24] Dolayısıyla, felsefi kategoriler gibi sabit değildirler, yani onlara metafizik denemez.

Bu noktada, bilimin ne olduğu ve nesnesi hakkında temel bir dayanak olarak Roy Bhaskar’ın yaklaşımı öne çıkmaktadır. Bhaskar, geçişli ve geçişsiz nesneler tanımı yapmaktadır. “Geçişsiz nesneler” kavramıyla bizden bağımsız, gerçek dünyada, biz olmasak da varolacak olan gerçek nesneler ve aralarındaki ilişkilerden bahseder ve Realizm’in geçişsiz nesneler’i kabul ettiğini belirtir. “Geçişli nesneler” ise “bilimin ham materyalleridir –günümüz bilimi tarafından bilginin unsurları içinde biçim verilen yapay nesneler. Bunlar belirli bir bilimsel okul ya da çalışan için öncel olarak varolan yerleşik olgu ve teorileri, paradigma ve modellleri, yöntem ve soruşturma tekniklerini içerir.”[25] Bhaskar’a göre, “bilginin üretimini, bilgi-benzeri materyallerden bağımsız ve bunların aracılığı olmadan hayal edemeyiz. Bilgi, bilgi-benzeri öncellere bağımlıdır”[26] “B’nin bilgisi, A’nın bilgisi aracılığıyla üretilir, ancak bilginin her iki unsuru (item) sadece düşüncede vardır.”[27]

Bilimsel olmayan bilginin bilgi olmadığı[28], bilimin bilgi nesneleriyle bilgi nesneleri yaratma süreci olduğu tespiti en temel desteklerinden birini buradan alır. Althusser’in belirttiği gibi, "Gerçek'le düşünce arasındaki ilişki bir bilgi ilişkisidir.”[29] Dolayısıyla görmekteyiz ki, ontolojik materyalizmin ‘her şey maddedir’ teziyle ortaya çıkan materyalist tutum, epistemolojik materyalizmi mümkün kılan ontolojik materyalizmin ikinci aşamasıyla buluşamayınca, bilgi’nin statüsü söz konusu olduğunda, epistemolojik düzeyle ontolojik düzey arasındaki epistemolojik engeli, ilişkisizliği reddedeceği için maddeli bir idealizm doğmakta, bilgi’nin gerçekle ilişkisizliği, varlığını maddilik içinde kaybetmektedir.

Epistemolojik düzeyde materyalizmi monizm değil düalizm şeklinde inşa etmek gerekmektedir; bilgi-gerçek düalizmi... “Epistemolojik materyalizm, bilgi ile gerçek sorunu üzerinedir. Gerçek ile onun bilgisinin indirgenemezliğini savunur.”[30] “[E]pistemolojik materyalizm açısından bir maddenin düşüncesi ile o maddenin kendisi arasında aşılamaz bir ayrım vardır.”[31]

Bilime, Bhaskar’ın geçişli nesneler tanımı ve bilgi-gerçek ayrımı temelinde baktığımızda, Tura’nın a priori öğelerinin anlamı zenginleşmektedir. Her şeyden önce, fiziksel teriminin mesela ruh teriminden daha fazla fiziksel olmadığı iyice aklımıza kazınmaktadır. Ötesinde, a priori öğeler, en az bu öğeler kadar soyut olan modellemeler, bilgi benzeri önceller, çeşitli bilgi nesneleri, modeller, yöntemler vb. Tura’nın da yerinde bir tutumla öne çıkardığı ‘tek bilim’ anlayışına teorik özellikler kazandırmaktadır. Böylece, tek bilim dahilinde, mesela bir matbaadaki baskı makinesi, fizik biliminin a priori öğeleri, yöntem ve teknikleri vb. ile düşünüldüğünde bir enerji (yani madde, belki de foton) olabilirken, tarih biliminin a priori öğeleri, yöntem ve teknikleri ile ele alındığında üretim aracı olabilmektedir. Bu, tek bilim anlayışına aykırı değil, aksine onu mümkün kılan bir durum olarak algılanmalıdır. Her şeyi fizikselleştirmenin doğal sonucu maddeli idealizm olacak, bilimsel kıtalar varlık kazanamayacaktır. “Epistemolojik düzeyde düşüncenin maddeliğinden bahsetmek, madde teriminin ide teriminden daha maddi olduğu aldanışını (epistemik aldanma) içerir.”[32]

Tek bilim’in içinde alt ayrımlar olarak bilimsel kıtalar neden söz konusu olmasın? Yeter ki bilimsel disiplinlerin ortak epistemolojisi gözden kaçmasın. Ontolojik materyalizm, özgürlük-zorunluluk gibi ikilikleri reddeder ve ontolojik materyalizmin bilime ilişkin yönü de budur. “Tekçilik, ontolojik materyalizmin bilime bakışını da tayin eder. Ontolojik materyalizm, bilimlere ilişkin bir ikicilik iddiasında da bulunamaz. Bir felsefe olduğunu unutmadan, ontolojik materyalizm, bilimlere nesne tayin edilmesine kategorik olarak karşı koyar. Bilimlere ilişkin yapılan felsefi ayrım ve sınıflandırmalara, geçici ve iğreti oldukları akıldan çıkarılmaksızın tahammül edilebilir. Ontolojik materyalizm, evrenin maddi birliğini, ve bilimsel disiplinlerin ortak epistemolojisini savunur.”[33]

Anlaşılıyor ki, Tura, ontolojik materyalizm gereği ‘tek bilim’i savunurken, bilimsel disiplinlerin ortak epistemolojisini gözden kaçırmakta, bu yüzden ideolojilere, yararlı tekniklere prim vermektedir. Aynı zamanda, çeşitli bilimsel disiplinleri de ideoloji olarak görme hatasına düşmektedir. Basit bir parantez içine alma, a priori öğeler anlayışıyla bilime tüm alanlarıyla yol açmak mümkün olacaktır. Ontolojik materyalist tutumuyla öne çıkan Timpanaro da böyle yapmaktadır: “[T]oplumdaki dönüşümleri incelemek için insanlık tarihinin çok uzun bir dönemini bile ele alsak, o döneme göre değişmez olduğu için fiziksel ve biyolojik düzeyi, haklı olarak ihmal edebiliriz.”[34] Yani, tek bilim’in diğer alanlarının ‘ihmal’ edilebilmesi, bazı durumlarda a priori olarak alınması vb. bir dizi durum söz konusu olabilir.

Yani ‘satranç’ın a priorileri neden olmasın ve eğer varsa ona da neden bilim demeyelim. Teşbihte hata olmaz, elbette teknik-pratik bir şeyin, satrancın bilimselliğinden bahsetmiyoruz. “Satranç ustalığı ne kadar bilimse, iktisat da, psikoterapi de o kadar bilimdir; bir başka deyişle, bilim filan değildir.”(s.236) Sadece satranç aracılığıyla, mesela başka a priori öğeleri olan tarih biliminden, biyoloji biliminden vb. bahsediyoruz. Her şeyin fizikle anlatılabiliyor olması, eğer fizik tek bilim ise, bu bilimin çeşitli disiplinlerine özgü a priori öğeler ve bilimsel bilgileri de mümkün kılmalıdır. Bir başka deyişle, satrançla iktisat, psikoterapi, tıp vb. arasındaki benzerlik, onların fizikle benzemezliğidir. Fizikte bulunan onlara benzer yanlar da fizik’in toplam varlığında bilim olmayan unsurlardır ve temizlenmelidir. Aynı şekilde, fiziği bilim yapan ne ise, tarihi bilim konumuna yerleştiren de odur.

Tekrarlamak gerekli, tek bilimin kolları arasına girecek olan ideolojik teorik disiplinler değil, bilimsel teorik disiplinlerdir. Dolayısıyla bu bağlamda bir epistemolojik çoğulculuktan bahsetmek anlamsızdır. Haliyle bu tür bir epistemolojik çoğulculuğun beraberinde getireceği ontolojik çoğulculuktan da endişelenmeye gerek kalmayacaktır. Tek bilim’in disiplinleri olarak, aynı epistemolojik niteliklere sahip bilimlerden bahsetmemiz yeterlidir. Böyle olduğunda Tura’nın da özel olarak ilgili olduğu ve ayrıntılı bir şekilde yararlandığı psikoloji, hatta psikoanalizi tek bilim’e dahil etmesinin imkanları ortaya çıkacaktır. Gerçi Tura, konuya hakimiyetinin getirdiği avantajla, bu alanları dahil etme konusunda bahsettiğimiz sınırlılıkların ötesine geçmiştir ve bunu mümkün görmektedir: “Bununla beraber, önemli bir teorik çaba harcanarak psikanalizin hak ettiği yer olan doğa bilimlerine yeniden kazandırılabileceğini ya da en azından bazı önlemler alınarak psikanalitik bilginin nörobilime tercüme edilebileceğini, bazı önemli katkıları olabileceğini sanıyorum.” (s.235)[35]

Epistemolojik materyalizme yol açma potansiyeli taşıyan bu çaba hayırlıdır.

Bilim olarak matematik ve mantık

Aster’in uyarısıyla a priori öğelere metafizik denemeyeceğini anlamış bulunuyoruz. Peki, matematik ve mantık’a metafizik denebilir mi? Bir başka deyişle, Tura’nın “geometri de maddidir” ontolojik materyalist tezi sırasında kendini gösteren materyalizm, matematik ve geometrinin ne olduğu sorusuna verilecek cevapta bir idealizm olmamayı nasıl başaracaktır? “Fiziksel kavramı matematiksel kavramından daha fazla fiziksel değildir” epistemolojik saptamasıyla Tura nasıl bir ilişki içindedir?

Tura, yazısının bir yerinde şöyle diyor: “Enformasyon bir olay ya da bir şey değildir. Bu durumda, enformasyon kavramı beynin soyut matematik modellemesinin yapılmasını sağlayabilir elbette. Ama enformasyon matematik bir kavram olduğu Ölçüde (yani fiziksel bir şey olmadığı ölçüde) hiçbir fiziksel aygıt fiilen enformasyon işleyemez. Enformasyon öğüten değirmen yapılamaz. Dolayısıyla, bu matematik modellemeyle beynin fiziksel (mekanik) işleyişini açıklama çabası arasında epistemolojik bir sorun vardır. Bedenleşme (embodiment) sorununu, yani enformasyonun fiziksel bir şey olarak ifadesi sorununu kökten çözmeyen bir nörobilim tam bir doğa bilimi kıvamına gelemeyecektir diye düşünüyorum.” (s.145’)

Sorulara devam edelim...

Bu bağlamda bilimin, ve söz konusu olan Tura’ysa özellikle fizik biliminin nesnesi ile deney ve gözlem arasındaki ilişki nedir? Tura bu ilişkiyi nasıl tanımlamaktadır? Matematikle fizik arasındaki fark nedir? Fizik bilimindeki fiziksel evren, geometrideki geometrik evrenden daha mı maddidir? Bir olayın fiziksel ifadesi, matematiksel ifadesinden daha mı maddidir? Yoksa maddi olan, gerçek gerçek’teki (tek) evren midir?

Anlaşılabileceği gibi, bunlar epistemolojik materyalizme ilişkin sorular ve sorunlardır. Tura’nın ontolojik materyalizmini ilgiyle izlerken, epistemolojik materyalist tutumu hakkında da analitik bir merakla hareket etmemiz gerektiği görülmektedir.

Mantık, geometri ve matematik, bilim felsefesinin önemli tartışma konusu olageldiler. Kimileri onlara bakarak, ‘İşte bilim bu’ dedi, kimileri de onlara bakarak bilimin matematik, geometri ve mantık kadar soyut olmayan başka bir şey olduğunu söyledi. Dolayısıyla onları felsefe alanına havale etti. Mesela Kant , matematik ve mantığı a priori olarak nitelemektedir. Althusser ise bilinçli bir şekilde tırnak içine alarak onlara “nesnesiz bilimler” demektedir. Hem Kant hem Althusser’in tanımlamaları, dikkate alınması gereken epistemolojik bir kaygı taşımaktadır.

Kant, fizik, biyoloji, belki de tarih bilimi için matematiği a priori öğe olarak ele alabileceğimizi söylemektedir. Yani epistemolojik düzeyde yer alan önem verdiği bir unsur olarak görmektedir. Kant’ın bu önermesi, Bhaskar’ın model, yöntem ve soruşturma teknikleri dediği şeyle uyum içindedir.[36]

Althusser de benzer bir epistemolojik kaygıyla hareket etmektedir. Deneyin, “Deneysel bilimler”in içkin kıstas araçlarından biri olduğunu reddettiği için, “deneysel”i tırnak içine almakta, yani bilgi ile gerçek arasındaki epistemolojik engelin dikkate alınmadığı bir deney-bilgi ilişkisini reddetmektedir. Benzer bir şekilde, “deneysel” olanlar da dahil, tüm bilimler zaten nesnesiz olduğu için, matematiği nitelendirmek için kullandığı “nesnesiz”i de tırnak içine almaktadır. Althusser, bir ‘yanılsama’ya işaret etmek için ifadeleri tırnak içinde kullanmaktadır.

Peki, matematik kendi başına bir bilim midir? Althusser’in “nesnesiz bilimler” tanımından anladığımıza göre, matematik, nesnesiz de olsa!, sonuçta bilgi nesnelerinden bilgi üreten bir sistem, yani bilimsel teorik sistemdir. Bu durumda, “nesneli” olan bilimlerle “nesnesiz” olanlar arasındaki ayrımın ne olduğunu sorma hakkı doğal olarak doğacaktır. Ardından da “nesneli” olanın mı yoksa “nesnesiz” olanın mı ‘daha’ bilimsel olduğu sorusu gelecektir.

Bu soruya, tüm bilimlerin nesnesi bilgi nesnesidir, şeklinde cevap vermeliyiz. Bu bir totoloji, ya da tüm bilimlerin nesnelerini eşitleyen bir bakış değildir. Sadece tüm bilimlerin nesnelerinin aynı türden olduğunu, zaten bu nedenle tek bilimin mümkün olduğunu söylemek, aynı türden bu bilgilerin a priori öğelerinin, bilgi nesnelerinin vb. farklı olduğunu ifade etmektir. Yani, Althusser’in ‘nesnesiz bilimler’ olarak ifade ettikleri ne kadar nesnesizse, fizik veya tarih bilimi de o kadar nesnesizdir. Ya da tersi.

Mesela, Tura’nın ontolojik bağlamda dikkatimize sunduğu geometrik şekilleri ele alalım. Geometri’ye illa gerçek gerçek’ten bir nesne arayacak olsaydık, şekli olan her şeyi alabilirdik. Ya da matematiğe sayılabilen her şeyi nesne olarak entegre edebilirdik. Tarihe toplumu ve işçiyi, fiziğe gezegenleri, nörobilime beyni vb. Ancak bunların hepsi ilgili bilimlerin nesnesi değildir. O bilimlerin nesnesi Bhaskar’ın bize gösterdiği geçişli nesnelerden biri olmak durumundadır. Bu nedenle gerçek dünyada artı-değeri aramamıza gerek yok, çünkü bulamayız. Bu nedenle gerçek dünyada fotonları da aramamıza gerek yok, bulamayız.

Deney ve gözlem metafiziğin panzehiri mi?

Fotonlara ilişkin bu tutumumuza Tura’nın itiraz edeceğini öngörebiliriz. Çünkü Tura bilimsel düzeyde deney ve gözleme, bilim adamına içsel bir rol vermektedir. Mesela metafizikle fiziği birbirinden ayırırken dayanağı deney ve gözlemdir, bu nedenle bir tezin düşünce deneylerinde ‘doğrulanma’sı Tura’ya ilginç gelmektedir. “İlk bakışta metafizik gibi duran tezlerin, en azından şimdilik düşünce deneylerinde test edilebilir olması ilginçtir. Bu durum, metafiziğin nerede bitip fiziğin nerede başladığı sorusunu bir kez daha gündeme getirir.” (s.203) Aslında onun bu soruya bir cevabı vardır; metafiziğin bittiği fiziğin başladığı yer teoriyle deneyin buluştuğu yerdir.

Fotonlara ilişkin tutumumuza Tura iki tezle itiraz ediyor görünmektedir. Birincisi, bilimsel bilgilerin deney ve gözlemle doğrulanabileceği, dolayısıyla gerçek dünyada fotonlar bulunduğu ve onları deney ve gözlemlerle görebileceğimiz iddiasıdır. Bu iddia bağlamında karşımıza “doğrulanabilirlik” ve “apaçık olan” tartışması çıkmaktadır. İkincisi ise düşünce testlerinde test edilebilirlik sözlerinde saklı olan, ‘köpek kavramı havlamaz’ anlayışıdır ki, orada da bilimsel bilgi olanla metafizik (ya da siz felsefe deyin) arasındaki ayrımın ne olduğunun gösterilmesi gerekir. Yani Tura’nın metafizik’i, fizik (bilim) ve felsefeyi de içermektedir. Bilim dediği yerde ise bilim bitmektedir. Özetle, bilimle felsefeyi içeren bu toplamın ayrıştırılması gerekmektedir.

Tura’nın birinci tezini genel hatlarıyla bu bölümde ele alacağız. İkinci tez ise, Tura’da zaten varolan epistemolojik materyalizmi gösterdiğimizde bir anlamda açıklanmış olacaktır.

Althusser, epistemolojinin ontolojiyi içerdiği yaklaşıma “kurgusal idealizm”, ontolojinin epistemolojiyi içerdiği yaklaşıma ise “ampirisist idealizm” diyor. Bilimsel bilginin deney ve gözlemle doğrulanabileceği düşüncesi, bilgi ile gerçek’i birbirinden ayırmayan, epistemolojiyi ontolojide içermeye çalışan ampirisist idealist bir yaklaşımın ürünüdür. Bu anlayışa göre bilgi bir anlamda maddenin özünde bulunan şeydir. Oysa gerçekle bilginin arasındaki “bu sınır ilke olarak aşılamaz, çünkü bir sınır olamaz, çünkü bir şeyin konseptinin soyutu ile bu şeyin ampirik somutu arasında, bir sınır konsepti kullanımını gerekçelendirebilecek, ortak bir türdeş uzay (tin ya da gerçek) yoktur.”[37] Bu durum aynıyla “bilimlerin bilimi” fizik için de geçerlidir, “Başka deyişle, gerçek bir uzayda değil ama hakiki bir biçimlenme uzayında düşünürüz”[38], “içinde düşünülen dünya içinde yaşanılan dünya değildir.”[39]

Dolayısıyla, bilimsel bir bilginin gerçek’e tekabüliyeti, yani doğruluk’tan bahsetmek, daha başlangıçta yanlış yapmaktır. Althusser’in, “Tarihte bireyin rolü nedir?” sorusunu, cevaplamayı değil, sorunun yanlış olduğunu, yanlış bir sorunsaldan kaynağını aldığını belirterek değiştirmeyi önermesine benzer bir şekilde, bilgi’nin gerçek’e tekabüliyetini doğasında içeren doğruluk için de soruyu değiştirmek önerilmelidir. Bilimsel bir önermenin doğru olup olmadığı sorusunun kendisi yanlıştır.

Spinoza şöyle diyordu: “[İ]lkin geriye sonsuza giden bir araştırmaya girişmeme konusunda dikkatli olmalıyız, eş deyişle, gerçeği araştırmanın en iyi yöntemini saptayabilmek için, gerçeği araştırma yöntemini araştıracak başka bir yönteme gerek yoktur; ne de ikinciyi saptamak için bir üçüncü yönteme gerek vardır, ve bu sonsuza dek böyle gitmek üzere. Çünkü bu yolda hiçbir zaman gerçeğin bilgisine, ya da giderek herhangi bir bilgiye bile varamayız.”[40]

“Spinoza 'doğru hem kendini, hem de yanlışı belirtir'i olumlamak sureti ile 'doğruluk kriteri' sorunsalını da saf dışı ediyordu. Eğer elimizde bulundurduğumuz herhangi bir 'kriter'le doğruluğu yargılayabileceğimizi savlarsak, bu kriterin de kriteri sorusu karşımıza çıkar; çünkü hem doğru hem de sonsuzda olması gerekir. İster dış (Aristotelesçi gelenekteki Tin ve Şey upuygunluğu), ister iç (Dekartçı besbellilik) kriter olsun, her iki durumda da kriter ıskartalıktır: Çünkü Doğrunun geçerliliğini göstermesi ve garanti etmesi gereken bir Yargıçtan ya da Yargılama biçiminden başka bir şey değildir. Ve yine aynı şekilde, Spinoza Doğruluk istemini de saf dışı eder: İyi bir nominalist olarak (...) Spinoza yalnızca 'doğru'dan bahseder.”[41]

Althusser’in net bir şekilde belirttiği gibi, “(Bilimler) bir kez hakikaten yapılandırıldıkları ve geliştirildiklerinde ürettikleri bilgilerin 'doğru' olduğunu, eşd. bilgi olduğunu, deklare etmek için dışsal kılgılarla doğrulanmaya gerek duymazlar.”[42]

Bilim, doğruluk kategorisinin reddi üzerinden ele alındığında, deney ve gözlem’in bilime içkin olmadığı sonucu ortaya çıkacaktır.[43] Alexandre Koyre’nin güzel örneklerle anlattığı gibi, Galileo, teorisini doğrulamak için Pisa Kulesine çıkıp deney yapmamıştır. O, teorisine güvenmiş, deney yapmaya gerek duymamıştır. Üstelik iyi ki böyle yapmıştır, çünkü Galileo bir ağır bir hafif gülleyi Pisa’dan atacak olsa ağır güllenin önce düştüğünü görecekti. Deneyden hareketle teorisinden vazgeçecekti. Kaldı ki, Galileo Pisa Kulesi deneyini yapmış olsaydı ve ağır taşın önce düştüğünü görseydi bile, tavrı, “ağır taş önce düştüyse, deney yanılıyordur” olacaktı.[44]

"Görülüyor ki Galileo'nun doğru bir bilimsel yönteme bakışı aklın yalın deneye üstünlüğünü, deneysel olarak bilinen bir gerçekliğin yerine ülküsel (matematiksel) örnekleri geçirmeyi, kuramın olgulardan önceliğini içermektedir. Aristotelesçi deneyciliğin sınırları ancak bu yolla açılabilmiş, ancak bu yolla gerçek bir deneysel yöntem geliştirilebilmiştir."”[45]

Apaçık olan bilimsel midir?

Bilimde deney ve gözlemin yerine ilişkin tespitler ve örnekler artırılabilir. Bunu yapmak yerine yine deney ve gözlemden kaynağını alan ‘apaçık olan’ üzerinde duralım. Sonuçta, çeşitli deney ve gözlemler yapılmakta, bazı bilimsel verilerden hareketle çeşitli teknolojik gelişmeler gerçekleşmekte vb. Peki bu süreci nasıl anlamak, nitelemek gerekmektedir? Bir başka deyişle, mesela günümüzde Ay’ın Dünya etrafında döndüğü gözlemle ‘doğrulanmıştır’, denebilir. Bu ‘doğrulama’ süreci nasıl anlaşılmalıdır?

“ ‘Kar beyazdır’ önermesi ancak kar gerçekten beyaz ise doğrudur, cümlesi çok sık örnek gösterilir. Oysa bilim açısından böyle bir önerme (olgulara tekabüliyet) boş bir önermedir. Bilimsel bir önermenin örnekte belirtilen anlamı ile gerçekten doğru olduğunun belirlenmesi ancak apaçıklıkla ortaya çıkabilecek bir şeydir. Apaçıklık gerçekleştiğinde ise bilim çoktan başka yerlerde bulunmaktadır. Hiç kimse dünyanın güneş çevresinde döndüğünün doğrulanmasını (apaçıklığını) beklemedi. Bu apaçıklık sağlandığı zamanlarda (uzaya çıkılması, çıplak gözlem vb.) bilim bambaşka sorunlarla ilgilenmekteydi. Carnap, ‘Bir tümcenin doğruluğu, –onun öyle olup olmadığı bilinsin ya da bilinmesin– olguların tümcede betimlendikleri gibi olduğu anlamına gelir” derken ‘doğru’ ve ‘onaylanmış olan’ arasına bir ayrım koyar ve ‘doğru’nun zamandan bağımsız, ‘onaylanmış olma’nın zamana bağlı olduğunu söyler. Apaçıklık Carnap’ın ‘onaylanmış olma’sıyla paraleldir. Apaçıklık ortaya çıktığında (yani bizim bilebildiğimiz doğru) bilim için hiçbir anlam ifade etmez. Bu noktadan ‘zaman’ sorununa bir yol açılmaktadır.”[46] Ve bu zaman sorunu Tura’nın yaklaşımıyla da yakından ilgilidir.

Hatırlayacağımız gibi, Tura, kimi tespitlerinin deneysel veya gözlemsel kanıtlarının henüz bulunmadığını, düşünce deneylerinde doğrulandıklarını söyler ama deneysel veya gözlemsel doğrulama için zamana ihtiyaç olduğunu ekleyerek, er ya da geç doğrulamanın gerekliliğine işaret eder. Yani Tura, teorinin “doğrulanması”na özel bir önem verir ve önermelerinin doğrulanacağı gelecek zamana gönderme yapar. Doğrulamayı zamana bırakmak ilgili tezin apaçık gözlemlenebilir hale gelmesini beklemektir. “Bilim açısından böyle bir bekleme olanak dışıdır. Bilimde hiçbir zaman apaçık gözlenebilirlikten söz edilemez. Aksine, teknoloji vb. etkenlerin gelişip apaçıklık oluşturmasının yolunu da bilimsel pratik açar.”[47] Kuhn’un belirttiği gibi, “O kadar ki, Galileo’dan bu yana bu tür yasalar sırf paradigmanın yardımıyla, deneysel olarak belirlenmeleri için gereken gereçler daha tasarlanmadan yıllar önce, doğru olarak tahmin edilegelmişlerdir.”[48]

Bildiğimiz gibi, klasik pozitivizm bilimin gözlenemeyen şeylere kör olduğunu belirtmektedir. Onun karmaşık versiyonları da temelde bu anlayışa dayanır. “Bir örnekle yola çıkarsak; Kopernik'in güneş merkezli teorisi ile Brahe'nin yer hariç tüm gezegenleri güneş çevresinde döndüren ve güneşi de yer çevresinde döndüren teorisi arasında, hangisinin doğru olduğuna ilişkin bir soruya, ‘Gerek Kopernik gerekse Brahe tutarlı ve basit teorik sistemler kurmuştur. Bu iki teorik sistem arasında seçim yapmak, ancak hangisinin daha basit ya da tutarlı olduğuna bağlı olur. Nihaî kararı –Kopernik teorisinin kabulünü– gerçek dünyada da gezegenlerin güneş çevresinde dönmesi verir’ şeklinde cevap vermek, bilimin ilerlemesini anlatmak bakımından bir hiçtir.”[49] Doğru’yu, gözlediğimizde, gördüğümüzde anlarız dediğimiz an, bilimi bir bütün olarak reddetmekten başka bir şey yapmış olmayız.

Kısaca tekrarlamak gerekirse, aslında, apaçık hale gelen, deneyi yapılan, gözlemlenebilen şey teorik olmaktan çıkmıştır, Ströker’in dediği gibi, bir tür ‘deneyimsel yasa’ haline gelmiştir. “Örneğin öyle bir araştırma düzeyine gelebiliriz ki, böyle bir durumda dünün bir dizi kuramsal yasası, bugünün deneyimsel yasaları haline girerler.”[50] Bilim, apaçık olan’lar evreninde değil, onların çok ötesinde, başka bir yerdedir.

III - Tura’nın epistemolojik materyalizmi

Bu bölümde, “fizikselci olmayan materyalizm” yaklaşımının “epistemolojik çoğulculuk”unun bilimi ve genel olarak epistemolojik düzeyi sömüren bir tür maddeli idealizm olduğunu saptamakla birlikte, Tura’da bu idealizmi aşmasına olanak tanıyacak epistemolojik materyalist bir duruş bulunduğunu göstermeye çalışacağız. Tura, bilim olan fizik, biyoloji, hatta psikoloji, tarih ile bilim olmayan ‘zihinselci’, ideolojik iktisat, psikoterapi vb. sistemler arasında net bir ayrım yapmaktadır. Bu ayrımın dayanakları materyalisttir ve önemlidir. Elbette “epistemolojik çoğulculuk”, “fizikselci olmayan materyalizm”, yukarda gösterildiği gibi, bu ayrıma halel getirebilecek idealist unsurlar barındırmaktadır ama buna rağmen Tura bir çıkış yolu bulmuştur.

Tura, bilimlerin üçüncü şahıs perspektifine, bilincin (ideoloji de diyebilirsiniz) ise birinci şahıs perspektifine sahip olduğunu bizlere aktarır:

Üçüncü şahıs, ötekinin bilincini içeriden olduğu gibi (sübjektif-fenomenolojik olarak) inceleyemez. Bilimin, mesela biyolojinin klasik perspektifi üçüncü şahıs perspektifi olduğundan, bilincin esasını oluşturan birinci şahıs perspektifi (yani sübjektif, fenomenolojik yönüyle bilinç) bilim tarafından ihmal edilir veya bu iki yaklaşımın (sübjektivist ve doğabilimci yaklaşımların) ortaya koyduğu bilgiler arasındaki bağın kurulmasında zorluk vardır; yani burada bir açıklama uçurumu (explanatory gap) söz konusudur. Gerek Thomas Metzinger gerekse Güven Güzeldere bu epistemik asimetri üzerinde ısrarla dururlar ve bilinçle ilgili pek çok bilmecenin kökeninde bilince özgü bu epistemik asimetrinin olduğunu söylerler. Searle, problemi epistemolojik düzeyden ontolojik düzeye taşır ve bilincin varlığının sübjektif olduğunu söyler.” (s.190)

Görüleceği gibi Tura, öznelci anlatıların niteliğini bilimsel anlatılarla farkları temelinde bize tümüyle aktarmakta, hatta aktarımda yardım aldığı birinci veya üçüncü şahıs gibi terimlerin de hukuk kokan, yetersiz terimler olduğunu hatırlatmaktadır. Ayrıca, epistemik asimetri’nin sadece bilince özgü olmadığını göstermenin önemine dikkat çekmekte, böylece bilinci biricik yapacak bir yaklaşımı engellemektedir. Bilinç sırf bilinç olduğu için birinci şahıs perspektifine sahip, üçüncü şahısların anlayamayacağı bir şey olamaz. İlgili sıkıntı neyse, bilinç dışındaki tüm maddeler için de geçerlidir, çünkü epistemolojiktir.

Tura, bu saptamalarının ardından bize biyolojiye daha yakın terimlerle durumu ele almayı önerir. “Şimdi, bir biyolog olarak (üçüncü ‘şahıs’ olarak) canlı bir insan organizmasını inceleyelim. Onun ciğerlerini, böbreğini, beynini açıp bakarak veya çeşitli araçlar kullanarak gözleyip değerlendirebiliriz. Hatta, hücre örneklerini alıp DNA molekülünü bile inceleyebiliriz; Ama sıra onun fenomenalitesine*, eksperians*larına gelince, bunları bu gibi yöntemlerle inceleyemediğimizi görürüz. Bu fenomenalite* yukarıdaki birinci anlamda bize kapalıdır; deneğin sübjektif eksperiansını izleyemeyiz.” (s.190) Yani Tura bize deneyci bir yolla da olsa, deneyi şu anda ya da belki hiç yapılamayacak olanın da ilkece materyalist bir yorumu olabileceğini söylemektedir. Bu yorumun hem ontolojik hem de epistemolojik boyutları bulunmak durumundadır ve Tura tam burada epistemolojik materyalizm alanına giriş yapmaktadır.

Tura, bu örnek üzerinden mantık yürütürken, deneğin fenomalitesinin karşısına biyoloğun fenomalitesini koyarak, bilimin adamının olmaması, bilimsel düzeyde deneyin yerinin bulunmaması gibi temel epistemolojik materyalist yaklaşımları dikkate almamaktadır. Ama bu sırada bize, bilmediğimiz şeyin sübjektif, fizik ötesi bir şey olduğu sonucuna varmanın anlamsızlığını göstermekte, Spinoza’nın özgürlük olarak düşündüğümüz şeyin aslında farkında olmadığımız zorunluluklar olduğunu söyleyişine paralel bir şekilde, kapalı fenomaliteyi inceleyemememizin ya daha gelişmiş cihazlara ihtiyacımız olmasından, ya da şu anda enerji büyüklüğünü saptamamıza rağmen ona ait bir enerji olduğunu bilmememizden kaynaklandığını iddia etmektedir. Yani, deneyde yoksa deney yanılıyordur, ya da deneyde vardır ama deneyi yapanlar göremiyordur, ya da deneyle saptanamıyordur... Böyle devam edebilecek gerekçelerin tek anlamı, bilimsel bilgi için deneye gerek olmadığı, bilginin bilgiden üretildiğidir.

Fenomaliteyle diğer fiziksel olaylar arasında bir fark olmadığını belirten Tura, bundan hareketle, şu soruyu sorar: “Bilimde başka her şeyi olduğu gibi, ne ise o olarak inceleyebiliyoruz da, bir bilinci mi inceleyemiyoruz?” (s.192) Bu soruya cevabı, deney ve incelemenin hiç de sanıldığı gibi her şey için geçerli olmadığı şeklindedir. Mesela “Foton hakkında bildiğimiz her şey, bazı etkilerinden yola çıkarak kurduğumuz teorilere dayanıyor. Bilimde her şeyi, bazı etkilerinden yola çıkarak dilsel-teorik olarak kavrayabiliriz ancak. Kaldı ki, doğrudan inceleme şansına sahip olduğumuz pek az şeyden biri fotonlar bir bakıma; çünkü çevremize baktığımızda yalnızca onları görüyoruz. Ama oldukları gibi mi görüyoruz? Sadece karanlık, aydınlık, renk vs. gibi fenomenalite*mizde neden oldukları eksperians*lar olarak görüyoruz onları. Onların eksperians*-olmayan-oldukları-şeyle tanışıklığımız olamayacak asla.” (s.192) Gerçek gerçek’le gerçek gerçeğin bilgisi asla gerçekten buluşamaz. Yani köpek kavramı havlamaz.

Tura, sadece bilincin değil, Nagel’in yarasa örneğinden yola çıkarak, fiziksel şeylerin hepsinin nasıl bir şey olduğuyla ilgili genelde düşünüldüğü tarzda bir tanışıklığımız olamayacağını saptamakta, ardından bu tanışık olamamanın fiziksel olmama anlamına gelmediği tespitini yapmaktadır. Bu, bilimsel olmayan bilginin bilgi olmadığının saptandığı tok sesli epistemolojik materyalist bir duruştur:

Nagel'in, ‘bir yarasa gibi olmak nasıl bir şeydir, asla bilemeyiz’ dediğine yakın bir anlamda, fotonun (ya da başka bir parçacığın, enerjinin vs.) da nasıl bir şey olduğuyla ilgili bir tanışıklığımız da olamaz asla. Ama fotonun nasıl bir şey olduğuyla ilgili bir tanışıklığımızın olamaması fotonun fiziksel bir şey (enerji) olmadığı anlamına gelmediği gibi, yarasanın deneyiminin nasıl bir şey olduğuyla ilgili tanışıklığımızın olamaması da bu deneyimin fiziksel bir şey (bir enerji formu) olmadığı anlamına gelmez. Bilimsel açıklamanın bir sınırı vardır elbette, ama bu sınırın ötesinde açıklama yoktur.” (s.192)

Tura, üçüncü şahıs perspektifi yolundan yaptığı çıkarsamaları, bu sefer de birinci şahıs perspektifinden yaparak bizlere bir dizi soru yöneltmektedir:

Şimdi, gene istemeyerek kullandığım deyimle birinci şahıs perspektifi açısından bakalım olaya. Acaba buradan görünen bir asimetri var mı? Başka bir deyişle, beyin kendi fenomenalite*sine diğer başka her şeye ulaştığından farklı (yani doğrudan ayrıcalıklı) bir şekilde mi ulaşıyor? Diğer her şey (mesela foton) beynin teorik olarak ulaştığı bir şey de, eksperians* doğrudan ulaşabildiği tek ayrıcalıklı şey mi? Epistemik asimetrinin temellendiği ayrıcalıklı doğrudan ulaşım gibi bir şey var mı? Yoksa bilince de, tıpkı fotona ulaştığımız gibi ancak dilsel-teorik yoldan mı ulaşabiliyoruz? Fenomenalite* diğer her şey gibi fiziksel bir olaysa, ayrıcalığının olmaması beklenir. Beyin, kendi nöral yapılanmasını veya fotonu nasıl ancak teorik olarak kavrayabiliyorsa, kendi fenomenalite*sini de öyle kavrayabilmeli. Bir ayrıcalık olmamalı.” (s.194)

Cevaplarını içinde barındıran bu sorular silsilesi, fotona dilsel-teorik yoldan ulaşmaktan bahsederken bilimin epistemolojik konumunu yerli yerinde vermektedir. Aynı zamanda, birinci şahsın kendi bilinciyle ilişkisinin sanıldığı gibi doğrudan olamayacağını göstererek ontolojik monizmi yerli yerinde savunmaktadır. Böylece, bilincin bilgisiyle kendisi arasında epistemolojik engel vardır, demektedir: “[Y]ani bilince ulaşım ancak dilsel yoldan mümkündür tezini benimseyelim. Bu durumda bilince ulaşım, bütün ayrıcalık ve doğrudanlığını yitirir; çünkü bu durumda bilince de diğer her şey gibi dil dolayımıyla ve ancak teorik olarak ulaşılabilir demektir.” (s.196)

Gördüğümüz gibi, Tura’da epistemik asimetri, epistemolojik materyalist duruş sayesinde epistemolojik engel’e dönüşmektedir: Bir şeyin bilgisi ile kendisi arasında epistemolojik engel vardır. Bu nedenle, “Mesela, şu eksperians*-olmayan-masayı ancak masa-eksperians*ı olarak algılayabilirim.” (s.195)

Devam edelim... Tura’nın Bilinç I, II ve III tanımlamasından vardığı epistemolojik düalizm, Spinoza ve Althusser’de hayat bulan materyalizmdir. Tura, Bilinç I, II ve III’ü şöyle tanımlar:

“Bu durumda, demek ki bilinci ikiye bölmüş oluyoruz. Biri algılanan-bilinç (Bilinç I ya da nesne-bilinç), ikincisi algılayan-bilinç (Bilinç II); bu ikincisine isterseniz özne-bilinç ya da birinci şahıs bilinç de diyebilirsiniz. Peki, Bilinç II, Bilinç I’e nasıl ulaşıyor? Eğer bilincin kendine ulaşımını algı modelinde değerlendirirsek, yukarıdakilere bir üçüncüsünü (Bilinç III'ü) de katmamız gerek; algılanan-bilincin (Bilinç I’in) algılayan-bilinç (Bilinç II) tarafından algısı olduğu bilinç (Bilinç III, bilinç-algısı-bilinç); çünkü bir şeyi algıladığımızda, onu kendimizde bir başka sunum biçiminde temsil etmiş oluruz.” (s.195)

Tura’nın bu tanımın ardından yaptığı mantık yürütme şöyledir: “Bu durumda, Bilinç II’ye (birinci şahıs bilince) bir ayrıcalık verip Bilinç I’i doğrudan ve olduğu gibi algıladığını; yani Bilinç III’ün, Bilinç I’in tıpatıp kopyası olduğunu varsaymak için bir neden yok (Bilinç II’nin böyle bir özelliği varsa bile bunu asla bilemeyiz).”

Tamamlayalım... Epistemolojik engel böyle bir bilgiye imkan tanımaz, bilimsel olanın ötesinde ve berisinde bilgi yoktur.

 

 


[1] Tura’nın yazısı aşağıda ayrıntıları ve sayfa aralıkları verilen üç sayıda yayınlanmıştır. Bundan sonra bu yazıdan yapılan alıntılarda sadece sayfa numarası verilecektir. Sayfa numaraları çakışmamaktadır. (Saffet Murat Tura, “Öznesi Olmayan Süreç - I”, Baykuş, S. 3, Eylül 2008, ss. 131-149; “Öznesi Olmayan Süreç - II”, Baykuş, S. 4, Haziran 2009, ss. 221-241; “Öznesi Olmayan Süreç - III”, Baykuş, S. 5, Kasım 2009, ss.183-205)

[2] Metin Kayaoğlu, “‘Eleştiri Silahı’ ve ‘Silahların Eleştirisi’ / Marksizmde Ayrımlar”, Teori ve Politika, S. 8, Güz 1997, s.20

[3] A.g.e., s.9.

[4] A.g.e., s.12.

[5] Sebastiano Timpanaro, “Materyalizm Üzerine Düşünceler”, Teori ve Politika, S. 8, Çev.: Ayşegül Ertuğrul, Güz 1997, s.50.

[6] M. Kayaoğlu, a.g.e., s.6.

[7] Evrendeki her şey fizik yasalarına göre davrandığı için belli bir düzenlilik gösterir. Bu durumda da, her şeyin belli bir projeyi gerçekleştirmek için belli bir arzuyla davrandığını söyleyebiliriz. Mesela, taş yere düşme arzusuna sahiptir de diyebiliriz, ki bu da bizi saçmaya götürür. ... beyne veya insana atfedilen arzu da (veya insan beyninin dilsel-farkındalık sisteminin kendi organizmasına atfettiği arzu da) taşa atfedilen arzudan farksızdır; yani yoktur.” (s.238)

[8] Ernst von Aster, Bilgi Teorisi ve Mantık, Çev.: Macit Gökberk, Sosyal Yay., 3. Baskı, İstanbul 1994, s.31.

[9] Solmaz Zelyüt, Spinoza, Dost Kitabevi Yay., Ankara 2010, s.35. Zelyüt, bu bakış açısından Althusser’e uzanan yolun farkındadır: “Spinoza’nın tahlili, bir önyargı eleştirisinden pekala bir ‘ideoloji eleştirisi’ne taşınabilir niteliktedir, ki nitekim 20. yüzyıl Marksizminde, özellikle Althusser tarafından, buna taşınmıştır da.” (A.g.e.)

[10] Ölçme, gözlemleme, deney vb. argümanlara dayanan materyalizm savunusunun sıkıntılarının farkındayız. Bir şey ölçülüp gözlemlenebilir hale gelirken, ölçülemez bir başka şey ortaya çıkacaktır. Bu sonsuza kadar böyle gider ve bu şekilde felsefede materyalizmin ya da idealizmin doğruluğu gösterilemez. Kısaca, ölçülemeyen şeyleri bir an önce ölçebilir hale gelmek değil, bu ‘belirsizliğe’ ilişkin materyalist duruş önemlidir. Bu konuyu daha sonra ele alacağız.

[11] “[O]kur, ‘*’ işaretinin ilave olduğu her terimin zihinselci anlamda değil, fiziksel bir olayı kastetmek için kullanıldığını düşünmelidir” (s.232).Tura öznel olmayan bir dille konuşmanın olanaksızlığının farkındadır. Bu nedenle, terimlerin öznel olmayan bir kullanımını gerçekleştirdiğini gösterebilmek için (*) işaretini kullanmaktadır. Bu işaretin yer aldığı tüm terimler maddedir, olaydır, öznesizdir. (O halde, aşağıdaki satırları okurken ‘düşünüyorum’, ‘istiyorum’, ‘yapıyorum’, ‘zorlanıyorum’ gibi edimsel öznesi olan durumları ifade eden cümlelerle karşılaştığınızda, bunları öznesiz süreçler olarak da ifade etmenin bir yolu olduğunu hatırda tutmanızı, okunabilir bir üslûp tutturmanın bu bedelini bağışlamanızı isteyeceğim sizden. Günlük dil belki bakkaldan ekmek almaya yarayabilir, ama teorik bir konuyu tartışmak gerektiğinde bir saçmalıktır; ama gene de vazgeçemeyeceğimiz bir saçmalık.”(s.135)

[12] Tura’da “kapalı-fenomalite*”, “bütünsel eksperians” anlamına gelmektedir. “Eksperians*lar ise, bu kapalı-fenomenalite*yi (bütünsel eksperians*ı) oluşturan öğeler tek tek; kırmızı*, yeşil*, düşünce*, ağrı*, ben* vs.” (s.186) Tura devam ediyor: “Bütün bunları algılayan, hisseden, bunlar hakkında düşünen ve farkında olan bir ben varım. İşte bütün bunlar, adımla anılan bu organizmanın şu andaki bütünsel eksperians*ını oluşturuyor. Şimdilik kabaca ve yanlış bir şekilde özne (eksperians-eden-ben, sübjektivite)-merkezli olarak ifade ettiğim bu bütünsel eksperians*a kapalı-fenomenalite* diyorum.” (s.186) Tura, “kapalı” derken iki şeyi kastetmektedir, birincisi “eksperiansı* bu organizmanın dışındaki bir dış gözlemcinin izlemesine (şimdilik) imkân” olmaması, ikincisi ise “kapalı-fenomenalite*”nin, “eksperians*-olmayan hiçbir şey içermeme”si. Bu iki gerekçeden ilki, ölçme’ye ve gözlem’e materyalizm için kategorik anlam verirsek anlamlı olabilir, dolayısıyla özel bir anlam içermemesi gerekir. Ancak ileride göstereceğimiz gibi, Tura’nın birinci ve üçüncü şahıs yaklaşımından hareketle geliştirdiği duruş aslında epistemolojik nitelik taşımaktadır. İkincisi ise ontolojik materyalizmin temel taşıdır.

[13] Emre Görür, “Materyalizmi Savunmak”, Teori ve Politika, S. 50, s.24.

[14] Kayaoğlu, a.g.e., s.6.

[15] A.g.e., s.6.

[16] Ali Osman Alayoğlu, “’Toplumsal Ekoloji’ye Doğal Bir Eleştiri”, Teori ve Politika, S. 31, s.89-90.

[17] Kayaoğlu, a.g.e., s. 18-19.

[18] Alayoğlu, a.g.e., s.90.

[19] Görür, a.g.e., s.9.

[20] Süleyman Yılmaz Bulduruç, “Spinoza mı Hegel mi?: Negri’nin Kurallı Felsefesi”, Teori ve Politika, S. 53, s.20.

[21] A.g.e., s.23.

[22] Kayaoğlu, “Marksizmde Belirleme Anlayışı Korunmalı mı?”, Teori ve Politika, S. 9, s.23-24.

[23] Alayoğlu, “Bir Kez Daha Konuş Althusser!”, Teori ve Politika, S. 44, s.22-23.

[24] Aster, a.g.e., s.152.

[25] Roy Bhaskar, “Felsefe ve Bilimsel Realizm”, Çev.: Aysel Kara, Teori ve Politika, S: 4, Güz 1996, s.62.

[26] A.g.e., s.63.

[27] A.g.e., s.64.

[28] “Kaba (basit?) bilgi yoktur (...), bilimsel olmayan bir bilgi bilgi değildir.” (G. Canguilhem)

[29] Louis Althusser, Kapital'i Okumak, Çev.: Celal A. Kanat, İstanbul 1995, Belge Yay., s.122-23.

[30] Kayaoğlu, “‘Eleştiri Silahı’ ve ‘Silahların Eleştirisi’ / Marksizmde Ayrımlar”, a.g.e., s.20.

[31] A.g.e., s.9.

[32] A.g.e., s.9.

[33] A.g.e., s.21. Ama bu ikiliklerin reddi doğrudan materyalizm anlamına gelmez. Monist idealizmden de benzer sonuçlar çıkabilir. Determinizm, epistemolojik alanda da dolaysızca materyalizm anlamına gelmez. Spinoza’nın monizminin ontolojik materyalizm açısından sıkıntılı olması bu temellere dayanır.

[34] Timpanaro, a.g.e., s.60.

[35] Ancak, Tura’nın monizmi ve onun yarattığı bu idealizme, Tura’nın ontolojik materyalist tezlerinden bir düalizm çıkarmaya çalışarak cevap vermek, tersten aynı idealizme düşmek, “epistemolojik aldanma” olacaktır. Görür, yazısını bitirirken, Tura’nın aktardığı “çift görünümlü tekçilik”e yaslanarak epistemolojik düalizme ve Spinoza’ya yol açarken bunu yapmaktadır: “Bu konuda bir alternatif daha var. Tura, ‘nöro-psikanalistlerin açıkça, pek çok nörolojik bilimcinin ise örtük olarak kabul ettiği’ ve bizim görüşlerimizle uyumlu olduğu söylenebilecek bir anlayışa değinmişti: ‘Çift görünümlü tekçilik’. Bu teoride, beynin derin dokusunun kendini iki düzeyde ortaya koyduğu ve maddi düzeyle fenomenal düzey arasında herhangi bir etkileşim olmadığı savunulmaktadır. Evet; Spinoza...” (Görür, a.g.e., s.25.) Yol doğru, ama ontoloji alanında epistemolojik materyalist bir duruş sergilenmesi, ontolojik materyalizme halel getirilmesi yanlıştır. Beyinde maddi ve fenomenal düzeyin ayrı ve etkileşimsiz olması, çifte ontoloji yaratarak sadece idealizmin işine yarayacaktır. Kaldı ki Tura’nın bize ustalıkla gösterdiği üzere, şükür böyle bir ilişkisizlik yoktur.

[36] Bu, tek bilim içindeki özel bir bilim kıtasında matematik’in yerinin ne olduğuna ilişkin epistemolojik bir tartışmadır ve epistemolojik düzey korunarak yapılmalıdır.

[37] Althusser, Kapital’i Okumak, a.g.e., s. 259.

[38] Gaston Bachelard, Yok Felsefesi, Çev.: Alp Tümertekin, Yapı Kredi Yay., 1. Bas., İstanbul 1995, s.56.

[39] A.g.e., s.93.

[40] Spinoza, “İnsan Anlağının İyileştirilmesi Üzerine”, Çev.: Aziz Yardımlı, İdea Gençlik Arşivi 1, İdea Yay., İstanbul 1997, s. 64.

[41] Althusser, Özeleştiri Öğeleri, Çev.: Levent Targu, Belge Yay., İstanbul 1991, s. 45.

[42] Althusser, Kapital’i Okumak, a.g.e., s.88-9.

[43] Dolayısıyla, kafasını epistemoloji dünyasına bir Tanrı gibi sokan bilim insanından bahsetmenin yersizliği de saptanacaktır.

[44] Koyre’nin aktarımıyla biliyoruz ki Galileo ne zaman deneye bağlı kalmışsa yanıldığını söylemek mümkündür. Deneye bağlılığı nedeniyle "sonsuz evren" fikrini benimseyememiştir. Benzer bir şekilde Newton, deneye bağlı olduğu için, yarattığı teorik sistemi yıllarca rafa kaldırmış, yıllar sonra, deney yöntem ve araçlarının gelişmesiyle deneyler tezlerini ‘doğrulamıştır’.

[45] Alexandre Koyre, Yeniçağ Biliminin Doğuşu, Çev.: Kurtuluş Dinçer, Gündoğan Yay., Ankara 1994, s.73.

[46] Alayoğlu, “Doğruluk Kategorisinin Bilimdeki Yeri”, Teori ve Politika, S. 7, Yaz 1997, s.21.

[47] Alayoğlu, “Realist Bir “Kopuş” Tanımlama Girişimi”, Teori ve Politika, S. 6, Bahar 1997, s.37.

[48] Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Çev.: Nilüfer Kuyaş, Alan Yay., İstanbul 1995, s.67.

[49] Alayoğlu, a.g.e., s.36.

[50] Elisabeth Ströker, Bilim Kuramına Giriş, Çev.: Doğan Özlem, Ara Yay., İstanbul 1990, s.81.

Okunma 34682 kez