Bu sayfayı yazdır

Devrimci Dönemlerde Devlet

Yazan

Mansur Hikmet

Çeviri: Siyaveş Azeri

İran Komünist İşçi Partisi kurucusu ve lideri Mansur Hikmet, 4 Temmuz 2002’de gırtlak kanserinden dolayı 51 yaşında yaşamını yitirdi.

Bu makale, yazarın parti (İKP) içi seminerlerden birinde sunduğu tartışmanın düzeltilmiş ve bazı konularda eklemeler yapılmış versiyonudur. Bu yazı ilk kez, İran Komünist Partisinin teorik yayını Be Suy-e Sosyalizm‘in (Sosyalizme Doğru), ikinci dönem, Kasım 1985 tarihli 2. sayısında Farsça yayımlandı.

 

Bu tartışmanın konusu “devrimci dönemlerde devlet”tir. Bu başlık altında genelde klişeleşmiş yargılar yoluyla dile getirilen ve unutulan Marksist devlet kuramının yönlerinden birini, bir başka deyişle devlete yaklaşımda Marksist yöntembilimi ele alacağız. Sorunu genel biçimde ele aldıktan sonra bu yöntembilimin uygulanma örneklerinden biri olarak aşağıdaki alt başlıklar daha ayrıntılı biçimde ele alınacaktır: Birincisi, İran Komünist Partisi Programı’nda İslam Cumhuriyeti sorunu. İkincisi, İslam Cumhuriyeti’nin ele alınış biçimi, burada daha önce “Burjuva-Emperyalist Karşı-Devriminde İki Kanat” makalesinde tartışılan bazı noktalar bugünkü tartışmanın ışığında yeniden vurgulanacaktır. Son ve üçüncü olarak da proleter devrimde devlet ve proletarya diktatörlüğü [sorunu ele alınacaktır].

Marksist devlet kuramı ve “geçiş dönemleri”

Marksist bakışa göre, devletin, ekonomik açıdan egemen olan sınıfın sınıfsal egemenlik ve baskı aracı olduğu herkesin bildiği bir konudur. Devlet baskı altında olan ve sömürülen sınıfları tutsak etme, var olan mülkiyet ve üretim ilişkilerini alt sınıfların saldırılarına karşı korumanın aygıtıdır. Devlet ve Devrim kitabında Lenin temel olarak Marx ve Engels’in yapıtlarından yaptığı doğrudan ve uzun alıntılarla burjuvazinin yaydığı kuruntulara karşı devletin, sınıfsal ilişkileri sözümona “düzenleyen” veya “genelin çıkarı”nı temsil eden sınıflar ve toplum üstü bir görüngü olmadığını açıklar. Devlet, burjuva toplumunda yaygın geçerliliği olan görüşlere karşın, belirli sınıfların, ekonomik açıdan egemen olan sınıfların temsilcisi ve koruyucusudur. Devletin ortaya çıkışı temelde sömürünün ortaya çıkması, toplumun sınıflara bölünmesi ve sınıf savaşımıyla birlikte olmuştur.

Söylediğim gibi bu noktalar günümüzde apaçıktırlar, ben burada bunları daha fazla açıklamaya girişmeyeceğim, benim buradaki tartışmam bu tanımların toplumun evrim sürecinin bütün uğraklarına, özellikle de “devrimci dönemler”e mekanist ve klişeler biçiminde genişletilmesine karşı bir eleştiri niteliğindedir.

Daha ilk bakışta, devletin, yukarıda sözü edilen Marksist tanımlarının, gerçekte toplumun olağan işleyişini göz önünde bulundurdukları görülüyor. Bu, toplumun “olağan” durumunda bir devlet tanımı ve çözümlemesidir, bu dönemde toplum devrimci dönüşüm yaşamamaktadır. Tarihsel materyalizmin, “olağan” beş üretim biçiminin (ilkel komünal toplum, kölemenlik, feodalizm, kapitalizm ve komünizm) durağan beş görünümünün sayısal toplamı olmadığının altını çizmem gerek. Gerçekte bu, tarihsel materyalizmin revizyonistlerce başkalaştırılmasıdır. Marx’ın tarihsel materyalizmi, yalnızca farklı üretim biçimlerinin açıklanması ve tarihsel bir ardışıklık içinde birbirlerinin yerine geçmesi değildir, [Marx’ın materyalizmi] bu gelişme sürecinin dinamizmini ve dönüşüm döneminin özelliklerini de içerir ve açıklar. Bu üretim biçimleri nasıl ve hangi süreçler sonunda birbirlerinin yerine geçerler? Bu dinamizmi göz önünde bulundurduğumuzda, tarihin materyalist yorumlanışında önemli bir bölümün her biri uzun bir dönem için ekonomik etkinliğin ve toplumsal yaşayışın olağan ve yeniden üretilen biçimi olan üretim biçimleri ve ilişkileri arasındaki dönüşüm ve geçiş dönemlerinin özelliklerinin kavranması olduğunu anlarız. Bir başka deyişle üretim biçimleri ansızın birbirlerinin yerine geçiyor değildirler. Ne kapitalizm birden bire feodalizmin yerine geçti, ne de komünizm ansızın kapitalizmin yerine geçecektir. Geçiş dönemi ve toplumun devrimci dönüşümünün çözümlenmesi, en az toplumsal üretim ve yeniden üretimin olağan biçimlerinin çözümlenmesi kadar tarihe materyalist bakışın bir parçasıdır. Marx Ekonomi Politiğin Eleştirisi’nin önsözünde bu konuyu açıkça ortaya koyar:

Gelişmelerinin belirli bir döneminde toplumun üretici güçleri var olan üretim ilişkileriyle, eş deyişiyle (yalnızca bu ilişkilerin hukuksal açıklaması olan) bu güçlerin içinde etkinlik gösterdikleri mülkiyet ilişkileriyle çelişirler. [Varolan bu ilişkiler] üretici güçlerin gelişmesine yarayan bir çerçeveden bunların gelişmesinin engellerine dönüşürler. O zaman toplumsal devrim dönemi başlar.

Daha aşağıda, bu tartışma boyunca, “devrimci dönemler” kavramını Marx’ın imlediği geçiş dönemi olan toplumun devrimci dönüşüm döneminin bütününden daha sınırlı bir anlamda kullandığımı belirteceğim. Ancak şimdilik terimin bu daha geniş anlamını göz önünde bulundurup yukarıdaki devlet tanımının formülasyonuna dönelim. Acaba bu biçimiyle tanım geçiş dönemi boyunca (bütün) devletlerin özelliklerini ve niteliğini açıklamak için yeterli mi? Bir başka deyişle “devlet ekonomik açıdan egemen olan sınıfın tahakküm aygıtıdır” formülü devrimci geçiş dönemlerinin özellikleri ve özgüllükleriyle örtüşür mü? Zorunlu olarak değil. Anarşistlerin proletarya diktatörlüğüne ve Komünist Birlik (Vahdat-e Komonisti) gibilerinin devrimci cumhuriyet kavramına yaklaşımları, Marksist devlet anlayışından yalnızca bu formülü öğrenmiş olanların ve her koşulda bunu yineleyenlerin kuramsal çıkmazlarını gösterir.

Proletarya diktatörlüğü, örneğin, bir geçiş dönemi devletidir. Ancak proletarya diktatörlüğü ekonomik açıdan egemen olan sınıfın devleti mi? Böyle olmadığı açıkça ortadadır. Bu, üretime egemen olan sömürücü sınıfın devletine karşı ayaklanmış olan sınıfın devletidir. Proletarya diktatörlüğü başlangıçta toplumun mevcut ekonomisine dayanmıyor, ekonomik açıdan öteki sınıflara egemen olan sınıfın temsilcisi değildir. Tersine, varolan ekonomiye karşı bir devlettir. Bir başka deyişle bu devlet asla, geleceğinde bile, sınıfsal ekonomik ilişkilerde bir sınıfın üstünlüğünün aygıtı olamaz. Sosyalist devrim toplumun sınıfsal varoluşuna ve üretim araçlarının özel mülkiyetine karşı ve sınıfsal sömürünün yadsınmasına yönelik bir devrimdir. Bu devrimin sonucunda ortaya çıkacak olan ekonomi bütün olarak devletin varlık nedeninin ortadan kalkmasıyla eş anlamlıdır. Sosyalist devrim, toplumun sınıfsal bölünmüşlüğünün yanı sıra devleti de sönümlendiren bir devrimdir.

Ancak proletarya diktatörlüğü fiilen var olan sınıfsal üretim ilişkilerini koruma aracı değilse, bir sınıfın üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmasına uygun bir siyasal üst yapı olmayacaksa, bu diktatörlüğün varlık nedeni nedir? Bir başka deyişle Marksist “devlet çözümlemesi” proletarya diktatörlüğünü nasıl açıklar?

Lenin’in Devlet ve Devrim adlı kitabının önemli bir bölümü toplumun tarihsel hareketini mekanik ve metafizik biçimde değerlendiren ve devlet tanımlarını “olağan devlet” tanımının ötesine derinleştirmekten aciz olan ve bu yüzden proletarya diktatörlüğüne karşı konumlanan anarşist görüşlere ilişkindir. Sosyalist devrim sınıfların, dolayısıyla da devletin sonümlenmesi ile eşanlamlıysa proletarya diktatörlüğü neyin nesi oluyor? Burada Lenin Marksist devlet kuramının “bir başka yönünü” açıklığa kavuşturuyor. Proletarya diktatörlüğü devleti, özünde “ekonomi”den değil siyasetten ve sınıf mücadelesinden çıkarsanır; devrimci geçiş dönemlerinde Marksist devlet çözümlemesinin ana ekseni budur:

Komünist Manifesto’da insanı devlete sınıfsal egemenlik aracı gibi bakmaya iten tarihin genel bir özeti sunulur, bu da zorunlu olarak bizi proletaryanın, ilkin siyasal iktidarı ele geçirmeden, siyasal üstünlük elde etmeden ve devleti “egemen sınıf olarak birleşik proletarya”ya dönüştürmeden burjuvaziyi deviremeyeceği sonucuna ulaştırır; bu proletarya devleti zaferin hemen ardından sönümlenmeye başlayacak, çünkü sınıfsal çatışmaların olmadığı bir toplumda devlete gereksinim duyulmaz, devlet var olamaz. Tarihsel gelişme açısından proletarya devletinin burjuva devletinin yerine geçmesinin nasıl gerçekleştirileceği sorunu bu uğrakta ortaya atılmış değil (Devlet ve Devrim, Toplu Yapıtlar, İngilizce çeviri, Cilt 25, sayfa 411).

Burada Lenin “genel özet”inde tarihin bir “nokta” olduğu, iki düzenin buluşma yeri, iki devletin birbirlerinin yerine geçtiği insan toplumunun tarihindeki uğrağı göz önünde bulundurmaktadır. Bu geçiş dönemidir. Bu tarihsel gelişmede oldukça önemli bir uğraktır. Bu dönemde, bir başka deyişle iki düzenin yer değiştirdiği, birinin dönüştüğü ötekinin daha oluşmadığı uzun süreçte, devlet nasıl bir görüngüdür? Bu, Marksist devlet kuramının, mekanik revizyonist sistemlerde, bundan dolayı da İran Solu’nun büyük çoğunluğunda unutulan yönüdür:

[…] bir sınıfın diktatörlüğünün yalnızca genel olarak bütün sınıflı toplumlar için değil… kapitalizmi “sınıfsız toplumdan”, bir başka deyişle komünizmden ayıran bütün tarihsel dönem için de zorunlu olduğunu anlayan kişi Marx’ın devlet öğretisinin özünü anlamıştır. Burjuva devletlerinin biçimleri farklıdır ancak özleri aynıdır. Bu devletler, biçimleri ne olursa olsun son çözümlemede burjuva diktatörlüğüdürler. Kapitalizmden komünizme geçiş dönemi kesinlikle çok sayıda çeşitli siyasal biçimler ortaya çıkaracaktır, ancak bunların özü aynı olacaktır: Proletarya diktatörlüğü (a.g.y., sayfa 418).

Proletarya diktatörlüğü bu belirli “tarihsel dönem”e, devrimci geçiş dönemine uygun bir devlettir. Proletarya diktatörlüğü kapitalist ekonomiye karşı bir devlettir ancak aynı zamanda komünist ekonomiyle örtüşüyor değildir, zira bu yeni ekonomi sınıfsal bölünmeye dayanmamaktadır, bundan dolayı kolluk kuvveti olarak devleti gereksinmez. Bu devlet bu iki “ekonomi” arasındaki tarihsel aranın dönemidir, bundan dolayı varoluş nedeni ve varlıkbilimi dolayımsız olarak ekonomiye ve ekonomik altyapıya değil başka bir yere dayanmaktadır: Devrime, devrimci dönüşüm süreci boyunca toplumsal sınıfların karşılıklı ilişkilerinin ana ve belirleyici yatağına dönüşen sınıf mücadelesine. Proletarya diktatörlüğü bir diktatörlüktür, ancak belirli ve mevcut üretim ve sınıfsal ilişkileri korumak için değil bu ilişkilerin devrimci dönüşümüne karşı direnişi kırmak için:

Devlet “bastırmaya yarayan özel güç”tür… Ancak bu, tanım gereği proletaryanın burjuvazi tarafından, milyonlarca emekçinin birkaç zengin tarafından “bastırılmasının özel gücü” burjuvazinin proletarya tarafından “bastırılmasının özel gücü”yle (proletarya diktatörlüğüyle) yer değiştirmelidir. “Devlet olarak devletin yok olması”nın anlamı da buradadır. Toplum adına üretim araçlarının mülkiyetini ele geçirme “girişimi” de bu anlama gelir, “özel bir gücün” (burjuvazinin) “özel bir başka güçle” (proletaryayla) bu biçimde yer değiştirmesinin kesinlikle “devletin sönümlenmesi biçiminde” gerçekleştirilemeyeceği kendiliğinden ortadadır (a.g.y., sayfa 402).

Devlet özel bir şiddet örgütüdür: Devlet belirli bir sınıfı bastırmak için şiddet kullanma örgütüdür. Ancak proletarya hangi sınıfı bastıracaktır. Bunun yalnızca sömürücü sınıf, bir başka deyişle burjuvazi olduğu açıktır. Emekçiler devleti yalnızca sömürücülerin direnişini bastırmak için gereksinirler, yalnızca proletarya bu bastırmayı yönlendirip gerçekleştirebilir (a.g.y., sayfa 407).

Burada daha genel bir devlet kavramıyla karşı karşıyayız, aynı zamanda daha basit ve daha kapsamlı olan bir kavramla. Devlet sınıfsal baskıya yarayan "özel bir baskı gücü"dür. Bu, ister olağan devlet olsun ister geçiş dönemi devleti, bütün devletlerin ortak özelliğidir. Toplumsal varoluşun üretim ve yeniden-üretiminin belirlenmiş üretim ilişkileri çerçevesinde [örgütlendiği], bir başka deyişle toplumsal sınıfların karşılıklı etkileşimlerinde "ekonomi"nin belirleyici eksen olduğu dönemlerde devlet bu baskı görevini temelde ekonomik olarak egemen sınıfın hizmetindeki üretim ilişkilerini korumaya yönelik yerine getirir. Ancak geçiş dönemi devletinin çözümlenmesinde bu artık belirleyici bir öğe değildir, çünkü varolan ekonominin çelişkileri her şeyi etkisi altına alan sınıflar arasındaki ilişkilerde yeni bir etmenin ortaya çıkmasına neden olmuştur; bu, devrim ve devrimle karşı devrimin savaşımıdır. Bu uğrakta devlet bu sorunun çözümünü belirleme aygıtıdır. Geçiş döneminde devlet, bir devlet bu sorunun, devrimin, yazgısının belirlenmesinde bir aygıt görevi gördüğü ölçüde devlet işlevine sahiptir. Burada devlet dolayımsız biçimde ekonomik egemenliği korumak için siyasal bir araç değil siyasal egemenliğin korunması ve sağlamlaştırılmasına yarayan siyasal bir aygıttır. Tarihsel olarak devlet üretim artığı ve sömürünün ortaya çıkmasıyla oluşsa da, olağan toplumda, "üretim yapan" toplumda devlet ekonomik egemenliğin korunmasının güvencesi olsa bile geçiş döneminde devletin ta kendisi bir devrim ölçüsünde yaygınlaşmış sınıf savaşımına doğrudan ilişkilenir. Lenin proletarya diktatörlüğünün zorunluluğu konusunda bu noktayı açıkça dile getirir:

Sınıf savaşımı kuramı, Marx tarafından devlet ve sosyalist devrim konusunda uygulandığında, zorunlu olarak proletaryanın siyasal egemenliğinin kabulüne, [bu sınıfın] diktatörlüğünün kabulüne yol açar… Burjuvazinin devrilmesi ancak proletaryanın burjuvazinin kaçınılmaz, ölümüne direncini kırabilecek egemen sınıfa dönüşmesi ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni ekonomik düzenin kurulması için örgütlemesi yoluyla gerçekleşebilir (a.g.y., sayfa 409).

Oportünistlerle anarşistlerin her ikisi proleter devrimle diktatörlük devletinin kuruluşunu çelişkili görüyorlardı. Biri için proleter devrim "demokrasi"nin kuruluşu ve her türden diktatörlüğün sonu demekti, ötekisi için proleter devrim devletin yok olmasıyla eş anlamlıydı. Bu hareketlerin her ikisi de devrimci dönemlerin özelliklerini ve bu dönemde devletin özgüllüklerini kavrayamıyorlardı. Lenin açıkça geçici devrimci dönemi doğrudan devrimin ta kendisine, insanları rutin ekonomik konumları ve toplumsal üretimde karşılıklı rutin ilişkilerinden "geçici" olarak soyutlayıp açık ve düşmanca bir karşılaşmaya sürükleyen olaya bağlar. Devrimci dönemlerde devlet devrimin ilerletilmesi veya durdurulması aracıdır. Proletarya diktatörlüğü zorunludur, [bu,] yeni üretim ilişkileri ortaya çıktığından ve bu yeni ilişkilerin kendine uygun bir siyasal üstyapı dolayısıyla uygun bir devlet gerektirdiğinden değil burjuvazinin ölümüne direnişinden dolayı [böyledir]. Bu durumda devlet parti gibi, devrimci ordu ve milis kuvvetleri gibi, devrimci savaşımda ilerleme ve siyasal güç dengesini değiştirme aracıdır. "Olağan devlet" özellikleri geçiş dönemi devletinin özelliklerini betimlemek için artık uygun değildir. Bu yargı, gerek devrimci sınıfların devletleri için gerek gerici burjuva devletleri için geçerlidir.

İran Solu'nun çeşitli kesimleri, gerek 1979 Devrimi boyunca gerek bugün egemen burjuva devletini çözümlemedeki beceriksizliklerini açıkça göstermişlerdir. Bunlar, İslam Cumhuriyeti konusunda "Marksist" bir tavır takınmak için [rejimin] "özel ekonomik dayanaklarını" betimlemeleri gerektiğini sanıyorlardı, bu yarım yamalak akademik "Marksizm"in "ticaret burjuvazisi", "geleneksel küçük burjuvazi", "feodalizm kalıntıları" vb. gibi toplumsal katmanlardan birini İslam Cumhuriyeti'ni anlayabilmek için nasıl ölçüp biçtiğine tanık olduk. İslam Cumhuriyeti devleti burjuvazinin "devrimci dönem" devleti olarak, bir başka deyişle karşı devrim olarak örgütlenen burjuvazinin devleti olarak devrimin işini bitirmek için ortaya çıkmıştı, İran Solu'ysa devletin bu açık burjuva niteliğine gözlerini kapıyor ve toplumun "tali" sınıflarının ekonomisinde devletin sınıfsal karakterinin ve siyasal edimlerinin açıklamasını bulmaya çabalıyordu. Biz bu devleti 79 Devrimi döneminde burjuvazinin bütünü için oynadığı yaşamsal işlevsel rolünden dolayı burjuva ve burjuva-emperyalist bir devlet olarak niteledik. Bizim bu "sol sapkınlığımız" İran Solu'nun hoşuna gitmedi, yine de birkaç yıl sonra katliam ve baskının çapı ötekilerin de İslam Cumhuriyeti'ni burjuva olarak nitelemelerini sağlayacak kadar genişlediğinde bizi İslam Cumhuriyeti'nin burjuva özgüllüğünü niçin yalnızca "siyaset"ten çıkarsadığımız, onu "tekelci sermaye"nin siyasal örgütü olarak deşifre etmediğimiz için eleştirdiler! Her iki durumda da İran Solu'nun düşünce eksenini devletin "ekonomik" değerlendirilmesi oluşturuyordu. Oysa devrimci dönemlerde devlet burjuvazinin elinde karşı devrimin örgütleyicisi, proletaryanın elindeyse devrimin örgütlenmesi ve ilerletilmesinin yaşamsal araçlarından biridir. "Ekonomi", devrimin yazgısının belirlenmesini beklemek durumundadır. "Marksist devlet kuramının özü"nü yakalamış olan kişi açık sınıf savaşımıyla devletin doğrudan ilişkisini kavramak durumundadır. Bu dönemlerde "ekonomi"ye yapışmak, açıkça kişiyi Marksizm'den uzaklaştırır.

Böylesi mekanik ve ekonomist anlayışın bir başka örneği Komünist Birlik'in (gerek bizim bakışımızda gerek Lenin'in 1905'deki konumunda) devrimci demokratik devlete yaklaşım biçimidir, bunlara göre "devlet, ekonomik olarak egemen olan sınıfın aygıtı olduğundan" devrimci demokratik devlet bir ütopyadır, çünkü ekonomi kapitalistse bu devlet kaçınılmaz olarak ekonomik açıdan "egemen" sınıfın aygıtı olacaktır, ekonomi kapitalist olmayacaksa, sosyalist bir devrim gerekecektir, böylece de devrimci demokratik devlet sorunu ortadan kalkacaktır. Demokratik devrime ve devrimci devlete bu konumdan saldırıyorlar; ekonomi kapitalist olduğu sürece muhalefette kalmayı seçiyor, işçilerin ve köylülerin demokratik diktatörlük düşüncesini ortaya attığı için Lenin'i eleştiriyorlar. İki sınıfın diktatörlüğü olanaklı değildir, çünkü ne olursa olsun devletin karakterini tek bir sınıfın "ekonomisi" belirleyecektir! Bu, devrimci dönemlerde devletin karakterini anlamak beceriksizliğinden başka bir şey değildir.

Bu noktalara aşağıda daha yakından bakacağım. Bu girişte birinci olarak tarihsel materyalizmin yalnızca üretim biçimlerinin çokluğunu, onların çalışma yasalarını ve tarihsel ardışıklıklarını bilmek olmadığının altını çizmek istedim. Tarihsel materyalizmin önemli bir bölümü, özellikle devrimci öğe için daha belirleyici pratik ağırlığı olan bölüm, bu üretim biçimleri arasındaki geçiş dönemlerinin, bir başka deyişle bu temelden dönüşümler için gerekli olan devrimci dönemlerin çözümlenmesidir. Özellikle bu dönemde, insanlar olaylara kendi yazgılarını belirlemek üzere daha sağlam bir konumdan katılırlar. Marx'ın, Engels'in ve Lenin'in siyasal yazılarının büyük bölümünü açıklamaya ayırdıkları tarihsel materyalizmin bu yönü genelde "toplum bilimi"nin revizyonist tablolarını oluşturma çabaları arasında yitip gidiyor. Tarihsel materyalizm bunların elinde üretim biçimlerinin metafizik bir kronolojisine dönüşüyor.

İkinci olarak, devlet sorununu ilgilendirdiği ölçüde, devrimci geçiş dönemlerinin belirleyici bir önemi bulunmaktadır. Burada devlet, dolayımsız bir erek olarak siyasal erki koruma veya ele geçirmenin doğrudan aracına dönüşür. Bu dönemde devleti çözümlemek için artık ekonomi alanına değil, temelde devrimin ve karşı devrimin mücadele alanına başvurmak gerek. Devlet varlık nedenini bu alanda bulmaktadır, sınıfsal karakteri bu ölçüye göre değerlendirilir.

Üçüncü olarak, geçiş dönemi devletiyle "olağan devlet" genel bir ortak tanıma sahiptirler. Devlet sınıfsal bastırmaya yarayan özel bir baskı gücüdür. "Olağan" devlet, bir başka deyişle "olağan" ve bunalımsız işleyişini sürdüren toplumun devleti, ekonomik egemen sınıfın aracıdır; bu yüzden belirli özelliklerin bir kümesine sahiptir. Devrimci dönemde devlet devrim sorusuna yanıt verir. Burjuvazinin elinde karşı devrimci baskı gücünü örgütleme aygıtıdır, proletarya veya devrimci kesimlerin elindeyse devrimci baskı gücünü örgütleme aracı. Her ne olursa olsun devlet bu dönemde yeni özellikler edinir; aynı zamanda olağan yönlerinden bazılarını, bir başka deyişle bunalımsız dönemlerdeki işleyişini ve varolma biçimlerini yitirir.

Dördüncü olarak, Marksist devlet kuramı yalnızca olağan koşulları göz önünde bulundurmamaktadır. Tersine geçiş dönemi devletini, en geniş anlamıyla devrimci dönemde devleti açıkça kavramamıza yol açar. Bunun yanı sıra Marksist devlet kuramı olağan devletin devrimci dönem devletine dönüşme ve tersine sürecini de çözümleme yetisine sahiptir; o, bu sürecin özelliklerini kavrar. Marksist devlet kuramının bu yönünü genelde Marksist önderlerin siyasal yazılarında, bir başka deyişle devrimci koşullar içinde yazılmış yazılarda aramak gerek.

Sözcüğün dar anlamında devrimci dönemler ve devlet sorunu

Ancak burada iki üretim biçimi arasındaki dönemin bütününden daha dar bir “devrimci dönem” kavramını göz önünde bulunduruyoruz. Anlatılmak istenen, sözcüğün dar anlamında devrimci dönemdir. Bu dönemde fiili mücadele devrimci bir altüst oluş biçiminde siyasal erk üzerinde sürmektedir; bu, “alttakilerin istemediği ve üsttekilerin yapamadığı” dönemdir; geniş kitleler devrimci eylemin içine bu dönemde çekilir. Geçiş döneminin bütünü böyle değildir. Sözcüğün dar anlamında devrimci dönemde siyasal erkin yazgısı henüz belirlenmiş değildir. Ya eski iktidar devrimin darbeleri sonucu dağılmak üzeredir veya yeni iktidar devrilmiş güçler vs. tarafından iktidarın iadesi için saldırıya uğramıştır. Geçiş döneminin bütününde hem devrimci dönemler bulunuyor hem de görece barışçıl dönemler. Rusya Devrimi’nde, kuşkusuz 1917-22 yılları arasını sözcüğün dar anlamında devrimci dönem olarak niteleyebiliriz; oysa 1923-28 yılları arası dönem, belirli ekonomik çıkarlara dayalı, belirli yönetme tarzları biçimlenen olağan ve istikrarlı bir devlet kurulmaksızın, yeni devletin tehlikeyi aşağı yukarı atlattığı görece barışçıl bir dönemdir. Bir başka deyişle, ben, dar anlamında devrimci dönemi, toplumun devrimci bunalımdan çıkıp olağan bir biçime kavuştuğu, toplumsal üretim ve yeniden üretim (istikrarlı herhangi bir ekonomik ilişki) çerçevesinde toplumun sınıflarının karşılıklı ilişkilerinin temel taşıyıcısına dönüştüğü dönemin bütününden ayırıyorum. Bu sınırlı anlamda devrimci dönem bu sürecin bütünün yalnızca bir parçası olabilir. Bu dar anlamda devrimci dönemlerde devlet hangi özelliklere sahiptir ve hangi etmenlere bağlıdır?

1) Daha önce değinildiği gibi olağan burjuva devlet (bu tartışmada genel olarak günümüz kapitalist dünyasında devrimci dönemler göz önünde tutulmaktadır), sınıflar ötesi ve toplum üstü bir biçime bürünen ve kamunun yararını temsil edip toplum adına konuşuyor görünen bir güçtür. Yasallık ve yasalar burjuva toplumunda buna hizmet edecektir. Yasalar ve yasalara uymak, görünürde, “insanın özünde” köklenmiştir, sınıfsal ve kesimsel çıkarların üzerinde soyut “ilkelerden” kaynaklanmıştır. Olağan devlet, yasal devlet, her durumda sınıfsal devlettir, ancak bunalımsız dönemlerde devletin bu özelliği gizlenmektedir. Devletlerin bu özelliğini her durumda tanıyan ve deşifre eden Marksistlerdir, ancak toplumun sıradan yurttaşları için devletin bunalımsız dönemlerde sınıflar ötesi özelliği görünürde kabul edilmiştir. “Kötü devlet”, “ulusuyla” ilgilenmeyen devlettir. Ulusun “devlet”ten belirli hukuksal, ekonomik ve kültürel beklentileri vardır, bu beklentilere karşılık vermeyen devlet görünürde yalnızca “devlet” olarak görevini yerine getirmemektedir, ancak devlet kavramının kendisi de sorgulanmamaktadır. Benimle sizler için Şah devletinin belirli bir sınıfın devleti olduğu açıktı, Amerika, İngiltere ve Hindistan devletlerinin olduğu gibi. Ancak ülke yurttaşlarının geniş kitleleri için Şah devleti 1978-79 devrimci yükselişi öncesine kadar belirli sınıfsal çıkarlar ölçütüyle değil bir “ulus”un “devlet”ten beklentileri ölçütüyle değerlendiriliyordu. Devrimci dönemlerde bu kuruntular hızla dağılır. Bu kuruntuları milyonlar ölçeğinde dağıtan, komünist propaganda değil nesnel gerçekliktir. 78 yılı başlarından Şubat 79 ayaklanmasına kadar monarşi rejiminin sınıfsal özelliği geniş kitleler için açığa çıktı. Toplumun en geri kesimleri bile devleti betimlemek için “Amerikan emperyalizmi” ve “kapitalist” kesim üzerinde duruyorlardı. Bu dönemde devletin egemen sınıfların özel baskı aygıtı olduğu artık ne sorgulanır ne de kanıtlanmayı gerektirir, tartışma “egemen sınıfların devleti”nin devrilmesi çevresinde odaklanır.

Gerçekte devrime karşı yasallığını sürekli çiğneyen ve yasalar üstü eylemlere başvuran, bununla birlikte zorunlu olarak toplumun sınıflarının ve çelişkili çıkarlarının ötesinde bir görüngü olarak görüntüsünü parçalayan devletin kendisidir. Devrimci dönemde yasallığın değersizleşmesi, mevcut devletin gerek yıkılmasından önce gerek devrilmesinden sonra, devletin özel sınıfsal niteliğinin, bu baskı aygıtının arkasında yatan özel çıkarların ve onu özel bir baskı aygıtına, toplumun belirli kesimlerinin baskı aygıtına, dönüştüren özelliklerin ortaya çıkmasından kaynaklanır. Devrimci dönemde baskı aygıtı zorunlu olarak özel sınıfsal yandaşlığını açığa vurur, egemen sınıfların gözünde devrimi bastırmak için bundan başka yol bulunmamaktadır. Devrim ürünü devlet de (otantik olsun veya olmasın) uzun devrimci dönemde varlığını sürdürebilmek için yasalar üstü eylemlere ve toplumun belirli kesimleri ve sınıfları adına (bu, toplumun çoğunluğu da olabilir) konuşmak zorundadır. Yeni devlet için güç kaynağı yasalar değil devrimdir; eski devlet için kitlelerin ayaklanmasıyla artık yasaların değil huzurun güç uygulama kaynağı olması gibi. Gerçekte devrimcilikten yasacılığa geçiş “devrimci devlet”ten “olağan devlet”e geçişin uzun yolunun belirleyici özelliklerinden biridir.

Özel sınıfsal yandaşlığının ortaya çıkması ve yasalar üstü eylemlerinin yayılmasıyla devletin güç uygulamasının olağan ve “yasal” kurum ve ilişkileri yasalar üstü ve olağandışı kurum ve ilişkiler lehine önemlerini yitirirler. Burjuva devlet devrimci dönemde her zamankinden daha fazla özsel temelleri olan “silahlı baskı güçlerinin toplamı, tutukevleri ve mahkemeler”e indirgenir. Bütün incelikler ve süslemeler budanır; kabine, parlamento, adalet vs. yerini burjuva devletinin temel işlevlerini her türlü fazlalık ve uzatmadan uzak olarak yerine getiren olağanüstü merkezlere, komitelere ve başkomutanlıklara bırakır. “Olağan” kurumlar artık işlememekte, zira tanım gereği toplum bu kurumlara karşı devrim durumundadır ve onlara boyun eğmemektedir. Öte yandan devrim ürünü devlet (ne olursa olsun “devrim adına” kurulan devlet) de zorunlu olarak varlığını sürdürmeyi ivedilikle bunalımsız dönemin ürünü olan organlar ve kurumlara değil devrim sürecinde biçimlenen materyale dayandırır. Olağan iktidar kurumlarının canlandırılması, yeniden yapılanması veya tamamlanması süreci “geçiş dönemi devlet”ten “olağan devlet”e geçişin önemli belirleyici özelliklerinden ve göstergelerinden biridir.

Bütün bunların anlamı, gerek burjuvazinin gerek devrim yapan kitlenin devrimci dönemde devlete toplum üstü bir kurum değil belirli bir dönemde “devrimci dönemde devlet”in gerçekten olabileceği biricik şey olan siyasal ve askeri başarıya yarayan bir aygıt olarak baktığıdır. Devlet her zamandan fazla belirli sınıfların örgütlü siyasal eylemini örgütleme biçimlerinden birine dönüşür ve “işleri yürütmek” işlevi bir yana itilir. Bu noktanın önemine, Lenin’in 1905 ve 1917’de devrimci devlete genelde akademik ekonomistleri şaşkına çeviren yaklaşım biçimini ve programımızdaki devrimci cumhuriyetin konumunu değerlendirirken değineceğim.

2) Ancak devrim döneminde devlet yalnızca toplumu dönüştürme veya toplumun dönüştürülmesine direnme aygıtı değildir; bu dönemde, devletin kendisi de toplumda bir dönüşüm konusudur. Bir başka deyişle devlet yalnızca belirli sınıfların örgütlü siyasal eylem aygıtı değil kendisi de doğrudan siyasal eylemin konusudur. Ücret artışı konulu bir grevde burjuva devleti baskıcı rolüyle ortaya çıkar. Grevin başarıya ulaşması, devlet ne denli öfke dolu olursa olsun, ücret artışı elde etmek anlamına gelir. Bu eylemde, devletin temeli saldırıya uğramamıştır; devletin dokusuna, yöntemlerine vesaireye ilişkin ciddi bir değişiklikle ilgili herhangi bir istek zorunlu biçimde içerilmemektedir. Bir devrimde varolan devlet direnilen bir görüngüdür ve alternatif bir devletin belirli bir türü istenilir. Devrimin sorunu siyasal erktir, bu yüzden devrimci kesimlerin isteklerinin büyük bölümü doğrudan devletin biçimi ve işleyişiyle ilgilidir. Hangi devletin, hangi yapı ve özelliklerle iş başında olması gerektiği devrimin istekleri ve ereklerinden biridir. Bu gerçek, burjuva devletin çözümlemesi işlemine toplumun “olağan” işleyişi döneminde daha az öneme sahip bir etmeni sokar: Devrimci dönem süresince burjuva devletinin işleyişlerinin reformu devrimin baskısı sonucu olur ve bu, burjuvazinin devrimci duruma tepkisinden kaynaklanır. Bu, devrimi söndürmek için burjuvazinin siyasal geri çekilişidir. Bu yüzden burjuva iktidarının biçimlerinin devrimci dönemlerdeki “reformu” ile bunalımsız dönemlerdeki reformu farklıdır. Bunalımsız dönemde burjuva toplumunda siyasal reformlar sermaye birikiminin gereksinimleriyle zorunlu olarak çelişmez, hatta bunlar belirli durumlarda sermaye birikimi sürecini daha ileriye taşıma koşuludur. Siyasal reformlar, motoru toplumun yoksun kesimleri olsa bile, genelde burjuvazinin yeni ekonomik ve toplumsal gereksinimleriyle örtüşmektedir. Ancak devrimci dönemlerde siyasal reformlar burjuvazinin isteğinin ve sermayenin nesnel olağan ekonomik ve toplumsal gereksinimlerine karşı burjuva devletinin siyasal geri çekilişinin göstergesidir. Göreceli olarak oldukça uzun bir tarihsel dönemde Avrupa’da gerçekleşen (ve günümüzde sönümlenmek ve geri alınmak üzere olan) parlamentarizmin büyümesi, işçi sendikalarının etkinlik alanının genişlemesi, oy hakkının ve burjuva-demokratik özgürlüklerin artması ile, baskıcı burjuva devletlerinin bağımlı ülkelerde devrimci dönemlerde boyun eğdikleri “açık siyasal atmosfer” arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. İkincisi için “ekonomi”de, birikim sürecinin gereksinimlerinde, burjuvazinin farklı kanatlarının çekişmesi ve farklı çıkarlarında neden aramamalı veya onun, burjuvazinin şu veya bu kesiminin çıkarlarıyla bağdaşık olduğunu göstermeye çalışmamalıdır. Burada, devrimci dönemlerde, burjuvazi devletle ilgili devrimci istekler karşısında, devrim dalgasının hızını kesmek ereğiyle, geçici olarak geri çekilir. Bu, burjuva devletini burjuva toplumunun ekonomik ve sınıfsal alt yapısının yeni çıkarlarına uygun olarak reforme etmek değil, devrimin burjuvaziye dayatmasıdır. Bu geri çekilme sonucunda bir dönem için liberaller, reformcular, parlamentaristler ve benzerlerinin, sahnenin önüne çıkıp sermayenin iktidardaki temsilcilerine dönüşmeleri, liberal-parlamentarist iktidar biçimlerinin burjuvazinin toplumsal sisteminde başarıya ulaşması ve bu biçimlerin “kendinde” burjuvazinin istenilir iktidar biçimlerine dönüşmeleri anlamına değil, burjuvazinin istenilmeyen liberalizm veya parlamentarizm konumlarına geri çekilmesi anlamına gelir. Bu reformların yaşam süresi burjuvazinin belirli bir kesiminin ekonomik çıkarlarının veya burjuva toplumunun evriminin yeni bir aşamasının baskısına değil devrimin baskısına bağlıdır.

Ancak bundan çıkan daha önemli bir sonuç devrimci devlete ilişkindir. Devrimin belli türden bir devlet istemeyi gerektirdiğini söyledim. Ancak herhangi bir ayaklanmanın başarıya ulaşmasının ürününün bu belirli devlet biçiminin derhal kurulması olacağını düşünmek yanlıştır. Devletle ilgili devrimci istekler iktidarın özel olağan bir yöntemini tasarlar: Belirli türden bir demokrasiyi, belirli türden bir otorite sıradüzenini, siyasal ve ekonomik karar verme süreçlerine halkın katılımının belirli biçimlerini, belirli bir yasal rejimi, toplumsal ve kişisel haklar ve görevleri... Ancak devrimci devlet devrimci dönemde bu “istenilen devlet”in kendisi değil gerçekleşme aygıtıdır. Devrimci devlet devrimci dönemde, ayrıksı durumlar dışında, ivedilikle bu devlet olamaz. Başarıya ulaşmış bir ayaklanmanın ürünü, karşı devrimin direnişini bastırmaya yarayan bir aygıt işlevi gören geçici devrimci devlettir. Bu devlet, “aşağıdan” devrimci eylemin, “hem yukarıdan hem aşağıdan” istem uygulanmasının bir toplamına evrilmesinin göstergesidir. Bu, istenilen siyasal rejimin kendisi değil, bu rejimi kurmak için devrimin yeni bir evresidir. Bu farklılık yalnızca yöntemler ve önceliklerde değil devletin dokusu, organları, onu oluşturan güçler ve temsil ettiği sınıflarla pratikteki ilişkilerinde de bulunur. Bu farklılığın nedenlerini kavramak güç değildir. Yeni siyasal rejimin kurulması eski rejimin bastırılıp geriye dönme tehlikesinin yok edilmesine bağlıdır. Ancak bu bastırma, şu anda veya ivedilikle elde bulunan mücadele gücü ve kuvvetine dayanarak gerçekleştirilmelidir. Devrimin organları, zorunlu olarak, yukarıdan aşağıya kadar, “istenilen siyasal rejim”in toplumunu yönetme organlarıyla aynı değildir. İkincisi, bu organlar, daha tam biçimlenmemiş veya biçimlenişinin ilk evrelerinde olabilir. Devrimci sınıfın devirmek için büründüğü örgütsel biçimleniş zorunlu olarak, büyük olasılıkla, bu sınıfın istenilen siyasal rejimde bürüneceği biçimlenişle aynı değildir. Devrimin ertesinde ayaklanan sınıfın elinde bulunan güçler karşı devrimin bastırılması sürecinde ve devrimin askeri, siyasal zaferinin günden güne daha açıklık kazanmasıyla etkinleşen ve ortaya çıkan güçlerle tam olarak aynı değiller. Kısacası devrim sürecinin kaçınılmaz sonucu geçici devrimci devlet, eski devrimci mücadele sürecinin, bu mücadelenin güçlerinin, geleneklerinin ve gereksinimlerinin damgasını taşımaktadır.

Geçici devrimci devletin istenilen siyasal rejime ne kadar benzeyeceği birçok etkene bağlıdır. Ancak devrimci dönemde devrimci devlet ile devrimin göz önünde bulundurduğu “olağan rejim” arasında tam bir benzerliğin olmaması ve ciddi farklılıklar olmasının istisna değil kural olduğu kesindir. Devrimin siyasal açıdan kesin zaferinin, yalnızca burjuva devletinin devrilmesi ve geçici devrimci devletin kurulmasıyla sınırlı olmadığı, devrimin ereği olan ve siyasal kurtuluşu gerektiren siyasal rejimin örgütlenişi ve biçimlenişi anlamına geldiği de açıktır. Bu anlamda geçici devrimci devletin temel devrimci eylemlerinden biri, kesinlikle, istenilen siyasal rejimin olanaklı en kısa sürede üzerinde kurulacağı ilişkiler ve kurumların biçimlenişine yardım etmesidir. Devrim eski devletin yıkılması ve geçici devletin kurulmasından sonra bile belirli türden bir devletin kurulmasını isteyecektir. Devrimci dönemde devrimci devlet bu temel siyasal ereğin gerçekleşmesinin aygıtıdır, aynı zamanda kaçınılmaz olarak bir devlet olduğundan devrimin ileri doğru hareketine bağlı olacaktır, bu hareket sonucunda değişime uğrayacaktır.

Aşağıda, Ekim Devrimi deneyimi ve Bolşevik devrime sol adına yöneltilen “demokratik” eleştirilere değinirken devrimin ürünü bu iki devlet biçiminin ayrılmasının önemini dile getireceğim.

3) Devrimci dönemlerde toplumsal sınıfların kutuplaşması ve sınıfların pratikte karşılaşmaları toplumun devrimci olmayan dönemlerinde kıyıda olan veya daha ciddi biçimde ortaya çıkmamış olan sorunlar çerçevesinde gerçekleşir. Toplumsal sınıflar devrimci hareketin gidişi ve gereksinimlerinden kaynaklanan sorunlar çerçevesinde saflaşırlar. Devletler, farklı sınıfların siyasetçileri ve partilerinin bunalımsız dönemlerde sınıfsal kimlik ve bağlılıklarının ayırtedilme ölçütlerini oluşturan etmen ve özgüllükler, devrimci dönemde artık zorunlu olarak yararlı ölçütler ve belirleyici özellikler olamazlar. Başka özgüllükler, daha somut bir düzeyde, önem kazanır. Hepimiz İran’da devrimin gelişmesiyle “mesleki” isteklerin yerlerini nasıl “siyasal” isteklere bıraktığına tanık olduk; “monarşi; evet mi hayır mı?”, “siyasal tutsakların bırakılması”, “işçi denetimi” vb. sorunların kitlelerin ilgi odağına, dolayısıyla toplumun karşıt sınıflarının çıkarlarının kesişip karşılaştığı yere dönüştüğünü gördük. Devrimci dönemlerde devletin sınıfsal özelliklerinin çözümlenmesi de sınıf mücadelesinin ivedi sorunlarıyla, somut olarak devrimin ilerleme veya gerilemesinin ana düğüm noktalarını oluşturan sorunlarla ilişkilendirilmelidir. Devlet ve siyasal partilerle “özel mülkiyet” ve “mevcut üretim ilişkilerin korunması” arasında ilişki kurmak artık yeterli değildir. Devrimci dönemlerde partiler ve devletin sınıfsal özelliğini ayrımsamak için her şeyden önce devrimde sınıfların sorunlarına ve bu sorunlar konusunda siyasal partiler ve devletin edimlerine bakmak gerek.

1917 Rusya Devrimi’nde Devrimci Sosyalistler ve Menşevikler artık devrimden önceki yılların DS’leri ve Menşevikleri değillerdi; programları, sloganları ve isteklerinde devrimden öncekileri aynen savunsalar dahi. Lenin geçici devleti, DS’ler ve Menşeviklerin katılımıyla oluşturulan devleti, burjuva ve emperyalist nitelemektedir; bu geçici devlet bütünüyle büyük burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin örgütsel güçleri ve siyasetçilerinden oluştuğundan, onların ekonomik platformlarının hararetli destekçisi olduğundan değil, bu devletin barış, sovyet iktidarı, 8 saatlik iş günü, toprak talebi, genel olarak sürmekte olan devrimin erekleri ve sloganlarının karşısında durduğu, bu yüzden gerçekte devrimci dönemde Rusya burjuvazisi ve toprak sahiplerinin devleti olarak eylemde bulunduğundan dolayı. Bu sloganlar, bu sorunlar ve düğüm noktaları 1917 Rusya’sında devrim ve karşı devrimin karşılaştığı noktadır. Sınıflar devrim konusunda saflaşmaya itildiklerinde, ayırtedici sorunları da devrimin gelişmesi veya durmasının kendilerine bağlı olduğu sorunlara dönüşecektir. Burjuva devleti devrimci dönemde yalnızca (veya zorunlulukla) burjuva toplumunun üretim, yeniden üretim ve üretim rejiminin gereksinimleri ve temel, genel ilkelerine değil burjuva sınıfının böyle bir dönemdeki gereksinimlerine karşılık verebilmelidir. Son çözümlemede bu hala burjuva ekonomik varoluş ve özel mülkiyeti savunmaktır, çünkü devrimci dönemde özel mülkiyeti ve burjuvazinin ekonomik ve toplumsal egemenliğini savunmanın biricik gerçek yolu devrime karşı gelmektir. Bir hareket özünde burjuva ekonomik ilişkileri ve özel mülkiyetin en işlerli ve en açık savunucusu, olağan burjuva toplumunun işlerinin en becerikli yöneticisi olsun veya olmasın, burjuva devletini oluşturan güç karşı devrimi ve burjuvazinin sınıfsal direnişini en etkin ve en etkili biçimde örgütleyip yönlendirebilen güç olacaktır. Devrimci dönemde burjuva devleti, burjuva karşı devrimci devleti biçiminde iş görür, bu yüzden devrim dalgasını yavaşlatmak veya bastırmak için geçici olarak burjuvazinin ivedi ekonomik çıkarları ve özel mülkiyetin yararına karşı bazı eylemlerde bulunabilir. İslam Cumhuriyeti’ni değerlendirmede bu noktayı ayırtetmekte İran Solunun zaafı acınası kafa karışıklıkları ve oportünist konumlarla sonuçlandı. Bu noktaya daha sonra döneceğim.

4) Her ne olursa olsun devrimci dönemin de başı ve sonu vardır; devrimci dönem de sonunda yerini istikrarlı “olağan” bir siyasal rejime bırakır. Gerek burjuvaziye karşı devrimin kesin zaferi, gerekse devrimin burjuvazi tarafından yenilgiye uğratılması toplumu olağan ve bunalımsız işleyiş dönemine sokar. Toplumun bir parçası olan devlet de bu dönüşümü yaşamak zorundadır. Devrimci dönemde üstün olan ilişkiler, kurumlar ve güçler dönüşerek veya çözülerek yerlerini, belirli üretim ilişkileri altında toplumsal varoluşun üretimi ve yeniden üretimiyle örtüşen, ilişkiler ve kurumlara bırakırlar. Ancak devrimci dönem devletinden olağan dönem devletine geçiş anlık değildir. Marksistler devrimci dönemlerden toplumun olağan işleyişine kadar devletin dönüşüm biçimlerine dikkat etmeliler. Ne burjuvazi daha uzun süreli egemenliğini devrime karşı biçimlendirdiği devlete dayandırabilir, ne de proletarya erki ele geçirmesi durumunda burjuvazinin devrilmesine yol açan ve baştaki direnişini kıran yöntem, güçler ve kurumların aynısına dayanarak toplumdaki siyasal üstünlüğünü ve zaferini koruyabilir. Devrimci dönemde bir devletin sınıfsal özelliği ve bağlılığı konusunda çözümlemenin önemli özelliklerinden biri, devletin ileride kurulacak istikrarlı bir rejimin temellerini oluşturmak üzere eylemleri ve siyasetleridir. Bu noktaya burjuva bir devlet olarak İslam Cumhuriyeti ve proleter bir devlet olarak Bolşevik devletin değerlendirmesinde döneceğim.

Bu bölümü özetlersek: Devrimci dönemlerde devletle canlı, klişeleşmiş değerlendirmeler ve tanımlardan uzak biçimde karşılaşmak gerek. Gerçekte devlet bu koşullarda varoluş nedeni ve özellikleri belirli tarihsel bir dönemde toplum hareketinin sorunları ve yasallığına dayanan canlı ve dönüşen bir görüngüdür. Bu, toplumun siyasal-devrimsel açılımının toplumun ekonomik-üretimsel hareketi ve tarihsel gelişiminin taşıyıcısına dönüştüğü devrimci dönemlerin belirleyici özelliğidir. Devlet de bu tarihsel dönemin özgüllüklerinden etkileniyor. Bu dönemlerde devleti, eylemlerini ve sınıfıyla özel ilişkisini kavramanın ekseni devrimci dönemlerin özgüllüklerini kavramakla aynıdır. Devrim bu dönemlerde toplumun hareketini belirleyen etmendir, bu yüzden devrimci dönemde devlet, toplumun bunalımsız işleyiş dönemi devletinden farklı olarak, temelde devrim sorunu ekseninde çözümlenmelidir. Bu dönemlerde ekonomik altyapıyla devletin ilişkisini doğru anlayabilmek için öncelikle bu altyapının devrimle ilişkisi çözümlenmeli, daha sonra devrim dolayımıyla devlet kavramına varılmalıdır. Burjuva devleti devrimci dönemde görünürde bu sınıfın olmazsa olmaz ekonomik gereksinimlerinden, daha temel bir düzeyde devrimi bastırmaya çabalayarak bu altyapıyı korumak üzere görevini yerine getirmek için, ayrılıyor. Öte yandan proletaryanın devrimci devleti bu dönemlerde devrimci mücadeleyi sürdürmek için siyasal bir aygıttır. Bu devlet, yeni ekonomik gereksinimlere uygun devlet ve siyasal rejim olmaksızın varolan ekonomik ilişkilerle çelişki içindedir. Devrimci dönemin proleter devleti de geçici devrimci bir devlettir ve devrimin ürünü “olağan devlet”le (istikrara kavuşmuş proletarya diktatörlüğünü bu terimle nitelemek ilkesel olarak doğru olursa) birçok açıdan farklıdır.

Demokrasi için devrim sürecinde Leninist devlet anlayışı - Devrimci cumhuriyet ve bizim programımız

Söylediklerimiz Marksizm önderlerinin özellikle de Lenin’in siyasal yazılarının genişletilmiş çıkarsamalarından başka bir şey değil. Önceki bölümde Devlet ve Devrim kitabının Marksizmin temel öğretileri doğrultusunda kapitalizmle komünizm arasında geçiş döneminin özelliklerini betimleme çabası olduğunu gördük. Bir başka deyişle toplumun, sözcüğün geniş anlamında devrimci dönüşümü döneminde devleti ele alış biçimi Marksizmde kuramsallaştırılmış durumdadır. Sözcüğün dar anlamında devrimci dönemlere ilişkin de Marksist edebiyatta özellikle Lenin’in Menşeviklere karşı polemiklerinde bu dönemlerde devlete ilişkin sistematik bir görüş çıkarsamaya yetecek ölçüde söz edilmiştir. Lenin’in 1905’deki tartışmaları, özellikle İki Taktik kitabında, ve 1917 Devrimi süresince siyasal erkin yazgısı ve proleter devletin görevleri konusundaki makaleleri devrimci dönemlerde devleti kavramak ve doğru, Marksist bir kavrayış için zengin bir kaynaktır.

1905’te “devlet ekonomik olarak egemen olan sınıfın siyasal tahakkümünün aygıtıdır” veya “devlet toplumun varolan ekonomik ilişkilerinin fonksiyonu ve koruyucusudur” yargısı siyasal erki değerlendirmede Menşeviklerin reformizmi ve liberalizminin ağırlık merkeziydi. Menşevikler, günümüz İran’ında Komünist Birlik benzerleri gibi, işçi sınıfının ve bu sınıfın siyasal temsilcisi Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin devrimin ürünü olası demokratik devlete katılmamaları gerektiğini düşünüyorlardı. Bunun nedenini daha önce dile getirdim: Demokratik devlet demokratik devrimin görevlerini yerine getirmelidir. Bu görevler aslında burjuva görevlerdir (burjuva ilişkilerinin temellerinin sınırlarının dışına çıkmıyor), dolayısıyla devlet kaçınılmaz olarak burjuva ekonomi ve toplumsal ilişkilere tabi olacaktır ve burjuvazinin hizmetinde bir araca dönüşecektir. Komünistler bu devlete katılmakla ellerini kirletmemelidir. Lenin tarihsel materyalizmin bu yozlaşmış anlayışına ve bu kör, cansız akademizme devrimci dönemde devlet kavramının açık bir kavrayışıyla karşılık verir:

Burada bizim Konferansçılarımızın proletaryanın siyasal önderlerinin önlerinde duran somut sorundan habersiz olmalarının sonucunun ne olacağı hemencecik ortaya çıkıyor. Geçici devrimci bir hükümete ilişkin somut sorunu burjuva devriminin genel ereklerini gerçekleştirecek geleceğin birbirini izleyecek hükümetleri sorunu sonucunda bizim Konfransçılarımızın görüş alanının dışına çıkarılmıştır. Soruna “tarihsel” açıdan bakmak istiyorsanız tek tek Avrupa ülkelerinin örnekleri burjuva devriminin tarihsel ereklerinin hiç de "geçici" olmayan bir dizi hükümetin eliyle gerçekleştirildiği noktasını gösterir, devrimleri yenilgiye uğratan hükümetler bile yenilen devrimin tarihsel görevlerini yerine getirmek durumunda kaldılar. Ancak “geçici devrimci hükümet” kesinlikle sizin sözünü ettiğiniz hükümet değildir: Bu devrimci bir dönemin hükümetinin adıdır, devrilmiş iktidarın hemen yerine geçen, halktan kaynaklanan falanca türden seçilmiş bir kuruma değil halk ayaklanmasına dayanan hükümettir. Geçici devrimci bir hükümet, burjuva devriminin genel tarihsel ereklerinin gerçekleştirilmesinin organı değil devrimin ivedi zaferinin gerçekleşmesi için mücadele ve karşı devrimci çabaların ivedilikle geri püskürtülmesi organıdır. Bizlerin, sizlerin veya falanca bir hükümetin burjuva devriminin hangi görevlerini yerine getirdiğine ilişkin yargıyı gelin de geleceğin Ruskaya Starina’sının gelecekteki bir tarihçisine bırakalım. Bunu 30 yıl sonra da yapabilirler. Ancak şu an biz Cumhuriyet için mücadele ve mücadeleye proletaryanın en ciddi biçimde katılımı için pratik sloganlar ve yönergeler tasarlamalıyız (İki Taktik, Bütün Yapıtlar, İngilizce çeviri, cilt 9, sayfa 42-43, italikler eklenmiştir).

Burada Lenin açıkça “tarihsel” açıdan devletle devrimci dönemlerde devlet arasındaki farklılıkların altını çizmektedir. Devrimci devlet devrimci mücadelenin (aşağıdan mücadelenin yanı sıra) yukarıdan sürdürülmesinin aygıtıdır. Bu devlet şu veya bu seçilmiş temsili kuruma değil ayaklanmaya ve ayaklanmış güce dayanmaktadır. Bu, karşı devrim saflarının bastırılması ve devrimin kesin yargısını kürsüye oturtmanın devletidir. Devrimci dönem “devrimin zaferi” sorununu işçi sınıfının odağında bir soruna dönüştürmüştür. “Devrimin ertesi” Lenin için kuramsal bir güçlük, sosyoloji biliminin bir konusu değil özgüllükleri olan gerçek bir durumdur. Menşevikler devrimci dönemlerin zorunlulukları ve özgüllükleri konusunda maddi bir imgeye sahip değiller, kendi özgüllükleri ve kendine özgü hareket yasaları olan nesnel tarihsel bir durumu durağan, kalıplaşmış ve “tarihsel” yargılarla değerlendirmeye girişiyorlar. Menşeviklerin devletle ilgili akademizmi ve klişeleşmiş düşünce biçimleri gerçekte devrimci mücadeleden sonuna kadar yan çizme gerekçesidir:

Menşeviklerin bildirisi şu anda proletaryanın “devrimci gidişi nasıl ilerleteceği”ni aydınlatmak ve burjuvazi devrimin kazanımlarına karşı boy gösterdiğinde burjuvaziye karşı belirli bir mücadele hazırlığı tavsiyesinde bulunmak yerine, bir sürecin genel betimlemesini yapmaktadır. Bu betimleme bizim etkinliğimizin belirli erekleri konusunda hiçbir şey söylememektedir. Yeni İskra’nın görüşlerini aktarma yöntemi insana Marx’ın (Feuerbach Üzerine Tezler’de) diyalektik düşüncesine yabancı eski materyalizmle ilgili görüşlerini anımsatıyor. Marx filozofların dünyayı yalnızca farklı biçimlerde yorumladıklarını oysa sorunun onu değiştirmek olduğunu söylüyordu. Yeni İskra grubu da tam aynı biçimde gözlerinin önünde sürmekte olan mücadele sürecine ilişkin dayanılabilir bir yorum ve çözümleme sunabilmektedir, ancak genel olarak bu mücadele için doğru bir slogan tasarlamaktan acizdir. İyi uygun adım gidiyorlar ama kötü önderlik yapıyorlar. Onlar etkin önderlik rolünü ve devrimin maddi koşullarını kavrayıp öncü sınıfların önünde yerlerini almış partilerin tarihte oynayabilecekleri ve oynamaları gereken yönlendirici rolü unutarak tarihin materyalist kavrayışını soysuzlaştırıyorlar (a.g.y., sayfa 43-44).

Gerçekte bu “yorumcular” devrimcilerin “pragmatizmi” karşısında “Marx kuramı”nın savunucuları değil Marx’ın kuramlarını başkalaştıranlardır. Lenin’in Menşeviklerle 1905 Devrimi’nde devlet ve siyasal erk sorunuyla ilgili tartışması “yeşil gerçek” ile “gri kuram” arasında bir tartışma değildir, çünkü toplumun dönüşümünü ve devrimci dönemlerde devletin canlı dinamizmini tanıyan, bu yüzden bu gerçekliğin kendisi kadar canlı, hareketli ve “yeşil” olan Marksizm kuramının ta kendisidir. Lenin’in 1905 geçici devrimci devleti savunması Marksist devlet yorumunun kuramsal bir savunusudur da. Bu savunmanın ana çekirdeği devrimci dönemlerin özelliklerini tanımaktır:

Tarihi “atlama” olmaksızın imgelemek, sürekli ve yavaş yavaş yukarı doğru hareket eden bir çizgi gibi düşünmek için insanın tarih anlayışı bir ilkokul çocuğu düzeyinde olmalı; şöyle ki önce sıra büyük liberal burjuvazide olacaktır: İstibdattan küçük ödünler koparmak; sonra sıra devrimci küçük burjuvaziye gelir: demokratik cumhuriyet; sonunda da sıra proletaryada: Sosyalist devrim. Bu betimleme belli bir noktaya kadar doğrudur; Fransızların dediği gibi doğru, uzun erimde, bir yüzyıl boyunca veya öyle bir süre için… Ancak kişinin bunu devrimci eyleminin bir dönemine yerleştirmesi için beceriksizlik dehası olması gerekir. Rusya’nın istibdat sistemi bu aşamada bile kupkuru bir meşrutiyetle canını kurtaramazsa, yalnızca sallanmakla kalmayıp gerçekte devrilirse, bu kazanımları savunmak üzere büyük bir devrimci gücün uygulanmasının zorunluluğu ortadadır. Bu “savunma” proletarya ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Bugünkü kazanımlar ne denli daha büyük, bizim bu kazanımları savunmamız ne denli daha güçlüyse ilerideki kaçınılmaz gericiliğin bunları geri alması o denli daha güç, gericilik evreleri o denli daha kısa ve bizden sonraki proletarya savaşçılarının görevleri o denli daha kolay olacaktır (Proletarya ve Köylülerin Devrimci Demokratik Diktatörlüğü, cilt 8, sayfa 299).

Tarihsel materyalizm konusunda "ilkokul çocuğu” kavrayışa karşı, devrimci dönemlerin apaçıklıklarının altı tabii ki çizilmelidir:

Demokratik devrimci diktatörlük olmaksızın (cumhuriyet için) bu mücadelenin başarıya ulaşmasının en ufak umudunun olmadığı açık değil mi? (Menşeviklerin) tartıştığı uslamlamanın en büyük yetersizliklerinden biri cansızlığı, ölülüğü, klişe özelliği ve devrimci dönemi değerlendirmede beceriksizliğidir. Devrimci-demokratik diktatörlükten vazgeçerek cumhuriyet için mücadele etmek (Japon mareşal) Kar Oyama’nın (Rus generali) Kropotkin’le Makden kentinde savaşmaya karar vermesine ancak başından Makden’i işgal düşüncesini bütünüyle ihmal etmesine benziyor. Biz devrimci halk, proletarya ve köylüler, istibdata karşı “omuz omuza mücadele edeceksek”, ona karşı sonuna kadar omuz omuza savaşmalıyız, birlikte onu yok edip istibdatı geri getirmek üzere kesin çabalara karşı omuz omuza durmalıyız (a.g.y., sayfa 298, italikler eklenmiştir).

Bu, Lenin’in devrimci döneme ve devlet sorununa yaklaşma yöntemidir. Devrimci devlet devrimin devamıdır, kaçınılmaz karşı devrimci direnişi bastırmak üzere devrimi “yukarıdan” mücadeleye yükseltmektir. Son çözümlemede, uzun bir sürede toplumun ekonomik evrimi sürecinin devletin başına neler getireceği sorunu devrimci dönemlerde bu devletin zorunluluğu ve etki alanı konusunda hiçbir şey söylemez. Devrimci devleti, “devlet, ekonomik açıdan egemen sınıfın çıkarlarının savunucusudur” bahanesiyle yadsımak, gerçekte ayaklanma ve devrime karşı “kuramsal” bir iddianamedir. Ayaklanılacaksa ayaklanmanın zaferinin siyasal anlamını ve devrimci dönemde siyasal erkin özelliklerini tanımak gerek. Devrimci bir devletin oluşturulmasının zorunluluğu kavranmaksızın ayaklanma propagandası, üstelik devlet ile ekonomik altyapının ilişkisi konusunda klişeleşmiş derin formüller bahanesiyle, liberal bir kandırmaca ve aydınca bir yenilgi tapınmacılığıdır.

1917’de Lenin devlete aynı yaklaşım biçimini uyguluyor. Lenin’in 1917 Devriminin özellikleri ve proleter devletin oluşturulmasının zorunluluğu konusunda konumunu işçiler ve köylülerin devrimci-demokrat diktatörlüğü formülünün gözden geçirilmesi olarak değerlendirenlerin sayısı epeyce fazladır. Troçkistler 1917’de Lenin’in Troçki’nin 1905’deki formülüne yaklaştığını söylüyor. Başkaları 1905’te Lenin’in Menşevik aşamalı devrim düşüncesini taşıdığını ancak 1917’de Nisan Tezleri’yle bundan vazgeçtiğini savunuyor. Bütün bunların görmezden geldiği şey, devrimci dönemlerde devletin özgüllükleriyle ilgili Lenin’in açık kavrayışıdır. Bu, Lenin’in klişeci yorumcuları ve eleştirmenlerinin düşüncelerinde Marksizm kuramının halen kayıp olan yönüdür. “İki sınıf”ın diktatörlüğü düşüncesi gerek kendi döneminde gerek bugün (Troçkistler ve İran Solunda Komünist Birlik tarafından) doğal olarak “devlet ve ekonomi” ilişkisi üzerine sindirilmemiş aynı formül temelinde eleştirilir. Ancak Lenin bu düşünceyi (dolayısıyla sonraki konumunun değişimini) Rusya‘da üretim ilişkilerinin gelişme tarihinin evresel hiçbir yorumundan çıkarsamamıştı. Daha önce de belirtildiği gibi, 1905’te devrimci devlet, toplumun demokrat sınıfları ve kesimlerinin devlet koalisyonu ve devrim sürecinde bu sınıfların canlı güç dengesinin sözcüsü olmalıydı. İşçiler ve köylüler, devrimci hareketin ateşleyici gücüydüler, dolayısıyla devrimin devamında burjuvazinin kaçınılmaz direnişini bastırma görevini üstlenebilen devletin oluşturucu gücü olabilirlerdi. Bu güçlerin ortak mücadelesinin sonucu, bu gerçek güç dengeleriyle, proletarya diktatörlüğü olamazdı. İki sınıfın diktatörlüğü bir çelişkiyse, ki öyledir, bu çelişki kendini gerçek maddi tarihte, zaman içinde açmalı ve sona erdirmeliydi. Bu süreci yorumlamak için, Lenin’in dediği gibi, yeterli sayıda tarihçi bulunacaktır. “İki sınıf”ın devrimci devleti “iki sınıf”ın devriminin sonucudur. Ayaklanma ve devrim süreci genel olarak aşağıdan toplumsal sınıflar ve kesimlerin heterojen birliğinin gerçekleştirebileceği bir şeyse (1905’te öyleydi) “devrimin ertesinde” de devrimin devamı, devrim fiilen ve canlı bir görüngü olduğundan, bu sınıflar tarafından bir devlet biçiminde sürdürülebilir. Devrimci “birkaç sınıf”tan oluşan devrimci devlet “kuramsal” bir çelişki değil genel devrim gerçeğinin ve 1905’te devrimci dönemin taktik bir evresi olarak özelliklerinin kavranışından kaynaklanan kuramsal bir zorunluluktu.

1917 Devriminde bu güç dengesi ve toplumun farklı kesimlerinin katılım biçimleri, sınıfların saflaşmasıyla ilgili temel sorunlar gibi, 1905 Devrimine göre değişime uğramıştır. Bu farklılığın bir kısmının Rusya toplumunun 12 yıldaki evrimi, diğer bir kısmının da kapitalizmin global bunalımının yıkıcı bir dünya savaşı düzeyine dek derinleşmesine bağlı olduğu açıktır. Ancak ne olursa olsun, proletaryanın siyasal erkle ilgili pratik olanaklarını değiştiren bu gelişmeler, sınıflar arası mücadeledeki pratik sonuçları ve bunların devrimi gerçekleştiren güçler arası gerçek dengeyi etkilemiştir. Lenin’e bu kez yoksul köylülerin “desteğini alarak” işçi iktidarını oluşturma siyasetini gündeme almasına izin veren bu gerçektir. Devrimci devlet işçilerin devleti olabilir. Lenin bakış açısını ve metodolojisini gözden geçirmiş değildir; pratik gerçeklik, bir işçi yönetimini oluşturmanın ve karşı devrimin bir devrimci işçi devleti tarafından bastırılmasının olanaklarını sağlamıştır. Bugün yıllardan sonra Ekim Devrimi deneyimine baktığımızda bu “tek bir sınıf”ın devletinin de “iki sınıf”ın devletinin karşılaşacağı çelişkilerle karşılaştığını kolayca görebiliyoruz. Köylülerin, siyasal ve ekonomik ağırlıkları ve Rus veya Rus olmayan silahlı burjuva karşı devrimini köşeye sıkıştırıp dağıtmada oynamaları gereken rolden kaynaklanan desteğini kazanma yaşamsal zorunluluğu, devrimci devleti temel güçlüklerle karşı karşıya getirdi ve devletin oluşum sürecine bu güçlükler damgasını vurdu. Ancak hiç kimse bu çelişkilerden, işçilerin güç uygulamadaki yetersizlikleri ve proleter olmayan sınıfların bundan kaynaklanan siyasal ve ekonomik baskısından yola çıkarak –Rusya’nın ekonomik altyapısı göz önünde bulundurulduğunda–, devrimci işçi devleti kurmanın erken olduğu sonucuna ulaşamaz; çünkü Rusya’da burjuva karşı devriminin kaçınılmaz direnişini bütün mücadelelerde bastırmak üzere devrimin (aşağıdan mücadelesinin yanında) yukarıdan sürdürülmesini yalnızca bu devlet güvenceye alabilirdi.

Devrimci dönemlerin ve devletin bu dönemlerdeki araçsal rolü, Leninist etkin siyasal müdahaleciliğin Marksizmin ilkeleriyle çelişmediği, Marksist çözümlemelerin, özellikle tarihsel materyalizm ve devlet kuramının gözden geçirilmelerini gerektirmediği gibi bu kuramdan kaynaklandığı gerçeğine tanıklık etmektedir. Menşevizm ve sol liberalizm geleneksel olarak komünist eylemi kuramsal “arılık”la karşıtlık içinde görmüştür. Kuşkusuz komünist eylem, mekanik materyalizmin klişeleri ve ekonomik deterministlerin başkalaştırılmış Marksist yorumlarıyla çelişmektedir. Ancak toplumun hareket yasalarını, devlet dahil toplumsal görüngülerin özelliklerini tanıyabilen bir Marksizm, kuramı, müdahalecilik ve “siyasal erke yönelmekle” çelişki içinde görmediği gibi, onda, topluma en etkin devrimci müdahale yönergelerinin zengin bir kaynağını bulur.

Biz de devrimci cumhuriyet ve istenirliği sonucuna, herhangi türden aşamalı devrim kuramıyla değil bu yöntemle vardık. Biz Komünist Parti programında sosyalist devrimin zorunluluğu ve olanaklılığının açık ve öz bir açıklamasını yaptıktan ve bu devrimi varoluş nedenimiz ve örgütlenmemizin temeli olarak tanımladıktan sonra, varolan koşullarda İran işçi sınıfının iktidarını acilen kurma gücünde olmadığı noktasına varıyoruz. Bizim görevimiz bunun hazırlığını yapmaktır. Ancak toplumun sınıfsal güçlerinin bir bileşimi, “başka bir devrimi” gerçekleştirebilme gücüne sahip bulunuyor. Bu devrim demokrasi için devrimdir ve işçi devrimi sürecinin bir uğrağı ve bir parçasıdır. Böyle bir devrimin zaferi işçilerin devrimine katkıda bulunur. Bu devrimin zaferi, devrimci demokrasi isteyen sınıfların gerçek ve mevcut güçleriyle olanaklıdır. Bu devrim, mevcut devleti ve mevcut siyasal rejimi kesinlikle devirmek durumundadır. Bunun yerine ivedilikle ne oturabilir ve ne oturmalıdır? Bizim Menşevikler, ‘“tarihsel” açıdan sıranın geldiği bir devlet iş başına gelmeli’ diyor. Proletarya diktatörlüğünün sırası gelmediyse veya “başka devrim”in ürünü devlet derhal proletarya diktatörlüğü olamıyorsa, bunlara göre, devrimci devlet dahil her şey tepeden tırnağa “mavi” ve burjuva olacaktır. Siyasal erk sorununa zamanından önce müdahale etmenin ve devrimci bir devlet kurmanın sonucu, “ekonomik açıdan egemen sınıf” burjuvazinin aracına dönüşmüş bir devletten başka bir şey olamaz!

Pekiyi, ya Marksizm ne diyor? Lenin’in devrimci sürece canlı ve yaratıcı yaklaşımı deneyimine sahip biz Marksistler için sorun şöyle görülmektedir: Demokrasi için devrimin derinlemesine sürmesi ve burjuvazinin siyasal güçlerinin iktidarda basit bir yer değiştirmesine dönüşmemesi için burjuvazinin devrilmiş devletinin yerini ne almalıdır? Bu devrime karşı burjuvazinin kaçınılmaz direnişi nasıl kırılmalıdır? Leninizm devrimci dönemde “ekonomi”ye başvurmadan önce yüzünü devrime ve devrimci erekler için şiddetli mücadelenin sürdürülmesinin zorunluluğuna döner. Devrimci devlet bu mücadelenin yukarıdan sürdürülmesinin biçimi ve aynı zamanda aşağıdan mücadelenin genişletilmesinin etkili aygıtıdır. Devrimci dönem örgütlü şiddet uygulama dönemidir:

Son çözümlemede, siyasal özgürlük ve sınıf savaşımının önemli sorunlarını sonuca bağlayan yalnızca şiddet gücüdür. Bizim görevimiz, bu şiddet gücünü hazırlayıp örgütlemektir. Bunu yalnızca savunma için değil doğru yöntemle saldırı için de kullanmalıyız. Avrupa’da siyasal gericiliğin uzun süreden beri, hemen hemen Paris Komünü’nden günümüze kadar sürekli egemenliği bizi bu eylemin yalnızca “aşağıdan” ilerleyebileceği düşüncesine fazlasıyla alıştırmıştır. Bu düşünce bizi fazlasıyla yalnızca direniş mücadelelerini görmeye alıştırmıştır, biz artık yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Ayaklanmalar ve devrimler dönemi başlamış durumda. Rusya’nın bugünlerde başından geçen dönemler gibi evrelerde eski klişeleşmiş formüllerle sınırlı kalmak kabul edilemez. Biz “yukarıdan eylem” düşüncesinin propagandasını yapmalıyız, en etkin saldırı eylemi için hazırlık yapmalıyız. Böyle bir eylemin koşulları ve biçimlerini değerlendirmeliyiz (İki Taktik, cilt 9, sayfa 31).

Devrimci cumhuriyet bizim için devrimin ertesinde geçici devrimci devlet yoluyla devrimci şiddetin sürdürülmesidir. Bu devrimci devlet yaşamsaldır. Sosyalist mücadelenin kolaylaşması için siyasal demokrasiyi önemseyen, demokrasi için devrim yapmak isteyen veya iki gözü olan ve kendisi devrim yapmasa bile belirli toplumsal kesimler ve sınıfların demokrasi için devrim yaptıklarını gören kişi bu devrimin siyasal erkle ilgili sonucunun ne olması gerektiği sorusunun karşılığını vermelidir. Devrim güçleri devrimin ertesinde ve burjuvazinin kaçınılmaz direnişi sürecinde ne yapmalıdır? Biz, ‘devrimci kesimlerin iradelerinin “yukarıdan” uygulanmasının temsilcisi olan bir devlet kesinlikle oluşturulabilir, oluşturulmalıdır’ diyoruz. Siyasal gücü ele geçirip devrilmiş ancak halen canlı ve etkin karşı-devrimcilere karşı kullanmak gerek. Bu yargıyla Marksist devlet kuramı –ekonominin belirleyiciliği vs.– arasında çelişki gören kişi gerçekten bunların hiçbirinden bir şey anlamamıştır. Devrimci dönemde devlet geçici, geçmekte ve dönüşmekte olan bir görüngüdür; devrimden kaynaklaır ve fiilen sürmekte olan devrimin sorunlarına yanıt verir. Bu devletin içsel çelişkileri, geleceği, sönümlenme veya çözülme süreci, devrimci bunalımın sürmesi vs.’nin hiçbiri devrimci devletin sınıf mücadelesinin belirli bir evresinde oynayabileceği gerçek ve maddi rolden hiçbir şey eksiltmez.

İran’da, kapitalizmle demokrasinin çelişkisi düşüncesini bütünüyle sistematik biçimde ve komünist harekete egemen popülizme eleştirinin bir parçası olarak ilk ortaya atan hareketlerden biri bizim hareketti. Bu konuda İran Solunun kuruntularının dağılmasında önemli bir rol üstlenebildi. Ancak biz aynı zamanda programımızda devrimci demokratik bir devlete yer veriyoruz. Bunun nedeni şimdi açıkça ortada, çünkü biz devrimci cumhuriyete “İran ekonomisinin siyasal üstyapısı” olarak bakmıyoruz, bu devleti, demokrasi için emekçilerin devrimci şiddet uygulamasını yukarıdan örgütlemesi gereken "devrimci dönemde bir devlet” olarak görüyoruz. Demokrasi için devrim olanaklıysa devrimci demokratik devlet de yalnızca olanaklı değil yaşamsaldır. Tarihsel sürecin bu devrimle devrimci devleti hangi zamansal sürede “eskiteceği” ve proletarya diktatörlüğünü “gündemin başına” yerleştireceği konusu başka bir sorundur. Kuşkusuz biz şimdiden proletarya diktatörlüğü ve sosyalizmi gündemimize almış olduğumuz gibi (bizim sloganımız işçi yönetimidir) günü geldiğinde, Bolşevikler gibi, eski devrim ve devrimci ereklerin “eskidiğini” duyuran ilk kişiler olacağız.

Devrimci dönemlerde devletin özgüllüklerini kavramak, siyasal erk sorununa etkin ve müdahaleci yaklaşımın gerekli koşuludur. İran Solu günümüze kadar devlet ve ekonomiyle ilişkisi konusunda metafizik ve determinist anlayışıyla, en azından kuramsal açıdan, böyle etkin bir müdahale yetisinden yoksun kalmıştır.

Devrimci dönemde burjuva devleti – İslam Cumhuriyeti örneği

Olağan koşullarda burjuva devletinin özellikleriyle işleyişini açıklamak güç bir iş değildir. Sorunun güçlüğü burjuva devletinin görünürde devrimci bir süreç sonunda ve devrim adına iş başına geldiğinde ortaya çıkar. İslam Cumhuriyeti de başlangıçta böyleydi. İslam Cumhuriyeti görüngüsü uzun süre sol güçlerin geniş bölümünü kuramsal kafa karışıklığına sürükledi. Popülistlerin “ulusal burjuvazi ve anti-emperyalist küçük burjuvazi” ile ilgili köklü nasyonalist kuruntuları, dolayısıyla da küçük burjuva sosyalizmin belirli kesimlerinin İslam Cumhuriyetini “şartlı” veya şartsız desteklemeye gösterdikleri ilgi bir yana, bu rejimin devrimin ilk yıllarında konumu ve eyleminin özü ve bu devletin kuruluşuyla sonuçlanan pratikteki süreç bu kafa karışıklığını artırıyordu. Burjuvazinin özellikle “Tasua gösterisi”nden sonra İslami yönetim sloganını geniş halk kitlelerinin sloganına dönüştürmeyi başarması, yeni rejimin önderlerinden bazılarının önceki dönemlerde monarşinin hızlı muhalifleri arasında yer almaları gerçeği, İslamcı hareketin liberal-meşrutiyetçi Ulusal Cepheye saldırısı, rejimin Amerika karşıtı sloganları ve devrimin ilk aylarında yönetimin kitlesel seferberlik gücü, devrimden önce İslamcı hareketin gerici erekleri ve istekleri konusunda varolan bütün olgu ve gözlemlere ve Şubat 79’un hemen ertesinde rejimin başlattığı bütün karşı-devrimci eylemlere karşın, popülist solu İslam Cumhuriyeti’nin burjuva ve karşı-devrimci özelliğini uzun süre boyunca kavramaktan aciz bırakan etmenlerdi. İslam Cumhuriyeti’ni burjuva rejimi olarak nitelemek popülist solun gözünde uzun süre “sol sapma” olarak görülüyordu (İşçi Yolu bugün hala aynı şeyi savunuyor). Halkçı sosyalizmin kuramcıları kaçınılmaz olarak kuramsal bakımdan “öğrenemedikleri”nin ışığıyla toplumun ekonomisinde ve proleter olmayan kesimlerin ekonomik çıkarlarında bu devletin “sınıfsal” kökenlerini aramaya koyuldular. Bu devletin sınıfsal konumu ve bağlılığı konusundaki keşifleri doğrusu görmeye değerdi. Bu keşiflerin temeli, devletin eksik ve ekonomist kavranışı ile burjuva devletinin devrimci dönemlerde işleyiş ilkelerini ayrımsamama beceriksizliğiydi.

Biz başından itibaren, İslam Cumhuriyeti devletini burjuvazi ve emperyalizmin aygıtı olarak niteledik. Çalışma Bakanlığında İşçilerin Grevi adlı, Nisan 79 tarihli broşüre yazdığımız önsözde şunları söylüyorduk:

Devrimin ve sınıf savaşımının günlük gerçekleri, şu anki yönetime karşı küçük burjuva kuruntuların ve emekçilerin bulanık güveninin bırakılmasının zeminini gün geçtikçe daha da güçlendirmektedir. Bu bulanık güven kapitalistlerin İran Devrimini yenilgiye uğratabilmelerinin temel kaynağıdır. İşçiler ve emekçiler, işçi hareketinin yükselmesine ve emekçi kitlelerin işçi sınıfı önderliğinde seferber edilmesine karşı duran bir yönetimin ulusal ve devrimci bir yönetim olup olmadığını kendi kendilerine her gün sormaktalar. Özgürlüğü gasp eden, ifadeyi boğan, toplantıları dağıtan, işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda faaliyet yürüten siyasal parti ve örgütleri “komplocu”, “bozguncu”, “kraldan çok kralcı” olarak niteleyen bir yönetim devrimci bir yönetim olabilir mi? İsfahanlı işsiz işçilerin gösteri safına ateş açıp sonra da oralı olmayan bir yönetim devrimci bir yönetim olabilir mi? Bilinçli işçileri tutuklayan, aralarında etnik, dinsel, cinsel, kuşaksal vs. ayrımlar yaratarak işçilerin birleşmelerini önleyen bir yönetim devrimci bir yönetim olabilir mi? Hayır, şu anki yönetim kesinlikle emekçilerin devrim ve ayaklanma organı değildir. Emperyalizmin İran’daki uzun erimli çıkarları açısından gerçekten “geçici” olan şu anki yönetimin tarihsel görevi, sermaye ve emperyalizmi, İran emekçi ve mücadeleci kitlelerinin devrimci fırtınasından kurtarmaktır (sayfa 3-4).

Ancak, bilinçli işçilerin ve işçi sınıfının devrimci öncülerinin yukarıdaki gerçekler karşısında görevleri nelerdir? Şu anki yönetim kapitalistlerin çıkarları doğrultusunda hareket etmekteyse, şu anki yönetim emperyalist gericiliğin geri dönmesini sağlayacak geçici bir hülleyse, devrimci işçilerin görevi işçilerin bağımsız egemenliğinin organını örgütlemek yönünde hareket etmektir; devrimci işçiler –er geç kapitalistlerin önderliği, küçük burjuvazinin tutucu ve gerici kesimlerinin yardımı ve milyonluk katliamlar yapmaktan çekinmeyen askeri, siyasi danışmanlarının çabasıyla başlayacak olan– karşı-devrimin son saldırısında geniş emekçi kitleleri devrimin kazanımlarını korumak ve karşı-devrimi kesin yenilgiye uğratmak üzere seferber edebilmelidir (sayfa 5).

Be Suy-e Sosyalizm’in yayınlanmaya başlamasıyla biz İslam Cumhuriyeti’ni bu şekilde değerlendirmemizin kuramsal temellerini “Burjuva/Emperyalist Karşı-Devriminin İki Kanadı” adlı makaleler dizisinde açıkladık. Bu makalelerde devrimci dönemlerde burjuva devletinin işleyişinin ana özelliklerinin altını çizerek, İslam Cumhuriyeti’nin burjuvazi ve emperyalizm için faydalarını bir bir sayarak İslami rejimin burjuva bir rejim olduğunu, emperyalist burjuva siyaseti dolayısıyla İran Devrimine ilişkin İran burjuvazisinin tümünün siyasetini güttüğünü söyledik. Bizim uslamlama eksenimiz şuydu: Devrimci dönemde burjuvazinin sorunu ekonomi değil devrimdir. Gerek tarihsel gerek analitik açıdan, “karşı devrimci düzen”in kurulması burjuvazi için önceliklidir. Burjuvazinin “istenilir” devleti, bu dönemde özellikle olağan baskı ve denetim kurumlarının işlevsizleşmeleri göz önünde tutulduğunda, devrimci dönemde varolan siyasal materyal ve malzemeden yararlanarak devrimin işini bitirebilen devlettir. 1978-79 yıllarında monarşik-burjuva İran devleti çözülmek üzereydi. Devrim hayaleti burjuvazinin tepesinde dolaşıyordu. Bu dönemde liberal Ulusal Cephe ve Kurtuluş Hareketi, devrimi önlemenin en etkin yandaşları ve olağan devletin baskı kurumları ordu ve bürokrasinin korunmasının en büyük savunucusuydular. Liberallerin bu konumu ve devrim kampını yarım yamalak isteklerle işbirliğine sürüklemekteki olası becerileri devrim dalgası karşısında taktik bir geri çekiliş içinde olan İran büyük burjuvazisinin çıkarlarıyla örtüşmekteydi. Bir dönem için liberaller, varolan siyasal durumu ve kendi siyasal erkini korumak için burjuvazinin en ciddi ve en “hesaplı” alternatifiydi. Bahtiyar hükümeti, liberal monarşi konumuna geri çekilmek yoluyla durumu denetim altına almak için burjuvazinin son çabasıydı. Bu, devrim dalgasını atlatmak ve devrim sonrası durum için hazırlık yapmak için burjuvazinin taktik bir geri çekilişiydi.

Ancak devrim bu hesapları altüst etti. Sorun artık silahlı ayaklanma aşamasına varan, orduyu etkisizleştiren ve geniş devrimci halk kitlelerini silahlandıran devrimin bastırılmasıydı. Liberal hareketin siyasal platformu, yöntemleri ve olanakları artık toplum gerçeğinin gerisindeydi. Burjuva devleti devrimle artık yalnızca devrim adıyla savaşabilirdi. İslamcı hareket böyle bir devletin oluşturulması için uygun bir malzemeydi: Burjuva karşı-devrimini o kesitte örgütleyebilen burjuva devleti. Biz İslam Cumhuriyeti’nin olağan burjuva üretim düzeninin siyasal koşulu olan karşı-devrim düzenini kurma aracı olduğunu söyledik. İslami rejimin tepeden tırnağa burjuva niteliği, ideolojisinin, yöntemlerinin ve örgütleniş dokusunun toplumun hangi kesimlerine dayandığından bağımsız, bu devletin burjuva/emperyalist karşı-devrimin örgütlenmesinin olanaklı biricik biçimi, dolayısıyla da 79 yılından sonra burjuvazi için bu örgütlenmenin devletin istenilir biçimi olmasına dayanmaktadır.

Bazıları, bizi, İslam Cumhuriyeti’nin tekelci büyük burjuvazinin temsilcisi olduğunu niçin o zaman ilan etmediğimiz için eleştirebilirler (eleştiriyorlar da). Aslında bu, devletle ilgili aynı sınırlı ekonomik anlayıştır, şu farkla ki, bu kez İslam Cumhuriyeti’nin burjuvalığını kabul etmiş ve elinden geleni ardına koymamaya çalışıyor. Gerçek, bizim de çözümlediğimiz gibi, İslam Cumhuriyeti’nin, İran büyük burjuvazisinin siyasal örgütü ve örgütsel temsilcisi olmadığıydı. O uğrakta bu rejim, bu sınıfın siyasetçilerinin siyasal varlıklarını duyurdukları ve ortak görüşlerinin temsil edildiği odak ve kapitalistlerin örgütlenme aygıtı değil, bu sınıfın devrimci dönemdeki “siyasal” devletiydi. Bunun kendisi İslam Cumhuriyeti’nin hareketinde çelişkilere neden olmuştur. İslam Cumhuriyeti’nin olağan burjuva bir siyasal rejime, burjuvazinin üretim ilişkilerini korumak için büründüğü olağan biçime dönüşmesi pratik açıdan karmaşık ve güç bir süreçtir. İslam Cumhuriyeti’nin bu süreci katetmedeki yetersizliği günümüz İran’ında yönetim bunalımının yönlerinden biridir. İran toplumu devrimci bunalımdan uzaklaştığı, dolayısıyla devletin olağan konuma yerleşip olağan yöntemlerle işlemesi gerektiği ölçüde İslam Cumhuriyeti devrim süresince büründüğü pratik biçimlerden uzaklaşıyor; bu da rejimin siyasal bunalımını artırıyor. Aynı biçimde İran’da devrimci bunalım varlığını sürdürdüğü ölçüde İslam Cumhuriyeti kapitalist devletle bu sınıfın olağan beklentileri arasında ayrılığa neden olan “olağan dışı” yötemlerle iş görmek zorunda kalıyor. Böyle koşullarda biz doğru biçimde “devrimci dönemde burjuva devleti” olarak İslam Cumhuriyeti’nin hareketinin diyalektiğini açıklayıp bu rejimin sınıfsal özelliği ve bağlılığını burjuva olarak çözümledik. İslam Cumhuriyeti İran’da burjuvazinin devleti ve temsilcisi olmuştur; çünkü 79 Devriminde ve sonraki yılların altüst oluşlarında, bu, burjuvazinin olanaklı tek devlet biçimiydi, hala da öyledir. Ancak bu devrimci bunalım biter ve kitlelerin yeni bir mücadele dalgası İran’da yeniden devrimci koşullar oluşturmazsa İslam Cumhuriyeti varolan biçimiyle bu iç çelişkilerine kurban gidecektir. İslam Cumhuriyeti ya yeni bir devrim tarafından devrilecektir veya devrimci bunalımın kesin biçimde sona ermesi sonucunda tanınmayacak ölçüde değişime uğrayacaktır. İslam rejiminin asgari değişim ve dönüşümle İran’da burjuvazinin olağan devletine dönüşmeyi ve burjuvaziyi kendisiyle örgütsel ve siyasal açıdan tam birlik içine girmesi için ikna etmeyi istediği açıktır. Ancak çeşitli burjuva partilerinin rejim karşıtı pozisyonda bulunması, rejimin özel sermayenin desteğini almadaki güçlükleri ve sermayenin bu kesimiyle inişli çıkışlı ilişkisi İran burjuvazisinin safları içinde halen bu söz birliğinin ve böylesi bütünsel ve gerçek birliğin bulunmadığını göstermektedir. Devrim ve komünizm korkusu burjuvazinin bütün kesimlerini rejimi desteklemeye itiyor, ancak rejimin olağan burjuva bir devletin rolünü üstlenmedeki başarısızlığı İran burjuvazisinin siyasal temsilcileri arasındaki sert karşıtlıklara neden oluyor.

İslam rejimi olağan bir devlete dönüşse veya devrim tarafından alaşağı edilse de, devrim dönemi toplumunun olağan bir topluma dönüşme süreci uzun süreden beri başlamış durumda. Biz “İki Kanat…” makalelerinin son bölümünde İran toplumunun siyasal durumundaki bu gidişe değindik. İslam Cumhuriyeti’nin inisiyatifi ve burjuvazinin bütün kesimlerinin desteğiyle İran’da devrimci durumu sona erdirmek ve olağan burjuva bir devletin oluşturulmasının zeminini hazırlamak için gerçekleştirilen dönüşümleri sıraladık.

İslam Cumhuriyeti’nin burjuvalığı konusunda belge ve kanıt arayanlar aşağıdakilerden biriyle yetinebilirler.

1) Devrimde kapitalist mülkiyet ve sömürünün kutsanması ve meşruiyeti sorgulanmaya başlamıştı. Mülkiyet meşrulaştırılmalıydı, bunun için önce mülkiyeti görünürde devrimden kaynaklanan devlet mülkiyetine dönüştürmek yoluyla meşrulaştırmaktan daha doğal bir yöntem olabilir miydi?

2) Devrimin demokratik kazanımlarının geri alınması ve siyasal haklardan yoksun kesimlere boyun eğdirmek. Kitlelerin dinsel korkutma ve aptallaştırmasına dayanarak demokratik ereklerini “Batılı” ve “emperyalist” diye bastırdılar. Rejimin devrimin demokratik kazanımlarına saldırısı sürecinde burjuvazi bir sınıf olarak birliğini ve siyasal iktidarını yeniden kazandı.

3) Bastırmanın olağan ve sürekli kurumlarının yeniden yapılandırılması; silahlı asker, polis kuvvetlerinin ve devlet bürokrasisinin kutsanması ve yeniden yapılanması.

4) Kitleleri düşük kazanç düzeyi ve ekonomik bunalımın korkunç sonuçlarına boyun eğmeye zorlamak. Bu bunalım önceki evrede devrimci bunalımın maddi temellerini oluşturuyordu, İslam Cumhuriyeti’nin çeşitli kanatları gerçekte devrim adıyla bundan kaynaklanan güçlüklerin yükünü işçiler ve emekçilerin omuzuna yıktılar.

5) Emperyalizm ve emperyalistlerin kutsanması, anti-emperyalist mücadelenin anlamının içinin boşaltılması, emperyalist devletlere egemen gerici burjuvazi ve uluslararası gericilikle diplomatik, ekonomik ve askeri ilişkilerin gerekçelendirilmesi.

6) Komünist hareketin geniş çaplı bastırılması ve proleter olmayan kesimlerin direnişlerinin uslu liberal pozisyonun bayrağının altına itilmesi. Devrim boyunca aleni ve geniş çaplı mücadeleye girmiş olan komünistler eski durumun canlandırılması için en korkunç biçimde bastırılmalıydılar. Aynı zamanda devrimci dönemde liberalizm bayrağının altından çıkmış olan proleter olmayan kesimlerin liberal bir pozisyonun sloganları düzeyine kadar geriletilmeleri gerekiyordu.

Burjuva bir devlet olarak İslam Cumhuriyeti devrimci dönemde bu koşullar bütününün gerçekleşmesi için ciddi biçimde çabaladı. Bunlar burjuvazinin topluma olağan ve bunalımsız egemenliğinin koşullarını sağlıyordu. Bu koşullar gerçekleştiği ölçüde toplum devrimci durumdan uzaklaşıyor; burjuva devleti de bu koşulların bir parçası olarak olağan biçim ve görüntüsüne dönmek durumundadır. Bu sürecin katedilmesinin güçlüğü İslam Cumhuriyeti’nin bunalımının kaynaklarından biridir. Ya yeni bir devrimci mücadele dalgası İslam Cumhuriyeti’ni devirmek yoluyla toplumu siyasal evriminin yeni bir dönemine sokacak veya İslam Cumhuriyeti, biçim değiştirerek veya yerine başka bir şey geçirilerek, bunalımsız burjuva bir toplumun yönetimine uygun özelliklere bürünecektir. Burjuvaziyle İslam Cumhuriyeti şu an olası bu iki gidişin mengenesi arasında sıkışmış durumunda. İslami rejim burjuvazinin mevcut rejimi ağır ağır dönüştürerek olağan bir rejimle barışçıl biçimde değiştirmesi baskısına direnmektedir. Öte yandan burjuvazinin bu yönetimi şiddetle ve birden bire her türden değiştirme çabası, siyasal bunalımın şiddetlenmesine ve bu rejimin devrilmesini isteyen geniş kitlelerin meydana inmesine neden olacaktır. Ne devrimci bunalım, bu rejimin yerine kolayca başka bir yönetimin oturtulabileceği anlamda sönmüştür; öte yandan, ne de devrim tehdidi, burjuvazinin İslam Cumhuriyeti’ne sınırlı siyasal görevleri olan “karşı-devrimi örgütleyen bir devlet” olarak bütünüyle rıza gösterip onu desteklemek için birleşeceği kadar ivedi ve fiilidir. Burjuvaziyle İslami yönetim arasındaki ikircikli ilişkinin temellerini burada aramak gerek.

Sözün kısası bu bölümde vurgulanmak istenen şey, İslam Cumhuriyeti’nin sınıfsal aidiyeti, eylemleri ve hareket ufkunun burjuva devletinin özelliklerinin devrimci dönemde kavranılması temelinde çözümlenmesi gerektiğiydi. Devrimci dönemde burjuva devleti böyle bir dönemde burjuvazinin çıkarları ve önceliklerini karşılayabilen devlettir. Daha uzun erimli ve “ekonomiyle örtüşen” burjuva devletinin, devrimci bir dönemde burjuvazinin çıkarlarını koruma görevini üstlenen devletle zorunlu olarak aynı olması gerekmemektedir.

Devrimci dönem ve proletarya diktatörlüğü

Komünist toplumun kapitalist üretim ilişkileri ve toplumsal formasyonun yerine geçeceği genel ve doğru bir yargıdır. Bu, insan toplumunun evrimi konusunda genel bir ifadedir. Ancak Lenin’in Devlet ve Devrim’de tartışmasını nasıl bütünüyle bu iki toplumsal düzen arasındaki tarihsel dönem üzerinde yoğunlaştırdığını, geçiş döneminin varlığı ve bu dönemin siyasal rejimi olarak proletarya diktatörlüğünün altını çizdiğini gördük. Geleneksel olarak Marksistler burjuva düzeninin işçi devrimi yoluyla devrilmesinden sonraki dönemi iki ana evreye ayırıyorlar: Komünist toplumun alt evresi veya sosyalizm, üst evresi veya komünizm. Komünizmin bu iki evresi arasındaki ayrımı Marx Gotha Programı Eleştirisi’nde ve Lenin Devlet ve Devrim’de açıklamıştır. Proletarya diktatörlüğü kapitalizm ile komünizm arasında geçiş döneminin, başka bir deyişle komünist toplumun alt evresi sosyalizmin siyasal rejimidir. Bu doğru bir ifadedir, ve bu kadarıyla da bütün ciddi Marksistlerin onayladığı bir yargıdır.

Ancak sözcüğün dar anlamında “devrimci dönemleri” ve bunun daha geniş anlamda geçiş dönemiyle farkları konusunda söylediklerimiz göz önünde tutulduğunda yukarıdaki bölümlemenin ve “geçiş dönemi” kavramının yeterince somut olmadıklarını söylememiz gerekir. Bir başka soru halen söz konusu olabilir: Acaba toplum burjuvazinin devlet makinasının dağıtılmasıyla ivedilikle sosyalist toplumun “alt evresine” girer mi? Geçiş süreci ve geçiş dönemi devleti olarak proletarya diktatörlüğünde daha somut bir bölümlenme yok mu?

Kanımca burada başka bir aşamalandırmayı işin içine sokmamız gerek. Proletarya diktatörlüğü (veya genel olarak geçiş dönemi) iki önemli ve aşağı yukarı ayrı evreyi kapsar. İlkin proletarya diktatörlüğünün siyasal yerleşme evresi, ikincisi “istikrarlı” proletarya diktatörlüğü altındaki toplumsal geçiş evresi.

İlk evre, proletarya diktatörlüğü devletinin kurulmasıyla derhal başlayan dönemdir. Bu, işçi devletinin “devrimci dönemde” işçilerin geçici devrimci devleti biçiminde çalıştığı bir dönemdir. Bu devletin temel görev ve önceliği, bütün devrim ürünü devletler gibi, siyasal iktidarını yeniden kazanmak için çabalayan yenilgiye uğramış gericilik olan burjuvazinin kesin ve ölümüne direnişini bastırmaktır. Bu dönemin temel özelliği devrimci bunalımın sürmesi, devrime karşı şiddetli mücadeleye girişen örgütlü burjuva karşı-devrimin varlığı, siyasal ve askeri yollardan burjuvazinin erki yeniden ele geçirebilme olasılığı, siyasal istikrarsızlık ve proletaryanın siyasal gücünün yerleşmesi konusundaki güvensizliğidir. Proletarya diktatörlüğü devletinin burjuvazinin direnişini kırıp işçi sınıfının siyasal zaferini tescil ettiği ölçüde bu dönem sonuna yaklaşır. Bir başka deyişle bu dönemdeki proletarya diktatörlüğü, özelliklerini daha önce açıkladığım, geçici bir devletin özelliklerine sahip proletarya diktatörlüğü “geçici devleti”dir. Bu devletin özgüllükleri ve yöntemleri doğal olarak devrim ve ayaklanma sürecinin özgüllükleri ve yöntemlerinin devamıdır. Bu devletin organları, devlette otoritenin örgütlenmesi, bu devletin sınıfıyla hukuksal ve pratik ilişkisi, devleti oluşturan güçler ve önderliği doğal olarak devrim sürecinin devamında biçimlenir ve devrim kampının önderliği, ilişkileri ve güçlerinin damgasını taşır.

İkinci evre: Bu dönem proleter iktidarın siyasal istikrar dönemidir. Bu dönemde proletarya diktatörlüğü “geçici olmayan” anlamda bir devlet gibi çalışır. Burada Marksizmin, proletarya diktatörlüğüyle ilgili egemen sınıf olarak işçi sınıfının bütününün doğrudan örgütü ve en kapsamlı biçimiyle proletarya demokrasisinin kuruluşu gibi oldukça tanıdık tanımları gerçekte maddileşiyor. Bu, “değnekleri” artık atmış olan “devlet”tir, biçimlenme ve doğumunun izlerini üzerinden atmış, sözcüğün gerçek anlamında bir sınıfın siyasal üstünlüğünü ve bu sınıfın üyelerinin karar ve yönetimde doğrudan varlığını açıkça gösterir. Artık bu diktatörlükte devletin genel sönümlenme süreci dışında hiçbir “geçici” öğe bulunmamaktadır. Bu artık “geçici devrimci devlet” değildir, belirli ekonomik ve toplumsal ilişkilerle örtüşmektedir; gelişmekte olan bu ilişkilerin siyasal yansısı olmalı ve bu ilişkilerin gelişmesini güvenceye almalıdır.

Bir başka deyişle, burada sözünü ettiğimiz aşamalandırma, proletarya diktatörlüğünün yaşamının iki dönemine uymaktadır. Birincisi, proleter yönetimin varlığını sürdürmesinin siyasal ve askeri açıdan tehlikede olduğu, burjuvazinin siyasal ve askeri direnişinin bastırılması ve devrimin siyasal zaferinin istikrara kavuşturulmasının öncelikli olduğu devrimci dönemdir; ikincisi, proletarya diktatörlüğünün toplumun ekonomik temellerini dönüştürme görevini yerine getirebileceği istikrar dönemidir. Birinci evrede “devrimci dönem devleti” olarak proletarya diktatörlüğüyle, ikinci dönemdeyse sözcüğün bütünsel ve klasik anlamında, kapitalizmle komünizm arasında geçiş döneminin tümünün siyasal üstyapısı olarak proletarya diktatörlüğüyle karşı karşıyayız. Bu iki evrenin birbirlerinden matematik kesinlikle ayrılmadığı ortadadır, bu iki dönem proletarya diktatörlüğünün öncelikli görevleri itibarıyla ayrılırlar. Bu öncelikler seçilebilir değildir, nesnel koşullar ve toplumsal güç dengelerinden kaynaklanır. Bu ayrım özünde Marksizm için yeni değildir (tartışmamızda yeni olabilecek şey, çıkarımlarımız ve bu aşamalandırmaya atfettiğimiz önemdir). Ekim Devrimi boyunca yaptığı çeşitli göndermeler, Lenin’in, proletarya diktatörlüğünün özellikleri ve görevleri konusunda böyle bir bölümlemeyi göz önünde bulundurduğunu göstermektedir:

Yüzünü geleceği dönmüş herhangi bir partinin ilk görevi halkı programının ve taktiklerinin doğru olduğuna ikna etmektir. Bu, gerek Çarlık döneminde gerek Çreteliler ve Çernievler’in Kerenskiler ile Kişkinler’le işbirliği döneminde görevlerin başında yer alıyordu. Bu görev bugün genel olarak yerine getirilmiştir, çünkü Sovyetler kongresinin Moskova’da kesinlikle kanıtladığı gibi Rusya işçileri ve köylülerinin çoğu Bolşevikler’in tarafını tutmaktadır. Ancak bu görevin bütünüyle yerine getirilmesine daha uzun bir yol var.

Partimizin karşısına çıkan ikinci görev siyasal iktidarın ele geçirilmesi ve sömürücülerin direnişinin bastırılmasıydı. Bu görev tam olarak yerine getirilmiş değil, gözden kaçmamalı çünkü bir yandan monarşistlerle demokrat-meşrutiyetçiler bir yandan da Menşevikler ile Sağ DS’ler olan dostlarıyla yandaşları Sovyetlerin iktidarını devirmek üzere birleşme çabalarını sürdürmekteler. Yine de sömürücülerin bastırılması görevi 25 Ekim 1917 ile Bugayevski’nin teslim tarihi (hemen hemen) Şubat 1918 arasında başarıldı.

Üçüncü görev şu an ivedilikle başa geçen ve varolan dönemin özelliğini belirleyen Rusya’nın yönetim işlerini örgütleme görevidir. Gerçi daha 25 Ekim tarihinde bu görevi gerçekleştirmek doğrultusunda adımlar attık. Ancak bugüne kadar, sömürücülerin direnişi açıkça bir iç savaş görünümüne büründüğünden, yönetim görevi asal, eksendeki göreve dönüşemezdi (“Sovyet Devletinin İvedi Görevleri”, Nisan 1918, cilt 27, sayfa 241-142, italikler eklenmiştir).

Gerçek, Sovyet devletinin devrilme tehlikesinin yok edilmesinin, gerek iç gerek uluslararası burjuvazinin askeri komploları ve eylemlerinin etkisizleştirilmesinin, Ekim 1917 ile Şubat 1918 tarihleri arasındaki süreden çok daha uzun sürdüğüdür. “İkinci” (iktidarın ele geçirilmesinden sonra ilk) görevin yerine getirilmesinden sonra proletarya diktatörlüğünün Rusya “yönetim işleri”nden daha fazlasını gündeme alması gerektiği noktası açıkça ortadadır, öyle de oldu. Ancak bu formülasyon, sırayla ve işçi sınıfının öncü partisinin istemi dışında gündeme oturan görevlerin bölümlenmesi, “sömürücülerin direnişinin bastırılması” ve “yönetim işleri”, gerçekte bizim aşamalandırmamızda sunduğumuz betimlemeyle örtüşmektedir. Birinci dönem proleter iktidarın kendini bütünüyle yerleştirip burjuvaziyi şiddetle bastırması gerektiği dönemdir ve ikinci dönem, “yönetim” evresi veya sözcüğün daha geniş anlamında proletaryanın siyasal egemenliğiyle örtüşen toplumun örgütlenmesi veya sözcüğün geniş ekonomik, toplumsal ve kültürel anlamlarında geçiş dönemidir. Görevlerin “önceliği”nin, Parti’nin istemsel seçiminden kaynaklanmadığına, burjuvazinin direnişine, bu direnişin şiddeti, türü ve biçimine bağlı bir durum olduğuna dikkat etmek gerek.

Lenin aynı makalede proletarya diktatörlüğünün bu aşamalandırmasının daha yoğun ve daha açık bir formülasyonunu sunar:

Bütün sosyalist devrimlerde proletarya siyasal iktidarı ele geçirme sorununu çözdükten, yoksunlaştıranları uzaklaştırıp direnişlerini bastırdıktan sonra kapitalizmden daha üstün toplumsal bir düzen kurma görevi başa geçer: İş verimliliğinin artırılması görevi, bu doğrultuda (ve bundan dolayı) çalışmanın daha iyi örgütlenmesi. Sovyet devletimiz Kerenski’den Kornilev’e kadar sömürücüleri yenilgiye uğratma sayesinde doğrudan ve ciddiyetle bu görevi yerine getirmeye girişebilecek konumdadır. Burada bir nokta hemen açığa çıkar: Merkezi devletin ele geçirilmesi birkaç günde gerçekleşebilse, geniş bir ülkenin en uzak yerlerinde bile sömürücülerin askeri (ve yıkıcı) direnişleri birkaç hafta içinde bastırılabilse bile iş verimliliğini artırma temel sorununun çözümü, her durumda… birkaç yıl gereksinir (a.g.y., sayfa 257).

Şu an, Nisan 1918’de Sovyet devletinin ilk görevini, sömürücülerin bastırılmasını, gerçekten bitirip bitirmediği sorusunu bir yana bırakıyoruz; ayrıca “iş verimliliğinin artırılması”, ve yalnızca “bu doğrultuda”, “toplumsal çalışmanın daha iyi örgütlenmesi”nin proletarya diktatörlüğünün “olağan” görevlerini tanımlamak için uygun ifadeler olup olmadığı gibi sorunları da şu an için bir yana bırakıyoruz. Şimdilik bizim için önemli olan nokta Lenin’in proletarya diktatörlüğünün öncelikleri ve pratikteki görevlerinin aşamalandırması ve tarihsel ardışıklığına gösterdiği ilgidir. Bu bölümlemeler, bizce, kuramsal açıdan Bolşevikler’in Ekim Devriminin görevleri ve ufku konusunda görüşlerinin yorumlanmasında daha büyük bir rol oynamalıdır.

Proletarya diktatörlüğü döneminde böyle bir bölümlemenin altını çizmekle elde ettiğimiz ilk çıkarım gerçekte Lenin dönemi Sovyetler yönetimini bu devletin “demokratik eleştirmenleri” karşısında savunmaktır. İkincisi, bu bölümleme Lenin’in Ekim Devrimi sonrası görüşleri ve formülasyonlarını gerçek tarihsel bağlamına oturtmamızı, dolayısıyla bu süreç boyunca Lenin’in bakışını ve pratik metodunu daha ayrıntılı değerlendirmemizi sağlamaktadır. Üçüncüsü, bu bölümleme bize Bolşeviklerin hareketinde son çözümlemede Ekim Devriminin gidişinde oldukça istenmeyen sonuçlara yol açan bazı belirleyici zaafları daha iyi ayrıştırıp çözümleme olanağı vermektedir. Son ve dördüncüsü, bu bölümleme erkin ele geçirilmesinden sonra proletaryanın pratik stratejileri konusunda daha açık bir görüntü elde etmemizi sağlamaktadır. Bu, daha önceki proleter devrimlerinin başarısızlıklarına uğramamak için yaşamsaldır. Bu tartışmada bu noktalara ayrıntılarıyla değinmeyeceğim, yalnızca kısaca başlıklara değinmekle yetineceğim, daha geniş açıklamaları bir başka fırsata bırakıyorum.

Lenin’in yapıtlarına daha yakından baktığımızda proletarya diktatörlüğü konusunda iki ayrı yaklaşımla, bir başka deyişle bu devletle ilgili iki ayrı formülasyonla karşılaşıyoruz. Sözü edilen bölümlemeyi göz önünde bulundurmazsak bu formülasyonlar çelişkili dahi görünebilir. Ancak bu çelişki de bu dönemleri ayırarak giderilmiş olur.

Bir yandan, proletarya diktatörlüğü doğrudan ve örgütlenmiş kitlesel ve proleter demokrasisidir deniyor (Lenin de bu görüşü kuramsallaştıran asıl kişilerden biridir). İşçi sınıfı üyeleri kitlesel iktidar organlarında doğrudan yasa koyucu, uygulayıcı ve yargıç rolünde ortaya çıkıyorlar. Devlet özel bir baskı aygıtı olarak özelliğini yitirir, egemen sınıf olarak işçi sınıfının örgütüne, toplumun yönetiminin genel örgütüne dönüşür. Bizim de Komünist Parti programında açık ve öz olarak proletarya diktatörlüğüyle ilgili dile getirdiğimiz tanımdır bu.

Öte yandan, Bolşeviklerin gerek edebiyatında gerek eylemlerinde ilk bakışta proletarya diktatörlüğünün bu tanımına uymayan yorumlar ve yöntemlere tanık oluyoruz. Örneğin, üretim birimlerinin yönetimi ve fabrika komiteleriyle sendikaların işçi denetimi konusundaki polemiklerde Lenin’in kendisi, ‘proletarya diktatörlüğü kendini “Parti diktatörlüğü” hatta “bir kişinin diktatörlüğü” biçiminde gösterebilir’ diyor. Pratikte de üstün proleter bir demokrasi olarak proletarya diktatörlüğünün Marksist yandaşları ve kuramcıları Lenin ile Bolşeviklerin birçok durumda kitlelerin doğrudan denetimiyle iradelerinin uygulandığı, kitlelerin doğrudan seçimiyle oluşan sovyet gibi kurumlara karşı toplumun ekonomisi ve siyasetine Parti, Halk Komiserlikleri Sovyeti ve genel olarak devletin denetimini artıran eylemler lehine konumda yer aldıkları görülür. Tarihçiler genelde bu ikinci yaklaşımın “Rusya’nın geriliği” ve “Bolşeviklerin pragmatizminden” kaynaklandığını savunurlar, Bolşeviklerin “demokratik” eleştirmenleriyse bunda “bürokratizmin başlangıcını” ve “Marksist ilkelerin çiğnenmesini” görürler. Bu ikinci türden yaklaşımlar ve Lenin’in yaşadığı dönemde bile az çok işçi kitlelerinin doğrudan eyleminin ötesinde merkezi bir devlet gücü oluşturmak doğrultusunda pratikte gerçekleştirilenler, Sosyalist Ekim Devrimini “demokratik” bir açıdan eleştiren çeşitli eleştirel yaklaşımların beslenme kaynağı olmuştur. (Sovyetler’de) Konseyci Komünistler, İşçi Muhalefeti ve Demokratik-merkeziyetçi fraksiyon, yeni sol, Troçkizm, Avrupa komünizmi ve diğerleri Rusya deneyiminin bu “demokratik eleştirisi”ni paylaşmaktadır.

Proleter devriminin iki dönemi arasındaki yukarıda sözü edilen ayrım Bolşeviklerin bu “ikili” ve görünürde “pragmatist” yorumlarının nedenlerini büyük ölçüde açıklıyor. Gerçek şu ki, devrimin ilk yıllarında proleter devletin “merkeziyetçi” edimlerinin büyük bölümü ve yanlışlıkla “savaş komünizmi” olarak adlandırılan dönem (ve bunun ardından NEP) sözcüğün geniş ve bütünsel anlamında proletarya diktatörlüğüyle değil Rusya’da proletarya diktatörlüğü “gecici devleti” olan proleter iktidarın istikrara kavuşturulup sağlamlaşmasının zorunluluklarıyla örtüşmekteydi. Bugün, 70 yıllık gözden geçirme sayesinde, bu çerçevede bile Bolşevikler için “daha iyi” eylemler tasarlanabilir, ancak gerçekleşen şey sözcüğün geniş anlamında proletarya diktatörlüğünün önceden tanımlanıp vaad edilen görev ve ereklerine uygun eylemler değil, burjuvazinin direnişi ve komploları karşısında işçi sınıfının siyasal iktidarının istikrarını savunmak üzere devrimci bir dönemde proletarya diktatörlüğü olan proletaryanın geçici devrimci devletinin siyasal, yönetsel ve ekonomik eylemleriydi. Devrimi örgütleyip sovyetleri “emrivaki”yi kabul etme konumuna sokan, işçi sınıfının öncü kesiminin önderliğini üstlenen ve ona dayanan, Menşeviklerin etkisinde olan işçi sınıfının başka kesimleri ve DS’leri destekleyen köylülerin muhalefetine karşın iktidarın sovyetlere verilmesi düşüncesini ortaya atıp burjuva devletinin devrilmesi ve gücün gerçekten el değiştirmesi için şiddetli eylemi örgütleyen aynı güç kaçınılmaz olarak ve nesnel siyasal koşulların dayatmasıyla ister istemez kendini devrimin “yukarıdan” sürdürülmesi süreci ve burjuvazinin silahlı direnişini bastırmanın önderliği konumunda buluyor ve aynı kararlılıkla bu görevi de üstlenmek durumunda kalıyor. Bu, devrimci sınıfların en etkin kesimi olan fiilen ayaklananların örgütü olan bütün gerçek geçici devrimci devletlerin özelliğidir. 8 Kasım 1917’de proletarya diktatörlüğünün, Marx ve Lenin’in tanımladıkları gibi, seçime dayalı demokratik bir yapısı ve egemen sınıf olarak işçi sınıfının “demokratik” örgütü olmasını beklemek yanlıştır. Bu, devrimci dönemle devrim ürünü devrimci devletin özelliklerinin görmezden gelindiği yanlış bir değerlendirmedir. Bu “eleştiri” biçiminde devrimin hemen ertesindeki devrimci dönemlerde proletarya diktatörlüğü ile işçi iktidarının istikrarından sonra proletarya diktatörlüğünün özelliklerinin arasındaki fark unutuluyor. İkincinin yerleşmesinin koşulu birincinin işçi sınıfının en öncü kesiminin gücü ve yetisi temelinde ve devrim öncesi ile sonrası devrim cephesinin sürekliliğini korumak yoluyla kurulmasıdır. “İki başkentte ayaklanma”, üstelik daha yeni Bolşevik konumlara dönmüş sovyetlerin yardımıyla, doğal olarak “iki başkent”in proletaryasıyla Bolşevik ayaklanmacıları geçici devrimci devletin ana malzeme ve güç kaynağına ve temellerine dönüştürdü. Bu devletin işleyiş biçimleri doğal olarak ayaklanan güçlerin şimdiye kadarki mücadele gelenekleri ve yöntemlerinin dolayımsız devamından başka bir şey olamazdı.

Yukarıdaki bölümlemeyi çözümlememize soktuğumuzda proletarya diktatörlüğüyle ilgili Lenin’in yorumlarındaki ikiliğin nedenini daha iyi kavrarız. Parti, merkeziyetçilik, demokratik kurumların “üzerinden” eylemin kaçınılmazlığı vb.‘ni gösteren bütün yorumlar bütünüyle bu “geçici devlet”, devrimci dönemin koşullarını özellikle de burjuvazinin iktidarı yeniden ele geçirebilme tehlikesini göz önünde bulundurmaktadır. Proletarya diktatörlüğünü geniş işçi demokrasisi öğesiyle tanımlayan daha geniş ve daha temel yorumlar proletaryanın siyasal iktidarının tescili ve yerleşmesinden sonraki bu diktatörlüğün daha geniş ve daha uzun erimli anlamlarını göz önünde tutmaktadır.

Proletarya diktatörlüğünün ekonomik görevleri veya proletarya diktatörlüğüne dayanan ekonomik durum konusunda da aynı ikilik gözlemlenebilir. Bir yanda Gotha Programının Eleştirisi ve komünizmin alt evresi (sosyalizm) ile ilgili genel görüntünün yanı sıra Lenin’in “kapitalizmden daha üstün bir ekonomik düzen”in kuruluşu konusunda sayısız benzer sözü bulunuyor, öte yanda “geçiş dönemi” ekonomisinin “tekelci devlet kapitalizmi” bile olabileceğine ilişkin bazı yorumlar söz konusu. Buradaki bulanıklıklar da proletarya diktatörlüğündeki iki evrenin ayırt edilmesiyle büyük ölçüde gideriliyor. Birinci evrede, nesnel siyasal koşulların dayatmasıyla ekonomi gerçekte yalnızca siyasetin cephe arkası ve burjuvazinin bastırılması sürecinde işçi devletinin korunmasında bir etmen görevindeyken tekelci devlet kapitalizmi, işçi muhalefeti alternatifi dahil çeşitli biçimler sona erdirilmiş burjuva mülkiyeti yerine bir ekonomik yöntem olarak geçici bir süre için kabul edilebilir. Ancak ikinci evrede “egemen sınıf olarak işçi sınıfı örgütü”, doğrudan demokrasi ve işçilerin sovyetler yoluyla ekonomik ve siyasal yazgıları konusunda karar verebilecekleri, gereksinimlere uygun olarak programlanabilen bir ekonomiyi örgütlemeye girişmek gerek. Kuşkusuz savaş komünizmi, NEP veya tekelci devlet kapitalizmi Marx’ın Gotha Programı Eleştirisi’nde komünist toplumun ilk evresi diye ana hatlarını açıkladığı veya Lenin’in “kapitalizmden üstün ekonomik düzen” diye nitelediği şey değildir.

Ne yazık ki proletarya diktatörlüğünün bu şekilde bölümlenmesi Bolşevikler’in tartışmalarında gerektiği kadar vurgulanmadı, kuramsallaştırılıp yaygınlaştırılmadı. Lenin’in yaşadığı sürenin büyük bölümünde proletarya diktatörlüğü gerçekte burjuvazinin siyasal ve askeri tehlikesi altındaydı, proletarya kendine özgü yöntemlerle ekonomik ve siyasal “örgütlenme” dönemini başlatamadığı gibi üretim ve tüketimin gerçek düzeyini 1913 Rusya’sından daha da aşağıya çeken Dünya Savaşı ve iç savaşın ekonomik güçlükleriyle karşı karşıyaydı. Buna karşın gerek Lenin gerek öteki Bolşevik önderler, işçi devletinin ilk yıllarında gerçekleşenler ve siyasal, yönetsel ve ekonomik alanlarda bu devlete dayatılan yöntemler konusunda, yanlışlıkla bütünsel olarak proletarya diktatörlüğünün özellikleri diye anlaşılan kimi yorumlarda bulundular. Kanımca Lenin’in bu eylemlerle ilgili yapıtlarının büyük bölümünü devrimci bir döneme uygun ivedi önlemleri ve yönetsel ilşikileri açıkladığı varsayımıyla okumak gerek. Lenin‘in, “geçici devrimci devlet” ile “devrimin genel görevlerini yerine getirecek devlet” arasındaki ayrımla ilgili 1905’deki görüşlerini daha ciddi ve daha belirgin biçimde çözümlemesine sokmaması, daha önce ondan aktardığımız ayrım noktalarını oldukça önemli kuramsal bir kaynak olarak Rusya’da proleter devletinin oluşum süreci için daha güçlü örgüsü olan bir strateji geliştirmek için kullanmaması içinde bulunduğu tarihsel konumdan kaynaklanmaktadır. Birincisi, Bolşevik düşüncede “proletarya diktatörlüğünün ikinci evresi” gerçekte bir dünya devrimi bağlamında düşünülüyordu; bu yüzden hiçbir zaman gerçekten, somut biçimde ciddi bir ilgi görmedi ve somut bir çözümlemenin konusu olmadı (1924-26 yıllarındaysa gerçekten burjuva bir yanıt aldı). Dünya devrimi umudu, Bolşevikler’in gerçekte ufuklarının “erki korumak” ve yakın gelecekte dünya devriminin gerçekleşmesine kadar “olanaklı azamiyi” gerçekleştirmekle sınırlı kalmasını ve Rusya sınırları içinde toplumsal, yönetsel ve ekonomik geçişin karşılaşacağı güçlüklere ciddi kuramsal bir ilgi gösterilmemesine neden oldu. (Bizatihi bu durum, Lenin’in, özellikle konuyu daha sınırlı formülasyonlarla açıkladığı yerlerde, proletarya diktatörlüğünün ekonomik ve yönetsel içeriği konusunda görüş bildirdiğinde gerçekte “birinci evre”yi göz önünde bulundurduğunu gösteriyor). İkincisi, devrimci dönemde “kuramsallaştırmak” yerine eylemde bulunmak devrimcilerin özelliklerindendir. Lenin’in bu dönem görüşleri değerlendirilirken siyasal bir önder olarak sürekli istenilir süreçleri ilerletmek ve istenilmeyen eğilimleri geriletmekle uğraştığına, dolayısıyla yazıları ve konuşmalarının her zaman kuramsal pozitif denemeler değil çoklukla belirli pratik siyasetler ve konumları konusunda siyasal savunmalar olduğuna dikkat etmek gerek. Bütün bu açıklamaların temelinde ilkesel kuramsal Marksist bir değerlendirme bulunmaktadır. Bu, kuşku götürmez. Ancak bu konuşmalar ve makaleler kendi kendilerine bu kuramın açıklayıcı (diskriptif) ve pozitif bir yorumunu vermezler. Örneğin “sosyalizm elektrifikasyon artı sovyet iktidarıdır” şiarı, sosyalizmin yeni kuramsal bir tanımı veya formülasyonu değil yeni ekonomik yapıya ilişkin siyasal ve propagandif bir mücadelenin ifadesidir; sosyalizm için pratik bir mücadeledir. Bu çalkantılı dönemde Lenin’in kuramsal bakışını kavramak için açıklamaları ve eylemlerini gerçek tarihsel koşulların bağlamında değerlendirmek gerek. Bu noktada yapıtlarının ayrıntılı biçimde okunmasının, hiçbir bulanıklığa yer bırakmaksızın, Lenin’in, devrimci dönemlerde proleter devletle ilgili, burada yalnızca bazı örneklerini dile getirdiğim, sıkı kuramsal konumunu açıkça gösterdiğini ve kanıtladığını söyleyebilirim.

Proletarya diktatörlüğünün gelişme süreci ve bu diktatörlüğün çeşitli aşamalardan geçtiğine ilişkin açık bir görüşün yokluğu proleter devriminin ilerideki sorunlarıyla karşılaşmada Bolşevikler’in ciddi kuramsal zaaflarından birine dönüştü. Bu noktalara daha sonra değineceğim. Ancak burada, bazı bulanıklıklar ve yanlışlıkları önlemek için birkaç noktanın altını çizmem gerek:

Birincisi: Söylediklerim kesinlikle proletarya diktatörlüğünün ilk evrede “egemen sınıf olarak işçi sınıfının örgütü” olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine bütün bu tartışma egemen sınıf olarak proletaryanın örgütünün ayrı biçimlerinin bu dönemde ayrımsanmasıyla ilgilidir. Rusya’da Bolşevik devlet, işçi sınıfının burjuva karşı devrimin direnişi ve komplolarını bastırmak üzere örgütlendiği proletarya diktatörlüğü veya egemen sınıf olarak işçi sınıfı örgütüydü. Bu, sınıfın, tarihsel açıdan olanaklı ve yaşamsal örgütlenme biçimidir. Bu devletin sınıfla ilişkisi kesinlikle hiçbir seçim veya temsiliyet kurumuna dayanmamaktadır, bütün sovyetler gerçekte bu devlete oy verdiyse bile bu iktidarın gerçek otoritesi ve işçi sınıfına gerçekten bağlı olması işçi kitlelerinin bu devleti desteklemek ve önderliği altında burjuvaziyi kesin biçimde dağıtmak üzere seferber olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu, devrimci partinin sınıfının geniş kitleleriyle kurduğu ilişki türündendir. Proletarya diktatörlüğünün ilk evresinde proletaryanın devletine onayı, temsili kurumlar dolayısıyla değil bütün sınıfın bu devlet çevresinde seferberliği ve örgütlenmesiyle ifade edilir.

İkincisi: Devrimci dönemde proleter devletinin sınırlamalarını ve (ayrıntılarda değil) “kaçınılmaz” özelliklerini vurgulamak kesinlikle Ekim Devrimi’nin ilk yıllarında gerçekleştirilenlerin hepsinin gerekçelendirilebilir olduğu anlamına gelmemektedir. Bu, aynı zamanda, bu dönemlerde kitlesel iktidar organları yoluyla işçilerin doğrudan eyleminin zorunluluğu ve öneminin azımsanması anlamına gelmemektedir. Yine tersine bu evreleri ayırmak kitlelerin doğrudan eylemi ve proleter demokratizminin her iki dönemde tanınıp vurgulanmasına izin vermektedir. Bizim ereğimiz ilkin Ekim Devriminin hemen ertesinde Bolşevik Partisinin Rusya’da devlet ve işçi iktidarının uygulanma organlarında edindiği rolün doğruluğunu vurgulamaktı. Lenin’in devleti proletarya diktatörlüğü devletiydi. Bizim tartışmamız Ekim Devriminin ilk yıllarında Bolşeviklerin eylemlerine yöneltilen sosyalist değil “demokratik” konumdan öznel, eklektik ve idealist eleştirilerin yadsınmasının bir parçasıdır. Bu iki aşamayı ayırmak, bu “demokratik” eleştiriyle sınırımızı çizmemiz ve Sovyetler deneyiminin sosyalist bir eleştirisinin belirleyici yönlerinden birini elde etmemizi sağlamaktadır. Birinci aşamada demokrasi ve proletaryanın demokratik iktidar kurumlarının önemine tartışmanın sonunda değineceğiz.

Üçüncüsü: Bu tartışmada “tek ülkede” proleter devrim tartışmasına ilişkin konuştuk. Sorun bir ülkede proleter devrim anlamına gelen siyasal erkin ele geçirilmesinin devamında sermayeye karşı dünya devrimiyle ilişkilenmesi gerekliliğidir. Acaba bu, proletarya diktatörlüğünün “bölümlenmesinde” bir değişikliğe yol açmaz mı? Bir başka deyişle ikinci evrenin “tek ülkede” başlamasını tasarlamak enternasyonalizm düşüncesiyle çelişmiyor mu? Acaba proletarya diktatörlüğünün ilk aşaması, varlığının sürekliliğini, “devrimci dönemin” uluslararası ölçekte gerçekleşmesi biçiminde gerçekleştirmemeli mi? Umarım gerçek tarih bu kez böyle sürer, ancak kuramsal açıdan bir ülkede proletaryanın siyasal zaferinin zorunlulukla veya ilgili proleter devletin istemiyle dünya devrimiyle örtüştüğünü kanıtlamak olanaksızdır. 1917’de böyle olmadı. Proletarya, iktidarının gelişme sürecini bir ülkede tanımak zorundadır. Bizim tartışmamız bu soruna ilişkindir. Dünya devrimini ilgilendirdiği kadarıyla şu noktayı anımsatmakta yarar var: Kanımca en kısa zamanda “ikinci aşamayı” başlatabilen proletarya, bir başka deyişle egemen bir sınıf olarak geniş proleter demokrasisi temelinde örgütlenip “kapitalizmden daha üstün bir ekonomiyi örgütleme”yi başlatabilen proletarya, burjuvaziyle uluslararası mücadele alanında burjuvazinin kıskacında ekonomik ve yönetsel olağanüstü önlemlerle iktidarını sorunlar ve güçlüklere dayanarak ayakta tutarak “dünya devrimini bekleyen” bir işçi sınıfından daha etkin, etkili ve kararlı olacaktır. Rusya’da, son çözümlemede, “ulusal ekonominin örgütlenmesi”nin geçiş döneminde proletaryanın ekonomik görevlerinin yerine geçmesi hiçbir ciddi Marksisti devrimden sonra toplumun ekonomik ve yönetsel boyutlarda devrimci örgütlenmesinin enternasyonalizmle çeliştiği sonucuna götürmemeli. Burjuva pratiği prolataryanın hesabına yazmamak gerek. Proletarya diktatörlüğü bir ülkede siyasal ve ekonomik görevlerini yerine getirmek için daha kararlı ve daha bütünsel davrandığı ölçüde bu siyasal ve ekonomik gücün uluslararası devrimin kaynağına dönüşmesi gerçek olasılığı artacaktır. Bu sorun devrimci dönemde proleter devlete ilişkin bu belirli tartışmamızın konusu dışında kalıyor.

Tartışmanın sonunda Rusya deneyiminde kuramsal zaafın pratik önemine değinmem gerek. Proletarya diktatörlüğünün oluşum ve gelişiminin çeşitli aşamalarına ilişkin açık bir formülasyonun, Ekim Devriminde, gerek Bolşeviklerin programında, gerek Rusya öncü ve devrimci işçilerinin genel eğitiminde bulunmayışı bu devrimin sonal başarısızlığında payı olan kuramsal hazırlıksızlığın önemli yönlerinden biriydi. Birincisi, “geçici” devrimci devletin yöntemleri çeşitli durumlarda genel olarak devrimci proletarya diktatörlüğünün yöntemleri diye kuramsallaştırıldı. Ekim Devriminden sonra ilk yılların özel koşullarındaki devletin özelliği ve eylemlerinin “geçici” yönüyle daha az ilgilenildi. Bu, Parti içinde oportünist ve anarşist yorumların büyümesine yol açtı. Oportünizm ve bürokratizm anarko-sendikalist eğilimler ve eleştirilere karşılık vermenin yaygın biçimine dönüştü, buna karşılık anarko-sendikalizm ve liberalizm de bürokratizm ve reformizmi eleştirmenin yaygın biçimi oluverdi. Proletarya diktatörlüğünün ivedi gereksinimlerinin açık kavranışına dayanan ilkesel Leninist konum bu iki kutba karşı yeterli açıklık ve güçle ifade edilmedi. Örneğin Parti’de merkeziyetçiliğin güçlendirilmesinin zorunluluğu, parti ile devletin işlevlerinin görece örtüşmesinin kaçınılmazlığı, geçici belirli bir dönemde karar vermede merkeziyet ve hıza gereksinim ilkesel bir yolla ve daha geniş devrim ufku göz önünde tutularak savunulmadı. Bu yöntemler, ilkesel yöntemlerle bu önlemlerin geçici özelliğini Rusya toplumunun siyasal evriminin çeşitli aşamaları ve proletarya diktatörlüğünün devrimci dönemden siyasal istikrar dönemine geçiş sürecine dayandıracak çözümlemelerin yokluğunda kendiliğinden genelleştirildi ve değişmeyen ilkelere dönüştürüldü. Örneğin işçi denetimi ve üretim birimlerinin yönetimiyle ilgili tartışmalarda aşağıdan, işçi denetimi isteğini 1917-21 bunalımlı yıllarında işçi devletinin bütünlüğü, eylem alanı ve iktidarının artırılması ilkesine bağlayan Bolşeviklerin (ana hatlarıyla) ilkesel konumları, eklektik uslamlamalar ve ikna edici olmayan formülasyonlarla ifade edildi; bu da gerçekte Rusya sanayi proletaryasının en iyi unsurlarının arasında yer alan fabrika komitelerindeki en öncü ve en etkin pratikteki işçi önderlerinin büyük bölümünün Partiye yabancılaşmaları ve Partiden soğumalarına neden oldu. İkincisi, devrimci dönemde proletarya diktatörlüğü devleti olarak Bolşevik devlet bütün iktidarın sovyetlere ve kitlesel iktidar organlarına gerçekten geçişinin maddi ve pratik koşullarını belirlemedi. Devrimci dönemler ile istikrar dönemi arasındaki ayrımların ve işçi devletinin bu dönemlerdeki özelliklerinin belirginleştirilmesi durumunda kitlesel organların yaygın örgütlenmesi süreci, daha da önemlisi bunların karar vermedeki rollerinin günden güne artan biçimde güçlendirilmesi (gerçekte olanın tersine) proletarya diktatörlüğünün bu ilk evresinde ciddiyetle ilerletilebilirdi, ilerletilmeliydi. Proletarya devleti iç ve uluslararası burjuvazinin gücünü dağıttığında ve 1923-28 yıllarında yeni dönemde proletarya diktatörlüğünün ekonomik ve yönetsel temel tartışmalarına yüzünü döndüğünde, bir başka deyişle proletarya devleti sözcüğün dar anlamında devrimci dönemin sonuna vardığında proletarya diktatörlüğünün sürekli organları olan sovyetler ve öncü devrimci geniş işçi kitleleri toplumun siyasal ve ekonomik yazgısına karar verme sürecine etkin ve doğrudan müdahale etme olanağından gerçekte uzak düşmüşlerdi. Bolşevikler, sözcüğün bütünsel ve genel anlamında proletarya diktatörlüğünü oluşturmakla ilgili görevlerinin geçişsel özelliğinin yeterince açık ve formüle edilmiş bir kavrayışın yokluğunda, gerçekte bu devletin yapıları ve kurumlarını bilinçli ve sürekli biçimde oluşturmakta ve geçici devletten istikrarlı proletarya devletine geçişin temellerini oluşturmakta başarısızlığa uğradılar. Rusya proletaryası, önceki yüzyılda Fransız proletaryasının tersine, eksik biçimde olsa dahi diktatörlüğünün ilk evresini sonuca ulaştırdı, burjuvazinin açık direnişini yenilgiye uğrattı, ancak bu aşamadan sonraki döneme hazırlık yapmadı, bu yüzden ideolojik, ekonomik, yönetsel ve kültürel alanlarda burjuvazinin yeni saldırısı karşısında dize geldi. Üçüncüsü (kuramsal açıdan bu, sorunun en önemli yönü olabilir); devrimci dönemin ekonomisini genel olarak geçiş dönemi ekonomisiyle karıştırmak geçiş dönemi devleti olarak proletarya diktatörlüğünün ekonomik görevlerine ilişkin açık bir ufuk ve doğru bir çözümlemesinin yokluğuna yol açtı. Gerek varolan durumu ve yeni ekonomik politikayı (NEP) sosyalizmin kuruluşu doğrultusunda bir durum ve politika sayanlar (Stalin, Buharin), gerek bu önlemlerin geçici değil kapitalist özelliklerini vurgulayanlar (Zinovyev ve başkaları) gerçekte geçiş döneminde proletarya diktatörlüğünün özel devrimci ekonomik görevlerini tanımlamakta başarısızlığa uğradılar. Gerek, tek ülkede sosyalizm adı altında Stalin eğiliminin önderliğindeki Parti çoğunluğunca, Rusya’da, kapitalizmin endüstrileşme sürecini sözcüğün gerçek anlamında başlatıp sonuca ulaştıran burjuva ekonomik ve endüstriyelci nasyonalizm, gerek aynı ekonomik konumdan hareket eden ve bu alandaki alternatifsizliğini dünya devrimi sloganı arkasında gizleyen birleşik muhalefet eğilimi (Troçki ve Zinovyev), proletarya diktatörlüğünün uzun erimli ekonomik görevleriyle ilgili açık ve gelişkin Leninist bir kuramın yokluğunun yol açtığı kuramsal boşlukta ortaya çıktılar. Böyle bir kuramın olmaması veya maddi bir güce dönüşmemesi, Leninizmin 1924-28 ekonomi tartışmalarında temsil edilmemesi, ekonominin siyasetin türevi olduğu devrimci dönemde proletarya diktatörlüğünden, görevi “kapitalizmden daha üstün bir ekonomi” yaratma olan sözcüğün geniş anlamında proletarya diktatörlüğü devletine geçiş ufku ve perspektifinin ciddi biçimde Rusya işçi sınıfının bilinçli öncülerinin önüne konulmamasından kaynaklandı. Daha önce de diğinildiği gibi Lenin bu farklı evreler arasındaki ayrımları tanıyordu, Ekim Devrimi sırasında başka tartışmaların kıyısında çok defa bunlara değinmişti. Ancak 1924-28 yıllarındaki belirleyici tartışmalarda proletarya bu yüzyılın en becerikli kuramsal otoritesinin varlığından yoksun kaldı. Lenin olsaydı, kesine yakın olasılıkla, bugün proletarya diktatörlüğünün ekonomik görevleri konusunda daha açık bir betimlemeye sahip olurduk. Çünkü 1924-28 tartışmaları tam olarak proletarya diktatörlüğünün devrimci dönemden istikrar ve “olağan” işleyiş dönemine geçiş uğrağında gerçekleşmekteydi.

Son olarak bir soruyu yanıtlamak gerek. Devrimci dönemde proletarya diktatörlüğünün görev, özgüllük ve özelliklerinin sonraki dönemden farklılığı kaçınılmaz, doğal ve kabul edilebilir bir durum ise, özel yöntemleri ve özgül sınırlamalarıyla bu geçici proleter devletin, yerini, sözcüğün bütünsel anlamında proletarya diktatörlüğüne bırakması nasıl güvence altına alınabilir? Bu sorunun yanıtı şudur: Gerçekte bu sürecin güvencesi, bütün devrimci dönüşümlerin güvencesi gibi, bütünüyle işçi sınıfının öncü ve bilinçli kesiminin devrimci pratiğidir. Burada şu görüş ortaya atıldı: Proleter devrimin –kaçınılmaz olarak farklı biçimler ve farklı güçlük ve kolaylıklarla olsa bile–, geçirdiği nesnel aşamalarla ve devrimin gelişme mekanizmalarıyla ilgili açık siyasal bir görüşe ve doğru kavrayışa sahip olmak, “güvenceleyici” pratiğin temel koşullarından biridir. Proletarya diktatörlüğünün cisimleşme ve maddileşmesinin bu ayrı iki biçiminin kavranışı, bu evreleri başarılı biçimde geçirme konusunda hiçbir şeyi güvence altına almazsa bile –hiçbir şeyi güvence altına almıyor zaten–, kavranmayışı kesinlikle başarısızlığı güvenceye alır.

Rusya’da 1924-28 yıllarında burjuva nasyonalizmi karşısında silahsızlaşan ve 30’lu yıllarda bütünüyle diz çöken proletaryanın çeşitli kuramsal ve pratik yetersizlikleri bulunuyordu. Bu yetersizliklerden biri, burjuvazinin açık direnişini bastırdıktan sonra proletarya diktatörlüğünün ekonomik, yönetsel ve siyasal kavranışına ilişkindi. Bu kavrayış ancak ve ancak, proletaryanın, o zamana kadar sınıfsal diktatörlüğünün cisimleşmesi olan iktidarın geçici özelliğini açıkça tanıması ve önceden yeni döneme uygun alternatifini hazırlamasıyla oluşabilirdi. Devrimci dönemlerde devlet sorunu önceki yenilgilere uğramamak için değerlendirilmesi gereken geniş alanın küçük bir köşesidir. Bu konudaki tartışmamızın ereği yalnızca önemli kuramsal bir güçlük olarak bu sorunu tasarlayıp tanıtmaktır.

Okunma 13334 kez