Bu sayfayı yazdır

Geçmiş Devrimci Hareketlerin Başarısızlık Nedenleri

Yazan

Anton Pannekoek

Çeviri: Özgür Yakupoğlu

I.

Otuz yıl önce, tüm sosyalistler, büyük kapitalist güçler arasında yaklaşmakta olan savaşın kapitalizmin nihai olarak son bulması anlamına geldiğinden ve proleter devrimle sonuçlanacağından emindi. Savaş patlayıp sosyalist hareket ve işçi hareketi devrimci bir unsur olarak çöktüğünde dahi devrimci işçilerin umutları yükselmeye devam etti. O durumda dahi dünya savaşının peşinden dünya devriminin geleceğinden emindiler. Ve aslında geldi de. Rus devrimi parlak bir göktaşı gibi alev alıp tüm dünyada boy gösterdi ve tüm ülkelerin işçileri ayağa kalkıp harekete geçtiler.

Bundan sadece birkaç yıl sonra devrimin çürümekte, toplumsal sarsıntıların artmakta, kapitalist düzenin yavaş yavaş eski gücünü kazanmakta olduğu görüldü. Bugün devrimci işçi hareketi en düşük seviyesine çekilmişken kapitalizm hiç olmadığı kadar güçlüdür. Yine büyük bir savaş kapıda ve yine binlerce işçi ve komünist aynı soruyu soruyor: bu savaş kapitalist sistemi bir işçi devriminin doğmasına yol açacak ölçüde etkileyecek mi? İşçi sınıfının özgürlüğü için başarılı bir mücadele umudu bu defa gerçek olacak mı?

1918 sonrası devrimci hareketlerin neden başarısız olduğunu anlamadığımız sürece bu soruya bir cevap bulmayı umut edemeyeceğimiz açıktır. Sadece, o zamanlar mevcut tüm güçleri incelemek suretiyle başarısızlığın nedenlerine dair net bir anlayış geliştirebiliriz. Bu yüzden dikkatlerimizi yirmi yıl önce dünya işçi hareketinde neler olduğuna çevirmeliyiz.

II.

İşçi hareketinin gelişimi geçtiğimiz yüzyılın tek ve hatta en önemli olayı değildi. Temel öneme sahip olan kapitalizmin kendi gelişimiydi. Sadece –sermayenin yoğunlaşması, sınai yöntemlerin giderek mükemmelleşmesi, üretkenliğin artması üzerinden– yoğunluk olarak gelişim göstermekle kalmayıp yaygınlık itibarıyla da gelişti. Kapitalizm, endüstri ve ticaretin ilk merkezlerinden –İngiltere, Fransa, Amerika ve Almanya– başlayıp yabancı ülkeleri istila etti ve şimdi tüm dünyayı fethediyor. Daha önceki yüzyıllarda yabancı ülkeler koloniler olarak sömürülmek üzere bastırılmıştı. Ancak on dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında daha üstün bir fetih biçimi görüyoruz. Bu kıtalar kapitalizm tarafından asimile edildi, kendileri kapitalistleştiler. Geçtiğimiz yüzyılda giderek artan bir hızla devam eden bu en önemli süreç, bu ülkelerin ekonomik yapılarında da önemli bir değişimi ifade ediyordu. Kısacası dünya çapında bir devrimler serisi için gerekli temel mevcuttu.

Orta sınıfın –burjuvazi– egemen olduğu gelişmiş kapitalizmin merkezi ülkeleri önceleri az gelişmiş ülkelerden oluşan bir çemberle sarılmıştı. Toplumsal yapı hala tümüyle tarıma dayalı ve aşağı yukarı feodaldi; büyük araziler toprak sahipleri tarafından sömürülmekte olup toprak sahiplerine ve dizginleri elinde tutan otokratlara karşı kesintisiz, hemen hemen açık bir mücadelede yerini alan çiftçiler tarafından işleniyordu. Kolonilerde ise bu iç baskı, toprak sahiplerini ve kralları kendi aracıları haline getiren Avrupa kolonyal sermayesinin sömürüsü üzerinden yoğunlaşıyordu. Diğer durumlarda ise Avrupa sermayesinin daha güçlü olan sömürüsü çiftçilerin sırtına ağır vergiler yükleyen finansal devlet kredileri ile sağlanıyordu. Eski ev sanayiini yok eden fabrika ürünlerini piyasaya sokan, ham maddeleri ve yiyecekleri taşıyan demiryolları yapıldı. Bu, çiftçileri yavaş yavaş dünya ticaretinin içine çekti ve içlerinde piyasa için özgür üreticiler olma arzusunu uyandırdı. Fabrikalar inşa edildi; şehirlerde, kendi çıkarları doğrultusunda daha iyi bir yönetimin zorunluluğunu hisseden bir iş adamları ve tüccarlar sınıfı ortaya çıktı. Batı üniversitelerinde okuyan genç insanlar bu eğilimlerin devrimci sözcüleri haline geldi. Modern bir devlette memurlar ve politikacılar olarak olağan yerlerini alabilmek için esasen ulusal özgürlük ve bağımsızlığı, sorumlu bir demokratik hükümeti, medeni hakları ve özgürlükleri savunarak bu eğilimleri teorik programlarda formüle ettiler.

Kapitalist dünyadaki bu gelişim uygun şekilde, büyük kapitalizmin merkez ülkelerindeki işçi hareketinin gelişimiyle eş zamanlı bir seyir izledi. Burada sadece paralel ve eş zamanlı değil, aynı zamanda birçok ortak noktaya sahip iki devrimci hareket söz konusu idi. Sanayi kapitalizmi biçiminde işçileri, kolonyal ve finansal kapitalizm biçiminde ise Doğu’daki ve kolonyal ülkelerdeki çiftçileri sömüren, despot hükümdarları destekleyen ortak bir düşmanları vardı: kapitalizm. Bu ülkelerin devrimci grupları sadece Doğu Avrupa’nın sosyalist işçilerinden anlayış ve destek gördüler. Bu yüzden onlar da kendilerine sosyalist dediler. Orta sınıf devrimlerinin nüfusun tümüne özgürlük ve eşitlik getireceği yönündeki yanılsama yeniden doğmuştu.

Gerçeklikte, Batılı ve Doğulu olarak anılan bu iki devrimci hedef türü arasında derin ve esaslı bir fark vardı. Proleter devrim sadece kapitalizmin en yüksek gelişim aşamasının sonucu olabilir. O, kapitalizme son verir. Doğu ülkelerindeki devrimler ise kapitalizmin bu ülkelerde doğuşunun sonuçlarıydı. Bu açıdan bakıldığında Batı ülkelerindeki orta sınıf devrimlerine benzerler ve –özel karakterlerinin farklı ülkelerde bir şekilde farklı olması gerektiği olgusunu da dikkate alarak– orta sınıf devrimleri olarak ele alınmalıdırlar. Fransız ve İngiliz devrimlerinde olduğu gibi zanaatkarlar, küçük burjuvazi ve varlıklı köylülerden oluşan büyük sayıda bir orta sınıf olmamasına rağmen (çünkü Doğu’da kapitalizm, daha az sayıdaki büyük fabrikalarla aniden bastırdı) genel karakter hala paraleldir. Burada aynı zamanda taşralı bir tarıma dayalı köy bakış açısından ulus çapında bir topluluk bilincinin ve tüm dünyaya dönük bir ilginin uyanışıyla; kendini eski grup bağlarından kurtaran bireyciliğin doğuşuyla; kişisel güç ve varlık kazanma enerjisinin gelişimiyle; aklın eski batıl inançlardan kurtuluşuyla ve bir ilerleme aracı olarak bilgiye duyulan ihtiyaçla karşılaşırız. Tüm bunlar insanoğlunu prekapitalist koşullardaki yavaş yaşantıdan, daha sonra komünizmin yolunu açacak hızlı sınai ve ekonomik ilerlemenin içine taşıyan zorunlu zihinsel donanımlardır.

Proleter bir devrimin genel karakteri oldukça farklı olmalıdır. Kişisel çıkarlar doğrultusunda umursamaz kavgaların yerine sınıfsal topluluğun çıkarlarına dönük ortak bir eylem olmalıdır. Bir işçi, tek başına bir insan güçsüzdür; sadece sınıfının bir parçası, birbirine güçlü bir şekilde bağlanmış ekonomik bir grubun bir üyesi olarak güçlenebilir. İşçilerin bireysellikleri çalışma ve birlikte kavga etme alışkanlıklarıyla disipline edilir. Zihinleri, toplumsal batıl inançlardan kurtarılmalı, güçlü bir şekilde birleştiklerinde bir bolluk yaratıp toplumu sefalet ve yoksulluktan kurtarabileceklerini sıradan bir gerçek olarak görmelidirler. Bu, insanoğlunu sınıf sömürüsünden, sefaletten, kapitalizmin iki taraf için de yıkıcı etkisinden komünizmin kendisine ulaştıracak zihinsel donanımların bir parçasıdır.

Bu yüzden iki devrim türü, biri kapitalizmin doğuşu diğeri ise sonu olduğu için birbirinden oldukça farklıdır. Bunu şimdi, otuz yıl sonra açıkça görebiliriz. Ayrıca o zaman sadece müttefikler olarak kabul edilmekle kalmayıp aynı büyük dünya devriminin iki cephesi olarak nasıl bir araya geldiklerini de anlayabiliriz. Büyük günün yakın olduğu varsayılıyordu; büyük sosyalist partileri ve çok daha büyük sendikalarıyla işçi sınıfı yakında iktidarı ele geçirecekti. Ve aynı zamanda, batı kapitalizminin iktidarının parçalanmasıyla tüm koloniler ve Doğu ülkeleri de Batı hakimiyetinden kurtulacak ve kendi ulusal yaşantılarına kavuşacaktı.

Bu farklı toplumsal hedeflerin karıştırılmasının bir diğer nedeni de Batı işçilerinin zihinlerinin tümüyle, kapitalizmi başlangıcındaki demokratik biçimlere dönüştürmeye dönük reformist fikirlerle dolu olması ve aralarından sadece birkaçının proleter bir devrimin anlamının farkında olması idi.

III.

Üretici güçleri tamamen tahrip eden 1914-18 dünya savaşı özellikle Orta ve Doğu Avrupa’da toplumsal yapıda derin yarıklar açtı. İmparatorluklar yok oldu, eski, modası geçmiş hükümetler devrildi, aşağıdan gelen toplumsal güçler gevşedi, farklı insanlardan oluşan farklı sınıflar bir dizi devrimci hareket içinde iktidarı ele geçirmeyi ve kendi sınıfsal hedeflerine ulaşmayı denediler.

Yüksek düzeyde sanayileşmiş ülkelerde işçilerin sınıf mücadelesi zaten tarihin hakim öğesi idi. Şimdi bu işçiler bir dünya savaşına girdiler. Kapitalizmin sadece iş güçleri üzerinde değil, hayatları üzerinde de hak talep ettiğini öğrendiler; bedenleri ve ruhları tümüyle sermayenin malıydı. Savaş sırasında yaşanan üretim araçlarının tahrip olması ve azalması, sefalet ve yokluk, barıştan sonraki hayal kırıklığı ve sıkıntı savaşa katılan tüm ülkelerde kargaşa ve isyan dalgaları yarattı. Almanya kaybettiği için buradaki işçilerin isyanı en büyüğüydü. Savaş öncesi muhafazakarlığın yerine Alman işçilerinde, özgürlük ve kapitalizme karşı mücadele için cesaret, enerji ve istek birleşiminden oluşan yeni bir ruh doğdu. Bu sadece bir başlangıçtı; proleter devrimin ancak ilk şafağı.

Avrupa’nın doğu ülkelerinde sınıf mücadelesi farklı bir bileşime sahipti. Toprak sahibi soyluluğun mallarına el konulmuştu; çiftçiler toprakları ele geçirdiler; küçük ve orta boyutlu bir özgür toprak sahipleri sınıfı doğdu. Eskinin devrimci komplocuları yeni ulusal devletlerde liderler, bakanlar ve generaller haline geldiler. Bu devrimler orta sınıf devrimleriydi ve bu yüzden kapitalizmin ve sanayinin sınırsız bir gelişiminin başlangıcına işaret ediyorlardı.

Rusya’da devrim her yerde olduğundan daha derine indi. Avrupa’da yüz yıldır hakim bir güç ve tüm demokrasi ve sosyalizmin en nefret ettiği düşman olan dünyasal ölçekli Çarlık iktidarını yıktığı için Rus devrimi Avrupa’daki tüm devrimci hareketlere yol gösterdi. Bu devrimin lideri tıpkı Çarın İngiliz ve Fransız hükümetlerin müttefiki olduğu gibi yıllarca Batı Avrupa’nın sosyalist liderleriyle birlikte anıldı. Rus Devriminin ana toplumsal içeriğinin bu devrimin bir orta sınıf devrimi olduğunu –köylüler tarafından topraklara el konulması ve otokrasi ile soyluluğun ezilmesi– gösterdiği doğrudur ve Bolşevikler, sık sık kendilerini Fransız Devriminin Jakobenleri ile karşılaştırmak suretiyle devrimin bu karakterini üzerine basarak belirtmiştir.

Ancak, küçük burjuva özgürlük geleneği ile dolu olan Batı’daki işçiler bunu kendilerine yabancı görmedi. Ve Rus devrimi, sadece hayranlıklarını uyandırmaktan daha fazlasını yaptı; onlara, eylem yöntemlerine dair bir örnek sundu. Belirleyici anlardaki gücü, büyük şehirlerdeki sanayi işçilerinin kendiliğinden kitlesel eyleminin gücünden geliyordu. Bu eylemlerin dışında Rus işçiler, bağımsız eyleme en uygun örgütlenme biçimini, sovyetleri veya konseyleri yarattılar. Bu yüzden diğer ülkelerdeki işçilerin kılavuzları ve öğretmenleri haline geldiler.

Bir yıl sonra, Kasım 1918’de Alman imparatorluğu çöktüğünde, Rus Bolşevikler tarafından yapılan dünya devrimi çağrısı Batı Avrupa’daki en devrimci gruplar tarafından selamlandı ve oldukça iyi karşılandı. Kendilerine komünistler diyen bu gruplar Rusya’daki devrimci mücadelenin proleter karakterinden o kadar güçlü etkilenmişlerdi ki Rusya’nın ekonomik olarak sadece kapitalizmin eşiğinde durduğu ve proleter merkezlerin ilkel köylülük okyanusunda sadece küçük adalar olduğu olgusunu gözden kaçırdılar. Üstelik bir dünya devrimi geldiğinde Rusya sadece bir dünya eyaleti –mücadelenin başladığı yer– olacakken, büyük kapitalizmin daha gelişmiş ülkelerinin kısa zamanda başa geçeceğini ve dünyanın gerçek seyrini belirleyeceğini düşündüler.

Ancak Alman işçileri arasındaki ilk isyan hareketi yenildi. İsyana sadece ileri unsurlardan oluşan bir azınlık katıldı; büyük kitleler, huzur ve barışın artık mümkün olduğu yanılsamasına kapılarak ilgisiz kaldı. Bu asilerin karşısına, liderleri hükümet koltuklarını işgal etmiş olan Sosyal Demokrat Parti ile burjuvazi ve ordu memurlarından oluşan eski egemen sınıfların bir koalisyonu çıktı. Sosyal Demokrat Parti kitleleri eylemsizliğe yöneltirken diğeri isyan hareketini bastıran ve devrimci liderler Liebnecht ve Rosa Luxemburg’u katleden silahlı birlikleri örgütledi.

Rus devrimi yarattığı korkuyla burjuvaziye, yarattığı ümitle işçilere kazandırdığından daha büyük bir enerji kazandırdı. O an için burjuvazinin politik örgütlenmesi çökmüş olsa da gerçek maddi ve manevi gücü çok büyüktü. Sosyalist liderlik bu gücü zayıflatmak için hiçbir şey yapmadı; proleter devrimden en az burjuvazinin korktuğu kadar korktular. O an için bakanları ve başkanları oldukları kapitalist düzeni eski durumuna geri getirmek için her şeyi yaptılar.

Bu, Almanya’daki proleter devrimin tam bir başarısızlık olduğu anlamına gelmiyordu. Sadece ilk saldırı, ilk isyan başarısız olmuştu. Askeri çöküş doğrudan proleter düzene götürmemişti. İşçi sınıfının asıl gücü –kitlelerin bir kısmında kendi toplumsal konumları ve savaşmanın zorunluluğuna dair net bir bilinç, tüm bu yüz binlerin istekli eylemi, eylemde şevk, dayanışma ve güçlü birlik, en üstün hedef olan üretim araçlarını ele geçirme hedefinin bilincinde olma– her durumda ortaya çıkacak ve yavaş yavaş gelişecekti. Tükenmiş, parçalanmış ve fakirleşmiş savaş sonrası toplumu sefalet ve kriz o kadar çok tehdit ediyordu ki yeni kavgaların doğması kaçınılmazdı.

Tüm kapitalist ülkelerde, İngiltere’de, Fransa’da, Amerika’da ve Almanya’da 1919 yılında işçiler arasında devrimci gruplar ortaya çıktı. Dergiler ve broşürler yayınladılar, işçi yoldaşlarına yeni gerçekleri, yeni koşulları ve yeni kavga yöntemlerini gösterdiler ve tetikteki kitleler arasında iyi bir zemin buldular. Büyük örnekleri olarak Rus devrimine, kitle eylemi yöntemlerine ve onun sovyet veya konsey biçimindeki örgütlenmesine işaret ettiler. Kendilerini Bolşeviklerle, Rusya Komünist Partisi ile ilişkilendirerek, komünist partiler ve gruplar halinde örgütlendiler. Böylece dünya devrimi kampanyası başladı.

IV.

Bununla birlikte kısa zaman içinde bu gruplar, giderek daha fazla acı veren bir sürprizle karşılaştılar: Moskova’dan komünizm adı altında kendilerininkinden farklı prensipler ve fikirlerin propagandası yapılıyordu. Rusya Sovyetlerini, işçilerin, üretimde kendi egemenliklerine sahip olmaya dönük yeni organları olarak anıyorlardı. Ancak giderek Rus fabrikalarının yine yukarıdan atanan müdürler tarafından yönetildiği ve önemli politik pozisyonların parti tarafından elde tutulduğu bilinir bir gerçek haline geldi. Bu Batılı gruplar, parlamenter demokrasinin aksine proleter devrimin politik biçimi olarak işçi sınıfının kendi kendini yönetmesi prensibi ile şekillenen proletarya diktatörlüğünü benimsediler.

Ancak Moskova’nın Almanya’ya ve Batı Avrupa’ya gönderdiği sözcüler ve liderler proletarya diktatörlüğünün Komünist Parti diktatörlüğünde içerildiğini beyan ettiler.

Batılı komünistler, işçileri sosyalist parti ve sendikaların rolüne dair aydınlatmayı ana görev olarak kabul ettiler. Bu örgütlerde, liderlerin eylemleri ve kararlarının işçilerin eylemleri ve kararlarının yerine geçtiğine, liderlerin kesinlikle devrimci bir kavgayı sürdürmeyeceğine, çünkü bir devrimin işçilerin kendiliğinden eyleminden oluştuğuna; sendika eylemlerinin ve parlamenter pratiğin genç ve huzurlu bir kapitalist dünyada iyi olduğuna, fakat işçilerin dikkatini önemli hedef ve amaçlardan saptırıp onları gerçek dışı reformlara yönlendirerek düşman, gerici güçler olarak iş gördükleri devrimci zamanlar için tümüyle uygunsuz olduğuna; bu örgütlerin, liderlerin ellerinde toplanan tüm gücünün devrime karşı kullanıldığına işaret ettiler. Bununla birlikte Moskova, komünist partilerin tüm sendikal çalışmalara olduğu gibi parlamento seçimlerine de katılmasını talep etti. Batılı komünistler, bağımsızlık, inisiyatif geliştirme, kendine güven, liderlere bağlılığın ve inancın reddedilmesini telkin ettiler. Ancak Moskova, liderlere itaat etmenin gerçek komünistlerin asıl erdemi olduğunu her zamankinden daha güçlü terimlerle ifade etti.

Batılı komünistler çelişkinin ne kadar esaslı olduğunu hemen fark etmedi. İngiliz ve Fransız hükümetlerince desteklenen karşı devrimci orduların her cepheden saldırısı altında olan Rusya’nın Batı işçi sınıfının; eski örgütlere şiddetle saldıran küçük grupların değil de eski kitlesel örgütlerin anlayışına ve yardımına ihtiyacı olduğunu gördüler. Lenin’i ve Rus liderlerini Batı’daki proleter hareketin gerçek koşulları ve geleceği hakkında yanlış bilgilendirildiklerine ikna etmeye çalıştılar. Bu elbette beyhude bir çabaydı. O an, gerçekte yaşananın iki devrim kavramının, orta sınıf devrimi ile proleter devrimin çatışması olduğunu görmediler.

Lenin ve yoldaşlarının eli kulağında olan Batı’nın proleter devriminin Rus devriminden oldukça farklı bir şey olduğunu kesinlikle göremeyecek durumda olmaları elbette doğaldır. Lenin, mükemmel üretim araçlarına el koymak için iktidarı ele geçirecekleri ana doğru potansiyel olarak ilerleyen, giderek genişleyen bir proleter kitleler dünyası olarak en yüksek gelişim aşamasındaki kapitalizmi, içeriden tanımıyordu. Lenin, kapitalizmi sadece dışarıdan, tıpkı Batılı finansal ve kolonyal sermayenin Rusya’da ve diğer Asya ülkelerinde onun tarafından algılanmış olması gerektiği gibi yabancı, soyguncu, yıkıcı bir tefeci olarak biliyordu. Lenin’in düşüncesine göre Batılı kitlelerin sadece, Rusya’da kurulmuş olan anti kapitalist iktidara katılması gerekiyordu, dik kafalı bir biçimde başka yöntemler aramayıp Rus örneğini takip etmeliydiler. Bu nedenle Batı’da büyük sosyalist ve sendika üyesi kitleleri, kendi fikirlerini ve inançlarını değiştirme zorunluluğu olmadan en kısa zamanda kazanmak, kendi ulusal hükümetlerine bağlı kendi liderlerini ve partilerini bırakıp komünist partilere katılmaya teşvik etmek için esnek taktikler gerekiyordu. Böylece Moskova taktikleri temel yanlış anlamadan hareketle mantıklı bir şekilde ilerledi.

Ve Moskova’nın yaydığı her şey çok daha üstündü. Mağlup bir devrime (Alman) karşı muzaffer bir devrimin otoritesine sahipti. Öğretmenlerinizden daha mı zekisiniz? Rus Komünizminin manevi otoritesi o kadar karşı gelinemezdi ki bir yıl sonra dahi, dışlanan Alman muhalefetinin Üçüncü Enternasyonal’e “sempatizan” taraftar olarak kabul edilmesi talep edildi. Ancak Ruslar, manevi otoritenin yanı sıra paradan kaynaklanan maddi otoritenin desteğine de sahipti. Masrafları Moskova’nın yardımlarıyla ödenen çok büyük bir literatür Batı ülkelerini kuşattı: hepsi de Moskova’nın görüşlerini açıklayan haftalık dergiler, broşürler, Rusya’daki başarılar hakkında heyecan verici haberler, bilimsel makaleler... Bu gürültülü propagandanın karşı konulmaz saldırısı karşısında finansal araçlardan yoksun Batılı küçük komünist grupların hiçbir şansı yoktu. Bu yüzden, devrim için gerekli koşullara dair yeni yeni filizlenen kavrayış, Moskova’nın güçlü silahları tarafından yenildi ve boğuldu. Üstelik Rusya’nın yardımları, kovulma tehdidi altında doğal olarak Rus taktiklerinin savunucuları haline gelen bir dizi maaşlı parti sekreterini istihdam etmek için kullanılıyordu.

Tüm bunların dahi yeterli olmadığı görüldüğünde Lenin’in kendisi herkesçe bilinen “Komünizmin Çocukluk Hastalığı_Sol Komünizm” adlı broşürünü yazdı. Argümanları sadece, Batı’daki koşulları anlamaktan uzak olduğunu gösterse de hala güçlü bir otoriteye sahip Lenin’in içsel farklılıklarda oldukça açık bir şekilde taraf tutması olgusu bir dizi Batılı komünist üzerinde büyük bir etki yaratmıştı. Ve tüm bunlara rağmen Alman komünist partisinin büyük çoğunluğu proleter mücadeleler deneyimleri içinde elde ettikleri bilgilere bağlı kaldı. Bu yüzden Heidelberg’deki bir sonraki kongrelerinde Dr. Levi, Moskova taktikleri lehinde resmi ve açık bir zafer kazanmak amacıyla bazı ayak oyunlarıyla bu çoğunluğu –bir bölümünü dışlamak, daha sonra da diğer bölümün oylarının çoğunluğunu elde etmek için– bölecekti.

Dışlanan gruplar birkaç yıl daha fikirlerini yaymaya devam ettiler. Ancak görüşleri, Moskova’nın devasa boyutlu propagandasıyla boğulmuş, takip eden yıllardaki politik olaylar üzerinde hiçbir önemli etki yaratamamışlardı. Sadece, ortak teorik tartışmalar ve bazı yayınlar yardımıyla proleter devrimin koşullarına dair anlayışlarını muhafaza edip geliştirebildiler ve bunları doğacak günler için hayatta tutabildiler.

Batı’da bir proleter devrimin ilk filizleri Doğu’nun güçlü orta sınıf devrimi tarafından öldürülmüştü.

V.

Burjuvaziyi yok eden ve sosyalizmi hayata geçiren bu Rus Devrimi’ni orta sınıf devrimi olarak nitelemek doğru mudur?

Birkaç yıl sonra, çok yoksul Rusya’nın büyük şehirlerinde dökme camdan vitrinlere sahip mağazalar ve seçkin, pahalı yiyecekler ortaya çıktı, gece elbiseli beyefendiler ve hanımefendilerin –bölüm şefleri, üst düzey memurlar, fabrika ve komite müdürleri– sık sık gittiği özellikle zengin ve lüks gece kulüpleri açıldı. Sokaklardaki yoksul insanlar bu kişilere şaşırarak bakıyordu ve gözü açılan komünistler şöyle dedi: “İşte yeni burjuvazi.” Yanılıyorlardı. Bu yeni bir burjuvazi değil yeni egemen sınıftı. Yeni bir egemen sınıf ortaya çıktığında hayal kırıklığına uğramış devrimciler ona daima bir önceki egemen sınıfın adını verir. Fransız devrimi döneminde, yükselen kapitalistler “yeni aristokrasi” olarak adlandırıldı. Burada, Rusya’da üretim araçlarının efendileri olarak dümene sıkıca yapışmış yeni sınıf bürokrasiydi. Rusya’da, Batı’da orta sınıfın, burjuvazinin oynadığı rolü oynaması gerekiyordu; ülkeyi sanayileşme yoluyla ilkel koşullardan yüksek üretkenlik seviyesine çıkarmak için.

Tıpkı Batı Avrupa’da burjuvazinin yetenek, şans ve kurnazlık yoluyla, bazı aristokratlar da dahil olmak üzere ortak zanaatkarlar ve köylüler topluluğundan çıkmış olması gibi Rus egemen bürokrasisi de yetenek, şans ve kurnazlık yoluyla işçi sınıfı ve köylülük (daha önceki memurlar da dahil olmak üzere) arasından çıkmıştır. Bunlar arasındaki fark SSCB’de üretim araçlarına bireysel olarak değil, kolektif olarak sahip olmaları ve bu yüzden karşılıklı rekabetlerinin de başka biçimlerde sürmesi gerektiğidir. Bu, ekonomik sistemde temel bir fark, bireysel gelişigüzel üretim yerine kolektif, planlı üretim ve sömürü; özel sektör kapitalizmi yerine devlet kapitalizmi anlamına gelir. Bununla birlikte çalışan kitleler açısından bu fark çok küçüktür ve önemsizdir; bir kez daha bir orta sınıf tarafından sömürülürler. Ama şimdi bu sömürü diktatoryal bir hükümet biçimiyle, Batı’da burjuvaziye karşı mücadeleyi mümkün kılan tüm özgürlüklerden insanları tamamen yoksun kılarak yoğunlaşmıştır.

Modern Rusya’nın bu karakteri Üçüncü Enternasyonal’in mücadele karakterini de belirledi. Kızgın ifadeleri düpedüz parlamenter oportünizm ile değiştiren veya her ikisini birleştiren Üçüncü Enternasyonal, Batı’nın işçi kitlelerinin bağlılığını kazanmaya çalıştı. Parti için güç kazanmak amacıyla işçilerin kapitalizme karşı sınıfsal uzlaşmazlığını sömürdü. Gençliğin devrimci coşkusunu ve kitlelerin tüm isyankar dürtülerini ele geçirdi, bunların gelişen bir proleter güç haline gelmesini önledi ve değersiz politik maceralar içinde boşa harcadı. Bu sayede Batı burjuvazisi üzerinde iktidar kurmayı umut etti; ancak bunu yapması imkansızdı çünkü büyük kapitalizmin en temel karakterini anlamaktan tamamen uzaktı. Kapitalizm, dışarıdan bir güç tarafından fethedilemez; sadece içeriden, proleter bir devrimle yok edilebilir. Sınıf hakimiyeti sadece kendine güvenen bir proleter sınıf inisiyatifi ve anlayışı ile yok edilebilir: parti disiplini ve kitlelerin liderlerine itaat etmesi sadece yeni bir sınıf hakimiyetine yol açabilir. Aslında İtalya’da ve Almanya’da Komünist Partinin bu şekilde davranması faşizme giden yolu hazırladı.

Üçüncü Enternasyonal’e üye Komünist Partiler –maddi ve manevi– tümüyle Rusya’ya bağlıdır, Rusya’nın egemenlerinin itaatkar hizmetçileridirler. Bu yüzden Rusya 1933’den sonra Almanya’ya karşı Fransa’yla işbirliği yapması gerektiğini hissedince tüm eski uyuşmazlıklar unutulmuştu. Komintern “demokrasi” savunucusu haline geldi ve Halk Cephesi adı altında sadece sosyalistlerle değil bazı kapitalist partilerle dahi birleşti. Eski devrimci gelenekleri temsil ediyormuş gibi davranmak suretiyle muhafaza ettiği çekim gücü giderek yok olmaya başladı; proleter taraftarları azaldı.

Ancak aynı zamanda Avrupa ve Amerika’daki entelektüel orta sınıflar üzerindeki etkisi de artmaya başladı. İngiltere, Fransa ve Amerika’da Komünist Partinin aşağı yukarı kamufle edilmiş yayınevleri tarafından toplumsal düşüncenin tüm alanlarında çok sayıda kitap ve makale yayınlandı. Bunlardan bazıları değerli tarihsel çalışmalar ve popüler derlemelerdi; ancak çoğunlukla değersiz sözde Leninizm yorumlamalarıydılar. Tüm bunlar, açıkçası işçiler için değil entelektüeller için, onları Rus komünizmine kazanmak için tasarlanmış bir literatürdü.

Yeni yaklaşım bazı başarılar kazandı. Eski Sovyet diplomatı Alexander Barmine anılarında, Batı Avrupa’da, o ve diğer Bolşevikler Rus devriminin ürünleri hakkında şüpheler duymaya başlamışken Beş Yıllık Plan’ın başarılarının sahte övgüleri ile yanlış yönlendirilmiş Batılı orta sınıf entelektüellerinin Komünizme karşı sempatik bir ilgi duymaya başladıklarını nasıl şaşkınlıkla fark ettiğini anlatır. Bunun nedeni açıktır: Rusya’nın artık bir işçi devleti olmadığı açıkça ortada olduğu için bu bürokratik devlet kapitalizmi düzeni Avrupa ve Amerikalı büyük finans düzenine oranla kendi entelijensiya egemenliği ideallerine daha yakındır. Rusya’da kitleler üzerinde yeni bir azınlık egemenliği kurulmuş olduğu için, bu azınlığın yabancı hizmetçisi olan Komünist Parti de özel sektör kapitalizmi çöktüğünde içinden kitleleri sömürmek için yeni egemenlerin çıkabileceği sınıflara dönmek zorundaydı.

Elbette bu şekilde başarılı olabilmek için, kapitalist iktidarı alaşağı edecek bir işçi devrimine ihtiyaçları vardı. Daha sonra devrimi amaçlarından saptırmalı ve kendi parti egemenlikleri için bir araç haline getirmeliydiler. Bu sayede gelecekteki işçi sınıfı devriminin ne tür zorlukları göğüslemek zorunda kalabileceğini görürüz. Sadece burjuvaziyle değil burjuvazinin düşmanlarıyla da savaşması gerekecektir. Sadece mevcut efendilerinin boyunduruğunu fırlatıp atması yetmiyor; aynı zamanda gelecekteki efendileri olmaya çalışanlardan da uzak durması gerekiyor.

VI.

Dünya şimdi yeni büyük emperyalist savaşına girdi. Savaşan hükümetler ekonomik ve toplumsal güçlere karşı sergiledikleri yaklaşımlarda ve mahşeri önlemeye çalışmada her ne kadar dikkatli davransalar da bir toplumsal felaketin önünü alamayacaklar. En şiddetlisi Avrupa’da görülecek olan genel bıkkınlık ve fakirleşmeyle, hala güçlü olan vahşi saldırganlık ruhuyla üretim sistemindeki kaçınılmaz yeni düzenlemelere şiddetli sınıf mücadeleleri eşlik edecektir.

Daha sonra, özel sektör kapitalizminin parçalanmasıyla birlikte karşımıza bir yanda planlı ekonomi, devlet kapitalizmi, işçilerin sömürülmesi diğer yanda ise işçilerin özgürleşmesi ve üretime egemen olması sorunları çıkacaktır.

İşçi sınıfı bu savaşa kapitalist parti liderliği geleneğini ve Rus tipi bir devrimin yarattığı hayali geleneği yüklenmiş olarak giriyor. Bu savaşın devasa baskısı işçileri hükümetlerine karşı kendiliğinden direnişe ve yeni gerçek kavga biçimlerinin doğuşuna sevk edecektir. Rusya Batılı güçlerin karşısında savaş alanına girerse eski sloganlar kutusunu açacak ve isyankar fikirli işçileri kendi tarafına çekme çabasıyla işçilere, “kapitalizme karşı dünya devrimi” çağrısında bulunacaktır. Bu sayede Bolşevizm bir şansa daha sahip olabilir. Ancak bu, işçilerin sorunlarına hiçbir çözüm getiremez. Genel sefalet arttığında ve sınıflar arasındaki çatışma şiddetlendiğinde işçi sınıfı, kendi ihtiyaçlarından hareketle üretim araçlarını ele geçirmeli ve kendisini Bolşevizmin etkisinden kurtaracak yöntemler bulmalıdır.

(1940’da yazıldı.)

http://www.marxists.org/archive/pannekoe/works/1940-revo.htm

 

Okunma 14965 kez