Genç Marx - Weitling Çatışması - I

Yazan

Genç Marx - Weitling Çatışması - I: 1846

Brüksel Komünist İrtibat Komitesi

Toplantısından Tarihsel Tanıklıklar

 

Gülsen Güner

“Hakikatperestlik karşısında şahsiyetperestlikten ve insanperestlikten kaçınmak gerekir.”

(Hz. Ali)

Giriş

“Marx hiddetle masaya bir yumruk sallayarak oturduğu yerden sıçramış, Weitling’in sözünü keserek ‘cehalet daha şimdiye kadar asla kimseye fayda sağlamamıştır’ diye kükremiş ve toplantıyı bitirmiştir” (Annenkow 1971, s. 239). Türkiye Devrimci ve Sol Hareketinin bu çatışmadan haberli olan mensuplarının çoğunun (bilip de, susuşa getirenler ayrı bir gruba girerler) 1846 baharında Brüksel’de yapılan Komünist İrtibat Komitesi toplantısıyla ilgili olarak ilk aklına gelen, yukarıda aktarılan cümlenin etrafında örülen anlatının çağrıştırdığı bu sahnedir. Buna ilave olarak Engels’in çizdiği, “Marx ve eşinin ona karşı gösterdikleri neredeyse insanüstü sabırlarına“ (Engels 1964, s. 13) rağmen kimseyle anlaşamayan “psiko-patolojik” (Brandenbung 1977, s. 154) durum olarak Weitling betimlemesi de bu sahneye ‘renk’ katar.

1846’da Brüksel Komünist İrtibat Komitesi toplantısında Genç Marx ile Weitling arasında yaşanan çatışma kişisel bir çatışma olarak görülemez. Bu çatışma esas olarak, 1842’lerden beri Haklılar Birliği içinde devrimin strateji ve taktikleri üzerine yürütülen ve 1845 yılı Londra tartışmalarında Wilhelm Weitling ve Karl Schapper şahsında (birincisinde “kızıl politik devrimcilik”; ikincisinde ise “pembe tarihsel ilerlemecilik”) politik renklerini bulan tartışmaların, Brüksel’deki Komünist İrtibat Komitesi toplantısında sonuçlanması olarak görülmelidir.

Emre Görür’ün “Genç Marx’ın anlayışının Marksizm üzerindeki etkileri açığa çıkarılmalıdır“ (Görür 2008b, s. 112) çağrısı dikkate alınmalıdır. Evet, Marx ve Engels Alman felsefesinden kopuyorlar ama Marx-Engels’in “genel olarak Aydınlanmacılıktan” (a.g.e.) kopuşları soru işareti olmaya devam ediyor... 1846 Brüksel toplantısı, bu soru işaretini güçlendiren bir misal olarak verilebilir. Genç Marx, teori kuruluş süreci içinde önemli bir yeri olan bu toplantıda, politika sahasını bilimin müdahale alanı olarak gördüğünden “kesin bilimsel fikirler”le (Marx 1846, akt. Annenkow 1971, s. 238) politika yapmayan Weitling’le çatışmıştır. ‘Bilimsel politika’ anlayışının önünde bir engel teşkil eden Weitling’in politik devrimci yaklaşımı, 1846’da Brüksel’de yaşanan çatışma sonucu safdışı bırakılmıştır. Weitling’de temsilini bulan politik devrimci şiddet anlayışının Brüksel toplantısında dışlanmasıyla birlikte ‘bilimsel politika’ görüşü sınıf mücadelesinin teori ve taktiği içine sokulmuştur. Pratik politikada esas olarak devrimciliğe kategorik olarak kapalı reformist bir hat izleyen İkinci Enternasyonalin teorik kökleri bu toplantıya kadar uzanır. Bu yoldan çıkış ise ancak, Lenin’in politik devrimci müdahalesinin getirdiği kopuşla gerçekleşir (Bulduruç 2009b, s. 60). Marksizmin politika bileşeninin, Lenin’le birlikte kurulduğu ve onun “politik devrimcilik alanına” (a.g.e., s. 61) ancak Lenin’le birlikte girdiği, tok bir sesle söylenmelidir.

Çalışmanın birinci bölümüne Londra tartışmalarıyla giriş yapılmıştır; çünkü Londra’daki tartışmaların hangi temel politik meseleler üzerinde yoğunlaştığının, tartışmaların taraflarının ve dile getirdikleri argümanların bilinmesi, Brüksel toplantısında yaşanan çatışmanın anlaşılması açısından zorunludur. Bunun yanında ayrıca, Brüksel toplantısında yaşanan gelişmeleri aktaran tarihsel tanıklıkların, bu bölümde esas olarak çevirisine ağırlık verilmiştir. Çalışmanın –gelecek sayıda yer verilecek– ikinci bölümünde, Genç Marx’la Weitling arasında yaşanan çatışmanın öne çıkan temel politik ayrım çizgileri ve tartışmanın taraflarının ileri sürdükleri argümanların yanında, 1846 sonrası yaşanan politik gelişmeler eleştirel bir değerlendirmenin konusu yapılacaktır.

1845 Londra Tartışmaları

Haklılar Birliği[1] içindeki siyasal tartışmaların homojenlikten çıkıp farklı eğilimlere ayrılması 1842’lere kadar uzanır. Tartışmaların esas konusunu, devrimin hangi yoldan gerçekleşeceği ve işçi hareketinin bu devrimde izleyeceği siyasal stratejinin ne olması gerektiği oluşturur. Birliğin, kısmen Paris ve baskın olarak Londra şubeleri “pasifist ve Aydınlanmacı” (Brandenburg 1977, s. 112) bir tutumu benimserken, Babeuf’un devrimci mirasına sadık olduğunu her zaman belirten Weitling, onların bu yaklaşımıyla uzlaşmaz.

1844 yılına kadar teşkilatın şubeleri arasında yazılı olarak yürütülen bu tartışmalar, Weitling’in hapisten çıktıktan sonra sürgün edilip Londra’ya gelmesiyle birlikte, yüzyüze tartışmalar biçiminde devam eder. Büyük olasılıkla Weitling tarafından hazırlanan “komünist taktik ve stratejinin” (Marsiske 1990, s. 20) temel sorunlarına odaklaşan bir taslak bütün bir 1845 yılı boyunca her hafta sonu yürütülen yoğun tartışmalarda ele alınır[2]. Bu tartışmalarda Wilhelm Weitling’in temsil ettiği ‘komünist devrimci’ eğilim[3] ile, açık olarak Çartizmden[4] etkilenen, “barışçıl, demokratik, evrimci yolu tercih eden” (Moritz 1981, s. 56) Karl Schapper’in temsil ettiği reformist eğilim farklı stratejiler savunurlar. Schapper işçilerin barışçıl yollardan aydınlatılmasını burjuva toplumunun aşılması yolunda mükemmel bir araç olarak görüp bunun propagandasını yaparken, Weitling devrimci eylemden yanadır (Mader 1989, s. 51).

Jojo’ya göre Schapper bütün Hegelciler gibi düşünsel olarak belki devrimci, fakat bu devrimci fikirlerin hayata geçirilmesi söz konusu olduğunda kendi cesaretinden korkan biriydi (Jojo 1932, s. 105). Özellikle Paris’te 1839 yılında Barbes önderliğinde gerçekleşen ayaklanma girişimi, Schapper’i ürküttü ve politik olarak daha da geriye çekti. Onun açısından Haklılar Birliği artık “devrimi hazırlama amacı olan ve bu görevi üstlenmiş bir örgüt olmaktan ziyade, bir tartışma kulübüydü” (a.g.e.).

Londra’da yürütülen bu tartışmalarda Schapper komünizmin o zamana değin gerçekleşmemiş olmasının nedenini “Aydınlanma eksikliği” ve “aklın yeteri kadar eğitilmiş olmaması” (akt. Nettlau 1922, s. 367) olarak görür; o, insanlığın komünizm için henüz olgunlaşmadığını düşünür (a.g.e.). Ona göre çalışan sınıflar o zamana değin Aydınlanmanın dışında tutulmuşlardır ama bereket versin ki “1842’den beri filozoflar nihayet komünizmden yana konuşmaya başlamışlardır; çünkü komünizm yalnızca düşüncelerin mücadelesi yoluyla sağlam kökler salabilir” (a.g.e.). Ona göre bu düşüncelerin “önce, büyük çoğunluğa nüfuz etmesi gerekir, sonra zaten her şey kendiliğinden gelecektir” (a.g.e., s. 368).

Weitling’e göre ise devrimin ertelenmesi zaman israfı ve şimdiye kadar verilen emeklerin boşa gitmesidir. Onun için “insanlık zorunlu olarak ya her zaman devrim için olgundur ya da hiçbir zaman olmayacaktır, çünkü insanlığın devrim için önceden aydınlatılması teknik açıdan imkansızdır”. O, insanlığın olgun olmadığının, ezenlerin ezilenlere karşı her zaman kullandığı bir argüman olduğunu belirtir (a.g.e., s. 368). Weitling, komünistlerin “insanlığın devrimci eylem olmadan devrim için aydınlanmasını ellerini kucağına koyarak” beklemelerini, “armudun pişip ağızlarına düşmesini” beklemeleri olarak görür. Ona göre “kuru bir propaganda” devrim adına hiçbir kazanım getirmez (a.g.e.). Jojo burada, tavsayıp gevşememek için, devrimci durum olmasa bile, devrimci eylemin zorunlu bir ihtiyaç olduğu saptamasından hareket eden bir Weitling görür (Jojo 1932, s. 106).

Schapper’e göre “kendimizi devrimlerden korumalıyız; çünkü devrimler yoluyla insanlık tekrar köleliğe geri gider. Halkları, içinde yaşadıkları zilletten kurtarmak, yalnızca propaganda yoluyla mümkündür” (a.g.e.). Ona göre “hurafelerle bağlanmış şimdiki kuşak kendinden önceki kuşaklar gibi komünizmi gerçekleştiremeyecektir. Bu nedenle komünistler teorik olarak yapacakları Aydınlanmacı propagandayla, gelecek kuşakların pratik faaliyeti için yolu döşemelidirler” (a.g.e.). Jojo, Schapper’in burada savunduğunun, tutarlı olarak yürütülen tipik bir “Aydınlanma ideolojisi” (Jojo 1932, s. 105) olduğunu belirtir. Bu ideolojiye göre, insanlık öncelikle bilgiyle aydınlatılmalı ve bu aydınlanma sona erene kadar da devrimci eylem ertelenmelidir.

Bir devrimin arifesinde yürütülen Londra tartışmaları, devrim meselesinde iki yaklaşımı açığa çıkarır: Schapper’in temsil ettiği reformist eğilim, bilginin yaygınlaştırılması yoluyla kitlelerin eğitilip aydınlatılmasını savunur. Weitling tarafından savunulan devrimci eğilim ise, kitlelerin esas olarak devrimci eylem içinde eğitilebileceği gerçeğinden hareketle, devrimin belirsiz bir geleceğe ertelenmesine karşı çıkar.

Tarihsel ilerlemeci Schapper, insanlığın komünizm için olgunlaşmadığı sanısında ısrarlıdır. Bunu, verdiği ‘ağaç’ örneğiyle açıklamaya çalışır:

Bir ağacı büyümeye zorlamak, insanlığa şiddetle yeni fikirler aşılamaktan evladır. Biz fiziksel şiddeti hor görüyoruz, bu kaba bir tarzdır ve insanlığın buna ihtiyacı yoktur; insanlık fiziksel şiddet araçlarını kullanmadan savaşacak ve kendini kabul ettirecektir. Biz kendimizi devasa insanlık ağacının yaprakları olarak tanımlıyoruz. Bizden sonraki kuşaklar, bizim sessizce yerine getirdiğimiz faaliyetlerimizin ürünlerini toplayacaktır (akt. Nettlau 1922, s. 369).

Schapper örneğini ağaçtan seçerken, Weitling devrimlerin yükselişini bir kasırganın giderek şiddetlenen hızıyla karşılaştırır; ona göre bunun sonuçları önceden kestirilemez. Çünkü “bir devrimde ezilenlerin yürekleri dava yoldaşları ve acı çeken insanlık için, daha önce tanımadıkları bir kardeşleşme ve dayanışma duygusunun gücüyle dolup taşar. (...) Burada akıl kifayetsiz kalır; devrimci dönemlerde akıl, duygular olmadan hiçbir şey yapamaz. (...) Bütün büyük işler, yığınları harekete geçiren duyguların gücüyle meydana gelmiştir. Bu anlamda Schapper’in yukarıdaki ifadeleri politika altıdır” (a.g.e., s. 371).

Schapper, Weitling’le yürüttüğü tartışmada “devrim[in] bir saçmalık” olduğunu (a.g.e., 370) iddia eder. Ona göre komünist bir devrim fikri, komünizmin prensipleriyle çelişmektedir. Çünkü “hakikat fiziksel şiddete, tüfek dipçiğine ihtiyaç duymaz; o [hakikat] kendi içinde yeteri kadar güçlüdür” (a.g.e.) ve eninde sonunda kendini kabul ettirecektir; bu zaten “doğa yasaları gereği böyledir ve her şey bu yasalar tarafından yoluna konulacaktır” (a.g.e.).

Politik ilişkiler söz konusu olduğunda ise Schapper devrimden yana olduğunu iddia eder. O, en büyük arzusunun aslında kavga meydanlarında savaşarak ölmek olduğunu, ama bu kişisel arzusunu insanlığın genel çıkarlarına kurban ederek hakikat, eşitlik ve adalet için tartışması gerektiğini belirtir (a.g.e., s. 370-371). Buradan hareket eden Schapper, ezilenlerin özne olduğu devrime kesinlikle karşı çıkar. Komünistlerin tek ve biricik görevi ona göre, insanlığın gözünün önündeki perdeyi tartışma yoluyla çekip almaktır (a.g.e.). Ona göre en büyük mutluluk bu tartışmalar yoluyla “dünya yurttaşlığının yüksek bilincine” ulaşmaktır. ( a.g.e., s. 369).

Schapper’e göre “insanlar, her şeyden önce kendilerini insan olarak mükemmelleştirmelidirler, daha sonra komünizmin gerçekleşmesi gündeme gelecektir” (a.g.e.). Bu bağlamda o, Haklılar Birliği’nin ve komünistlerin misyonunu “gelecek kuşakların bireysel özgürlüğünün öncüleri” (a.g.e.) olmakta görür. Schapper’e göre, komünistler gelecek kuşakların bireysel özgürlüğü için kendilerini feda işini, yalnızca ve sadece geniş yığınları aydınlanmacı ve barışçıl yollardan komünizme kazanarak başarabilirler.

... Halk her şeyden önce insan olmalıdır, o özellikle ruhsal olarak mutlu olmalıdır. Bizler özgürlük ... eşitlik... adalet için savaşıyoruz; ama bu, çabucak olacak bir iş değildir; biz önce halkı aydınlatmalıyız (...). Biz, yalnızca aydınlatabiliriz ve tekrar tekrar aydınlatabiliriz (a.g.e., s. 372).

Aydınlanmacı Schapper’in yaklaşımı toplantılara katılanların çoğunluğu tarafından onay görür. Londra’daki İşçi Eğitim Derneği’nin bütün bu tartışmalarda Schapper’in yanında olması, İngiltere’deki sınıf mücadelesinin reformist, sendikalist karakteri düşünüldüğünde anlaşılır bir durumdur.

Weitling, toplantılarda bol bol “hakikatten, özgürlükten ve adaletten" dem vurularak, bunların, komünistlerin ulaşması gereken hedefler olarak sunulduğunu, fakat bu kavramların, onların savunucuları tarafından dahi yeterince tanımlanamadığını belirtir. Ona göre, örneğin Schapper uzun uzun önce devrime karşı, sonra devrim lehinde daha sonra yine devrime karşı konuşmuştur. Weitling sözlerine şöyle devam eder:

Argüman olarak getirilen, halkın devrim için olgun olmaması safsatası, düşmanın her gelişmeye karşı kullandığı bir silahtır. Buradaki tartışmalarda her şey çoğunluğa göre hesap ediliyor. Bu tamamen yanlıştır. Biz bile kendi içimizde bir mutabakata varamazken, bütün insanlık nasıl olur da fikirsel olarak aynı noktaya gelebilir? Farzedelim ki bu, bir kez başarılsa bile, düşünce karmaşasının eski savaşı, sözü edilen Aydınlanma içinde tekrar başlayacaktır. Ya sonrası? Eğer selamet Aydınlanma içinde yatıyorsa, biz kendi hedefimize nasıl ulaşacağız, bize gerekli görünen araç nedir? Bir kere sansürden daha önemli olan, milyonlarca ve milyonlarca insanın bizi dinlemeye zamanlarının olmamasıdır. Ayrıca Aydınlanmanın herkes için genel bir hal almasına bir başka engel de, her kuşağın ömrünün sınırlı olması ve bizim her zaman baştan başlamak zorunda kalacağımızdır; Aydınlanma her zaman küçük bir azınlık içinde gerçekleşir... Bu nedenle, bizim kuşağımızın devrim için olgun olmaması dogması, komünizm mücadelesine karşı getirilen bir argüman olamaz (akt. Nettlau, 1922, s. 371).

Weitling, tartışmalarda ne devrim talep ettiğini, ne de ona karşı söylev verdiğini, burada, yalnızca devrimin yaratabileceği etkiler üzerine konuştuğunu önemle belirtir:

Aydınlanma bize politik ilişkiler açısından hiçbir kazanım getirmedi; Aydınlanma bizim için ancak devrim yoluyla ve her zaman için bir devrimin ardından etkilidir. Barışçıl yollardan aydınlanma bir illüzyondur. ... Devrim ise görkemli bir birlik ve aydınlanma aracıdır, burada tam anlamıyla bir düşünce ve basın özgürlüğü vardır... Burada hırsız çalmayı, orospu orospuluk yapmayı, terzi şık ceketler dikmeyi unutur. Burada her şey tek bir yürek ve tek bir ruhu gerektiren bir kardeşlik duygusu içinde gerçekleşir... Burada herkes maddiyata karşı savaşır, ama maddi bir temel olmadan da her türlü akıl manasızdır. Temel maddi ihtiyaçlar karşılanmadan Aydınlanma mümkün değildir, öncelikle açlığın üstesinden gelinmesi gerekir. Bu anlamda asıl saçmalık, açlara Aydınlanma propagandası yapmaktır. Öncelikle yoksul ve açların ihtiyaçlarının giderilmesi gerekir. Bunun için bizlerin, proleterlerin mülkiyete karşı duydukları saygıyı yok etmekle işe başlamamız gerekir; onların paraya karşı devrimci bir tutum almalarını sağlamamız gerekir; eğer mecbur kaldıkları için çalıyorlarsa, onların hırsız ve yaptıkları işin suç değil, aksine mert ve yiğit kişiler oldukları ve yaptıkları işin dilenmekten ve aç kalmaktan daha iyi bir iş olduğu konusunda, onları etkilememiz gerekir (a.g.e., s. 373).

Weitling için Schapper, kesin karar anlarında, getirdiği argümanların arkasına saklanan ve düşüncelerden inşa ettiği sümüklü böcek evine geri çekilen biridir. Aslında Weitling prensip olarak barışçıl mücadeleyi reddetmez; bu tarz mücadelenin yer, zaman ve koşullara bağlı olarak gündeme gelebileceğini kabul eder. Fakat “barışçıl yollardan Aydınlanma bir illüzyondur” (a.g.e.) tespitinde kararlıdır. Çünkü “bütün büyük özgürlükler sadece devrim yoluyla elde edilmiştir” (a.g.e.). Jojo, Weitling’in Schapper’e karşı geliştirdiği itirazında gerçek bir devrimcinin duruşunu görür (Jojo 1932, s. 106).

Burada, görüleceği gibi esas olarak üç aşağı beş yukarı hep aynı biçimde ortaya çıkan iki farklı fikir söz konusudur: Evrim ve devrim teorisi. Schapper tarihin, barışçıl ve görece yavaş bir gelişme yolunu izleyerek ilerlediğine inanır. Weitling’e göre ise tarihin kendi içindeki “her bir düğüm noktasının, her bir püskürme noktasının” (a.g.e., s. 107) ani hareketi, tarihin görece büyük bir parçasını ileriye doğru iter.

Weitling’e göre, sürekli barış vaaz edenler devrimci cesaret, şevk ve coşkuyu köreltirler. Bundan ötürü o, durmadan barış çağrısı yapan Schapper’i çok “sıkıcı” bulur (akt. Nettlau 1922, s. 376). Ona göre, barışçıl mücadelenin yanında, zaman zaman devrimci mücadelenin gündeme gelmesi, akabinde karşı devrimci reaksiyonu harekete geçirse bile, bir zorunluluktur (a.g.e.); çünkü “dava için şehitler ve gaziler, vaaz verenlerden her zaman için daha iyidir” (a.g.e.). Weitling’in bu yaklaşımı, onun Adalet isimli eserinde de, yoldaşlarının hiçbir şey yapmamaktansa hapse girmelerini tercih edeceğini yazmasından dolayı Jojo’ya tanıdık gelir. Weitling’e göre bu hapislik yeni kahramanlar ve devrime hizmet edecek yeni öfkeler ve kargaşalar demektir (Jojo 1932, s. 107).

Weitling, devrimde gençliğin oynayacağı rolün öneminin de gayet iyi farkındadır:

Fazla düşünmeden eyleme geçen gençlik genellikle, yaşlıların sözümona bilgeliğinden çok daha fazla akılcıdır. Gençliğin burada alev alan duyguları, orada buradaki deneyimlerden ve kitaplardan toplanıp bir araya getirilen mantıktan, çok daha yalın ve doğrudur. Cesaret ve yiğitlik gerektiren bir eylemin ortaya konulması, gençliği, temkinli yaşlıların tumturaklı ve bir o kadar yanlış binlerce sözünden, genellikle çok daha fazla mahçup eder ve harekete geçirir (akt. Nettlau 1922, s. 376).

Weitling’in devrime bağlılığı, onun devrimciliğini teslim ederek hakkını veren Jojo’yu bile zaman zaman şaşkınlığa uğratır. Bu nedenle Weitling’in, devrime götürecek her aracı, “bu bir saman çöpü bile olsa” (Jojo 1932, s. 108) olumlayıp iyi bulmasını, onun ‘çaresizliğine’ yorar. Weitling için ise mesele berraktır: “Hedefimiz aynı kaldığı sürece, ateizmle ya da din ile, yahut kolonilerle ya da devrimle propaganda yapılması bizim için farketmez. Benim de kendime ait bir görüşüm var, ama bu beni, komünizm davası için etkili olanları, onlar da aynı görevi önlerine koydukları sürece, desteklemekten alıkoymaz” (akt. Nettlau 1922, s. 377-378).

Bu yaklaşım Jojo için anlaşılmaz kaldığından yine ‘ütopist’ nitelemesi ve psikolojik açıklamalar devreye girer (bak. Jojo 1922, s. 108-109). Oysa burada Weitling için önemli olan, ezilenlerin hangi ideolojiyi kendilerine bayrak yaptıklarından ziyade, onların ezilmişliklerine karşı ayağa kalkmış olmayı başarmalarıdır. Weitling için belirleyici olan hedeftir, hedefe ulaşmada kullanılacak araçlar değil; çünkü o bilir ki, kavga araçlarının seçimi ezilenlere bırakılmaz. Ramirez Carlos’un dediği gibi, dövüş araçlarını “güçlü olan seçer”. Ezilenlerin de, eğer boyun eğmek istemiyorlarsa, kavga araçlarının seçimi konusunda fazla lüksleri bulunmamaktadır.

Weitling’in 1845’te Londra İşçi Eğitim Derneği’deki tartışmalar sırasında, “Komünistler gerekirse Napolyon gibi birisine de ihtiyaç duyabilir” ifadesi Jojo için, o zamana değin işitilmemiş sözlerdir. O, Weitling’in bu ifadeyi devrime ‘hastalık’ derecesinde bağlı olmasından ötürü kullandığını düşünür:

Ben 20 yıllık tecrübemin ve bu mesele üzerinde düşünmemin sonucunda kesin olarak inanıyorum ki, biz devrimden sonra merkezi bir iktidara ihtiyaç duymak zorunda kalacağız ve bu da demokratik olmayacaktır. Ben daha ziyade, devrimden sonra bir liderin, ilk dönemin getirdiği zorunluluğun bir gereği olarak merkezi iktidarda önemli işlevler üstleneceğine ve özel mülkiyeti ortadan kaldırarak, işçileri, emeğin hakları ve görevleri çerçevesinde yöneteceğine inanıyorum. Buna o kadar güçlü bir şekilde inanıyorum ki, eğer bunda yanılırsam, benim bütün öğretimin bir yanılgı olduğunu söyleyen herkese hak vereceğim (akt. Nettlau 1922, s. 389).

Devrimden sonra önemli reformların hayata geçirilebilmesi çok sıkı bir birlik gerektirir, bu da ancak sınırlanmamış bir liderin yönetimi altında olanaklıdır (...). Çok rahat ve açık bir şekilde söylüyorum: Biz ancak, yasalara dayanan çoğunluğun kararlarının üzerine kurulmuş bir idari birliğin yokluğu koşullarında ya da aynı anlama gelmek üzere bir diktatörlükle amaçlarımıza ulaşabiliriz (a.g.e., s. 389-390).

Burjuva demokrasisine meftun olan Nettlau ve Schraepler, Weitling’in bu yaklaşımında onun ‘diktatör’ olma özlemini görürler (Nettlau 1922, s. 390; Schraepler 1972, s. 126). Fakat onlar böyle düşünmekte kesinlikle ilk değillerdir. Kendilerinden çok önce Franz Mehring demokrasiye, çokluğa, cumhuriyetçi devlet biçimine ve seçme-seçilme özgürlüğüne (Mehring 1908, s. XXXXIV) hararetle sahip çıkmış ve Weitling’i, bunların ezilenlere fayda sağlamayacağını, işçilerin bir diktatörlük altında örgütlenmesi zorunluluğunu savunduğu için “diktatör” (a.g.e.) olma hevesi taşımakla suçlamıştır.

Weitling bu tartışmaların yürütüldüğü Londra’da 17 ay kalır, oralara alışamaz ve yalnızlaşır[5]. Mehring’e göre ise Weitling, “Schapper yoldaş” gibi kendini Çartistlerin etkin olduğu İngiliz işçi sınıfının ücret mücadelesinin dalgaları içine atmamakla büyük hata yapar (a.g.e., s. XXXV). Yukarıda aktarılan Londra’daki politik saflaşmada, Genç Marx-Engels de, bilindiği gibi genel eğilimin yanında yer alarak Schapper’den yana ağırlıklarını koyarlar. Çünkü onlar da o yıllarda, Weitling’in hapiste olduğu sırada (1843-1844) ilişki geliştirdikleri Londra’da bulunan Haklılar Birliği üyeleriyle aynı Aydınlanmacı kozmos içinde bulunuyorlardı. Schapper gibi Genç Marx-Engels’e göre de, önce Aydınlanma kendi misyonunu yerine getirmeliydi.

30 Mart 1846 Brüksel Komünist İrtibat

Komitesi Toplantısı Tanıklıkları

Londra tartışmalarındaki saflaşma nettir; Schapper’in görüşleri baskın eğilimdir; bu nedenle Ocak 1846’da tartışmalar sonlandırılır. Bu arada Marx ve Engels, Şubat 1946’da Brüksel’de Komünist İrtibat Komitesi’ni kurarlar. 30 Mart 1846’da ise bu komitenin bir toplantısı[6] yapılır. Genç Marx-Engels Weitling’i bu toplantıya davet ederler. Bunun üzerine Weitling Ocak ya da Şubat 1846’da Brüksel’e geçer (Nettlau 1922, s. 386). Marx, Engels ve Weitling’in yanında Gigot, Heilberg, Seiler, Westphalen, Weydemeyer, ve Rusyalı liberal bir yazar olan Annenkow da bu toplantıya katılırlar (Brandenburg 1977, s.149).

Genç Marx ve Weitling bu toplantıda çatışırlar. Bu çatışma toplantıya katılan üç tanık tarafından yazılı olarak belgelenir (Mader 1989, s. 52). Bunlardan en çok bilineni, yukarıdaki yumruklu cümlenin de sahibi olan liberal yazar Pawel Annenkow’un 1880’de kaleme aldığı anılarında anlattıklarıdır. İkincisi ve pek bilinmeyeni, bizzat Weitling tarafından tartışmanın hemen ertesi günü, 31 Mart 1846’da, Moses Hess’e gönderilen mektuptur. Üçüncüsü ise, Engels’in, ihtilafın üzerinden 42 yıl geçtikten sonra Bebel’e gönderdiği (25 Ekim 1888 tarihli) mektuptur. Bu mektuptan ayrı olarak 1885’de, Komünistler Birliğinin Tarihi adlı makalesinde Engels, toplantıyla ilgili yaptığı değerlendirmede, Weitling’in salt “sosyo-psikolojik” (Knatz 1984, s. 34) durumunu öne çıkarmıştır.

Literatürde yaygın olarak bilinen yazılı tanıklığın sahibi Annenkow, 1880 yılında, makale biçiminde çıkan anılarından birinde “Marx’la 1846-1847 yıllarındaki[7]” (Annenkow 1971, s. 237) tanışmasını ve Brüksel toplantısında Marx ve Weitling arasında yaşanan çatışmayı anlatır. Bu anlatı Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin dikkatini çeker. Onların kendi yayınlarında böyle bir çatışmanın varlığından o zamana değin söz etmemeleri dikkate şayandır. Alman Marksistleri bu anıların Marx’la ilgili bölümünü üç yıllık bir aradan sonra, 1883 yılında Die Neue Zeit’da kısa bir önsöz ile birlikte yayımlarlar.

Liberal yazarın bildirdiğine göre, onun Marx’la tanışması, kendisinin yakın çevresi içinde tecrübeli bir avcı olmakla, iyi kağıt oynamakla ve Çingene şarkılarını çok güzel söylemekle ün yapmış birinin, Marx’a yazdığı tavsiye mektubu üzerinden gerçekleşir. Daha ilk karşılaşmalarında Marx onu, ertesi gün “o tarihlerde Almanya’da oldukça büyük bir işçi bölüğünü arkasına alan Weitling’le” (a.g.e.) yapacağı toplantıya davet eder. Marx ona, bu toplantının, eğer mümkünse işçi önderleri arasında ortak bir taktiğin oluşturulmasını karar altına alma toplantısı olduğu bilgisini verir. Doğaldır ki, Annenkow da böyle bir daveti kabul eder (a.g.e.).

Marx’ın toplantıya getirdiği yazar, “üstünkörü bir şekilde” (a.g.e., s. 238) Weitling’le tanıştırılır ve anlatımına göre, üçü birlikte küçük bir masaya otururlar. Marx elinde bir kalem, “aslan yeleli” (a.g.e.) başını, önünde duran bir tomar kağıda eğmiş bir vaziyetteyken, arkadaşı Engels bir konuşmayla oturumu açar. Engels, Annenkow’un aklında kaldığı kadarıyla, kendilerini çalışma reformuna (Reform der Arbeit) adamış erkeklerin fikirsel anlaşmazlıklarının giderilmesinin ve netleşmelerinin zaruretiyle söze başlar. O, konuşmasında “teorik meselelerle uğraşmaya zamanı ya da imkanı olmayan bütün parti üyelerine bayrak olarak hizmet etmesi için” (a.g.e.) genel bir programın hazırlanmasını önerir. Annenkow’un anlattığına göre, tam bu esnada, daha Engels sözünü tam bitirmeden, başını önündeki kağıtlardan kaldıran Marx, Weitling’e dönerek direkt olarak sorar:

Hele söyleyin bakalım bize Weitling, siz ki yaptığınız komünist propaganda ile Almanya’da bir sürü gürültü koparıp, birçok işçiyi kendi yanınıza çekerek, onları işlerinden ve ekmeklerinden ettiniz, burada hangi argümanlara dayanarak sosyal devrimci ajitasyonunuzu savunuyorsunuz ve sosyal devrimi gelecekte hangi temeller üzerine kurmayı düşünüyorsunuz? (a.g.e.).

Annenkow anılarında “bu kaba soruş tarzının, orada bulunan küçük grup içinde canlı bir tartışmaya” (a.g.e.) yol açtığını çok iyi hatırladığını belirtir. Yine onun hatırladığına göre bu canlılık çok uzun sürmez. Yazara göre Weitling, liberal ortamlardaki kibar konuşma tarzına bağlı kalmak istiyormuş gibi söze başlar (a.g.e.). Annenkow, onun tartışmaya, yüzünde belirli bir ciddiyet ve kederli bir ifadeyle başlayarak, yeni ekonomik teoriler ortaya koymanın kendi görevi olmadığını, aksine kendi misyonunun, “Fransa’da bu işe en fazla uygun olduğunu ispatlamış olanları alıp, bunlarla gençleri eğiterek gözlerini açmak, boş vaadlere inanmamalarını ve umudu sadece kendilerinde görmelerini sağlamak” (a.g.e.) olduğunu söylediğini hatırlıyor.

Annenkow’un hatırında kaldığı kadarıyla, Weitling çok konuşur; Engels’in akıcı ve anlaşılır konuşmasının aksine, onun konuşması giderek anlaşılmaz, sık sık kendini tekrarlayan, birbiriyle bağlantısız ve karmakarışıktır. O, Weitling’in içine düştüğü bu kötü durumun, önünde konuştuğu insanların sınıfsal konumu ve kültürel düzeylerinin yüksekliğinden kaynaklandığını iddia eder; çünkü ona göre şimdiye kadar Weitling’in dinleyici kitlesi, ya atölye çevresinden tanıdığı işçiler ya da gazetesinin okur kitlesidir[8]. Annenkow’a göre Weitling, aynı sınıfsal kökene sahip olmadığı insanlar önünde “düşünme ve konuşma serbestliğini yitirmişti” (a.g.e.). Yazara göre, eğer Marx öfkeyle onun sözünü keserek söylediklerine karşılık vermeseydi, Weitling belki de konuşmaya devam edecekti. Annenkow kendince, Marx’ın alaycı cevabında esası teşkil eden noktanın, “halkın mücadelesi için ona sağlam bir temel vermeden, onu kışkırtmak tek kelimeyle bir aldatmacadır” (a.g.e.) cümlesi içinde olduğuna inanıyor. Marx devam eder:

Acı çekenlerde, biraz önceki konuşmanızın konusu olan fantastik umutlar uyandırmak, onları asla kurtuluşa değil, aksine yıkıma götürür. Bilhassa Almanya’da, kesin bilimsel fikirler ve somut bir teori olmadan işçilere yönelmek, bir tarafta ateşli bir havarinin, diğer tarafta ise sadece onu ağzı açık bir şekilde dinleyen eşeklerin olduğu bir propagandayı koşullayan, boş ve insafsız bir oyunla aynı anlama gelir (a.g.e.).

Bunu söyler söylemez Marx, ani bir el hareketiyle Rus Annenkow’u göstererek, “aramızda bir Rus var” der ve konuşmasını şöyle sürdürür: “Belki onun ülkesinde Weitling, sizin bir yeriniz olabilir; gerçekten de sadece orada, saçma havariler ve anlamsız müritlerden meydana gelen başarılı birlikler kurulabilir” (a.g.e., s. 238-239). Marx’a göre “Almanya gibi uygar bir ülkede sağlam, somut bir teori olmadan hiçbir şey kurulamaz; şimdiye kadar bu işi kendi ellerine alanlar, davayı mahva götüren kuru gürültüden ve zarar verici velveleden başka bir şey ortaya koyamadılar” (a.g.e., s. 239).

Annenkow’un anlatımına göre Weitling’in solgun yanakları, Marx’ın bu konuşmasıyla birlikte renklenir, konuşması serbestleşir ve canlanır. Weitling heyecandan titreyen bir sesle “yüzlerce insanı adalet, dayanışma ve karşılıklı kardeşçe sevgi düşüncesi adına etrafında toparlayan birinin, değersiz, kokuşmuş biri olarak gösterilemeyeceğini” (a.g.e.) söyler. Ona bugün yapılan saldırıların aksine olarak “ülkenin her köşesinden gelen şükran ve minnettarlık içeren yüzlerce mektubun, kitle gösterilerinin ve beyanatların” (a.g.e.) kendisini teselli ettiğini belirtir. Kendi açısından, ortak davaya hizmet adına yaptığı belki mütevazı hazırlık çalışmasının, kendisine “getirilen eleştirilerden ve küçük kapalı odalarda dünyanın acıları ve halkın çektiği zulümden uzak olarak geliştirilen analizlerden çok daha önemli” (a.g.e.) olduğunu vurgular.

Weitling’in son sözleri üzerine Marx, hiddetle masaya bir yumruk sallayarak oturduğu yerden sıçrar, onun sözünü keserek, “Cehalet şimdiye kadar asla kimseye fayda sağlamamıştır” diye kükrer ve toplantıyı bitirir. Bu yumruk, Annenkow’a göre öyle haşindir ki, masanın üzerindeki lambayı bile titretir! Toplantı, Marx’ın yumruğu ile fiilen bittikten sonra yazar, öfke içinde odayı arşınlayan Genç Marx’ı ve diğerlerini kendi hallerine bırakarak çıkar.

Liberal Annenkow evinin yolunu tutarken, Weitling de toplantıda yaşananlar üzerine düşünmek ve ertesi gün bunları Hess’e yazacağı mektupta[9] dile getirmek için sessiz bir köşe arar. Emil Kaler’den (1887) sonra Ernst Barnikol[10] da bu mektubu, Hamburg polis arşivlerinin içinden gün ışığına çıkardığı Weitling’in kaybolduğu sanılan diğer eserleriyle[11] birlikte, Tutsak Weitling ve Adaleti adlı kitapta yayımlar.

Weitling 31 Mart 1846 tarihli mektubuna,[12] dün akşam için yeniden toplandıklarını belirterek başlar (Barnikol 1929, s. 269). Marx’ın, yanında Rus olarak tanıttığı birini getirdiğini ve bu kişinin bütün akşam boyunca tek kelime konuşmadığını yazarak devam eder. Toplantı gündemi, “Almanya’da propaganda en iyi şekilde nasıl yapılabilir?” (a.g.e.) olarak belirlenmiştir. Weitling’in anlatımına göre, toplantıya katılanlardan Seiler de aynı meseleyi gündemleştirmesine rağmen, bunun bazı hassas ve sakıncalı noktalara dokunacağından hareketle, bu akşam için bu mesele üzerine konuşmak istemediğini belirtir. “Bunun üzerine Marx, Seiler’e karşı beyhude yere saldırıya” (a.g.e.) geçer. İkisi de sinirlenirler. Marx’ın sinirlenmesi daha şiddetlidir Weitling’e göre. Sonuçta, Marx meseleyi açıklar. Weitling bu açıklamaya ilişkin kendi özetini ve yorumunu maddeler halinde sıralar:

1. Komünist partinin, [yayımlanacak eserleri] bir seçme ve elekten geçirme (Sichtung) işlemine tabi tutması zorunluluğu getiriliyor.

2. Yayımlanacak eserlere getirilen bu elekten geçirme ve ayıklama işlemi yoluyla, yeteneksiz olduğuna karar verilen kişilerin kitaplarına parasal destek sunulmayarak, onların getireceği eleştirilerin engellenmesi hedefleniyor.

3. Bu elekten geçirme işlemi, şimdi bunlar tarafından [Marx ve Engels], komünizmin çıkarı için yapılabilecek en önemli iş olarak görülüyor.

4. Öyle görülüyor ki, para babaları nezdinde otorite kazanacak güç kimdeyse, o aynı zamanda, diğerlerinin ayağını kaydıracak, onları uzaklaştıracak araçlara sahip olacak ve bunları da, muhtemeldir ki kullanacaktır.

5. Buna göre ‘zanaatkar komünizmi’ne ve ‘felsefi komünizm’e (bu ayrımlar ilk olarak Marx veya başkaları tarafından icad edilmiştir, ben bu ayrımları yapmıyorum) karşı mücadele edilmelidir; bir ahmaklık ve sersemlik olarak görülen duygular aşağılanmalıdır; sözlü propaganda lüzumsuzdur; illegal propagandanın tesis edilmesi ve propagandanın gelecekte bir kelime olarak dahi kullanılması gereksizdir.

6. Komünizmin gerçekleşmesi[13], ilk etapta söz konusu edilemez. Önce burjuvazi iktidara gelmelidir (a.g.e.).

Weitling, Marx ve Engels’in kendisine karşı şiddetli bir tartışma başlattıklarını yazar. Weydemeyer ise sakinleştirici bir konuşma yapar. Gigot[14] ve Edgar[15] tek kelime konuşmazlar. Heilberg ise belirli bir tarafta yer almadan Marx’a karşı konuşur. Son olarak da Seiler, Weitling’de “hayranlık uyandıran bir sakinlik” ve yüreğini yakan bir acılıkla konuşur. Seiler’in sesindeki bu acı, Weitling’in ifadesiyle onun “öfkesini harekete geçirir” (a.g.e., s. 270) ama Marx’ın öfkesi onunkini geçer. Sonunda her şey tam bir karmaşaya dönüşür. Weitling’in, özellikle “sadece para bulanın istediğini yazabildiği durumda” (a.g.e.), yaptıkları tartışmadan ilerletici bir sonuç çıkmayacağını söylemesine sinirlenir Marx.

Weitling, Marx’ın yayımcılar üzerindeki etkisinin, kendisinin yayım projelerini engelleyeceğini düşünür. Ona göre, Marx ve Engels bu toplantıdaki tartışmadan sonra, artık onu yazılı olarak şiddetli bir şekilde eleştireceklerdir. Kendisini, onların eleştirisi karşısında istediği gibi savunup savunamayacağını ise, bilememektedir Weitling (a.g.e.). Ona göre Marx, para olmadan kendisini eleştiremeyacaği gibi, kendisi de görüşlerini, para olmadan yazılı olarak savunamaz. Weitling’e göre Marx ve Engels, ona getirecekleri eleştiriyle, aslında kendi kendilerini eleştirmiş olacaklardır (a.g.e.). O, Marx’ın etkisinin nüfuz sahibi şahsiyetler tarafından kotarıldığını düşünmektedir. Ona göre Marx’ı gazeteye zaten “zenginler redaktör yaptılar” (a.g.e.):

Kuşku yok ki, fedakarlık yapan zenginler, desteklemek istedikleri yazıları seçme ve seçtirme hakkına sahiptirler. Bu hak bilindiği gibi onların elinde bulunuyor, bunu yapabilirler. Fakat, fakir olsa bile yazarın da bir hakkı var; bu hak, inancını paranın etkisine kurban etmeme hakkıdır. Birliğin çıkarı için, inancımı kurban etmeye muktedirim. Bu nedenle, sistem çalışmama karşı, aleyhte seslerin yükseldiğini gördüğümde, onu geri çektim. Ama Brüksel’de, benim sistem çalışmama karşı çıkanların bizzat kendilerinin, üstelik de çeviriler için büyük paralar ödeyerek, görkemli bir sistem çalışması planladıklarını duydum[16]. Bunu duyduktan sonra, ben de kendi sistem çalışmamı bitirdim ve onu yayımlayacak adama götürmeye çalıştım. Eğer bunun yayımlanması destek görmezse, kuşkusuz ki bu, amaçlanan elekten geçirme denilen işlem sayesinde kitabına uydurulmuş olur. Eşek olan ben şimdiye kadar, hepimizin sahip olduğu bütün yeteneklerimizi düşmanımıza[17] karşı yöneltir ve bu savaşta zulmü ve kovuşturmayı üstüne çeken bu özellikleri bilhassa desteklersek, iyi iş yapacağımıza inanıyordum. Halk üzerinde etkide bulunur ve esas olarak onların bir bölümünü, ihtiyaç duyulan eserlerimizin yaygınlaştırılmasında teşkilatlandırırsak, iyi bir iş yapacağımıza inanıyordum. Fakat Marx ve Engels bu görüşte değiller ve bu hususta zengin taraftarlarından destek göreceklerdir (a.g.e., s. 270-271).

Engels’in 1888’de Bebel’e yazdığı mektuba geçmeden önce, onun, 1885’de Komünistler Birliği Tarihi adlı makalesinde, Brüksel toplantısıyla ilgili Weitling değerlendirmesini aktarmak uygun görülüyor:

Daha sonra Weitling Brüksel’e geldi. Fakat o artık, kendi kabiliyeti karşısında hayrete düşen, komünist bir toplumun nasıl olabileceği üzerine netleşme arayışı içinde olan, eski naif genç terzi kalfası değildi; o artık, üstünlüğünden dolayı kendisini çekemeyenler tarafından takip edilen büyük bir adam olarak, her yerde kendisine karşı rakiplerin, gizli düşmanların, ona karşı kurulan tuzakların kokusunu alıyordu; o, ülkeden ülkeye kovalanan bir peygamber olarak, çantasında, cenneti yeryüzünde gerçekleştirmenin reçetesini taşıyan, ve herkesin bunu çalmanın peşinde olduğu kuruntusu içinde olan biriydi. Zaten Londra’dayken de, oradaki Haklılar Birliği üyeleriyle bozuştu; Brüksel’e geldiğinde ise Marx ve eşinin ona karşı gösterdikleri neredeyse insanüstü sabırlarına rağmen, kimseyle anlaşamadı ve kısa süre sonra da, Amerika’ya peygamberliğini denemek için gitti. (Engels 1964, s. 13)

1885’te böyle yazar Engels... O, Weitling‘in yukarıda aktarılan mektubuna da, 25 Ekim 1888 tarihinde (bu mektubun ilk kez Rus Marksist tarihçi Emil Kaler tarafından yayımlanmasından bir yıl sonra) Bebel’e yazdığı bir mektupta değinir. Engels kendi arşivinde bulunan bu mektubu, Bebel’in isteği üzerine ona da gönderir. (Engels 1965, s. 338). O, mektubunda önce 1840’lardaki Alman işçi hareketini üçe ayırır ve bunları birbirinden ayrı değerlendirmek gerektiğini söyler; çünkü ona göre bunların birbiriyle kesiştikleri noktalar çok azdır. Weitling’de temsilini bulan akımı Engels “nesli tükenene ya da taraftarları bizim tarafa geçene kadar, münferit bir vaka olarak kaldı –literatürde temsil edilmeyen bir dönem” (a.g.e.) biçiminde değerlendirir. İkinci akımın bir biçimiyle Hess, Grün ve diğer yazarlarda temsilini bulan “hakiki sosyalizm” olduğunu belirttikten sonra, kendisinin ve Marx’ın da üçüncü akımı temsil ettiğini yazar. Engels için “Weitlingci komünizm” (a.g.e., s. 339), kendileriyle kıyaslandığında kendi içinde tamamlanmış, bitmiş ve yazılmış bir meseledir artık.

Devamla Engels, Weitling’le kendi aralarında gerçekleşen “kopuş” üzerine değerlendirme yapar. Buna göre Marx ve kendisi, tam da yayımlamayı düşündükleri kendi eserleri için maddi kaynak bulma uğraşı içindeyken, Weitling gelir ve kendi “ütopist sistem çalışmalarını ve önceki sair büyük eserlerini (bunlar arasında, ismin e-halinin aristokratların bir uydurması olduğu ve bundan ötürü kaldırılması istenen yeni dilbilgisi çalışması da bulunur) hemen orada, araya sıkıştırmak” (a.g.e.) ister. Engels için bu eserler, planlarına göre, tam da o günlerde kendilerinin “eleştirmek ve savaşmak zorunda” (a.g.e.) oldukları eserlerdir.

O, Weitling’in mektubunun, kendilerinin argümanlarının “onun kafasında nasıl tersine çevrilmiş olarak yansıdığının kanıtını gösterdiğini” (a.g.e.) iddia eder. Ona göre Weitling, “her yerde sadece meslek kıskançlığı, sadece kendi dehasını bastırmaya çalışma, onu ‘para kaynaklarından ayrı tutma’ manevraları görüyordu” (a.g.e.). “Fakat”, der Engels, Weitling’in Hess’e yazdığı mektubundaki toplantı özetinin 5. ve 6. maddelerini değerlendirirken, “bu maddeler bizimle onun arasındaki ilkesel ayrım noktalarını yeterli bir açıklıkla ortaya koyuyor ve esas olan mesele de budur” (a.g.e.). Sonuç olarak, Engels’e göre “zavallı Weitling”, kendileri büyük Fransız ütopistlerinin eserlerini Almancaya çevirip, Lorenz Stein ve Grün gibilerin abuk sabuk haberlerine karşı bu eserleri eleştirel bir önsöz eşliğinde yayımlamak isterlerken[18], o bunda sadece “kendi sistemine karşı haksız bir rekabet gördü” (ebd., s. 340).

1846 Mayısında yollar ayrılmıştır artık. Weitling 24 Mayıs 1846’ta Bremen’den Marx’a bir mektup yazar ve manüskripti[19] ister. Alman Sosyal Demokratlarının (SPD) arşivinde bulunan bu mektubu Barnikol yayımlar:

Sevgili Marx! Ben manüskriptle ilgili I. Maier’den[20] şimdiye kadar bir açıklama almadım, bu nedenle de, sizin üç aylık derginizde veya herhangi bir yerde bunların bir özetinin yayımlanmaması gerekir. Senden birçok defa manuskriptin geri verilmesini rica ettim. Bunun en geç yarına, 25 Mayısa kadar olması gerekir, çünkü daha sonra adresimin neresi olacağı belli değil. Weitling (Barnikol 1929, s. 266-267).

Weitling’in Marx’a yazdığı mektuptan 4 gün önce, 20 Mayıs 1946’da, Hess, Weitling’den aldığı bir mektup dolayısıyla, onun içinde bulunduğu duruma ilişkin Marx’a bilgi verir. Bu mektupta Weitling’in durumunu kendine göre şöyle betimler: “O umutsuzluk içinde ve bir karara varamamakta (...). Size karşı olan güvensizliği son haddine vardı. Siz onu çılgına çevirdiniz ve o şimdi böyle olduğu için şaşabilirsiniz[21]. Ben bu hikayeye daha fazla karışmak istemiyorum” (Nachlaß Bd. II. s. 370, akt. Barnikol 1929, s. 267).

 

 

Kaynakça

Annenkow, P. W. (1971): Eine russische Stimme über Karl Marx. Die neue Zeit. Revue des geistigen und öffentlichen Lebens. Stuttgart, s. 236-241

Barnikol, E. (1929): Weitling der Gefangene und seine „Gerechtigkeit“. Kiel

Brandenburg, A. (1977): Theoriebildungsprozesse in der deutschen Arbeiterbewegung 1835-1850. Hannover

Bulduruç, S. (2009): Tarihsel Solculuğa Karşı Politik Devrimcilik. Antonio Gramsci ve Mao Zedung. Teori ve Politika 50. İstanbul, s. 55-77

Engels, F. (1965): Engels an Bebel. August Bebels Briefwechsel mit Friedrich Engels. Quellen und Untersuchungen zur Geschichte der deutschen und österreichischen Arbeiterbewegung. London/The Hague/Paris, s. 338-340

Görür, E. (2008b): Komünist Manifesto’nun Eleştirel Edinimi. Teori ve Politika 46. İstanbul, s. 109-122

Jojo, W. (1932): Wilhelm Weitling. Der Ideengehalt seiner Schriften, entwickelt aus den geschichtlichen Zusammenhängen (Dissertation). Heidelberg

Kaler, E. (1971): Wilhelm Weitling: seine Agitation und Lehre im geschichtlichen Zusammenhänge dargestellt. (1887, Hottingen/Zürich). Sozialdemokratische Bibliothek. Sammlung von Abhandlungen. Teorie und Geschichte des Sozialismus I. Band, s. 3-104

Knatz, L. (1984): Utopie und Wissenschaft im frühen deutschen Sozialismus. Teoriebildung und Wissenschaftsbegriff bei Wilhelm Weitling. Frankfurt am Main/Bern/New York/Nancy

Kowalski, W. (1962): Vorgeschichte und Entstehung des Bundes der Gerechten, Berlin (Ost)

Mader, K. (1989): Wilhelm Weitlings politische Theorie Entwicklung und Vergleich zum rezipierten politisch-literarischen Umfeld (Dissertation). München

Marsiske, H. A. (1990): Eine Republik der Arbeiter ist möglich, Hamburg

Marx, K. / Engels, F. (1951): Ausgewählte Schriften, in zwei Bänden. Band 1. Berlin

Marx, K. / Engels, F. (1964): Zur Geschichte des Bundes der Kommunisten, Berlin

Mehring, F. (1908): Einleitung zur Garantien der Harmonie und Freiheit (Jubiläums Ausgabe). Berlin, s. V- LII

Moritz, W. (1981): Wilhelm Weitling: Religiöse Problematik und literarische Form. Frankfurt am Main/ Berlin

Nettlau, Max. (1922): Londoner deutsche kommunistische Diskussionen. 1845. nach dem Protokolbuch des C.A.B.V., Archiv für die Geschichte des Sozialismus und der Arbeiterbewegung. 12. Jg. Leipzig, s. 362-391

Schraepler, E. (1972): Handwerkerbünde und Arbeitervereine 1830-1853. Die politische Tätigkeit deutscher Sozialisten von Wilhelm Weitling bis Karl Marx. Walter de Gruyter/ Berlin/New York

 



[1] Haklılar Birliği, Alman zanaatkar-işçilerinin Horlananlar Birliği’nden koparak Paris’te 1836’da kurdukları ilk bağımsız ve illegal politik örgüttür. Örgüt İngiltere ve İsviçre’de de teşkilatlanmaya gitmiştir. Haklılar Birliği üyeleri kendilerini komünist olarak tanımlarlar.

[2] Bu tartışmalarda tutulan protokoller daha sonra kaybolmuştur. Max Nettlau, tutulan protokolleri kaybolmadan önce görerek bunların bir bölümünü kaydetmiştir. Bu da 1922 yılında İşçi Hareketi ve Sosyalizm Tarihinin Arşivi (Carl Grünberg) içinde yayımlanmıştır. Nettlau’nun kaydettiği bölümler esas olarak, Haklılar Birliği içinde, devrimin niteliği ve komünistlerin görevleri üzerine yapılan tartışmalarda ortaya çıkan iki farklı politik tutumun temsilcileri olarak görülen Weitling ve Schapper’in yaklaşımlarını içerir.

[3] Londra tartışma tutanaklarının kaybolmadan önce Nettlau tarafından aktarılan bölümlerinde Schapper ve Weitling’in adlarına sık rastlandığı daha önce belirtilmişti. Bu adların dışında 6 kişinin adı daha tutanaklarda geçmektedir. Bunlardan Bauer, Moll (Marx-Engels’in Komünistler Birliğini, Schapper de dahil birlikte kurdukları Haklılar Birliği’nin lider kadroları) ve diğerleri Schapper’den yana tutum belirlerken, Krieger tartışmalarda Weitling’i destekler.

[4] Engels, Londra’daki Haklılar Birliği lider kadrolarının, Çartist Hareketin “devrimci olmayan karakteri yüzünden”, bu harekete ilk başlarda uzak durduklarını, fakat daha sonra bunların aralarındaki ilişkinin kendisi aracılığıyla kurulduğunu belirtir. Engels’e göre böylece Haklılar Birliği “Parisli komploculara” (Engels 1964, s. 8-9) bağımlılıktan da kurtulmuş olur.

[5] Weitling 17 ay boyunca, Fransız ütopistlerinin yapıtlarını eleştirel olarak incelediği ve kendi sosyal sistem teorisini geliştirdiği Sosyal Eserler’in yanında Düşünce (Zihin) ve Dil Öğretisi çalışması üzerine de yoğunlaşır. O, 1843 yılında şöyle der: “Bazıları Alman felsefesinin Komünizm öğretisini geliştirdiğini iddia ediyor, bu iddia biraz fazla utanmazcadır; Alman felsefesi, Alman kavram kargaşası dışında hiçbir şey geliştirmemiştir. Alman felsefesi tam da Alman zırvalığının özüdür” (Weitling 1971, s. 137). Burada Weitling’in hedefi Hegel felsefesidir. Bu çalışmalarını Londra’da basacak yayımcı bulamaz. Londra’daki Haklılar Birliği merkezi kadroları, bu çalışmalara maddi destek sunmalarını, eserlerin içerik olarak kendileri tarafından denetlenmesi ve onaylanması koşuluna bağlarlar. (Nettlau 1922, s. 381).

[6] Bu toplantıdan sonra 11 Mayıs 1846’da ikinci bir toplantı daha yapılır ve burada yollar kesin olarak ayrılır. Bu iki toplantı arasında daha başka toplantıların da yapıldığı düşünülmektedir ama bunlar üzerine yazılı bir belge yoktur (Marsiske 1990, s. 22). 11 Mayıs 1946’da yapılan Komünist İrtibat Komitesi toplantısında, New York’ta Halk Kürsüsü adlı bir gazete çıkaran ve Alman komünistlerini temsil eden Hermann Krieger’i (Londra tartışma tutanaklarından anlaşıldığı kadarıyla Krieger, tartışmalarda Weitling’i destekler) kınayan bir bildiri çıkarma kararı alınır. Weitling bu bildiriyi imzalamadığı için atılır (a.g.e., s. 31). Bu meseleye, toplantıların bir değerlendirmesinin yapılacağı ikinci bölümde ayrıca değinilecektir.

[7] Annenkow, Marx’la tanıştığı yılı ve Brüksel toplantısının tarihini 1847-1848 olarak yanlış hatırlar (Barnikol 1929, s. 269). O, kendi anılarında da belirttiği gibi, Marx’la tanıştığı gün, Marx onu ertesi gün yapılacak toplantıya davet eder. Ayrıca Weitling’in toplantıdan hemen bir gün sonra Hess’e gönderdiği mektup da 31 Mart 1846 tarihini taşır.

[8] Weitling’in İsviçre’deki politik çalışmalarını izleyerek Prusya devletine jurnal eden bir ajan, Annenkow’un bu fikrini paylaşmaz; ona göre Weitling “her türlü toplumsal ortama rahatlıkla giriyor ve buralarda fikirlerini ustalıkla temsil ediyordu“ (Brugger, akt. Seidel-Höppner 1961, s. 48).

[9] Genç Marx-Weitling çatışmasını belgeleyen bu önemli mektup da, ilginçtir ki yine bir Rus tarafından ilk olarak gün ışığına çıkarılıp yayımlanmıştır. Marksist tarihçi Emil Kaler 1887 yılnda, Weitling’in 1843-1844 yılları arasında bir yıla yakın hapis yattığı Zürih’te, Weitling üzerine o zamana dek ilk çalışma olan Wilhelm Weitling’in Ajitasyon ve Öğretisi adlı eserinde bu mektubun önemli bir bölümünü de ilk defa olarak yayımlar (Kaler 1971, s. 72-73).

[10] Weitling üzerine yazan farklı politik çizgilerden araştırmacılar, bir kilise tarihçisi olan Barnikol’u, belgeleri ortaya koyarken sergilediği nesnelliğinden ötürü takdir ederler (Kowalski 1962, s. 9). Yorumları saklı kalmak koşuluyla, bu kilise tarihçisinin titizlikle çalışarak Weitling’in kaybolan eserlerini ortaya çıkarması ve yayımlaması takdire değerdir.

[11] Bunlar Düşünce (Zihin) ve Dil Kuramı, Adalet, Sosyal Eser, Astronomi, Hakikat Sistemi, Evrenin Klasifikasyonu olarak Barnikol tarafından düzenlenmiş ve Hristiyanlık ve Sosyalizm dizisi altında yayımlanmıştır.

[12] Barnikol, Sosyal Demokrat Parti (SPD) arşivinde bulunan mektubun orjinalini kendisinin görmediğini, ona gönderilenin bu orjinalin bir sureti olduğunu belirtir (Barnikol 1929, s. 269).

[13] Weitling’in “Komünizmin gerçekleşmesi” ifadesi, kendisinin 1838’de yazdığı İnsanlık Ne Haldedir, Nasıl Olması Gerekir’de ve daha sonra 1848’de Marksizmin kurucuları tarafından kaleme alınan Komünist Manifesto’da da dile getirildiği biçimiyle, “somut sınıf mücadelesinin gerçek ilişkilerini, gözümüzün önünde cereyan eden tarihsel hareketi” (Marx/ Engels 1951, s. 36) tanımlamaktadır.

[14] Söz konusu kişi Brüksel’de kütüphanecidir (Barnikol 1929, s. 270).

[15] Burada sözü edilen, Marx’ın eşi Jenny’nin küçük kardeşi Edgar von Westphalen’dır (a.g.e.).

[16] Weitling burada, Marx ve Engels’in Fransız sosyalistlerinin eserlerini Almancaya çevirme planlarına gönderme yapıyor.

[17] Vurgular Weitling’e aittir.

[18] Bebel’in aynı sayfaya düştüğü bir dipnota göre, Engels’in sözünü ettiği plan (Lorenz Stein ve Karl Grün’ün eserlerine karşı yapılması düşünülen çalışmalar) hayata geçmemiştir

[19] Barnikol’a göre bu manüskriptin hangi esere ait olduğunu tespit etmek zordur. Bunlar 1845 Mayısında tamamlanmış ve Hamburg’lu yayımcı Campe’ye gönderilen, Weitling’in cezaevinde yazdığı Adalet ya da Sistem çalışmasına ait de olabilir. Burada sözü edilen Sistem çalışması, Engels’in iddia ettiği gibi ‘dilbilgisi’ çalışması değil, Sosyal Sistem çalışmasıdır (Marsiske 1990, s. 27). Eser Hamburg’da basılmayınca Weitling, Marx ve Engels’den, onların eserlerini basan yayımcıları Julius Meyer’in, bu eserleri basmasını ister. Bunu Weitling 30 Mart 1846 tarihinde Hess’e yazdığı mektupta “ben de sistem çalışmamı bitirdim ve bunu yayımlayacak adama ulaştırmaya çalıştım” biçiminde ifade eder (Barnikol 1929, s. 266).

[20] Belirtildiği gibi burada sözü edilen I. Meyer, Rempel ile birlikte Marx ve Engels’in planladıkları “üç aylık dergi yayınevi“, Alman İdeolojisi ve “Yabancı Sosyalist Yazarlar Kütüphanesi“ çalışmalarını finanse ediyor. Bununla ilgili olarak Weitling, 16 Mayıs 1846’da Krieger’e yazdığı mektupta, Marx ve Engels için şöyle der: “Ve şimdi bu faaliyete devasa meblağlar harcanırken, benim için yayımevi yok” [vurgu Weitling’e ait] (Barnikol 1929, s. 266).

[21] Vurgular Hess’e aittir.

Okunma 10724 kez