Atlarımızı Roma’ya Süreceğiz!

Yazan

Cuma Tat

“İnsanlığın tarihsel çocukluğu, insanlığın en güzel açılıp gelişmesine ulaştığı o zaman, artık bir daha dönmeyecek olan o gelişme aşaması, niçin bizi sonsuzluğa kadar büyülemekte devam etmesin?”[1]

Marx, devlet ve bilinç biçimlerini üretim ve dolaşım koşullarına göre incelerken, Yunan sanatının mükemmelliğini de onun üretim biçimine bağlıyor ve mesela lokomotifler çağında o sanatın varolamayacağına dikkat çekiyor. İnsanlığın tarihsel çocukluğunu özlememiz doğaldır ama ona ulaşmak imkansızdır. Devlet meselesinin çözüldüğü aşamaya da işaret ettiğini düşünebileceğimiz Marx’ın bilime kapı aralayan sözleri, belki, devletin olmadığı ilkel komünal çağlara duyulan özlemi de içeriyor. Özlemek doğal ama ilkel komünal toplumun geri gelmeyeceğini bilerek... Ve yine daha ötesinin mümkün olduğunu kavrayarak: Devletin yok olması (komünizm). Bugün de devlet meselesi ihtilaçlı çırpınmalar yaratıyor. Bizleri, devletin yok olacağını bilenleri meşgul etmeye devam ediyor.

Kurucu Marksistler toplumsal formasyonların en üst aşamasına erişmesini sağlayan düğüm noktasını devlet meselesi olarak alırlar ve bu meselenin çözümünün önemine işaret ederler. Marx ve Engels devletin ilk oluşum evresinden modern devlete kadar uzanan süreci şöyle izah eder:

“Antikçağda ve Ortaçağda mülkiyetin ilk biçimi, (...) aşiret mülkiyeti devlet mülkiyeti olarak (...) basit poscessio (elde bulundurma, zilyedlik / ç.n.) olarak görünür. (...) Ortaçağdan çıkan halklarda, aşiret mülkiyeti (...) başka başka evrelerden geçerek, (...) bütün ortaklaşa mülkiyet görünümlerinden sıyrılmış ve mülkiyetin gelişmesi üzerindeki, devletin bütün etkisini dışlayan modern sermayeye kadar evrim gösterir. İşte modern devlet bu özel mülkiyete tekabül eder.”[2]

Marx’ın bahsettiği modern devlet bugün emperyalizm bağlamında düşünülmek durumundadır, yani Lenin’in katkılarına ihtiyaç duyar. Burada üzerinde duracağımız nokta ise kapitalizmden komünizme geçişte proletaryanın bir devlete ihtiyacı olup olmadığı, bir devleti olacaksa, bunun, kapitalist devlet aygıtı mı olacağı sorunlarından çok, özellikle post-Marksizmin bu bağlamda Marksizme ne gibi itirazları olduğuna ilişkindir. Post-Marksistler devleti parçalamaktan çabuk vazgeçtiler ve bize reformizm öneriyorlar.

Doğuşundan itibaren büyük değerler biçtiğimiz, proletaryanın iktidarının kurulmasını beraberinde getiren Ekim Devrimi’yle oluşan Sovyet Devleti yanında, Doğu Avrupa rejimleri ve Arnavutluk, yöneltilen türlü nitelemeler altında varlıklarını hiç değilse kurumsal olarak sürdürürken, on yıl önce nihayet dağıldılar. Bu basit bir gelişme olmasa gerek.

Peki, umutlarımızı ve eleştirilerimizi birlikte yönelttiğimiz Küba, Çin, Kuzey Kore, Vietnam’da oluşan iktidarların niteliğine dair neler söyleyebiliriz? Bunlara gönül rahatlığıyla sosyalist iktidar biçimleri demek mümkün müdür?

Yine dünyanın çeşitli bölgelerinde sosyalizme dair veya farklı söylemlerle hareket eden, umut taşıyan bakışlarımızı çevirdiğimiz, ardından ‘henüz erken’ dediğimiz Brezilya, Arjantin, Peru, Meksika, Nepal ve Endonezya’daki hareketlilikler, gözümüzün önünde, sonucunu kestiremediğimiz birer dinamik olarak seyrini sürdürüyor.

Ayrıca Seattle’dan başlayıp Prag’a, Floransa’ya uzanan, bayrağını Avrupa’nın ‘asi çapulcuları’nın dalgalandırdığı uluslararası nitelikli kitlesel gösteriler, bir başka cenahtan ezilenlerin sesi olarak yankılanıyor. Ve mazlum Filistin...

Kısaca yakın dönem ilginç bir durum sergiliyor. Bir yanda tarihsel süreçte ömrünü doldurup dağılanlar, diğer yanda proletaryayı, yoksul köylülüğü; yani ezilenleri örgütleyerek bir dinamik olarak iktidarın alternatifi olmayı sürdürenler, yine toplumsal muhalefete yeni bir tarz ve dinamik getirme ümidi yaratanlar... Tüm bunlar varolan iktidarın bir biçimde devrilmesinin ve yenisinin kurulmasının sinyalleri olarak karşımızda duruyor.

Evet, tam da kelimenin içerdiği anlamda ‘bir biçimde’; yani zor ve şiddet yoluyla, olası ise başka yollarla, proletaryayı örgütleyerek, köylülüğü ve işsizleri ‘bir biçimde’ bir araya getirerek.

İşte bu nedenle, küresel dünyadan söz eden ama buna paralel olarak reformcu argümanlar geliştiren, kapitalist devlet aygıtını parçalamak yerine çevreden sarmallayarak merkezin etki alanını sınırlama yolları öneren veya devrimci mücadelenin reddine varan ‘çokluk’u öneren, proletarya iktidarı yerine ‘bütün toplumun devleti’ tezini sunanlara bir cevabımız olmalı.

Biliyoruz ki Marksizmin bilimsel olarak sonal anlamda tarif ettiği bir devlet biçimi yoktur. Buna rağmen kurucu Marksistler, nihayetinde sınıfların yok olduğu döneme öngelen ve gelecek “Kapitalist toplumla komünist toplum arasında (...) proletaryanın devrimci iktidarı...”[3] olacak geçiş biçiminden, “geçici bir müessese”den bahseder.

Görüşümüz odur ki, Marx ve Engels’in tespit ettiği “proletaryanın devrimci iktidarı” ve onu kurmanın yolunun zor ve şiddetten geçtiği önerisini ilga edecek herhangi bir niteliksel gelişme olmamıştır. Ama bu savunumuza karşın yine de Marksizmin ‘post-‘ sunumlarındaki çevreden merkezi kuşatma önerileri, emperyalizmin üretici güçler ve üretim ilişkilerinde yeni bir evre geçirdiği, yine işçi sınıfının ve ezilenlerin değil “kapitalizmin metabolizmasından” ve “bilimsel ilerlemenin kendisi”nden olacak değişimlerin toplumsal “yenilenmeler”i oluşturacağı tespitleriyle karşı karşıyayız.

Hardt ve Negri şöyle diyor: “günümüzde aktif olan çeşitli üretim figürleri içinde maddi olmayan emek gücü figürünün (iletişim, ortak faaliyet ve duygulanımların üretimi ve yeniden üretimiyle ilgili emek figürünün) hem kapitalist üretim şemasında hem de proletaryanın bileşiminde giderek merkezi konuma geldiğini savunacağız.”[4]

Hardt ve Negri devam ediyor: Bu yeni proletaryanın, “canlı emeğin gücü (...) çokluğun eylemliliği (...) küreselleşmenin, önceki sömürü ve denetim yapılarını somut olarak toprak temelinden kopardığı oranda, nasıl gerçekten çokluğun bir özgürleşme koşulu olduğu da anlaşılabilir.”[5]

Hem emperyalist sistemin hem de proletaryanın niteliksel değişime uğradığını, böylece küreselleşen bir dünya oluştuğunu ilk ağızdan öğreniyoruz. Hardt ve Negri bir ‘özgürleşme’den bahsediyor. Aslında onlar tarafından ‘özgürleşme’ sadece ‘toprak temelinden kopma’ anlamında alınmamakta, daha öte anlamlar taşımaktadır. Kapitalizmden mevzi çalma mentalitesine dayanan bu özgürleşme, devrimi yok sayan bir evrim yoluna açılan kapı olmasın?

Marx ve Engels de bize özgürleşmeye giden yolu göstermeye çalışıyordu, ancak tabii onlar Hardt ve Negri’nin yaptığı gibi sınıflar mücadelesinin alanını gizleyerek hareket etmiyor, tersine onu bizim için şeffaflaştırmaya uğraşıyorlardı. Marx ve Engels Komünist Manifesto’nun Burjuvalar ve Proleterler bölümünün daha ilk paragrafında şöyle diyordu: “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. (...) ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli karşı karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü kimi zaman açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir.”[6] Marx ve Engels için özgürlüğe giden yol çatışmalarla, mücadeleyle dolu! Onlar açık ve seçik olarak proletaryanın sınıf mücadelesini kazanması halinde oluşacak “devrimci yeniden kuruluş”tan bahsediyor.

Hardt ve Negri eserlerinde birçok kez Marksizmi bilim dışı ilan etmekte mahzur görmüyorlar. Ama elbette yeni bir arayışı da içinde barındırarak: “Ortak bir düşman tanımı ve ortak bir mücadele dili bulma önemli politik görevlerdir elbette (...) sezgilerimize göre, mücadelelerin bir daire içinde yatay eklemlenişi modeli artık çağdaş mücadelelerin nasıl küresel anlam kazandığını anlamamıza yetmiyor.”[7]

Bu söylenenlere olumlu bir ilgiyle bakmamız gerekiyor, ancak eserleri boyunca hemen her alanda kalem oynatan yazarların karşısında dikkatli olmak lazım. Bir tür omurgasızlığın hakim olduğu Hardt ve Negri’nin İmparatorluk eseri, neresinden tutarsanız bir başka yöne doğru kayıp gidiyor. Ancak vurgulamada açık oldukları hususlar da elbette var: Mücadele çokluk ile imparatorluk arasındadır. Bu mücadelenin yapıldığı alan şöyle tanımlanır: “Emperyal monarşi tek başına ayrı bir yerde karargah kurmuş değildir; post-modern imparatorluğumuzun Roma’sı yoktur.”[8] Yani üzerine atlarımızı süreceğimiz bir Roma yok! Bize imparatorluğun ‘sezgisel’ olarak algılanabileceğini söylüyorlar. Küresel planda bir mücadele aygıtı olmadıkça, ulusal planda iktidar aygıtlarına karşı durmak ve mücadele ‘nafile’ diyorlar.

Hardt ve Negri’nin yanı sıra, bir anlamda Marksizmin Teori ve Politika’da işlenen krizine de işaret eder bir şekilde, dünya ölçüsünde tanınan New Left Review (NLR) tarafından taşınan ve Perry Anderson’un ‘Yenilenmeler’ isimli makalesinde manifestosunu bulan reformist yaklaşım da dikkatleri çekmektedir. NLR’nin editörü Anderson kendi yazı başlığında olduğu gibi bir ‘yenilenme’den bahsederken bilime yaslanarak politikadan elini ayağını çekmeyi meşrulaştırıyor. Anderson’a göre, tarihin dönüştürücüsü olarak “tek devrimci güç bilimsel ilerlemenin kendisi”dir[9]. Dolayısıyla artık yeni dinamik dönemlerin doğuşu bağlamında ezilenlerden bir şeyler beklemek hata olur: “Fakat eğer insanlığın enerjisi bir kere daha sistemin değişmesi için ortaya çıkacaksa, bu sermayenin metabolizmasının kendi içinden olacak.”[10]

Sonuç yerine

Küreselleşme, İmparatorluk, –veya Teori ve Politika yazarı Yılmaz Sezer’in ifadesiyle– Tekelci Emperyalizm kavramları altında işlenen günümüz emperyalizminin dünya ölçeğinde sorunlar oluşturduğu gerçeği yeni değildir. Mavi yakalılar ile beyaz yakalıların sayısal/oransal değişiminden ve işçi sınıfının yapı ve bileşiminde önemli değişmeler yaratacak veya şimdiden yaratmış olan sektörlerin ortaya çıktığından bahsedilebilir.

Bugün dışarıdan, Marksizme göz ardı edilemeyecek eleştiriler yöneltilmekte. Okullu Marksizm bunu karşılamakta hantal, bir o kadar da yetersiz. Marksistler, dünya ölçeğindeki tüm gelişmeleri, öneri, öngörüler ve eleştirileri hiç burun kıvırmaksızın analitik bir değerlendirmeye tabi tutarak sorunlara kendi elleriyle neşter vurmaktan kaçınmamalı.

Kim ne derse desin, ısrar edeceğiz: ‘Tek devrimci güç bilimsel ilerleme’ denilerek yadsınan politik özneler pratik alanda değiştirici-dönüştürücü olma özelliklerini yitirmiş değildir.

 

 


[1] K.Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev.: Sevim Belli, Sol Yayınları, 5. Baskı, Ankara 1993, s.249-250.

[2] Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Çev.: Sevim Belli, Sol Yayınları, İkinci Baskı, Ankara 1987, s.124.

[3] Marx-Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Çev.: M. Kabagil, Sol Yayınları, Birinci Baskı, Ankara 1969, s.44.

[4] Hardt-Negri, İmparator, Çev.: A. Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, Birinci Baskı, İstanbul 2001, s.78.

[5] A.g.e., s.78.

[6] Marx-Engels, Komünist Manifesto, Çev.: Muzaffer Erdost, Sol Yayınları, Üçüncü Baskı, Ankara 1993, s.109-110.

[7] Hardt-Negri, a.g.e., s.81.

[8] A.g.e., s.328.

[9] Perry Anderson, “Yenilenmeler”, Çev.: Sanem Güvenç, Ali Serdar, Edebiyat ve Eleştiri, S. 51, Kasım-Aralık 2000, s.76.

[10] A.g.e., s.75.

Okunma 15952 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.