Heyûla Değil, “Reel” Eylem

Yazan

Rafet Özen

TEKEL işçilerinin eylemi 78. gününde bitti. Eylemin bitmesinde Danıştay’ın Bakanlar Kurulu’nun bir başka kararına atıfla aldığı karar belirleyici oldu. Konfederasyonlar 26 Mayıs’ta TEKEL işçilerinin eylemi nedeniyle yine “eylemlilik” kararı aldılar. İşçiler, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı olmasaydı, 26 Mayıs’ta kendilerini desteklemek için yapılacak eyleme kadar, Sakarya semtinde bekleyebilecekler miydi? Bu pek imkânlı görünmüyordu. Danıştay’ın kararı, sendikalar, işçiler ve hükümet için hayırlı oldu. TEKEL işçilerinin eylemi tasfiye edilmiş oldu böylece. İşçiler kazanamadı, hükümet şimdilik kazanmadı, sendika kazanmadı, ama hukuk yani devlet eylemin kazananı oldu. Kısaca hukuk aracılığıyla centilmenlik kazandı. Muhtemel direnişler için hukukî içtihat oluşturulmuş oldu.

***

Bu eylem içinde bulunduğumuz günlere uygun değildi. Yaprak kıpırdamayan bir dönemde ortaya çıkan eylem, zamanın ruhuna uygun değildi. Anlaşılan işçi’nin ne zaman eylem yapacağı belli olmuyor; eylemin zamanını, tamamen etkilemek hiç de kolay olmayan işçi/halk refleksleri belirliyormuş. İşte, işçi “sınıfı” nihayet dergi sayfalarındaki tanımından, dergi sayfalarında umut atfedilen konumundan sıyrılıp çıkarak Ankara’nın göbeğinde (polisin işçilere “terörist” muamelesi yapmasıyla) eyleme başladı. Ankara’da ete kemiğe bürünmüş vücuduyla göründü. Ankara’nın midesi olarak tanımlanan Sakarya’da çadırını kurdu, çadırların çevresini kuşatan fast-food dükkanları, lokanta ve barların bittiği sınırdaki sokağa yerleşti. Yazılı ve görsel basın eyleme olağanüstü boyutlarda ilgi gösterdi. Canlı yayın için, röportaj için yarıştılar. Haftalık, aylık bilhassa yarı-politik bütün dergilerin kapağı TEKEL işçilerinin eylemine ayrılmıştı. Bütün bunlar eylemin meşruiyet kazanmasının ve kamu vicdanında kabul görmesinin etkili aracıları oldu.

Sınıf mı değil mi, sınıfın hangi “kat ve kategorisi”, “Biti kanlı işçiler mi değil mi?” babından tartışmaya tutuşmak mümkün (muhtemelen yakın gelecekte, eylemin ateşi söndükten sonra bu türden tartışmalara rastlanacaktır), ama bu boşuna bir tartışma olur. Uzun zaman sonra, 1 Mayıs vb. gibi mitinglerde gördüklerimiz dışında hakiki/organik bir işçi eylemine tanık olduk. Solun uzun zamandır ve ısrarla sürdürdüğü (1 Mayıslar, NATO karşıtı eylem ve diğer) eylemler devrimci varlığın kanıtıydı. Şimdi iklim değişikliği nedeniyle çok uzun zamandır kar yağmayan bir coğrafyaya kar düştü. İşte “Bu kar!” diye, ‘kar’ı bilip tanımayanlara gösterme zamanında Ankara’nın göbeği Sakarya semtine yağan kar genç nesle, işçinin gücüne inanmayanlara gösterildi. Büyük eylemleri bilmeyenlere ve görmeyenlere TEKEL çadırlarını gösterme zamanı gelmişti.

‘İşçiler’, şehir merkezlerinde eylem yapmaya alışık olan şehrin göbeğindeki solun ayağına kadar gelmişlerdi. Sakarya semti çevresi 2000 yılındaki Ölüm Orucu muharebelerinden sonra en büyük eylemini yaşıyordu. Ölüm Orucu eylemlerine ve direnişlerine itibar etmeyenler işçilerin yardımına koştu. Eylemin büyüklüğü sadece işçilerin sayısından kaynaklanmıyordu. Türkiyeli sosyal-demokratlar, MHP’liler, BBP'liler, … temsil yeteneği olan her kim varsa Sakarya’dan geçiyor ve işçileri ziyaret ediyordu. Solculuğunu unutan ve artık bir tür emeklilik hayatı yaşayan vatandaş, meşruiyet kazanmış bu eyleme destek vermekten sakınmadı, işçiye gücü yettiğince destek olmaya çalıştı.

TEKEL mahallesine dönüşüm

İşçiler TÜRK-İŞ Genel Merkezi’nin bulunduğu Bayındır Sokağı ve Tuna Caddesinde önce naylon ve battaniyelerden kurdukları, sonra gerçek çadırlara dönüştürdükleri mekânlarda bekleşiyorlar, yatıp kalkıyorlardı. Yoğunluk, Tuna Caddesinde bir zamanlar temiz kâğıdının [güvenlik soruşturması belgesi] verildiği binayla TÜRK-İŞ Genel Merkezi’nin de bulunduğu Bayındır Sokağının kesiştiği kavşaktaydı. Diğer sokaklara sadece birkaç çadırın yaptığı hamleyle dâhil olmuşlardı. Çevredeki birahane, meyhane, lokantalar, gece ve gündüz demeden ve şikâyet bile etmeden işçilere yardımlarını esirgemediler. Bazı birahane ve meyhaneler kapılarını, gece bile açıyordu işçilere. Hattâ gece boyunca klimalarını da kapatmıyorlardı. (Muhtemelen eylemden sonraki günlerde bir biçimde cezalandırılacaklar.) Çadırların içine sobalar, önüne soba olarak kullanılan çeşitli boylardaki variller yerleştirilmişti. Varillerde odun, talaş yakılıyordu. Bazı sendikalar misafirhanelerini işçilere açmışlardı. Birileri odun yardımı yapmış. Bazı sol parti ve gruplar çay ocağı kurmuşlardı. Yine çeşitli sol gruplar zaman zaman yemek yardımı yapıyordu. Ama bu yemeklere kumanya denemezdi, çünkü gayet özenle hazırlanmış kaliteli ve 2–3 çeşitten oluşan yemekler dağıtılıyordu. Çeşitli şehirlerden gıda (eylem alanında yapılan hamsi tava dâhil) ve giyecek yardımları geliyordu. Ankara’nın bir zamanlar gecekondu kabul edilen, ama artık şehre dâhil olan ve lüks bile sayılabilecek konutların olduğu Mamak, Tuzluçayır gibi semtlerden imece usulü yemekler, eylem alanına taşınıyordu. Çeşitli sol guruplar, alışık oldukları kampanyalardan birini daha sıkı biçimde yürüttüler. Bütün semtlerde kapı kapı dolaşarak TEKEL işçilerini konu edinen bildiri ve ücretsiz gazeteler dağıttılar, özellikle Kızılay ve civarında, Batıkent semtinde sürekli olarak TEKEL işçilerinin uğradığı haksızlığın ve onların haklı direnişinin propagandası yapıldı. Bazı televizyon kanalları (Ulusal Kanal, Hayat Tv), getirdikleri televizyonlardan kendi yayınlarının izlenmesini sağladılar. Ana haber bülteni saatlerinde bilhassa Ulusal Kanalın getirdiği televizyonun kanalı değiştirildi, NTV, CNN gibi kanallar seyredildi. Neyse ki Ankara’nın ünlü soğukları, bir-iki yoklasa da kendini hemen hemen hiç hissettirmedi. Hava bir türlü soğumadı. Havalar direnişin en sâdık müttefiki oldu. Ankara Emniyeti, yaptıkları odun yardımı nedeniyle aralarında Çankaya Belediyesi’nin de bulunduğu ve İstanbul’a bağlı bazı belediyelerle bazı yerel kurumlar hakkında suç duyurusunda bulundu. Emniyet, kuşatmacı bir taktikle lojistiği/odun girişini kesip direnişin ömrünü soğuk sayesinde kısaltmayı amaçlıyordu. Dolayısıyla devletin direnişçi işçilerle ilgilenen memurları, direnişin kendilerine gerek kalmadan soğuk hava tarafından kırıma uğratılmasını boşuna beklediler. İşçiler ve yardım getirenlerle polis arasında ufak çaplı tartışmalar dışında gerilim yaşanmadı.

Eyleme katılan binlerce işçi, yazılı olmayan ve kararlaştırılmamış bir tür rotasyonla memleketlerine gidip geldi. Bir biçimde eylemdeki enerjilerini kendi evlerine ve çevrelerine taşıdılar. Ancak eylem alanındaki işçi sayısı genel olarak azalmadı. 500 civarında işçi sürekli olarak eylem alanında kaldı.

Bugünkü sendikal harekette ol(a)mayanı TEKEL Tütün AŞ işçileri (TTAŞ) Ankara’ya taşıdı… Tekel işçileri her ne kadar kendi üretim alanlarından ya da emek güçlerini geçime tahvil ettikleri kökenlerinden uzakta olsalar da, uzun zamandır görmediğimiz bir etkili eyleme tanıklık ettik. Yıllar önce 1991’de Mengen’de durdurulan Zonguldak Madenci Grevi, 1995 yılında KESK’in kuruluşuna giden yoldaki Kızılay İşgâli dışında, SEKA, Kavel, Eskişehir Paşabahçe (taşeronlarla sendikalı işçilerin ortak) eylemi, Novamed (İstanbul’da 81 kadın işçinin 2006 Eylül’ünde başlattığı ve iki yıla yakın süren başarılı sayılabilecek) eylemine benzeyen çapta ve üretim bölgesinde gerçekleştirilen eylemler dışında ülke genelini saran işçi eylemine pek rastlanmadı.

4 Şubat genel eylemi

4 Şubat genel eylemi, eylemin mantığının hukuken de uygun olmasına rağmen uygulanmadı. Bu nedenle bir başarı söz konusu olamadı. Devletin Avrupa Birliği’yle yaptığı uluslararası anlaşmalara, imza attığı ILO sözleşmelerine göre bu türden eylemlerin hukukî dayanağı bulunmaktadır. Dolayısıyla konfederasyonların eylem kararı bütün sektörlerde uygulanabilirdi. Ancak sendikalar bazı itişip kakışmaları gerektiren hukukî dayanağı arkalarına alma girişimini reddederek, genel eylem olarak adlandırdıkları 1 günlük dayanışma eylemini tam bir oyuna dönüştürdüler. Oynadıkları oyunda başarılı da oldular.

Eyleme katılım yeterli değildi. Meydanlarda toplanan kitlenin büyük çoğunluğunun üretimden kaynaklanan bir etkisi yoktu. Daha doğrusu şehir meydanlarına akan katılımcıların büyük çoğunluğu “genel eylemin kitlesi”ne mensup değildi.

Enerji, haberleşme ve bankacılık işkolları, sendikacıların oyununun gereği olarak genel eyleme katılmadı ya da destek vermedi. Oysa bu işkolları bir genel eyleme temel gücünü verebilecek, eylemi ateşleyebilecek sektörlerdi. Ancak konfederasyonlar düzeyinde (aşağıda yazılanlarla ilişkili olarak) sadece böyle bir genel eylem kararının alınması, uygulamaya konulması bile, sayısız yolsuzluk dosyası bulunan ve sendikacılık faaliyetini bir hukuk bürosu gibi yürüten sendikal bürokrasi açısından başarı kabul edilmelidir. Eylem kararının alınması ve eylemin yürürlüğe konulması, konfederasyonların TEKEL işçileri, sendikal taban ve başka faktörler tarafından zorlandığını gösteriyor.

“Eylemin başarı amacı var mıydı? Eylemi yürürlüğe koyanlar samimi miydi?” sorularının cevabı daha tartışmadan, hayır olmalıdır. Ya da bu eylem, eylemler kütüğüne bir şeyi başarmamak üzere harekete geçen bir eylem olarak yazılmalıdır. Çünkü kapitalizm, bu eylem nedeniyle hiçbir zarara uğramamıştır. Genel bir eylem varsa ve bu eylem Türkiye’nin hatırı sayılır konfederasyonları tarafından düzenleniyorsa, kapitalizm hem üretimle, hem de idarî fonksiyonuyla ilgili bir zarar görmeli/problemlerle karşılaşmalıdır. Dolayısıyla devletin bir mesai gününü kapsayan bir sürede de olsa yönetme kâbiliyetinden hiçbir şey kaybetmemiş olması, eylemden önce nasıl yönetiyorsa eylem ânında da sıkıntıya düşmeyerek aynı biçimde yönetmesi; genel olarak ulaşımın ve haberleşmenin aksamaması, bankacılık hizmetlerinin aksamadan yürütülmesi, enerji akışının kusursuzca devam etmesi nedeniyle sermaye sahiplerinin hiçbir zarar görmemiş olması, eylemin, üretimi ve yönetimi/idareyi etkileme süreci açısından tam bir başarısızlıkla sonuçlandığını gösteriyor. Dolayısıyla sermayenin ve devlet idaresinin işlerinin minimal ölçülerde bile olsa problemlerle karşılaşması gerekiyordu. Ama üretimden gelen güç sendikalar tarafından kullanılmamıştır. Katılımcı sendikalar, oynadıkları genel eylem oyununun gereklerini başarıyla yerine getirmişlerdir.

Bu genel eylemdeki temel problem, “sol”un bir bütün olarak bu eyleme destek vermiş olmasıdır. Eyleme bilhassa büyük şehirlerin büyük meydanlarında kitlesiyle katılan sol, sendikaların yapmacık eyleminin kanlı canlı bir mitinge-eyleme benzemesine sebep olmuştur. Sendikaların eylemini görünür kılmıştır. Sol bu eyleme belki bildirilerle vs. destek verebilirdi, ama eyleme kitlesel katılımı nedeniyle sendikaların suçunun örtbas edilmesinin de yolunu açmıştır. Dolayısıyla, sendikalarla yan yana ve de istekle içine dâhil oldukları genel eyleme yönelttikleri eleştiriler, boş ve karşılıksızdır.

Burjuva basın, eylemin başarılı ve etkili geçtiğini duyurdu. Tam bu noktada büyük basında yer alan; “ulaşım şu şehirde felce uğradı, insanlar işlerine yetişemedi/gidemedi, trafik felç oldu” türünden haberlerle tv’lerden nakledilen yaygın eylem görüntülerinin tam da eylemin sabote edilmesine dönük bir dezenformasyon olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Yazılı görsel basındaki haberler, çalışanların ve TEKEL işçileriyle ilgilenenler nezdinde sendikaların ellerinden geleni yaptıkları imajını yaymayı amaçlamıştır. Basın, sendikacıların kendilerinden beklenen görevi yerine getirdikleri propagandasını etkili bir şekilde yerine getirmiş, böylece “kamuoyunda”, yapılabilecek her şey yapılıyor doygunluğunun yaratılmasında önemli bir aşama da kat edilmiştir.

Ancak sendikaların alttan gelen baskıyla gerçekleştirdikleri eylem bir başka açıdan başarılıdır. Öncelikle bu eylem (her neden kaynaklanıyorsa kaynaklansın), alttan gelen ve artık meşruiyet içeren bir baskı gücünün varlığını gösteriyor. Ardından müstakbel eylemlere emsal olması ve sadece şimdiki sonuçları bakımından da cesaret vericidir.

Eylemin başarılarından birisi de, solun eylemde hiçbir şeyi üstlenememesi nedeniyle etki sınırlarının bir kere daha anlaşılmış olmasıdır. Sol çok uzun bir aradan sonra (başarılı/başarısız ama) bir “genel eylem”le karşılaşmıştır. 1991 ve 1995 eylemleri gibi süreçlere tanık olmayanlara hamaset dışında bir şeylerin gösterilmesi için iyi bir fırsattı.

Tek Gıda-İş ve eylem

Tek Gıda-İş’in özelleştirmeler sonucunda üretimden gelen bir gücü kalmamıştır. Dolayısıyla üretimden gelen gücü olmayan bir sendikanın pazarlık gücü de olamaz. Eylemin bundan sonraki kaderini de işçiler belirleyemeyecektir. Ya Tek Gıda-İş Genel Başkanının dediği gibi (şöyle diyordu: “Hükümet işine geldiği zaman ‘hukuk devleti’ diyor, işine geldiği zaman yargıyı eleştiriyor ya, buna rağmen burası bir hukuk devletidir. Hukukun da gereğini yapacağına dair inancımızı koruyoruz. Bu olmazsa AİHM’e kadar gideceğiz”. 08.02.2010, Evrensel Gazetesi), bu iş mahkeme kapılarında ve AİHM’de sonuçlanacak ya da işçiler her şeyi göze alıp oturmaya devam edecekler. Birinci seçenek kötü, ama daha gerçekçi görünüyor.

Sol ve TEKEL işçileri

Solun eylemle ilişkisi yoktur. Eylemin ortaya çıkmasında bir etkisi yoktur. Dolayısıyla solun eyleme dair başarısının ya da başarısızlığının tartışılması yanlıştır. Solun eyleme etkisinin tartışılması yanlıştır. Solun artık zaten sadece kendiliğindenliği nedeniyle meşruiyet kazanmış –ve en genel iktidar araçlarıyla ilişkisi nedeniyle kamusal alana dâhil olan– eylemi etkilemesi söz konusu değildir. Fakat memlekette politikanın gereklerini kim yerine getirebiliyorsa ve ‘devletin faaliyetlerinin içeriğini değiştirmeye kim muktedirse’, kim devlete tehdit kabul ediliyorsa, kim politikasını dolaysızca vücuda getirebiliyor ve varlığı nedeniyle devlette bir biçimde yeniden yapılanışa sebep oluyorsa; bu politik gücün eylem alanındaki dolaylı uzaktan etkisini ve işçilere taşıdığı “bilincin” eyleme etkisini izleyebilmek mümkündü. Bu bilincin eyleme dolaylı katkılar sunduğunu söylemek bile mümkün. Solun muhtemel bir etkisinden söz etmek, imkânsız bir siyasallaştırmanın dile getirilmesi olacaktır. Ancak solun eylem alanıyla kurduğu ilişkideki başarısızlık, önemli bir not olarak kaydedilebilir. Sol, işçilerin günlük hayatının kolaylaşması için elinden gelen hiçbir yardımı esirgemedi: Çay, yemek, battaniye, çamaşır vb. yardımları yaptı. Solun kendisi için yapılması gerekenleri şu ânda işçiler için seferber ediyor olması bile aslında içinde bulunduğu yapısal aczi kanıtladı. [Tarih kıyaslamalarla doludur: Kısaca uzun ölüm orucu sürecinde, eyleme katılanlara ve onlara çeşitli biçimlerde destek verenlere çok gördüklerini…] Çünkü sol, sadece yapabilecek başka bir şeyi olmadığı için hali hazırda sosyal yardım örgütü/kurumu işlevini yerine getirerek bir yardım ve yatakçılık görevini üstlenmişti. Birçok solcunun Marksist ustaları, sosyalizmi, devrimi, özelleştirmeleri, AKP’yi, sistemi vs. kapsayan ajitasyon faaliyeti karşısında işçiler “ya sabır” çekti. İşçilerin gösterdiği sabırda, hem kadir bilirliği hem de tipik halk faydacılığını izlemek mümkündü.

Alandaki etki

Halk Cephesi bir-iki destek ziyareti dışında alanda pek görünmedi. Müdahil olmayı tercih etmediği anlaşılıyor. İvme 1 günlük destek açlık greviyle işçileri selamladı. BDP çay ikramı yaptı, ziyaretlerde bulundu. ÖDP, eski sendikacıları ve aktivistleriyle alanda devamlı olarak vardı ve çay ikramı yaptı. EMEP eyleme ilgisini, hem alana yukarıdan bakan TÜRK-İŞ Genel Merkezi’ndeki etkisi, hem eylem alanına kurulan büyük televizyon ekranı, hem de ziyaretler ve sosyal yardımlar aracılığıyla gösterdi. Yeni partilerden ESP’yi ve çeşitli grupları düzenli olmasa da şapkaları ve önlükleriyle görmek mümkündü. Eylem alanında en başından beri gece gündüz demeden bekleyen ve görece etkili oldukları anlaşılan (ölüm orucu eylemlerine de kitlesel katılım gösteren) turuncu atkılılar dışında EHP'lilerin varlığı ve ilgisi de tesadüf değil. Eylem alanının inşasından itibaren orada bulunan turuncu atkılılar, işçilerle görece ortak bir dil tutturmuşlar. Turuncu atkılılara göre işçilerin akıbetinin sorumlusu uygulanmakta olan (özelleştirmeler, sağlık ve eğitim politikaları, sosyal haklara dair yeni düzenlemeler vs.) neo-liberal politikalardır. EHP bu olguyu yeni-liberalizm olarak adlandırıyor. Akademisyenler ve Batı Marksizmi aracılığıyla Türkiye’ye taşınan ve teknik bir iktisat terimi olarak kabul edilmesi gereken neo-liberalizm kavramı, Halkevleri çevresi tarafından teorik ve pratik bir eylem rehberi olarak benimsendi. Post-Marksizmin öne sürdüğü yeni toplumsal hareketlerin antagonist siyasetten arındırılmış eylem alanını da tanımlayan neo-liberalizme karşı mücadele, Halkevleri çevresi aracılığıyla bir biçimde gerçek hayattaki yankısını bu eylemle bulmuş oldu. TEKEL işçilerinden sonra bu meselenin nasıl değerlendirileceği ilgi çekici olacaktır. Buradan bakarak Türkiye’de pozitif bir post-Marksist siyasetin neo-liberalizme karşı duruş olarak hayata geçirilişinin izleri, Halkevleri şahsında sürülebilir.

Sol politikanın sekülerleşmesi

TEKEL işçileri değişik illerden-bölgelerden geliyordu. Memleketin batısından gelen işçilerle solun ciddiye alınabilecek hiçbir ilişkisinin olmadığı apaçık ortadaydı. Doğudan gelen tesettürlülerle bile ortak bir dil tutturabilen sol, batıdan gelenlerle ortak dil tutturmakta, diyalog kurmakta zorlandı. İşçiler evsahibi... Çadır onların, dolayısıyla işçilerle daha çok misafir ağırlayan ev sahibinin yol yordam bilir havası aracılığıyla ilişki kurulabiliyordu. Tabii işçilerin bireysel “siyasî” görüşleri ve Kürt meselesi eylem alanında aşılmış görünüyordu. Daha doğrusu bu meselelere kimse girmiyordu, çünkü siyasetin üstü örtülüyordu. Siyaset sadece ortak dert bağlamında konuşuluyordu. Türkiyeli sosyal-demokrat işçi de, MHP ve BBP’li işçi de evsahibinin inceliği çerçevesinde kardeşlikten söz ediyordu sadece.

Bu eylemin sola, Marksist külliyatta yazılı olanları bir kere daha hatırlatmış olması gerekiyor. Külliyata göre halkın içinde, sendikalarda ve işçiler arasında siyaset yapılmaz, siyaset ve din tartışılmaz. Gücün varsa ve bir güç tesis edilebilmişsen sendikanın eylemli adımları, âna göre siyasal alana tahvil olur/edilir. Solun eylem alanındaki işçilerle hakiki bir ilişki ve etki kuramamış olması külliyatla pek ilgilenmemiş olduğunu gösteriyor. Eylem alanına yeni katılanlar ve memleketine gidip gelenlerle birlikte binlerce işçi arasından solun siyaseten geçmişten gelen ilişkisinin bulunduğu nerdeyse tek bir Allahın kulu yok. Demek ki sol, üretim alanlarıyla ve de halkla ilişki kuramamış, böyle bir şey yokmuş. Solun bir kısmının Kürt meselesi konusunda (bazı işçilerin Türkiyeli sol gruplardan bazılarına daha uzak durmaları ve bunu da dile getirmeleri çok anlamlı) takındığı ortada duran, utangaç ya da liberal özgürlükçü tutum ve özellikle AKP hükümetleriyle birlikte (demek ki 8 yıldır) kendi içinde tartıştığı, “halka” ve “işçi sınıfına” da anlatmaya çalışmak için seferber olduğu siyasal İslâm argümanı “halkla/sınıfla” körleşmiş olan ilişkilerin kopmasındaki belirleyiciler arasında yer almaktadır. Oysa siyasal İslâm kavramı solun değil, siyasal literatüre devletin laik geleneğinin sokuşturduğu tastamam devletlû ve de laik bir kavramdır. Sol ya ateistliği ya da Türkiyeli parlamenter milliyetçi-müslümanlardan çok çektiği için olsa gerek, bu kavramın üstüne atlamıştır. Ama bu kavramla, ne hakiki varoşlarda soldan haberi olmayan halk, ne TEKEL işçisi ne de devletle bir derdi olmayan ücretli ilgilenmektedir. Kavramın ilgilileri, solun siyaset eyleyeceği kesimler değil, kültürel ve ekonomik durumu hallice olan (sola gayet mesafeli duran) Türkiyeli sosyal-demokratlarla, kamu kesimi sendikaları olmuştur.

Eğer işçilerle solun eylem alanında/çadırlarda kurulan ilişkileri dışında hiçbir ilişkileri yoksa, ki –ortada dolaşan bir iki efsane dışında– yoktur, daha doğrusu üretim alanlarından doğru kurulmuş ilişkileri yoksa ve dahi işçi semtleriyle ilişkileri yoksa bu eylemin ardından gelecek ve solun zamanını bilemeyeceği –bilmediği bu eylemle kanıtlandı– yeni eylemler, yine solun etkilemediği ve etkilemeyeceği eylemler olacaktır.

Solun şehir merkezlerinde öbeklenen hayatı, Türkiye’deki reel üretim süreçlerinden uzaktadır. Solun aydınları gözeten, aydınlar üzerinden etkili olmaya çalışan, aydınlar dolayımıyla yayılıp etkili olmaya çalışan ve bir tür hegemonyacılık olarak anlaşılması gereken “eylemci çizgisi” üretim alanları ya da üretim sürecindeki kitlelerin yaşam alanlarından kopuktur. Habersizdir. Felsefi ideolojilerin popüler argümanlarıyla beslenen ve bu argümanlar aracılığıyla genişlemeye/etkili olmaya çalışan solu bilen yoktur işçiler arasında. Örneğin, Türkiye’ye ÖDP’nin tanıttığı Türkiyeli post-Marksizme öykünerek İstanbul Boğazı’nda Adalet Gemisi yüzdürülmesinden hangi TEKEL işçisinin ve yoksulun haberi olmuştur? Ya da konumuz gereği aydın tavlayan böyle bir eylemle hangi “emekçi” alakadar olur? İşçilerin, eylem alnında sola söylediği sözler, aslında solun kendisine yaptığı güzellemeden ibarettir. Trabzon’da terörist lincine katılan işçi, dün TEKEL eylemcisi olarak Sakarya’daydı, ama yarın öbür gün batıdan ve “doğudan” gelecek olan şehit cenazeleri karşısında nasıl tepki gösterecek? Eylem alanından Trabzon’a, Manisa’ya giden işçinin ideolojik edinim serüveni Trabzon’daki, Manisa’daki hayatı içinde örülmeye devam edecektir. Batman’dan, Malatya’dan gelen işçinin ideolojik serüveni de geldiği o sert coğrafyadaki geçmişiyle ilişkili olarak, TEKEL eyleminden önceki model tarafından günlük hayatı içinde kazınmaya ve belirlenmeye devam edecektir.

Batman’dan, Malatya’dan gelen işçiyi eğitecek olan unsur, Doğulu işçinin eğitilmesi ve “’sınıf’ bilincini edinmesindeki süreçten” farklı tezahür etmeyecektir. Doğulu işçinin “modeli” var, bu model aracılığıyla zaten ortak kelimeleri vardı. Batılı işçinin bir modeli söz konusu değildir.

Kamu sendikaları

Kamu sendikaları TEKEL işçilerinin eylemine ciddî bir katkı sunamadı. Oysa özelleştirme sorunu kamu sendikalarını da yakından ilgilendiriyor. Kamu kesiminin çeşitli sektörlerinde “ücretli” ve “sözleşmeli” statüde istihdam edilmiş olan binlerce insan, kabul edilebilir temel iş güvencesinden yoksun olarak çalıştırılmaktadır. TEKEL işçilerinin eylemi, muhtemelen kamu çalışanlarının sorunlarına el atmanın da en uygun zamanıydı, ancak bu fırsat, mahkemelerde görülen davaların bitmemiş olması nedeniyle kaçmış ya da kaçırılmış görünüyor. Tabiî buradaki en büyük sorun aralarında sol/sağ ayrımı yapmadan sendikaların her şeyin önüne aldıkları hukukî girişimlerdir.

Hukukî mücadele, sendikal hareketin gerçekle yüzleşme alanıdır. Aslında tam olarak “fiilî ve meşru sendikacılık” tutumunun terk edilmesi ve “bir” devlete karşı hukukî “bir” devlete sığınmadır. Çünkü, “sendikal bir mücadelede” hukukun üstünlüğüne başvurmak, aslında hukuku devletten ayırmaktan başka ne anlama gelir ki? Başka bir deyişle sendikal mücadele, kendini iktidarın kurucu/düzen sağlayıcı disiplinine bile isteye neden tâbi kılar? Sendikaların hukukî mücadelesiyle tam olarak, devletin ta kendisi olan iktidar ya da hükümetle, hukuk arasındaki esaslı çarpık ilişkiye vurgu yapılmaktadır. Sendikaların hukukî mücadeleleri, devletin (–üstün) demokratikleştirilmesinden toplumun (–altın) demokratikleştirilmesine doğru genişleyen bir sürecin ifade edilmesini içermektedir. Devletin imzaladığı çeşitli uluslararası anlaşmalardaki şartların uygulanmasını talep eden eylemlilik süreçlerine yönelmek için kendi kitlelerini ikna etmeye bile itibar etmeyen sendikalar, devletin demokratikleştirilmesini içeren, iç (Danıştay, idare mahkemesi vs.) ve dış (AİHM) mahkeme kararlarından medet ummaktadırlar.

İktidarın temel kaynağı olarak bireyin hakkını temel kabul eden hukuktan başka, geçerli ve kesin eylem tanımamak, tam olarak ekonomik demokratik mücadele “siyaseti”nin dışlanmasıdır.

 

 

Okunma 7383 kez
Bu kategorideki diğerleri: « Zeki Erginbay’ın Katlinin 33. Yılı