Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Öz-Sahiplik, Tarih ve Sosyalizm

Yazan

Imprints: vol. 1, no.1 (June 1996)

 

 

 

Öz-Sahiplik, Tarih ve Sosyalizm

G. A. Cohen ile Bir Söyleşi

 

Çeviri: Gülsüm Emek Aytaç

• Bugüne kadarki kariyeriniz, birincisi tarih teorisi ve ikincisi politik felsefe olmak üzere ilgi alanlarınıza göre belirgin dönemlere bölünmüş görünüyor. İlk dönem, 1978’de, analitik Marksizmi başlattığı kabul edilen, Karl Marx’ın Tarih Teorisi[1] kitabının yayımlanmasıyla doruğa ulaştı ve Marx üzerine çalışmalarda belli ölçüde bir devrim yarattı. Fakat son zamanlarda, 1972’de Nozick’in çalışmasıyla ilgili size ulaşan ilk haber, sizi değerlerle ilgili ‘dogmatik sosyalist uykunuzdan’ uyandırdığında başınıza gelen Damascene deneyiminden bahsediyorsunuz[2]. Burada politik felsefe sorularıyla yoğun ilişkili bir dönem ve her şeyden önemlisi Robert Nozick’in çalışmasıyla bir bağ kurulmaya başladı. Bu dönem, bu yıl Self-Ownership, Freedom and Equality’nin (Öz-Sahiplik, Özgürlük ve Eşitlik) yayımlanmasıyla zirveye çıktı. İlk olarak, Nozick’in çalışmasını, bir sosyalist olarak, neden bu derece zorlayıcı görmeye başladığınızı sorabilir miyiz?

Bu soruya Self-Ownership (Öz-Sahiplik) kitabının Giriş bölümünde cevap vermeye çalıştım. Cevabım, liberter yapının, bir insanın, sadece, ürettiği ürünlere kendi rızasıyla bir anlaşma olmaksızın başkalarının el koyması durumunda sömürülmüş sayıldığı, standart sosyalist sömürü kavramı temeli üzerine inşa edilebileceğidir. Liberterler bu gibi bir el koymanın herhangi bir refah devleti türünde meydana geldiğini söylerken haklıdırlar; çünkü bir yandan ürün üreticilerden devlet zoruyla alınırken diğer yandan da hiçbir şey üretmeyen insanlara dağıtılmaktadır. Bu nedenle liberterler kökeninde ilerici sömürü nosyonunu alıp, onu gerici kullanıma sokmaktadır.

• Serflerin, hiçbir sözleşme ya da anlaşma olmaksızın emeklerini onlardan alan feodal lordlara karşı verdiği mücadelede “bir kişinin emeğinin meyveleri kendisine aittir" sloganı tarihsel olarak ilerici bir slogandır. Sorun, gündemde farklı savaşlar varken Marksistler ve diğer sosyalistlerin bu sloganı bir çağ boyunca sürdürmeleridir. Temel eşitlikçi düşünce, insanların üretebilecekleri veya üretmiş olduklarına bakılmaksızın yaşamlarını karşılama konusunda eşit fırsatlara sahip olmaları gerektiğine dayanır. Sosyalistler, işçinin emeğinin meyvelerini almaması meselesi olan standart sömürü kavramının anti-eşitlikçi anlamları üzerine düşünmediler. Bu anlamları çıkarıp, onları gerici bir teoriye dönüştürerek liberter sonuçlara ulaşabilirsiniz.

Bence bu nedenle, derinlerde, Nozick’in söylemek zorunda olduklarından son derece etkilenmiştim. Ancak, Nozick’ten etkilendikten yıllar sonra bunun farkına vardım. Bu sıralarda, bilinç düzeyinde, rahatsız edici bulduğum şey, açıkça Nozick’in argümanının zorlayıcı niteliğiydi.

• Elbette Marksist argümanın öz-sahipliğe dayanıp dayanmadığını açıklamanızda Nozick’in etkisi olacaktır, ancak herhalde, Gotha Programının Eleştirisi’nde, eşitlikçi bir sosyalist bağlılığa daha uygun başka görüşler de bulunabilir.

Tabii ki. Ancak Marx’ta ve daha geniş sosyalist gelenekte, sosyalist değerlerle sorunsuz bir şekilde yan yana gittiği düşünülen, insanların kendilerinin öz-sahipliği ve bunun sonucu olarak kendi emeklerinin ürününe hakları olduğuna ilişkin derin burjuva değerlerden gereği gibi ayrılmayan sosyalist değerler keşfettik. Bu değerler, bazı tarihsel koşullarda sorunsuz bir şekilde yan yana gider; çünkü öyle ya da böyle, gerçek sefalet çeken insanlar, işçilerin akrabaları veya sadece geçici olarak işsiz insanlar olarak üretici proletaryaya ait olduğu sürece, ‘bunu ürettim, bu yüzden ona sahip olmalıyım’ iddiası ve ‘açım, bu nedenle beslenmeliyim’ iddiası arasındaki farkın pratik politik açıdan önemi yoktur. Sonuç olarak, kapitalist toplumu düzgün bir şekilde yoksul üreticiler ve kapitalist parazitler olarak bölebilirseniz, geçim talebini eşitlikçi bir temelde dayatabilen biri, aynı zamanda standart sömürü kavramı temelindeki taleplerini de dayatabilen bir üretici olacaktır.

Bu yüzden, Marksizm içinde, sosyalist değerlerin yanı sıra açıkladığım burjuva değerlerin de bulunduğu konusunda size katılıyorum, ancak burjuva değerlerin bu şekilde tanımlanmadığını söylemek istiyorum. Bu değerlerin, eşitlikçi değerlerle çeliştiği görülmüyordu ve bu değerler, sadece artık sahip olmadığımız belirli bir sosyal yapı formu nedeniyle eşitlikçi değerlerle bir arada ele alınabiliyordu.

• Ancak öz-sahiplik ilkesi yerine, sadece üretime katkıda bulunanların ondan yararlanmaya hak kazanacağı gibi daha zayıf bir hak ilkesi öne çıkarılırken Marx (ve diğer sosyalistler) okunamamış mıdır? Belki bu, ihtiyaçlara dayanan bir ilke ile eklektik bir yolla bağlanmıştır. Böyle bir hak ilkesi, kişinin emeğinin bütün meyvelerine, öz-sahiplik ilkesindeki gibi güçlü bir hak kazanma sağlamayacaktır.

Burada üç soru görüyorum. İlk olarak, kapitalizme pratik ve politik karşı koyma ve ilgili devrimci proje, böyle bir ilkeyi temel almış olabilir mi? İkincisi, Marksizme göre bu böyle midir? Üçüncüsü, böyle bir ilkede itiraz edilecek bir şey var mıdır? Bu üç soruya cevaplarım şu şekilde: İlk olarak, kapitalizme muhalefet, (yoksullarla ilgili bir ek ile birlikte) belki de böyle bir hak ilkesinden temellenmiş olabilir. Ancak, bu ikinci soruyu da cevaplıyor, Das Kapital’in ve Komünist Manifesto’nun retoriği böyle bir karmaşık ilkeye işaret etmiyor ve üreticinin hakkını alması gibi bir fikir klasik belgeler içinde güçlü olarak yer alıyor. Tabii ki Marksistler ve devrimciler, üretmeyen insanların aç kalması gerektiğini düşünmüyorlardı ancak kendi vaatlerinin anlamları üzerine düşünmemişlerdi. Son olarak hakka dayanan böyle bir ilke doyurucu olur mu? Bence hayır. Hak iddialarına karşı kuşkucuyum.

Marksistlerin hatası, ve tabii ki bu politik bir hata olmayabilir, sömürüyü standart bir şekilde temel olarak almalarıydı. Sömürü, sadece sermaye-emek ilişkisinde eşitlik ve karşılıklılığın ihlal edilmesi halinde sömürü, yani haksız yere elde etme olarak sayılır.

• Hangi durumda, sosyalizm ve eşitlikçi liberalizm arasında temel ayrımlar koyulabilir? Diğer değerlerden farklı, ayırıcı Marksist değerler var mıdır?

Alışılmış temiz ifadeleriyle, eşitlikçi liberalizm ortaklaşalık değerinden yoksundur. Benim gibi, ortaklaşalığın Marksist gelenek içinde olduğuna inanıyorsanız, bu fark vardır. Ancak ortaklaşalıktan bağımsız bir değer olan adalet açısından, sosyalist gelenekte bulunup da Rawls ve Dworkin’in yazılarında bulunmayan bir şey yoktur. Ancak ne Rawls ne de Dworkin’in, temel ilkelerinin radikal eşitlikçiliğine sadık olduğuna da inanmıyorum. J. L. Austin’in dediği gibi ‘Bir şeyi söylediğiniz bir an ve onu geri aldığınız bir an vardır.’ Hem Rawls hem de Dworkin, yola birlikte çıktıkları radikal eşitlikçiliği daha sonra seyreltmenin yollarını buldular. Son çalışmalarımın çoğunda, sosyal mevzileri ve bakış açıları liberal olduğu için, radikal eşitlikçi ilkeleri kabul etmemenin yolunu bulan bu düşünürlerin bu ilkelerinin ne anlama geldiğini yakalamaya çalıştım.

• Politik felsefe üzerine son çalışmanızda, tarihsel olarak önem taşıyan yabancılaşma ve emek süreci sorusunun vurgusu azaldı gibi. Yabancılaşma ve emek sürecine verilen önemin, sosyalist kapitalizm eleştirisinin eşitlikçi liberalizmden ayrıldığı yollardan biri olduğu düşünülebilir.

Liberterler, liberaller ve hatta John Roemer, emek sürecinde olan bitenlerin, işçi ve patron arasındaki ön sözleşmeye bağlı olduğunu vurguluyor ve emek sürecinde işçinin başına gelenlere karşı, sadece bu sözleşmenin imzalandığı koşullar adil değilse ayaklanabileceğiniz sonucuna varıyorlar. Liberterlere göre gerçekte hiçbir zaman tipik bir kapitalist toplum içinde yaşamıyorlar, liberallere göre bazen, Roemer’e göre ise her zaman tipik bir kapitalist toplum içindeler. Roemer’in emek sürecinde işçinin başına ciddi kötü şeyler geleceğini inkar etmesi gerekmez; o sadece bunun, eleştirinin uygun normatif odağını oluşturduğunu inkar eder.

Böyle bir görüşün hatalı olduğunu düşünmeye başladım. Self-Ownership, Freedom and Equality’nin 8. bölümünde Roemer’e karşı, her ne kadar üretim öncesi dağıtım, adaletsiz ve işçinin üretim sürecinde başına gelenlerin nedeni olsa da, bu durumun nedeninin işçiyi üretim öncesi dağıtım meselelerindeki eşitsizliğe düşüren kötü şeyler olduğunu savunuyordum. Şu anda, sömürü açısından temel nedensel faktörün, üretim kaynaklarının yanlış dağıtımı olmasına rağmen, normatif olarak temel adaletsizliğin, bu yanlış dağıtımın neden olduğu artı ürünün elde edilmesindeki eşitsizliğin sonucu olduğunu savunuyorum. Üretim sürecinin yabancılaşma gibi diğer negatif özellikleri, şu anki görüşümde artık daha birincil bir konuma sahip.

• Daha önce sosyalist adalet görüşü ile liberal görüş arasında bir benzerlik ileri sürdünüz. Fakat son cevabınız, sosyalistlerin bazı mükemmeliyetçi vaatlere sahip olduğuna inandığınızı ortaya koyuyor.

Sosyalistlerin, emek sürecinde yabancılaşma üzerine odaklanmış, liberallerin odaklanmamış olmasına rağmen, sosyalistlerin genellikle yabancılaşmayı mahkum ettikleri değerler Fredrick Schiller, John Stuart Mill ve diğerlerinde bulunabilir. Söylenecek bir şey şu: Sosyalistler tarafından yapılan kapitalist toplum eleştirisini liberaller yapmazlar; çünkü yabancılaşmaya bakmıyorlar ve diğer bir şey ise, liberal değerler temeli üzerinden Marksist eleştiri yapılamaz. Bunun yanlış olduğuna eminim ve liberallerin, üretim sürecinin işçiler üzerindeki sınırlayıcı etkisinde yabancılaşmanın kendisine bakmamış olmaları da aynı derece yanlış. Tabii ki sosyalist gelenekte farklı vurgular mevcut ancak ortaklaşmacılık gerçekten geleneğimizi ayıran tek değer.

Tarih ve Sosyal Teori

Karl Marx’ın Tarih Teorisi, Marx’ın tarih teorisinin bir versiyonunu hem yorumluyor hem de savunuyordu. O zamandan beri, kitabın açıklayıcılık kapsamında bir kısıtlamanın üzerinde durdunuz, insan doğasına ilişkin bakış açısının kapsayıcılığı hakkındaki şüphelerinizi beyan ettiniz ve son birkaç yıldır da onun hakkında çok az yazdınız. Bu azalan ilgi, teori hakkındaki temel şüpheleri mi yansıtıyor? Hala savunulabilir olduğunu düşünüyor musunuz?

Azalan ilginin bir nedeni, tarihsel materyalizme olan ilgimin yerini, tartıştığımız normatif soruların almasıydı. Herhangi bir zamanda odağım dar, aralığım ise son derece sınırlıdır. Tarihsel materyalizmde bir şeylerin yanlış olmasını gerektirmeyen başka bir neden ise, tarihsel materyalizmin çok çok önemli olduğunu düşünmezken normatif soruların son derece önemli olduğunu düşünmemdir. Farklı normatif yönelimlerin gerçekleşmeleri olarak kapitalizm ve sosyalizm arasında entellektüel düzeydeki mücadele, sosyalist politikanın geleceği açısından son derece önemlidir.

Tarihsel materyalizmin savunulabilirliğine gelince. Marx’ın formülasyonlarının, kapsadıkları bu kadar dar bir çerçevede (1859 tarihli Önsöz ve birkaç ilişkili ifade) toplum hakkında üretilmiş olan en aydınlatıcı formülasyonlar olduğunu ve sosyal bilimi ve tarihsel çalışmayı dönüştürdüklerini düşünüyorum. Sanıyorum içerdikleri hakikatın çok büyük bir kısmı, artık tarih bilimi ve sosyal bilim alanında ana akım çalışanlarca benimseniyor. Örneğin sınıf yapısının politik bağlılık ve kimlik için son derece önemli olduğunu sadece aptal sosyal bilimciler inkar edebilir. Ve dünyanın birçok yerinde dinin, politik bağlılık için temel olduğunu sadece aptalca katılaşmış tarih öncesi Marksistler inkar edebilir. Sınıf ile bir şeyler yapmak için dini kimliği azaltabileceklerini düşünen Marksistler aptaldır ya da kendilerini kandırıyorlardır. İşte burada Marx’tan önce kimsenin gerçekten önem vermediği bir şeye sahibiz (yani, artık duyarlı olan herkesin son derece önemli bulduğu, ancak benzer öneme sahip şeylerin de bulunduğunu kabul etmesi gerektiği sınıfın önemi).

1981’de yayınlanan ‘Reconsidering Historical Materialism’[3] (Tarihsel Materyalizmi Yeniden Düşünmek) başlıklı makalemde, Marksizmin, ‘Ben kimim’ sorusunun insanlar için önemine yetersiz düzeyde duyarlılık gösterdiğini ileri sürdüm. Tarih boyunca insanlar bu soruyu din ve ulusa dayanarak cevaplamaya yönelmiştir. Ayrıca bunun, tarihsel materyalizmin ana tezlerine etkisinin ne olduğundan tam olarak emin olmadığımı söyledim -ancak bazı etkileri olduğundan eminim. İnsan doğasının ve insan ilgisinin son derece madde dışı olan bu bütün tarafı, tarihsel materyalizmin toplum ve tarih çalışmasının bütün hikayesi olmadığını ileri sürer.

• Yani, Marksizmin normatif sorumluklukları liberal eşitlikçilik tarafından üstlenilirken, Marx'ın sosyal teorisinde, şu anda ana akım sosyal teorinin sağduyusunun zaten bir parçası olmayan, ayırt edici değere sahip bir şey olmadığını mı söylüyorsunuz?

Liberal eşitlikçiliğin, Marksizmin normatif sorumluluklarını yüklendiğini söylemedim. Liberaller, kapitalizmin, hem olası hem de arzu edilen bir sosyalist toplum lehine yıkılması gereken bir sömürü sistemi olduğuna inanmıyorlar. Normatif sorumluluğumu liberallerinkinden ayıran her şeye tümüyle inanıyorum, ancak buna inanmak için, liberallerin inanmadığı tüm normlara inanmak zorunda olduğumu düşünmüyorum. Temel normlar düzeyinde ayırt edici bir şeyin olmamasıyla, benimsenmiş normatif sorumluluklar düzeyinde ayırt edici bir şeyin olmamasını birbirinden ayırmanız gerekir.

Marksist sosyal teoriyle ilgili olarak, üretici güçlerin gelişim düzeyinin ekonomik yapının karakterini şekillendirdiği iddiasının, ekonomik yapıda şekillenen sınıf yapısının toplumun daha geniş sosyal ve politik karakterini belirlediği iddiasından çok daha güvenilir olduğunu düşünüyorum. Üretici güçlerin gelişme eğilimi tezi, modülo bir güçlü (kitlesel) nitelik olarak, doğrudur ve bu nedenle ekonomik yapının üretici güçlerin karakterini yansıttığı tezi de doğrudur. Bunun geniş çapta kabul edileceğini düşünüyorum. Sorun, ‘üstyapısal kurumların’ (ideoloji, politik bağlılıklar vb.) ekonomik yapı tarafından şekillenmesiyle ilgilidir.

Yukarıdaki ‘modülo’ uyarısını ekolojik nedenlerle yaptım, çünkü aslında, ‘üretici güçlerin gelişimi’ ile teknolojinin (‘teknik bilgi’) gelişimini değil, doğayı kullanım değerine dönüştürme gücünün gelişimini kastediyorsanız, bence bunu kastetmeniz de gerekir, tabii ki, dünyada insanlar için kâr üretmek üzere gerekli araçların tükenmesi halinde üretici güçlerin gelişiminde de gerileme olur.

• Tarihsel materyalizme alternatif bir sosyal teori olarak bir aday da rasyonel seçim teorisi. Analitik Marksizm içinde programatik olarak rasyonel seçim teorisinden yana olan Elster ve daha çekinik olarak Przeworski ve Roemer var, ve rasyonel seçim teorisinin iddialarına daha şüpheci yaklaşma eğiliminde olan siz ve Erik Wright varsınız. Şu anda bu iki teori arasındaki ilişkiye nasıl bakıyorsunuz?

Rasyonel seçim teorisinin tarihsel materyalizme bir alternatif olduğunu düşünmüyorum. Hiçbir sosyal teori, teorinin taşıyıcılarının karar alma sorunlarıyla yüz yüze geldiğini ve bunları çözdüğünü inkar edemez ve taşıyıcıların bu sorunları ele alış şeklinin, tarihin gidiş yolu için tayin edici olduğunu da inkar edemez. Demek istediğim, sorun rasyonel seçim teorisinin geçerli olup olmaması değil, verili bir ortamda onu uygulamak için bireysel düzeyde olup bitene dair yeterince bilgi sahibi olup olmadığımız.

Fizik öncesi kimyayı ele alalım. Kimya, Lavoisier oksijeni keşfetmeden ve fiziksel kimyaya (bununla kastım atomun yapısından kaynaklanan bir kimya) geçişte onu kullanmadan önce de bulunuyordu. Kimya fiziksel hale gelmeden önce herkes sodyum ve klorun tuzu meydana getirdiğini biliyordu, ancak hiç kimse bu gerçeğin altında yatan yapı hakkında bir şey bilmiyordu. Mikroyapısal bir hesaba sahip değillerdi. Rasyonel seçim kuramcıları, analojik olarak mikroyapısal hesaplar sunuyorlar. Bazen gerçekten aydınlatıcı oluyorlar; çünkü taşıyıcıların kafasına doldurdukları şeyler bağımsız olarak doğrulanabiliyor ve dışarıya çıkanlar oldukça şaşırtıcı şekilde içeri girenlerle ilgili oluyor (ölçeğin etkileri, kişiler arası etkileşimler, stratejik sorunlar, oyun teorik ikilemler vesaire nedeniyle). Diğer zamanlarda açıklayıcı değil çünkü kuramcılar, taşıyıcıların kafalarını, sadece onlara yaptıkları seçimleri yaptırmak için orada olması gereken post hoc zırvalarla dolduruyorlar. Bu yüzden rasyonel seçim kuramcıları bazen aydınlatıcılar, fakat bazen de aydınlatıcı olmayan mikroyapıyı resme sığdırmaya çalışıyorlar. Ancak hiç şüphem yok, mümkün olduğunda, açıklayıcı bir kişisel karar mikroyapısına sahip olmak her zaman caziptir. İşlevsel açıklama ile ilgili tartışmada Elster’e karşı savunduğum şey, tümüyle, nasıl olduğunu söyleyemesek de sodyum ve klorun tuzu oluşturduğunu bilebileceğimiz iddiasına benzer bir iddiaydı. Tarihte, ekonomik yapının üretici güçleri geliştireceği için asıl yol olduğunu mantıklı bir şekilde açıklamaya yardımcı olmak için doğruymuş gibi bir mikrohikaye anlatmaksızın, modellere sahip olabileceğinizi gösterdim.

Karl Marx’ın Tarih Teorisi’nde ve sonraki yazılarınızda, işlevsel türden makroskopik açıklamaların mikro düzeyde çeşitli olası ayrıntılandırmalara tabi olduğunu ileri sürdünüz. Şu anda hangi türden ayrıntılandırmaları tercih ediyorsunuz ve rasyonel seçimin bunlarda oynadığı bir rol var mı, varsa ne?

Evet, şans-çeşitlilik-sosyal seçim tipi bir ayrıntılandırmaya sahip olduğunuzu düşünün. Örneğin insanlar, her türlü çılgın irrasyonaliteleri vesaire içerebilecek çeşitli nedenlerle, çeşitli üretim birimleri geliştiriyorlar ve bunlardan bazıları hayatta kalıyor bazıları kalmıyor. Ve birimler hayatta kalıyor veya hakim olan yapısal sınırlamalar nedeniyle yıkılıyor. Milton Friedman’ın, şirketlerin neden kâr peşinde olduğu ile ilgili (basitçe yıkılmayanlardan biri olan) teorisi buna temel bir örnek olarak verilebilir. Bana bunun rasyonel seçim teorisinin bir uygulaması olup olmadığını, ya da onunla uyumlu olup olmadığını veya onunla çelişip çelişmediğini açıklarsanır, tercih ettiğim ayrıntılandırmalar ve rasyonel seçim teorisi arasındaki ilişki ile ilgili sorunuza cevap vermeyi deneyebilirim.

• Örnek son derece ilgimi çekti, çünkü tek işe yarayan ayrıntılandırmanın sosyal seçimci olan olduğunu düşünüyorum. Ancak bunun sizin tercih ettiğiniz ayrıntılandırma olmadığını anladım. (Will Kymlicka ile birlikte 1988 tarihli makalenize dayanarak[4] Tercih ettiğiniz ayrıntılandırmanın ‘amaçlı öncelik’ –insanların, üretim ilişkilerini, gelişen üretici güçlerin etkisine sahip olabilecekleri şekilde değiştirdikleri fikri olduğunu düşünüyordum. Bana, tarihsel sürecin asıl itici gücüne yönelik bir amaçlı açıklama biçimine dönüş yaptınız gibi gelmişti.

Konumumu yanlış tanımladığınızdan eminim. Bu tartışmalarda, en umut verici ayrıntılandırma biçiminin bir tür olasılık çeşitliliği ve sosyal seçim olacağı iddiasıyla çelişecek bir şey söylediğimi sanmıyorum. İnsan varlığının rasyonalitesi çeşitlilik düzeyinde değil seçim düzeyinde devreye girecektir.

Çok basit bir örnek ele alalım: Diyelim ki ABD’de matematiksel araştırma modelinin askeri ilişkiye sahip bir çalışma yönünde şiddetli bir eğilim gösterdiğini gördünüz. Çoğu metamatikçinin entelektüel olarak ilgi çekici buldukları matematik araştırmasını sürdürdüklerini düşünebilirsiniz ancak bu alana yatırım yapanlar orduyla ilgili çalışma yapanlardır. Bunu birtakım sosyal seçim süreçleri olarak göstermeye çalışsaydınız ve diyelim ki matematikçilerin yüzde 30’u kaynak aldıkları çalışma alanını gerçekten kendileri seçiyor olsaydılar, bu şekilde göstermekten vazgeçmezdiniz. Bu şekilde, mekanizmanın çeşitlilik kısmına, yapısal bir sınırlamaya kadar bir bilinç ayarı öğesi katarak işlevsel bir açıklamayı amaçlı bir açıklamaya indirgediğiniz tam olarak doğru değildir. Bilinç ayarı yüzde 80'den sorumluysa bile bu fark yaratmayacaktır. Bu çalışmalarının karakterinden kaynaklanıyor, amaçlarından değil.

Sosyalizm, Piyasa ve Rawls’ın Sınırlılıkları

• Analitik Marksizm son zamanlarda köklü geleneksel reforma ilişkin en az iki etkileyici önerme üretti: Roemer’in A Future for Socialism’i ve Van Parijs’in Real Freedom for All’u[5]. Paylaştıkları bir özellik de eşitlikçi toplum mühendisliğinin bir enstrümanı olarak piyasayı benimsemeleri. Piyasanın sosyalizm doğuracağını düşünüyor musunuz?

‘Doğurma’ kelimesi üzerine bir dakika düşünmeme müsaade edin. Van Parijs’e göre piyasa, sosyalizmi ‘doğurur’, onu bir varlık haline getirir. Ancak Roemer’e göre piyasa, sosyalizmi bu anlamda ‘doğurmaz’: Piyasa daha çok gerçekleşmiş sosyalist toplumun bir özelliğidir. Van Parijs, kapitalist bir piyasa idaresi altında üretkenliğin, insan etkinliğinin kaybolan bir bölümü olan çalışmanın karşılığının ödenmesini sağlayabileceğini düşünüyor ve böylelikle kapitalizm yoluyla komünizme yaklaşıyor. Ancak hakkında gerçekten belli bir fikir sahibi olabilecek kadar Van Parijs’in projesi üzerine çalışmadım.

Roemer hakkında bir şey söyleyeyim. Bütün piyasa biçimlerinin -Joseph Carens tarafından Equality, Moral Incentives and The Market kitabında[6] tanımlanan son derece ütopyacı biçimi bir kenarda tutarak- eşitsizlik ürettiğini düşünüyorum. Çünkü piyasa etkileşimi rekabeti içerir ve bu kazananlar ve kaybedenler olacağı anlamına gelir. Artık kaybetmek yıkıcı olmak zorunda değil, çünkü bir finansal yardım önlemi alabilirsiniz, kazanmak ise devasa olmak zorunda değil, çünkü vergi önlemi alabilirsiniz, ancak bu işlemin de kendi sınırları vardır. Bir dereceye kadar eşitsizlik olmaksızın piyasa yoktur.

Roemer’in piyasa sosyalizmi, ustalıkla ve radikal bir şekilde piyasa eşitsizliğini azaltır; çünkü iki farklı dolaşım önerir: biri yatırım satın almak için, diğeri tüketim malları satın almak için; bu iki dolaşımın karşılıklı dönüştürülemezliği, Roemer’in piyasasının ürettiği eşitsizlik derecesi üzerinde son derece azaltıcı etkilere sahiptir. Piyasasız nasıl ilerleyeceğimizi bilmiyoruz, bir derece eşitsizlik üretecek biçimler olmaksızın nasıl ilerleyeceğimizi bilmiyoruz. Eşitliği nasıl sağlayacağımızı bilmiyoruz. Şu anda nasıl yapacağımızı bildiğimiz en iyi şey Roemer’in tasarladığı türden bir şey.

Roemer’in tasarımı kapitalizmin herhangi bir türünden büyük oranda üstün olduğu için, içerdiği eşitsizlik kalıntısından yakınma perspektifinden yoksunluk gösterecektir. Piyasaların her zaman eşitsizlik ürettiği iddiasına yüklediğim nitelik, Joseph Karen’in ‘ütopyacı politik-ekonomik teori üzerine bir deneme’ alt başlıklı kitabıdır. Bu kitap, tamamen kapitalist olan, ancak eşitliği sağlamak üzere gelirin, bir vergilendirme şeması ile yeniden dağıtıldığı bir sistem sunuyor. Sistem, özel sosyalist kurumlar içermiyor –kapitalistler var, çalışanlar var- ancak hiç kimse işini para kazanmak amacıyla yapmıyor. Herkes ne yapıyorsa kendi sosyal katılımını sağlamak amacıyla yapıyor. Sosyal katılımın ölçüsü, kazandığınız paranın miktarı, ve kişisel faydanızın ölçüsü, gerçekte kazandığınız (ancak elinizde tutmadığınız) paranın piyasada yükselirseniz kazanabileceğiniz paraya oranı.

Ayrıca Roemer’ci tasarımların ve piyasa eşitsizliği eğiliminin azaltıldığı tüm piyasa sosyalizmi formlarının belirli bir ethos gerektirdiğini düşünüyorum. Aksi takdirde ürettiği eşitsizliğin azalmasıyla birlikte piyasanın kendisinin dinamizmi de azalacaktır. Bu, yasalı eşitlik normlarıyla sınırlanmış bir piyasada, aynı dinamizmi ancak bir derece sosyal sorumluluk varsa elde edebileceğiniz anlamına gelir. Varsayıma göre ‘bunu sadece para için yapıyorlarsa’, ortalama gelirin elli katını yapacakken daha az enerji ile üç katını yaparlar.

Eşitlikçi bir ethos ihtiyacı ile ilgili bu nokta, John Rawls’ın adalet teorisi eleştirimin temelinde yatıyor. Bu eleştiri, onun güç ve zenginlik teşviklerine karşı hoşgörülü yaklaşımını hedefliyor. Ben maddi teşviklerin sadece gözü yüksekte olanların kendilerini eşitliğe adamadıkları ölçüde gerekli olduğunu söylüyorum: Eğer adasalardı bu teşvikleri talep etmezlerdi. Teşvike gereksinim duyup duymamaları toplumu yöneten ethos’a bağlıdır. Gelecekte yapmak istediklerimden biri de bu ethos sorununu açımlamak: her zaman yapının asıl önemli mesele olduğunu düşündüğümüz için, toplumun hem adalet hem de genel sosyal yaşam karakteri açısından önemli olan moral atmosferini ihmal ettik.

• Eşitliğin piyasanın dinamizmini düşürebileceğine dair bu kaygı, daha fazla ekonomik büyüme arzusu ile ilgili şüphesi olan birini endişelendirmeyebilir. Piyasanın dinamizminin azaltılması gerekebilir.

Hayır, bu düşünce şeklinin anlaşıldığını sanmıyorum. Ekonomik büyüme ile, dönüştürülen kaynak girdilerinde bir artışı kastediyorsanız, sınırsız ekonomik büyümeye tabii ki karşı çıkmamız gerekir. Ancak eğer büyümeyi birim kaynak girdisi başına kullanım değeri üretiminde artış olarak ölçüyorsanız herkes ekonomik büyümeden yana olmalıdır.

Herhangi bir ekonominin ve bu nedenle bir piyasa ekonomisinin de içinde işlediği bir ekolojik sınırlama olmalıdır. Ekolojik sınırlama ne üretilebileceğini ve nasıl üretilebileceğini belirler. Üretilenlerin nasıl zekice, nasıl verimli bir şekilde bu sınırlar dahilinde üretileceğine karar vermez. Günümüz dünyasında teknolojik büyüme doğrultusu bilgisayar devrimidir. Bilgisayar aktivitelerinin çoğu çok az enerji tükettiği için bunun büyük bir kısmı kendi doğasında ekoloji ile dost, ancak aynı zamanda karşılaştığımız ekolojik sorunların üstesinden gelmek için kullanışlı da. Geleneksel tarzda artık büyümememiz gerektiğine inansak bile üretimde verime önem verdiğimiz derecede verimli üretim için teşviklere de önem vermemiz gerekir. Sırf çok fazla üretmek istemiyoruz diye günde sekiz saat verimsiz bir şekilde çalışmak ister miyiz? Elbette günde sadece dört saat verimli bir şekilde çalışmak ve daha fazla boş vaktin keyfini çıkarmak daha iyidir. Asıl sorun dört saatli toplumun eşitlikçi bir formda meydana gelip gelmeyeceğidir, bu şekilde eşitlikçi toplumun reddettiği parasal teşviklerin yerini yeni türden teşviklerin alması gerekir.

Dünyada maddi anlamda standartların altında yaşayan çok fazla insan olduğu için, insanların, insani ihtiyaçları karşılamanın daha ucuz ve daha iyi yollarını keşfetmesini isteriz. Eğitim alamayan milyarlarca insana eğitim sunmak için eğitimin daha ucuz olmasını isteriz. Bu ilerlemeler yaratıcılık gerektirir ve hiç şüphe yok ki, insanları yaratmaya iten şeylerden biri çok para kazanma beklentisidir. İnsanların yarattıklarından kazanabilecekleri para miktarını azaltırsanız ve böylece bu dürtüyü azaltırsanız daha az yaratım olur ve bu nedenle insanlığı sefalet ve geri kalmışlığından kurtarabilecek araçları elde etmek daha uzun zaman alır.

• Az önce söyledikleriniz klasik Rawls’çı argüman gibi geliyor. Daha önce Rawls’ı eleştiriyor görünüyordunuz…

Rawls’ı, ne düzeyde eşitsizlik olduğunu ve zengin insanların ne kadar çıkarcı olduğunu dikkate almayan konumu noktasında eleştiriyorum. Görüşleri, toplumun geniş ve stratejik kesimleri, maddi durumu en kötü olanların durumunu olabileceğinden daha kötü hale getirecek şekilde bencilce teşvik edilirse o toplumun eşit olabileceğini kastediyor. Eşitsizliklerin, en kötü durumda olan insanların durumlarını iyileştirmek adına gerekli olup olmadığına göre gerekçelendirildiği Rawls’çı ilkeyi eleştirmiyorum. Aramızdaki sorun bu ilkenin uygulanması ile ilgili. Eğer zengin insanlar, eşitsizlikler kaldırıldığında yapacakları kadar çarka omuz vermeyi göze alamadıkları için eşitsizliği gerekli hale getiriyorlarsa, bu durumda, fark ilkesinin kendisinin önünde davranışlarının eleştirilebileceğini iddia ederim. Rawls’ın bunu görememesinden şüphe duyuyorum.

Aynı noktaya biraz farklı bir açıdan yaklaşılabilir. Fark ilkesinin, sadece temel toplum yapısına (‘temel yapı’ ile Rawls bazen yaptığı gibi toplumun zorlayıcı yasalarını kastediyorsa) değil ayrıca toplumun ethos’una da uygulanması gerekir. Aynı temel yapılara sahip ancak, bir toplumdaki ethos daha eşitlikçi olduğu için biri diğerinden daha eşit olan iki topluma sahip olabilirsiniz. Sonuç olarak insanların, (hangi nedenle olursa olsun) sadece bazı insanların yapabileceği türden özelleşmiş bir işi yapmak için öyle büyük havuçlara sahip olması gerekmez. Rawls’a göre bu iki toplum, adalet sadece temel yapının bir niteliği olduğu için eşittir, ancak bana göre bu doğru değil: bir toplum, bu toplumun vatandaşlarında eşitlikçi adalete güçlü bir bağlılık olduğu için daha büyük bir adalet gösterir.

Ayrıca Rawls bazen temel yapıyı insanların yaşamları için en önemli düzenlemeler olarak tanımlıyor, ancak bir toplumun temel zorlayıcı noktalarının insanların yaşamlarını belirleyen şeyle aynı olduğu doğru değil. Bu noktada Rawls’a feminist bir eleştiri de kesinlikle getirilebilir. Aile yapıları genellikle zorlayıcı bir yasa şeklinde değildir (ya da öyle olmaları gerekmez) buna karşın hâlâ güçlü bir şekilde insanların yaşamını belirlemektedirler. Devasa adaletsizlik, eşitsizlik ve insani yozlaşma yaratabilmektedirler. Fakat Rawls’ın kendi ilkesi ile ilgili çalışması zorlayıcı yapının ötesine geçmediği için çalışmasında bu adaletsizliklere değinilmiyor. Bir kez daha ethos insanların değerleri ve davranışları açısından kesinlikle merkezi bir noktada yer almaktadır.

• Fakat Rawls’a hakkını vermek gerekirse Adalet Teorisi’nin birçok bölümünde ve diğer yazılarında iyi düzenlenmiş bir toplumun vatandaşlarının adalet ilkelerine göre davranmaya güdüleneceğini varsayıyor.

Evet bu doğru ve Rawls eleştirimde bunu kullandım çünkü bunun bir tutarsızlık olduğunu düşünüyorum. İlkelere göre davranmaya güdülenirler dese de, ilkelerin, insanların davranışlarına dışsal olan, davranışın kendisinin saf çıkarcılık tarafından belirlendiği sınırlar şeklinde yasa haline gelmesinden oldukça memnun.

• Ortaklaşalık hakkında daha önce söylediklerinize geri dönersek, bu eşitlikçi ethos ortaklaşalığa göre daha merkezi bir konumda mıdır?

Modern koşullar altında evet, ancak eşitlik gerektiren en genel formunda imza ortaklaşalığı ile değil, çağdaş koşullarda merkezidir. Artık yasal hiyerarşik ilişkilere inanamayız.

• Yani, sosyalizm düşünceniz bu ortaklaşalık düşüncesi ile liberal eşitlikçiliğin bir alaşımı mı?

Evet öyle. ‘Basit bir ticari üretim’ toplumu düşünün, burada (1) insanlar yetenek bakımından yaklaşık olarak eşit olsunlar, (2) benzer miktarlarda toprak sahibi olsunlar, (3) kamusal işlevleri kimse diğerinden fazla işe gelmeyecek şekilde yeterli düzeyde benzer olsun ve (4) bu bağımsız üretici-tüccarlar arasındaki zenginlik farkı çok büyük olmasın. Şimdi bu oldukça eşit bir toplumdur, ancak kesinlikle sosyalist toplum değildir çünkü sosyal etkileşimleri yöneten bir piyasa ilkesi vardır. Hiç kimse diğer insanlardan karşılık beklemeksizin o insanlar için bir şey yapmadıkça o toplum sosyalist bir toplum değildir.

• Elbette bu, siz ve piyasanın yaklaşık olarak bir objektiviteye ulaşabilmek için mülkiyet ilişkileri ile donatılabilecek nötr bir mekanizma olduğunu düşünen Roemer arasında büyük bir farka işaret ediyor, değil mi?

Bunun Roemer’in tam tanımı olduğunu düşünmüyorum, çünkü A Future for Socialism’de (Sosyalizm İçin Bir Gelecek) ortaklaşalığın yokluğunun rekabetin bir sonucu olduğunu onaylıyor. Piyasanın, birinin arkadaşına bağlılığı temelinde değil, kişisel olmayan para bedeli temelinde katılımı güdülediği görüşümü destekliyor. Ve bununla birlikte önermesinin benzer olarak soldan eleştirisini göz önünde tutarak aşağıdaki çarpıcı sorunları açıklıyor: ‘Kapitalizmden sonra, piyasa sosyalizminin bazı türlerinden daha iyi olan, uzun süreli sosyalist bir hedefe yaklaşan, ileri bir aşama var mı?’[7]

‘Hayır, böyle bir ileri aşama yok’ cevabını vermekle haklı olduğunu ve benimle onun arasına çizmeye çalıştığınız karşıtlığın, farklı entelektüel girişimleri karıştırdığını düşünüyorum. Roemer ekonomist olarak akla yatkın, kavranabilir bir gelecek için istenebilir ve olanaklı olan ile ilgilenirken ben bir filozof olarak şu an nerede olduğumuza bakmaksızın toplum biçimlerinin temel karakteristikleriyle ilgileniyorum.

• Ancak bu projeniz günlük politikadan tamamen ayrıldığınızı gösteriyor…

Bu doğru değil. Ben, insanları inanmaları halinde eyleme geçirecek bir idealden, kapitalist ideoloji ve kapitalist fikirlere karşı savunulması gereken bir idealden bahsediyorum ve bu ideali savunuyorum. Ve harekete geçmek için yaptıklarımla ilgisi az önce Roemer’den yaptığım alıntıda ortaya koyuluyor. Çünkü yalnızca ileride elde edebileceğimiz en iyi şeyden değil, uzun süreli sosyalist hedefe yaklaşan bir süreçte kapitalizmden ileri adımdan bahsediyor. Uzun süreli sosyalist hedef, ona şimdi ulaşmak için mücadele edebileceğimizden dolayı değil, uzun süreli oyunun adına dair bir anlayışımız yoksa, az sayıda insanın Roemer’in tanımladığı türden kısa süreli hedeflere erişmek için mücadele edeceğinden dolayı önemlidir.

• Fakat ortaklaşalığa yapılan vurgu sadece bu uzun süreli anlamda mı önemli? Bu, bir bakıma, sizin Marx’ın düşüncesindeki komünizm kavramına karşı adayınız mı?

Hayır. Bence Thatcherizm’in, toplumumuzun yaşam kalitesini hiçe sayarcasına, büyük kazanımlarından biri İngiltere’de ortaklaşalık anlayışını azaltması olmuştur, ancak İngiltere Thatcher iktidara gelmeden önce kapitalist bir toplumdu. Örneğin Attlee hükümeti [İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan İşçi Partisi Hükümeti] yönetiminde daha fazla ortaklaşalık anlayışına sahip kapitalist bir ülkeydi. Yüksek mevkilerdeki –sosyalist olmayanlar bile ve astronomik ücretler ödenmese de- insanlar çok çalışıyordu, çarka omuz veriyorlardı, çünkü belirli bir sosyal işleve hizmet ettiklerine inanıyorlardı. Ülkenin savaştan kurtulmasına yardımcı olduklarına inanıyorlardı. Ve sosyalist olmayan bu insanlar, yeni bir toplum biçimi inşa ettiklerine inandıkları için bunu yapıyorlardı. Kapitalist bir toplum çerçevesi dahilinde bile bu ortaklaşalık değeri insanlara olağanüstü düzeyde yarar sağlamıştır.

Politika ve Sol Entelektüelin Rolü

• Önceki konuşma şu veya bu şekilde size sormak istediğimiz bir konuya geldi: Sol entelektüelin rolü. Yakın geçmişte bazı noktalarda bir akademik sosyalist olmak, yani adalet ve sömürü ile ilgili sorularla ilgilenmek ile politika pratiği arasındaki bağ çok daha fazla belirgindi. Bu iki şeyin bağlandığı oldukça açık yollar vardı. Ancak şimdilerde bu bağın belirginliği şöyle dursun, bu gibi sorularla ilgilenenlerin politik pratik alanında ne yapması gerektiği bile açık değil. İşçi Partisi veya Yeşil Parti ya da başka bir politik oluşumun politik pratiğine yaklaşımınız nasıl?

Sorunun önermesine kesinlikle katılıyorum. Daha önceki anlattıklarımla, yani üretimi yapan ile ihtiyacı olanın geçmişte denk düşmesi ve şu anda ayrılması ile ilgili olarak, seçim gücünün ve sosyal gücün, haklı olana kolayca denk düştüğü bir konumdan, artık öyle olmayan bir konuma uzun süreli bir kayma mevcut.

Meseleyi kabaca ele alırsak, yüzde 80’i yoksul ve yüzde 20'si zengin bir topluma sahipsek, eşitliği sağlamak için bir devrim yapmak üzere çoğunluğu toplayabileceğimizi düşünebilirsiniz. Ancak yüzde 80’i zengin ve yüzde 20’si yoksul bir topluma sahipsek bunu düşünmek çok kolay olmayacaktır. (Potansiyel) gücün ve hakkın şu anda sahip olduğumuza denk gelecek şekilde tasarlanabileceği bir konumdan hareket ettiğinizde, İşçi Partisiyseniz bir seçime sahipsiniz. Toplumun, haklı olanla bir zamanlar olduğu gibi maddi ilgisi olmayan kesimlerine haklı olanı öğütleyebilirsiniz, ki bu da belirli bir karizma ve ilham verici bir duruş gerektirir, ya da Blair’in yaptığını yapabilirsiniz, bu da bunun tam zıddıdır. Yani, şu anda hitap ettiğiniz birçok insanın görece ayrıcalıklı konumunu tehlikeye atmaksızın geçmişte umut duyduğunuz kadar geniş bir çoğunluğu toplamak amacıyla partinin bildirgesini bozarsınız.

Evet, İşçi Partisinin sosyalist bir bakış açısından yapması gerekenin bir kısmı ve parti içindeki sosyalistlerin yapması gereken, ilkeli bir savunmaya daha çok bağlanmaktır. İnsanların zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmadığında, onlara hiçbir şeyleri olmamasının yanlış olduğunu söylemeniz gerekmiyor, ancak birilerinin hiçbir şeyi olmadığı bir toplumda kaybedecek çok şeyi olan insanlar olduğunda, onları harekete geçirmek için bu konumun yanlışlığını vurgulamanız gerekir.

• İşçi Partisine önderlik ediyor olsaydınız –az önce söylediklerinize göre akıl yürütme yapıyorum- Thatcherizm’den beş yıl daha kaçınma ihtiyacından dolayı sosyalizmin ahlaki gerekliliklerinden vazgeçmeyi nasıl ele alırdınız?

İşçi Partisinin lideri olsaydım, (İşçi Partisinin sosyalist olmayan şimdiki liderliğinin yaptığı göz önünde tutulursa, benim gibi birinin yapması doğru olan şey açısından bu soru farklı bir soru) hem kralcılarla (muhafazakarlar) mücadele etmeyi hem de sosyalist düşünceyi canlı tutmayı akılda tutmak zorunda olurdum. Bu iki hususu, kamusal söylemimde dengeleme yolum ile, İşçi Partisinin lideri olmayan bir sosyalist olarak, şimdiki dengeleme yolum zorunlu olarak farklı olurdu.

Bir İşçi Partisi Hükümeti seçilirse, büyük bir hayal kırıklığı yaratması uzun sürmeyecektir. Değişmez yeniden dağıtım karşıtı sorumluluklarıyla birlikte, karşılaşacağı objektif durum, insanların umutlarının karşılanmasını imkansız kılıyor. Seçimin öncesinde soldan bir eleştiri sürdürülürse, hayal kırıklığı meydana geldiğinde sol eleştirinin daha fazla gücü olacaktır.

• Politik hareketlerle temas halinde olmamak gerekli ise, sol entelektüellerin işlevlerinden birinin de sosyalist değerleri canlı tutmak olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet ama sosyalizmin hiçbir zaman uygulanamayacağı düşünülüyorsa değil. Bu, mümkün olup olmadığını umursamadığınız anlamına gelmez. Bunun olanaklı bir insan ilişkisi biçimi olduğuna inanmanız gerekir. Aksi takdirde ona övgüleriniz açık bir şekilde dürüst olmaz. Sağcı olsalar bile herkesin eşit ve ortaklaşa şekilde birlikte yaşamasının güzel bir fikir olduğuna herkes katılabilir. Anti-sosyalist olmak için sadece, isteseniz bile bunun imkansız olduğuna inanmanız gerekir.

Fakat, dediğiniz gibi, sosyalist bir toplumu mümkün kılan şeylerden biri de eşitlikçi adalete bağlılıktır, sonra bu objektif durumun bir parçası haline gelir. Gerçekçiliği, düşüncenin, topluma yayılırsa uygulanabilir olacağı şeklinde canlı tutulması olarak tasvir edebilirsiniz.

Böylece fikrin egemen olması için gerekli olan şey insanların ona inanması olduğu için, fikri canlı tutmanın dünyeviliğini doğrulayabilirsiniz.

• Bu sizin konumunuzu mu tanımlıyor?

Çok iyi bir şekilde. Birkaç yıl önce politik etkinlik hakkında beni şaşırtan bir şeyin farkına vardım. Her zaman, politik etkinliğin grev hattına gidip insanlarla konuşmak ve politik etkinlik olmayan ancak onunla bazı karışık ilişkileri olan entelektüel etkinliğin ise kitap yazmak, televizyonda görünmek ve benzeri olduğunu düşünmüştüm. Daha sonra bu zıtlığın ne kadar aptalca ve gülünç olduğunun farkına vardım. Bir keresinde televizyonda ‘Kapitalizme karşı’ adlı yirmi dakikalık bir konuşma yaptım ve yaklaşık 200.000 insan izledi. Bu muhtemelen entelektüel bir etkinlikti ancak aşağı iner ve bir grev hattında altı insanla konuşursanız bu ‘politik etkinlik’ olarak sayılır. Orada sokaklarda olmayan bir entelektüel olarak sürekli üzgün hissederdim, ancak bu bakış açısından, sokaklarla ilgili sorun orada gerçekte çok fazla insan olmayışı! Sosyalist bir bakış açısından, zamanımı en iyi kullanacağım alanın, fikirlerimi geliştirmek ve onları hem akademik hem de akademik olmayan yollarla ilgi çekici şekilde açıklamaya çalışmak diye düşünüyorum.

Önümüzdeki Yol

• Sohbetimiz ışığında son olarak çalışmalarınızın şimdi nereye doğru ilerlediğini söyleyebilir misiniz? Kariyerinizin bir sonraki evresinde önünüzde ne var?

En son kitabımda bulunmayan, Nozick'ten çok Rawls ile ilgili yaptığım pek çok normatif çalışma var. Bunlar Nisan ve Mayıs 1996’da Edinburg’da Gifford konferanslarında ayrıntılı olarak ele alınacak ve daha sonra kitap olarak yayınlanacak. Burada bahsettiğim yapı ve ethos temasının, gelecekteki çalışmalarımda önemli olacağını düşünüyorum.

Bu konuda biraz endişeliyim çünkü genç bir Marksist olarak hor gördüğüm şeylerden biri sosyalizmin insan kalbinin dönüşümünü gerektirdiği görüşüydü. Artık Hıristiyanlığın Marksizme, Marksizmin bir insanın diğerine davranışı sorununa yeterince derin bir düzeyde eğilmediği yönündeki itirazında haklılık payı olduğunu düşünüyorum. Toplum için optimum zorlayıcı yapı ile, sadece belirli bir mesafeye kadar ilerleyebilirsiniz. Toplumların nasıl organize edileceği hakkındaki modern ekonomik düşüncenin merkezindeki teşvikler sorunu bunu kanıtlamaktadır. Bu sorunun varlığı, eskiden güçsüz bir iddia olduğunu düşündüğüm, gerçek bir eşitlikçi toplum meydana getireceksek insanların davranışlarının değişmesi gerektiği iddiasını haklı çıkarıyor. Elinde zorlayıcı mekanizmalardan başka bir şeyi olmayan sosyal tasarımcı eşitliğe ulaşamaz.

 

 



[1] Oxford: Clarendon Press, 1978. [Çev.: Ahmet Fethi, İstanbul 1998, Toplumsal Dönüşüm Yay.]

[2] Self-Ownership, Freedom and Equality (Cambridge, Cambridge University Press, 1995), p. 4

[3] History, Labour and Freedom: Themes from Marx’ın 8. bölümü olarak yeniden basıldı. (Oxford: Clarendon Press, 1988), pp. 132-54. İlk yayınlandığı kaynak: Marxism: Nomos XXVI, eds. J. R. Pennock and J. W. Chapmen (New York: New York University Press, 1983), pp. 227-52.

[4] Will Kymlicka, “Human Nature and Social Change in the Marxist Conception of History”, The Journal of Philosophy, vol. 85, no. 4, pp.171-91; History, Labour and Freedom’un 5. bölümü olarak tekrar basıldı.

[5] London: Verso, 1994 ve Oxford: Clarendon Pres, 1995.

[6] Chicago: University of Chicago Press, 1981.

[7] John Roemer, A Future for Socialism, p. 118.

Okunma 15412 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.