Ezilenin Politikaya Karışması

Yazan

Ezilenin Politikaya Karışması

Şiddet Politikası

 

Süleyman Yılmaz Bulduruç

“Hükmedenler konuştuktan sonra

Hükmettikleri konuşacaktır.”

B. Brecht

İçine gömülü olarak yaşadığımız dönemin kuşatıcı etkilerinin yanı sıra, içeriden etkileriyle de yüz yüzeyiz. Devrimcilik döneminin, –zayıf sürdürülme çabalarını küçük ama önemli bir paranteze alırsak– tanımlayıcı karakterini yitirdiği görülüyor. Politik pratikte beliren bu durumun karşılıkları teorik ve ideolojik planda da etkilerini hissettiriyor. Devrimcilik döneminin görece yüksek irtifa kaydettiği kısa dönem (1974 – 1980), ‘sol ve şiddet’ başlığı altında liberal taarruzun konusu. Bu taarruz, gerçek hedefini gayet planlı ve sistemli olarak çok önceden belirlemişti. Bir yanda sol diye adlandırılan amorf alan üzerinde hegemonya yenilenirken, diğer yanda asıl hedefin ve kuşatarak boğma çabasının konusunun, şiddet politikasını etkin olarak kullanan Kürt devrimciliği olduğu açıktır.

Şu belirtilmeli ki, her tartışma işaret ettiğinden, yöneldiği hedeften daha fazlasını verir. Şiddet üzerine neredeyse tüm klişelerin ardı ardına dizildiği, bir tür ikinci dereceden teorik ezberlerin ortaya sürüldüğü, ‘sol’un ama daha çok Marksizmin ‘yapısal hastalığının’ semptomu olarak şiddet saptamasının yapıldığı tartışmanın genel içeriğine dahil olmaya niyetimiz yok. Bizim ilgimizi çeken, tartışmanın bir çıktısı olarak özellikle liberal kesimin eleştirileri karşısında şiddet politikasını savunma adına sunulan zayıf argümanlardır.

Şiddet başlığının semptomatik etkileri vardır: Koşullu savunuları dahi liberal konum tarafından sindirilemez, ancak liberal etki aracılığıyla oluşturulan zayıf savunu argümanları ve Aydınlanmacılığın içeriden derin etkilerinin sonuçları, özellikle bu başlıkta, yaygın bir etkiye sahiptir.

Temel bir noktaya işaret etmek gerekiyor: Şiddet politikasının zayıf argümanlarla savunulması, bir iç tutarsızlık taşır ve liberal/Aydınlanmacı etkileri barındırırken liberal alandan ayrımı hâlâ muhafaza ediyor. Yani şiddet politikasına mesafeli dursa da şiddete ilkede karşı durmuyor. Fakat bir argümanın zayıf, tereddütlü savunusu çoğu zaman karşı argümana hak etmediği bir güç taşır.

Batıda 1970’li yılların sonlarına doğru ayyuka çıkan totalitarizm eleştirisi ile (bir tür her şeyi açıklayan, tüm kötülükleri kodlayan baş kavramsal içeriği ile paralel düşünüldüğünde) ‘sol ve şiddet’ başlığıyla kodlanan eleştiri arasında hem bir benzerlik hem de bir devam ilişkisi vardır. İki eleştiride de kimi liberal tezler sanki genel kabullermiş gibi alınır. ‘Demokrasi’, ‘insan hakları’, ‘insanlığın ortak birikimi’, ‘ilerleme’, ‘modern değerler’ gibi birbirinin yerine kullanılan ifadelerin teorik karşılığından öte günlük dil içinde kullanılan ideoloji biçimi mevcut hegemonyayı işaret ediyor. Bu kavramların fetiş karakterde ön kabuller olarak yerleştiği her teorik-politik konum şiddet başlığında liberal hegemonya altındadır.

Şiddeti ilkede reddetmek belirli bir politik pozisyona denk düşer. Bu pozisyon, şiddetin mevcut biçiminin, devlet aracılığıyla, dolayısıyla devletin kurumsal şiddeti aracılığıyla ve güvencesiyle oluşan egemenlik tarzının onaylanmasıdır. Dahası, bu pozisyon, devlet şiddetinin sürdürülmesine yönelik katılım anlamına gelir. Şiddet’in etik reddinin tutarlı bir tutum olarak politika altı sürdürülme biçimi olan sistemden çekilme, günlük yaşamın devlet aracılığıyla kurulan ve güvenceye alınan seyrinden bir tür savunmacı konumla dışarı çıkma anlamına gelir. Bu haldeyken bile, sisteme katılmama tutumunun steril görüntüsü altında ve çoğulculuğun örgütlenmesi biçimiyle, sistemin kendini yeniden üretimine dolaylı yoldan dahil olma kanalı açar. Konumuz etik reddin sınırlılığı değildir, ayrıca şiddetin antropolojik içeriği de ilgi dışıdır. Meselemiz, şiddetin ilkece reddinin politik karşılığıdır ve bu politika, ezenin, somut olarak devlet iktidarının şiddetinin onayı, kabulü anlamına gelmektedir.

Liberal siyaset teorisine göre, politika –elbette ‘demokratik’ politika– kendisine barışçıl, konsensusa dayalı bir uzam inşa etmek durumundadır, bu politik uzamda, yani belirli bir devletin egemenlik alanında, tamamen farklı, birbiriyle uzlaşmaz görüşler, aralarında herhangi bir şiddete yol açmadan yarış içindedir. Bu yarışta oyunun kuralları üzerinden diğer görüşlerle ‘eşit’ görüş, politikaya katılımda da ‘eşit’ koşullar içinde başat hale gelir. Politikanın yürütüldüğü saha da işte bu yarış alanıdır. Anlaşılacağı üzere oyunun kuralları belirlenmiştir. Oyunun içinde olanlar ile oyuna içerilmeyecekler arasındaki gerilim burada hesap dışıdır. Ya da daha doğru bir ifadeyle, oyuna içerilemeyenlerin devletin kurumsal şiddeti aracılığıyla oyuna müdahil olması, oyunun kurallarını yeniden belirlemesi engellenmiştir.

Politikanın şiddet dolayımıyla kurulmasının koşulu da en baştan itiraben buradadır: Oyunun kuralına yönelik politik müdahalede bulunmanın tek yolu şiddeti bir politika olarak –politika aracı değil, başlı başına şiddet politikası olarak bir politika– kurmak oluyor.

Devlet ile tanımlanan ve esas itibariyle şiddet tekelinin ezenlerin lehine sağlandığı durumda ezilenlerin politik varlığının bir karşılığı bulunmuyor. Oyuna kuralları dahilinde katılım, muhalefeti katlanılabilir muhalefet olarak içeren sistemin, ‘çoğulcu rejimin’ egemenlik sahasını genişletiyor. Bu politikaya katılım biçimi ezilenlerin politik müdahalesini (kendi verili alanlarından) kitlemenin uygun yolu olarak ezenin belirlediği sınırları sürekli yeniden düzenliyor.

Ezilenler oyunun dışına çıkmadan politikada kendi adlarıyla varolamıyorlar: Oyunun dışına çıkmanın yolu ezenin kurallarının koruyucu şiddeti karşısında ezilenlerin yıkıcı şiddetini devreye sokmak oluyor böylece. Bu çıkış, ezilenlerin ‘doğrudan’ ayaklanmalarının şiddetinden öte şiddet politikasının etkin kullanımıyla mümkündür.

Gerek teorik, gerekse politik planda düşmanın belirlediği koşullarda savaşım yürüten herhangi bir mücadelenin başarı kazandığı görülmemiştir. Devrimci politikanın düşük seyri, devrimcilik döneminin oluşturduğu kimi sınırların da ihlali ile sonuçlanmıştır. Mücadelenin akış içinde kendi kurallarını oluşturduğunu biliyoruz, ancak politikanın, nesnesinin doğası sonucu sürekli yeniden kurulmayı gerektirdiği unutulmamalı. Mevcut tartışmada dikkat çeken, ‘evrensel değerler’, ‘uygarlık değerleri’ gibi normatiflerin genel kabul olarak sunulmasıdır ki bunun anlamı ezilenlerin ezenlere bağlanmasını ilk baştan kabul etmektir.

Liberal taarruz karşılanmaya çalışılırken yapılan hamleler zaten uzun süredir belirli bir savunma hattına sahip olmayan en geri noktaya çekilmiş saflardaki gedikleri de ortaya çıkarmıştır. Genel alışkanlık olarak, tepkiler özellikle ‘sol liberaller’ içerideymişcesine üretilmektedir. İlginçtir, bu tepkilerin yoğunlaştığı merkezler ‘liberal sol’ alanını işgal edenler, reformistler ya da o kanala meyledenlerdir. Biz liberal alana yönelik genel yaklaşımı, bu girişin çerçevesinde sınırlı tutup, iç etkisi oranında ve saflarda açılan gediklerdeki payı oranında, dolaylı olarak ele alacağız. Ana konumuz, şiddet politikasının zayıf savunma argümanları olacak.

Birinci Zayıf Argüman:

Ezilenlerin şiddeti her zaman meşrudur

Uygun bir argüman olan ezilenlerin ezenlere karşı şiddetinin meşruluğu, konu ‘şiddet politikası’ olunca genel argümanın özel bir duruma kanıt olarak sunulması anlamında genele çekilme olarak savunu alanını sınırlandırıyor. Ezilenlerin varlığına içkin şiddet ile politik konumlanışın şiddeti arasındaki ayrımı bulanıklaştırıyor. Bir savunma argümanı olarak, toplumsal varlığın çatışmalı ne’liğine, politik ontolojinin kökensel alanına ve dolayısıyla etik-politik değerlendirmeye öncelik tanıyarak politik öznenin ‘şiddet politikası’ yönünde tavır bildiriminden kaçınıyor.

Öne sürülen argümanın zayıflığı, politika içinde yürütülen bir tartışmayı toplumsal nesnelliğe yollamasındadır. Bu da, liberal tartışma prosedürünün saf ‘nesnel’ tartışma düzeyine çekilmeye olanak tanır. Ezilenlerin nesnelliğinin içinde kullandığı şiddet dışarıdan onay ve daha fazlasıyla anlama konusu yapılır, evet ama tam da dışarıdan olması sorunludur. Oysa politik konum nesnel bir anlama üzerinden değil, bir yan tutma, konjonktürde konum belirleme üzerinden kurulur. Sorun, ezilenlerin nesnel durumu değildir –ki bu bir veri olarak zaten mevcuttur– devrimci politik eylemin ayrıştırıcılığıdır, ya da ezilenlerle pratik, eylemli özdeşleşmedir. Bu düzeyde herhangi bir tereddüte yer yoktur; politik pratik ezilenler cephesinden dolaysız olarak kendi sözünü kurmak durumundadır. Her türlü dolayımlama, genel nesnellik içinde erimeyle ve onun sınırlarına hapsolmakla karşılaşacaktır.

Sorun, ezilenlerin varoluşlarının koşullamasıyla yürüttükleri pratiğin meşruluğu değildir –ezilenler, ezenlerine karşı duruşlarında her durumda meşrudur, demektir bu. Sorun, politikada ezilenlerin devrimci politikasının bir özne aracılığıyla kurulması ve açıkça şu eylemi değil bu eylemi yapmaya yönelten politik seçimdir. Bu her konjonktürde yeniden üretilmeyle karşı karşıya olan bir konumdur. Biraz açalım:

“Şiddet durumu, ezilenlerin çeşitli olanaklardan mahrum bırakılmasını içeren öğelerin tümünü kapsar. Bir sınıfın, bir cinsin, ırksal, etnik, dinsel topluluğun ekonomik, toplumsal, politik, kültürel yoksunluklar içinde bırakılması, söz konusu toplulukların şiddet durumunda yaşaması demektir.” (M. Kayaoğlu) Ezilenler kavramı analitik olarak şiddete uğrayanlar kategorisini içerir. Ezilenler, varoluşlarının bir çıktısı olarak, ‘şiddet durumu’ içindedirler. Dolayısıyla şiddet durumu ezilenlerin reaksiyonel çıkışlarını ve şiddet içeren protestolarını, ‘doğrudan ayaklanmalarını’ herhangi bir koşula bağlı kalmadan meşru kılar. Buraya kadar mesele ontolojik bir koşul olarak işlemiştir ve toplumsalın mevcut çatışmalı nesnelliğinin tanınmasıyla sınırlıdır.

Ezilenlerin politikası, ezilenlerin toplumsal varlığına teğellenmiş değildir. Ezilenleri politik olarak ele alan ve kendi varlığını ezilenler politikası olarak tanımlayan devrimci politika, ‘şiddet politikası’nı ezilenlerin tarihsel varlığının reaksiyonu olarak ontolojiye koşullandırmış sunmaya, meşruiyetini buradan almaya kalktığı her durumda politik alanı tarihsel-toplumsal alanın ayarlayıcılığına tabi kılar. Politik özne tarihsel-toplumsal özne olarak kurulduğu gibi, politik olanın koşulu da konjonktür aşırı bir temele sahip kabul edilir. Devrimci politika ve onun tanımlayıcı fonksiyonu olarak şiddet politikası ezilenlerin politik ifadesi içinde bir seçim sonucudur. Şiddet politikası stratejik bir konumu ifade eder, yegane ölçütü politik konjonktürde yürüttüğü etkinliktir. Kullanma biçimi de konjonktürün olanakları doğrultusunda taktik yönelişe göre değişir. Ezilenlerin politik alana müdahalesinin esas belirleyen tarzı da stratejik seçimle oluşur.

“Devrimci şiddet eylemleri ‘şiddet durumu’ olarak ifade edileni karşılaşmaya dönük reaksiyonlardır. Şiddet pratiğinin meşruiyeti için karşı tarafın şiddet pratiği içinde olması gerekmez. Karşı taraf zaten şiddet durumunun nedeni ve sürdürücüsüdür.” (M. Kayaoğlu) Bu düzeyde, şiddet politikası kendi yerini bulurken aynı zamanda ezilenlerin şiddeti ile bir ayrım çekmek gerekir. Şiddet politikası, ezilenlerin şiddet durumu içindeki özel bir konumu ifade eder. Ezilenler ezenlerine karşı nadiren ama bir kez başladığında tüm birikmiş hınçlarıyla, yüksek şiddet pratikleriyle harekete geçerler. A. Badiou bu tip ezilen reaksiyonlarına “doğrudan ayaklanma” diyor. Ezilenler bir anlığına doğrudan şiddetleri aracılığıyla sürgit siyaset alanını işgal eder. Günlük yaşamın ‘olağan’ seyrinin her türlü simgesi hedefe oturur. Bununla birlikte her ezilen isyanı, ezilenlerin toplam kütlesine oranla, yoğunlaşmış bir azınlığın isyanıdır. İsyan politik merkezler kazandıkça alanını genişletir. Aksi halde patlama sonuçlarını geleceğe havale ederek kendi kabuğuna çekilir. Yine de hiçbir şey boşluğa gitmez; kabarış ve şiddet bir anlatı olarak ezilenlerin kendilerini var kıldığı bir anın hafızası olarak yaşar ve yer altına çekilir.

Ezilenlerin şiddet durumu içindeki pratikleri iç hiyerarşilerine de yansır. Daha güçlü düşmana karşı koyulamadığı, güçlü düşman hedefe alınamadığı durumda ezilenlerin bir kısmı kendilerinden daha zayıf olan diğer ezilen kesimlerine yönelir. Şiddet durumunun sürekliliğinde devletin normalleştirme politikası bu tür durumlar aracılığıyla ezilenlerin üzerinde hegemonyasını derinleştirir.

Son olarak, ezilenler devletin hegemonyası altında ezenin silahı olarak şiddet pratiğiyle içli dışlı olurlar. Bu durumun kırıldığı anlar ise başka bir politikanın etkinliğini şiddet politikası ile kurduğu anlardır.

İkinci Zayıf Argüman:

Başka bir yol olmadığı için son çare olarak başvurulan bir ‘araç’ olarak meşruiyet kazanan şiddet, ya da meşru savunma olarak şiddet

Sık başvurulan ve farklı sunuş biçimleri olan bu argümanı ‘savunmacı şiddet’ diye kodlayabiliriz. Halkı koruma ile başlayan, işgale karşı koyma ile devam eden geniş bir skala çıkarılabilir. Marksizm alanında Aydınlanmacı, tarihsel solcu aşamacılığın ve liberalizmin dolaylı etkisiyle birlikte ifade alanı bulan bu argümana göre, devlet aygıtının ‘normal’ işlediği koşullar, yani ‘liberal demokrasi’nin (parlamenter demokrasinin) işlediği koşullar, çoğulcu rejimin muhalefete katlanma mekanizmasını oluşturması ile devletin ‘aşırı şiddet’ uygulaması arasında devletin ne’liği konusunda devrimci politikayı koşullandıran bir ayrım yapılır. ‘Normal’ dönemde devlet aygıtı karşısında şiddet kullanımının meşruluğunu tartışmaya açan bu yaklaşım, oyuna kuralları dahilinde katılmayı önceden kabul eder. Şiddetin meşruluğu sınırı oyun ile değil oyunun fiilen kurulamadığı ya da başka bir alandan müdahaleye uğradığı koşuluna bağlanır. ‘Radikal’ bir seçenek olarak sistemin dışına çıkma, sistemle kesişmeme tutumu ancak kendi alanına müdahale halinde şiddeti kabul ederek bu normalliğe dahil olmayla sonuçlanır. Şiddet araçlarını kullanma ve politikaya dahil etme ‘normal’ işleyişin içsel ya da dış nedenlerle dağılması ve devletin katlanma marjının sınırlanmasıyla ancak dolaylı yoldan kabul edilir ki bu bir şiddet politikası olarak vuku bulmaz.

Temel mesele devletin ne’liği ile ilgili liberal teorinin nüfuzu altında olunmasıdır. Marksizmin devletin ne’liği ile ilgili yalın düsturu ‘egemen sınıfın baskı aygıtı’ olmasıdır ve devleti karakterize eden yan, onun şiddet durumunun yürütücüsü ve düzenleyicisi oluşudur. Dolayısıyla devletin varlığı bir şiddet olgusudur. Bu genel çerçeve izlendiğinde, devletin herhangi bir özel baskısı, şiddeti, şiddet politikasının koşulu olamaz; bu, olsa olsa bir taktik alan açabilir. Devletin varlığı devrimci politika için yeter koşuldur.

Savunmacı şiddet, örtük olarak liberal siyaset teorisinin devletin reformlar aracılığıyla şiddetten arındırılabileceğini ve normalleşerek ‘savunma’ gerekçelerini (şiddet araçlarının savunmacı kullanma gerekçelerini) ortadan kaldırabileceğini varsayar.

Diğer yandan bu argüman, politik bir konum olmaktan çok, sürüklenmeci nitelikteki “başka bir şey yapılamaz ki”, “varlığımı hiç istememe rağmen ancak şiddet kullanarak koruyabilirim” anlayışının hakimiyetindedir. Herhangi bir seçeneksizlik durumunda kalan son seçeneğin politika adını hak etmediği kesindir. ‘Savunmacı şiddet’ savunusu politik özne olmanın etkin konumunu dışlar. Şiddet politikası diğer politik pratikler gibi politik öznenin politikada uyguladığı özel bir politik tarzdır.

Savunmacı şiddet argümanı, savunucusuna herhangi bir politik sorumluluk yüklemez. O tüm tozun toprağın, çamurun içine istemeden, başka bir çare olmadığı için dalmıştır ama ilk fırsatta üzerine herhangi bir leke yapışmadan, pantolonunun ütüsü bile bozulmadan tüm fiyakasıyla çıkacaktır bu halden. Ortada politik bir karar yoktur, sadece koşulların dayattıkları yapılmıştır. Eh, sorumluluk da dolayısıyla ‘tarih’e havale edilir. İlerleyen tarihin şiddetten arınma sürecine katkıda bulunmak ve normalleşmiş toplumsallığa katılım sağlamak, ama ille muhalefet güdüsüyle, burada devreye girer.

Üçüncü Zayıf Argüman:

Amaç-araç diyalektiği: Amaca uygun araç – Amaç için her aracı kullanmak meşrudur

Şiddetin araç olarak ele alınması ve bu aracın uygunluğu / uygunsuzluğu, birbirine karşıtmış gibi sunulan iki önerme üzerinden savunulur. Özellikle belirtilmelidir ki bu argümanla yapılan tartışma, ‘politika’ değil ideoloji tartışmasıdır ve politikanın ahlak aracılığıyla massedilmesine yol açan sonuçlar vermektedir. İki önerme de –amacın araca uygunluğu ile amaç için her aracın kullanılması meşrudur–, aynı epistemolojik temele dayanır. Şiddet politikası konusunda birbirlerinin zıddıymış gibi görünmekle birlikte ‘amaç’ merkezli tanımlamada birleşirler ve özne-nesne ikiliğini üretirler. Amaca vakıf bir ‘özne’nin amaç konusunda ve amaca göre konjonktürdeki pozisyonunu belirlemeye dönük genel-geçer ilke belirleme hedefindedirler. ‘Amaç’ o kadar ‘yüce’dir ki ona ancak onun yüceliğinde araçlarla ulaşılır, araçları kullanarak amacı şimdiden hazırlarsınız önermesi ile ‘amaç’ o kadar yücedir ki ona ulaşmak için kullanacağınız her araç şimdi ne kadar kirli görünse de sonuçta arınmayı amaçta yaşayacaktır önermesi arasında belirleyen farkı yoktur!

Aydınlanma felsefesi ve ona bağlı siyaset teorisi, tarihsel sürece vakıf, her durumda ne yaptığını ve ne yapacağını bilen bir özne –kelimenin tam anlamıyla gerçeklikte bilgiyi ve bilgisinden dolayı müdahale gücünü taşıyan özne– varsayar. Bu özne politikanın nesnesi olarak konjonktürü tanımaz, süreç içinde ‘amacının’ bilgisiyle ve ayarlayıcılığıyla hareket eder. Amacın içkin ya da aşkın amaç olarak kurulması burada konu dışıdır. Amaca vakıf özne bu bilgisel ayrıcalığıyla araçlar seçer, reddeder, eyler ya da eylemez. Şimdi burada yaptığı üzerinden değil ‘amaçları’ üzerinden tanımlar kendisini ve amacı ona şimdi burada nerede olması gerektiğini işaret edermiş gibi görünür.

İfade edilen amaç, belirli bir politik öznenin konjonktüre eylemi aracılığıyla müdahil olduğu, gerçekliğin imkanları doğrultusunda politikada güttüğü amaç değildir. Belirtilen amaç, politika aşırı ve politikayı güdüleyen erekselliktir. Bu amacın tanımlanması amacın neliğinden uygun araçların belirlenmesine, şiddet’in bir araç olarak ele alınabilmesine ya da belirli bir koşulda ancak ele alınabilirliğine işaret eder. Dolaylı yoldan, koşullu, istenmeyen bir araç olarak, mevcut sistemin sonucu olarak kullanılabilir şiddet, ama bir yığın şerhle birlikte... Şiddet bu dolayımlar sayesinde şiddet politikasına asla dönüşmez / dönüşemez. Zaten ilk baştan itibaren şiddet ile politika arasında yapılan ayrımı veri olarak kabul eden bir önerme serisidir bu.

Amacın aracı meşrulaştırması aynı mantığı tersten üretir. Evet, şiddet kötü bir araçtır ancak, amacın büyüklüğü ve değeri kimi fedakârlıkları da gerektirir. Şiddet aracını kullanmak, bir tercih meselesi olma vasfını ancak amacın yüceliği dolayımıyla kazanır. Genellikle şiddeti politikada bir savunma argümanı olduğu gibi, şiddet politikasının hasımlarının şiddet politikasını yürütenleri kınama argümanı olarak, Amacın aracı meşrulaştırma(ma)sı radikal tutum görüntüsü altında şiddetin koşullandırılmasını amaca (amacı taşıyan bir özne olduğuna göre öznenin aracılığıyla temsil edilen ideolojiye) bağlanarak üretir.

Söz konusu olan politika ise, politik öznenin karakterini belirleyen şey, savunduğu birtakım görüşler ya da derin bilinç dünyasında kurduğu amaçlar değildir. Politik özne, ne yapıyorsa odur! O kendi yaptığıyla ilgili gelecek planları yapar, belirli bir amacı, programı kabul eder, konjonktürde imkanları ve gücü dahilinde belirli araçları tercih eder. Kimi eylemler yapar ve bu eylemlerin sonuçlarını yine kendi pratiğiyle izler. Politik alanda elde sadece ne yapıldığı ve şimdi burada ne yapıldığı vardır. Dolayısıyla şiddet politikası ile ilgili amaca yönelik her türlü gönderme, meşruluk arayışı ya da gayrimeşruluk bildirimi politikaya politika dışından sınır çekmek anlamına gelir. Bu sınır genellikle ideoloji alanından çekilir ve amaç tanımı her zaman belirli bir ideolojiyi verir.

Nasıl ‘ezilenlerin şiddeti meşrudur’ argümanı nesnelci bir argüman olarak politikayı gözden yitiriyorsa, ‘amaç-araç diyalektiği’nin her iki argümanı da öznelci bir argüman olarak politikayı öznenin bilişsel koşullarına bağlamakta, politikaya ideolojiden sınır çizgisi çekmektedir.

Bir ayrım yapmak gerekirse, amacın araca uygunluğu önermesi genellikle şiddeti sınırlamaya dönük bir argüman olarak savunulur. Amacın aracı meşrulaştırdığı argümanı ise şiddetin politik olarak yetersiz savunusunun yapıldığı koşullarda uygun olmayan ‘kurtarıcı’ olarak devreye sokulur. Daha yaygın olan şiddet politikasının eleştirisi için üretilmeye açık zayıf bir eleştiri argümanıdır. Sonuçlarına kadar izlendiğinde, şiddet politikasını savunmak için amacın aracı meşrulaştırması argümanının, şiddet politikasına ulaşmayan sınırlayıcı bir argüman olduğu görülür, özellikle politikanın ideolojiye bağlanması açısından.

Dördüncü Zayıf Argüman:

Son kertede şiddet. Tarihsel devrimcilik ya da devrim döneminde devrimcilik

Marksizm politikada ya devrimcidir ya da yoktur! Yani şiddeti kategorik olarak reddedenlerin politik olarak Marksist olması mümkün değildir. ‘Devrim’in şiddet içeren bir toplumsal pratik olduğunu söylemeye gerek yok. Yaygın önerme ile, şiddet kullanılmadan devrim olmaz diyebiliriz. Fakat meselenin düğümü burada atılmıyor, şiddeti kategorik olarak reddetmeyen ama onu politika olarak koşullayan, son kerteye atan örnekler bolca mevcut. Marksizm alanında şiddeti şiddet politikası olarak net bir bağlama yerleştirmeden, tarihsel sürecin içinde geri toplumsal formasyonlarda ilerletici bir güç olarak ya da toplumsal sürecin olgunlaşmasıyla ‘son kertede’ bir çıkış tarihi rayına oturtucu zorunlu sert müdahale olarak, nesnel gelişimin ‘devrim’i olgunlaştırdığı hallerdeki, devrim dönemindeki zorunlu müdahale olarak ele alma tarzı yaygın etkiye sahiptir.

Bu tartışmalardan sıyrılmak için şiddet politikasını doğrudan kendi içinde ezilenler politikası için, kurtarıcı ve tanımlayıcı bir amaç olarak kabul etmek gerekiyor. Şiddet politikası bir dönem içinde etkin kullanılmadan, herhangi bir devrimci politikadan bahsetmek olanağına sahip değiliz. Dahası, eğer bir devrimden bahsediyorsak onun istikrarlı, yoğunlaşmış bir şiddet politikasını öngördüğünü de tereddütsüz ortaya koymak durumundayız. Burada beliren artı şiddet, yani son kertede ihtiyaç dahilinde çağrılan şiddetin sınırlarını aşan ve politikayı tanımlayıcı şiddet, herhangi bir liberal tutumun uzlaşma içine giremeyeceği bir politik pozisyondur.

Şiddet tarihin değil politikanın konusudur. Engels’in Dühring ile tartışmasında, Dühring’in şiddeti tarihin konusu olarak ele almasına yönelttiği eleştiriler Marksizm içinde sanki politikada ‘şiddet’e yönelik bir müdahaleymiş gibi ele alınarak devrimci politika tarihsel koşullara bağlanmaya kalkılmıştır. Yine Marx’ın ‘zor’un eski toplumdan doğacak yeni toplumun ebesi olması şeklindeki önermesi ve ‘doğum’ metaforu, devrim döneminde devrimcilik için bir savunma argümanı olarak alınmış, nesnel sürecin gelişiminin tamamlandığı noktada şiddet kaçınılmaz tarihsel zorunluluk olarak alınmıştır. Ancak bu normal bir gelişim ve tarihsel ilerleme varsayımına dayanarak politikayı tarihsel gelişim sürecine teğelleme sonucunu doğurmuştur. II. Enternasyonal’in yaygın eğilimi III. Enternasyonal’e de yansıyarak devrimci politika / şiddet politikası çoğunlukla gereksiz, maceracılık, hatta yer yer reel politik gerekçelerle zararlı addedilmiştir.

Kapitalist toplumsal formasyonun kendi iç dinamikleriyle gelişiminin belirli bir evresinde, doğal süreç içinde çöküşünü hazırlayacağı öngörüsünün politik edinimi, sonuçları bakımından tarihsel devrimciliğe, son kertede şiddet araçlarının neredeyse minimum seviyede kullanılarak devrimin kotarılmasına ulaşır. Bu yaklaşımın devrimci politika anlayışının temelleri şu önermelerde yatmaktadır: Kapitalizm-öncesi toplumsal formasyonlarda politika başatken ekonomi temel rol oynar. Bu toplumlarda politika şiddeti de içeren bir seyir izlemek durumundadır. Despot rejimlere karşı şiddet araçlarının kullanımı olağandır. Kapitalist toplumsal formasyonda ekonomi hem temel hem de başat rol oynar. Dolayısıyla ekonomi alanında yürütülen uzun, sürekli barışçıl hak alma mücadeleleri sonucu tarihsel kriz anlarına hazırlanmak ve o an geldiğinde özel bir şiddet politikası uygulamadan zaten kuşatılmış ve sınırlandırılmış devleti, kitle şiddeti yönlendirerek sınırlı bir öznel müdahaleyle alaşağı etmek ve bu sayede devrimi kotarmak mümkündür.

Birbiriyle bağlantılı bir dizi teorik ve politik sorun üreten bu yaklaşımın ‘devrimci’ politikaya imkan tanımadığı görülüyor. Tezlerin toplamı Marksizm içindeki Aydınlanmacı etkinin sonucu olarak alınmaya açıklık taşır. Aydınlanma düşüncesi insanlığın ilerlemesinin yalın bir çizgisellik içinde olduğunu kurguluyordu. Bu düşünceye göre ilerleme öncelikle insanın ahlaki ve düşünsel olarak mükemmelleşmesi yoluyla gerçekleşecektir. Üretilen ikilikler gelişmenin yönünü de tanımlar. Din-akıl, zorunluluk-özgürlük, karanlık-aydınlık, dogmatiklik-eleştirellik, otoriterlik-demokrasi, çoğulculuk, vs. vs.... Aydınlanmanın genel önermeleri sadece oluşum döneminde değil, burjuva egemenliğine paralel olarak farklı biçimleriyle yeniden üretildi. Marksizm Aydınlanma düşüncesinin belirlediği evren içinde doğdu, ama kendisini bu evren ile kesintisiz mücedelesiyle oluşturdu. Bu mücadelenin izlerine, politikada, Marksist politikanın oluşumuyla birlikte Marksizmin devrimci diyalektiğinin seyrinde rastlıyoruz. Buradan yola çıkarsak diyalektiğin bu günkü birikimiyle oluşan eşik şiddetin ancak ve ancak özel bir baskı rejimine karşı, işgale karşı, tarihsel sürecin kesintiye uğraması koşuluyla ya da devrim döneminde meşru kabul edilebileceğine yönelik yaklaşım Marksizmin devrimci diyalektiğinin dışında olmak anlamına gelir.

Şiddet politikası, ezilenlerin tarihsel varlığını kendi nesnel koşulu olarak alıp her durumda bu nesnel koşulun ötesinde politikanın imkanlarını konjonktürde izleyerek politik varoloşunu üretmeye yönelik stratejik bir konumdur. Bu, politik devrimcilik açısından, tarihsel ilerlemenin sağlıklı bir sosyalist geleceğe olağan seyrinde gidişini garanti altına alan, ezenin tarihsel egemenliğinin tam anlamıyla kurulduğu, şiddet araçlarını kullanma gereği duymadığı koşulların bu sağlıklı ‘sosyalist’ dönüşüme en elverişli koşulları sağladığı bir yanılsama değil ise kasıtlı bir şekilde ezen siyasetine eklemlenmedir.

Ezilenlerin reaksiyoner şiddetinden ayrı olarak şiddet politikası şiddet durumuna bir tepkinin ötesindedir: şiddet durumu, yoğunlaştığında etkin hale gelen, seyreldiğinde ise etkinliğini askıya alan ve olağanlaşma sürecine katılım sağlayan yaklaşımı koşullu devrimcilik ile finalist müdahalecilik arasında salınıp durur. Politikanın ne’liği ise devrimci politikayı etkin, sistemle kesişmeyen ve sisteme karşı müdahaleler üreten bir politik özne aracıyla tanımlamak durumundadır. Konu devrim ise iktidara yönelmenin sınırlayıcı koşulu yoktur. Bu, devrimci öznenin pratik bir konumudur ve kullanılacak araçlardan azade iktidar fethedilmelidir. Liberal tutumun temas edemeyeceği nokta, ertelenmiş devrimcilik değil aktüel şiddet politikasının etkin varlığıdır.

 

Okunma 9842 defa