Devlet Karşısında ‘Kesintili Devrimcilik’

Yazan

Yavuz Ermeç

Türkiye Solu’nu devrimci ve reformist politik niteliklerine göre ayrıma tabi tutan sınıflandırmada, devrimci örgütler arasında sayılan DHKP-C, MLKP, TKP(ML), TKP-ML Demokratizm ve Halkçılıkla, TKİP ise İşçicilik ve Sosyalizmcilikle ilişkilendirilmekteydi. Reformist örgütler içinde değerlendirilen İP Demokratizm ve Halkçılıkla, EMEP, TKP(SİP) İşçicilik veya Sosyalizmcilikle, ÖDP ise, reformcu tarafta kalmakla birlikte, demokratizm/sosyalizmcilik ayrımının ortasında değerlendirilmekteydi.[1]

Yaklaşık dört yıl önce yapılan bu sınıflandırma, demokratizm ve halkçılığa yakın olanların devrimci, işçicilik ve sosyalizmciliğe yakın olanların reformcu olduğu türünden bir değerlendirmeyle yapılmamıştır, ama yine de bunun aksinin geçerli olduğunu bir an varsayarak adı geçen örgütleri değerlendirsek bile, TKİP’nin devrimci-işçiciliği, ve İP’in halkçı-reformculuğu böyle bir akıl yürütmeyi geçersiz kılmaktadır. Devrimcililik ve reformculuk tek başına birer değişken olarak değerlendirilmektedir. Sınıflandırmayı, kutupları temsil eden devrimciler yerine “Devlete karşı mücadele edenler” ve reformcular yerine “Sınıfa karşı mücadele edenler” ifadelerini kullanılarak yapmak da pekala mümkündür. Ancak sorun yine de ortadadır. Sorun, halkçılık/demokratizm ya da işçicilik/sosyalizmcilikle ilişki içinde bulunan örgütlerin devrimcilik ve reformculuk açısından farklı yönelimlere sahip olmasıdır. “Demokrasi talebinin, demek ki, öznesini devrimci kılan ve kılmayan türleri var!”[2] Bu türden ayrımlar ancak, her bir örgütün Marksizmin bütünlüğünün elverdiği bütün diğer tarihsel çıktılarla girdiği etkileşimlerle anlaşılabilir. Örneğin, Marksist devrimciliğin, dünya ölçeğinde Maoculukla ontolojik varlığını bulduğu yılların akabinde, Türkiye Solunda 1971 devrimci kopuşu gerçekleşmektedir. Her bir örgütün, Marksizmin teorik-politik bütünlüğüyle kurduğu ilişkiye dönük bir çalışma, toplamda, Türkiye’de devrimciliğin ve reformculuğun ortak haritasına dönük muhtemel sonuçlar verecektir. Ancak yine de elimizde önemli bir tarihsel dayanak vardır. Bu hiç kuşkusuz devrimler ve devrimcilerin tarihidir. Bu tarih bize göstermiştir ki, sosyalizmciler genel olarak devrimci olmaktan uzak bir seyir izlemektedir.

Her türlü insan “bilinci” gibi pratik-politik devrimcilerin “bilinç”leri de ideolojiktir. Militanlar sınıfçı, sosyalizmci ya da halkçı ideolojilerle pratik-politik faaliyet içinde bulunabilirler. Örgütlerin Marksizm Alanında tutundukları “yer”, ülkesel politik-taktik tutumlarını önemli ölçüde belirlemesi yanında, elbette pratik-politik faaliyetlerin canlı yürütücüleri olan pratik-politik devrimcilerin “bilinç”lerini de belirlemektedir. Marksizmin teori ve pratiği devrimcidir. Ancak “devrimci teori” ile “devrimci pratik” arasındaki ilişki dolayımsız olmadığı gibi, devrime giden yol da düz değildir. Reformist ve devrimcilerin maddi varlığı, “devrimci teori”nin örgütler tarafından ediniminin tek yönlü, her zaman devrimci ya da her zaman reformist olmadığını gösteriyor. Marksist teorinin devrimci olması, hiç kuşkusuz, Marksist devrimci örgütlerin pratik-politik faaliyetlerinin her konjonktürde devrimci olmasını zorunlu kılmaz. Bununla birlikte pratik-politik bir örgüt anlamlı bir tarihsel süreç içerisinde devletle fiili bir karşılaşma yaşamadıysa, politik sınıflandırmada bu örgütün yeri reformizmdir. Marksist devrimci örgütlerin tarihi göz önüne alınacak olunursa, bu örgütlerin “devrimci teori” ile “devrimci pratik” arasında kurdukları ontolojik ilişkinin yönünün devrimci olduğu, devletle karşılaşma pratiği kriteri çerçevesinde kanıtlanabilecektir. Kurulan bu ontolojik ilişki, halkçılık/demokratizm ve işçicilik/sosyalizmcilik arasında çeşitlilik göstermesine karşın, Marksist devrimci örgütlerin pratik-politik faaliyetleri “sürekli devrimcilik” üzerine kuruludur.

Sınıfçılık ile halkçılık arasında politika

Hem sosyalizmci, hem de halkçı yaklaşımlar politika sözkonusu olduğunda, aynı yanlışı paylaşmaktadır: Politikayı toplumsal ve sınıfsal düzeye indirgemek. Toplumsal ve sınıfsal düzeye indirgenmiş politika anlayışları, hem varolan pratik-politik hareketlere, hem de ‘Marksizme rağmen’, Marksist kalınarak reddedilmelidir.

Kurucu Marksistlerin eserlerinde belirgin biçimde ortaya çıkan “Tarihin motoru sınıf mücadeleleridir” tezi, sınıfçı yaklaşımlarca, politika bilimini ve pratik-politikayı dikine kesen ve aynı zamanda bu ikisini ilişkilendiren bir ayıraç olarak alınıyor. Başka bir deyişle, “sınıf mücadelesi”, maddi üretim tarzında, toplumsal formasyonda ve konjonktürde aynı anda ve benzer formlarda düşünülüyor. Marksist devrimcilik açısından stratejik hedef devlet iktidarının ele geçirilmesidir. Devlet iktidarını ele geçirmek “sınıf mücadelesi” aracılığıyla mümkündür. Marksist politika bilimi açısından, toplumsal formasyon düzleminde, “sınıf mücadelesi” stratejinin ana unsuru olarak tayin ediliyor. Bu durum, Kızıl Bayrak’ta yer verilen bir yazıda şöyle ifade edilir: “Tekelci sermaye devletini hedef almayan bir anti-emperyalist mücadele eksik ve zaaflıdır, stratejik açıdan ise hiçbir başarı şansı yoktur.”[3]

Kızıl Bayrak’a göre strateji “bilimsel yasalar” içerir ve politik taktik tutum ancak “bilimsel yasalar” ve ilkeler içeren bir strateji içinden belirlenirse devrimcidir. Başka bir deyişle, Kızıl Bayrak’a göre politik-taktik “bilimsel yasallıklar” içerir. O zaman Marksist devrimcilik açısından ortaya çıkan temel güçlük bilim, strateji ve taktik arasındaki “bilimsel bağ”ın kavranamamış olmasında yatmaktadır. ”Sınıf devrimcileri açısından ise güçlük, ajitasyon ve propagandanın içeriğinde ve çalışmanın yönelim alanlarında değil, fakat temel politikaları ısrarlı, isabetli ve çok yönlü bir sınıf çalışmasına konu edebilmek alanındaki yetersizliklerinden çıkıyor.” Ajitasyon ve propagandanın içeriği sorunlu olamaz, çünkü bunlar “bilimsel yasalar” gereği “sınıfsal ideoloji” ile doludur; çalışmanın yönelim alanlarında sorun olduğundan hiç söz edilemez, çünkü bu alanlar da işçi sınıfı ve emekçilerin varolduğu alanlardır. Kızıl Bayrak, pratik-politik faaliyetin tüm sorumluluğunu pratik-politik devrimcilerin “bilinç”lerine yüklüyor.

Kızıl Bayrak, reformcu sosyalizmci örgütlerinkinden farklı olmayan bir politika anlayışını tekrar ediyor. Kurucu Marksistlerin, devlet iktidarına karşı epistemolojik düzlemde ifade ettiği “sınıf mücadelesi”ni ontolojik düzleme taşıyor. Her türlü mücadele ile “sınıf mücadelesi” arasında bağlantıyı işçi sınıfının ontolojik varlığında buluyor. Böylece, devlete karşı verilen mücadelede, Marksist pratik-politik faaliyet konjonktürde ayrıcalıklı kılınan sınıfın ontolojik varlığına “muhtaç” ediliyor.

Oysa Kızıl Bayrak’ın pratik-politik devrimciliği, sınıfın ontolojik varlığıyla kendisini sınırlamayan bir eğilime sahiptir. Aksi halde, Ölüm Orucu Eylemine katılım nasıl açıklanabilirdi? Bu eylemin işçi sınıfının mücadele gündemiyle ne türden bir ilişkisi vardır? Eğer sosyalizmciliğin dile getirdiği bir politika anlayışıyla hareket edersek, yani süreç ile konjonktür, bilim ile politika arasındaki bağı sınıfın ontolojik varlığına indirgersek, ölüm orucu eylemi ile devlet iktidarını hedefleyen “sınıf mücadelesi” arasındaki bağı kurmakta, tıpkı reformcular gibi, zorlanırız. Diyelim ki bu bağı sosyalizmciliğin elverdiği kadarıyla kurduk, bu kez de, “sınıf savaşı”nın bir uzantısı olarak baktığımız bu eylemlerde geri adım atmak açıklanamaz hale gelecektir. Kızıl Bayrak, sınıfın ontolojik varlığıyla ilişkilendirilmeyen tüm politik-taktik tutumları oportünizmle suçlamaktadır.

Sosyalizmciler, sınıfın ontolojik varlığını, diğer ezilenlerin ontolojik varlığına göre ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmektedir. Sınıf diğer ezilenlere göre daha eşitsiz bir konumdadır; sosyalizmi algılamaya yakın en “aydınlık” kafalar işçilerdedir. İşçi sınıfının eşitinden söz etmek gerekirse o ancak burjuvazi olabilir. Tarihin motoru bir kez sınıflar arasındaki mücadele olarak tanımlandıktan sonra Marksist politikanın sınırları ve kapsamı da belirlenmiş olmaktadır.

Sosyalizmciliğin sınıfçı politika anlayışı, burjuvazinin modern politika anlayışıyla örtüşmektedir; işçi sınıfı burjuva sınıfından daha ilericidir, daha aydın, daha laiktir, daha demokrattır vs. Sosyalizmcilere göre sınıf mücadelesi, tarafları işçiler ve burjuvalar olan eşit hasımlardan oluşur. Eğer taraflar arasında geçici olarak bir sıklet farkı söz konusu ise, sosyalizmciler “sınıfa karşı sınıf savaşımı”nı egemen sınıfın devletine yöneltmemeyi stratejik olarak tercih ederler. Sosyalizmciler devrimciliklerini, bu eşit ilişkinin varolacağı son eşiğe, ekonomik krize kadar erteleyebilirler.

Konjonktürde sınıfın ontolojik ayrıcalığına ihtiyaç duyan bir politika anlayışı, devlete karşı yürütülen pratik-politik devrimci mücadeleyi sekteye uğratan eğilimler taşır. Marksizm açısından, politika biliminde ifade edilen sınıflar ile bu sınıfların bir güç olarak konjonktüre yansıması bir ve aynı şey değildir. Bu nedenle, strateji ile taktik arasında bir “açı” söz konusu olacaktır. Marksist devrimcilik açısından bu farkın “bilincinde” olmak, pratik-politik çalışma açısından yeter koşuldur.

Mücadele Birliği’nde, savaşın getireceği devrimci olanaklardan bahseden başyazıda ifade edilen politika anlayışı bu farkı gözetir niteliktedir:

“Savaş, bölgenin bütün dinamiklerini harekete geçirip, bunların kitle eylemlerinde ifade edilmelerini getirecektir. Daha şimdiden, solcu Kemalistler, çevreciler, AB yanlısı sivil toplum örgütleri, barışseverler, feministler, yeşilciler, Müslüman bir halka saldırmayı reddettiği için savaşa karşı çıkan gericiler, mücadele tarihinin daha önce görmediği bir çeşitlilik içinde bir araya geliyorlar. Bu, devrimin “saf”lığını bozmuyor. Saf bir devrim hayal edenler, iflah olmaz doktrinerlerdir. Kendi bağımsız sınıf tavrını, her zamankinden daha fazla titizlikle koruyan proletarya, ortaya çıkan bütün farklı dinamikleri, tek bir devrim programı altında, gerçek düşman sermaye sınıfı ve emperyalizme karşı çevirmek için, bütün yeteneğini ve enerjisini ortaya koymalıdır. Çünkü, böylesi muazzam bir görevi yerine getirebilecek yetenek ve politik birikime sahip tek sınıf proletaryadır.”[4]

Hangi ideolojik form altında olursa olsun, oluşan bu savaş karşıtı platformun dolaylı yoldan devrim cephesini güçlendirdiğini söyleyen Mücadele Birliği’nin sınıf vurgusu Kızıl Bayrak’ınkinden daha az değildir, ama önemli farklar içermektedir. Mücadele Birliği, biri epistemolojik, öteki ontolojik düzlemde iki temel tutumu ifade ediyor. Epistemolojik nitelikteki birincisi, son cümlede ifade edilir ki, burada bir sınıf olarak proletaryanın, tarih-bilimsel açıdan ayrıcalıklı olduğu vurgulanmaktadır. Ontolojik nitelikte olan diğeri ise “Kendi bağımsız sınıf tavrı” ifadesiyle başlayan cümlede dile getirilmektedir. Buradaki “proletarya”dan kastedilen, işçi sınıfının ontolojik varlığı olamaz. Çünkü konjonktürde “saf” bir devrimden söz edilemeyeceğine göre “saf” bir işçi sınıfından ve onun “bağımsız bilinci”nden de söz edilemez. O zaman, sözü edilen(ler) pratik-politik devrimci(ler)den başkası olamaz. Pratik-politik devrimciler “kendisi kaldığı sürece”, konjonktürde devlete karşı mücadelede ortaya çıkan bütün farklı dinamiklerle (işçi hareketleri dahil) etkileşime girebilir. Çünkü konjonktürdeki yegane devrimci onlardır, ancak tarihsel süreçte, devrimci tek bir sınıf vardır, o da proletaryadır.

Marksist devrimcilik açısından pratik-politikanın taktiksel algılanmasında, bilim ile pratik-politikanın ‘nesne’sini ayırmak ‘devrimci’ bir nitelik taşır. Tarih biliminin diğer disiplinlerinde olduğu gibi, politika biliminin nesnesi de tarihsel süreçtir. Bu anlamda, politika bilimi, tarih biliminin “özerk” bir alanında iş görür ve kendine toplumsal formasyonun içinde nesne edinir. “[Pratik-]politik eylem; Devleti, belirli bir toplumsal oluşumun bütünlüğünü sağlayıcı öğe olup, onun dönüşümlerinde düğüm noktasını oluşturan kurumlaşmış politik iktidarı özgün hedef olarak alıyor ise; nesne olarak da bir toplumsal oluşumun, tekilliğinden dolayı, daima özgün (orijinal) olan tarihsel kişiliğini yansıtan ‘içinde bulunulan anı’ı alır.”[5] Üretim tarzı ile toplumsal formasyonu iki ayrı bilgi nesnesi olarak ele almak politika biliminin nesnesini belirlemede atılan temel adımlardan biridir. Öte yandan, süreçle an, bilimle politika ya da başka bir ifadeyle bilim olarak politikayla taktik olarak politika arasında epistemolojik bir engel vardır. Bu engeli göz ardı eden yaklaşımlar politikasını toplumsal ya da sınıfsal düzleme bağlayacaktır.

Politika bilimi toplumsal formasyon düzeyinde kendine her türlü ezen-ezilen ilişkisini nesne edinmelidir. Poulantzas’ın ifade ettiği tarzda toplumsal formasyonu, üretim tarzının belirleyiciliğinde şekillenen çok katlı (ekonomik-ideolojik-politik) bir sonuç olarak değerlendirmek şimdilik uygun görünüyor. Ezilenlerin ideolojileri arasında kategorik bir ayrım yapmak mümkün değildir. Marksist politika bilimi ezen-ezilen ilişkisi üzerine kurulunca, “devlet iktidarının egemen sınıfın elinde olduğu” tezini, sınıfçı yorumlamaların dışına çıkarmak mümkündür. Sosyalizmcilik, egemen sınıfın devlet iktidarı kadar güçlü bir sınıf hareketini düşler. Marksist politika bilimi egemen sınıfın devletini ezen-ezilen ilişkisinde, ezenlerin ideolojik gücü yanı sıra, özellikle fiziki gücü olarak tanımlar. Eşitler arası bir savaşım tarihsel olarak mümkün değildir. Marksist politika bilimi açısından devlet aygıtını ideolojik ve fiziki olarak zaafa uğratacak ve parçalayacak her türlü ezilen hareketi, toplumsal formasyon düzeyinde tarih ilerletici işleve sahiptir.

Marksist devrimciliğin politika bakışının nasıl olması gerektiğine dair gelişkin bir anlayış, Atılım’da şöyle ifade ediliyor: “İşçi sınıfı ve tüm ezilenler ile faşist sömürgeci diktatörlük arasındaki her çelişkiyi, her sorunu, her çatışmayı kendi gündemi ve meselesi olarak ele almayan; bu gündeme müdahale etmeyi, ona yön vermeyi tarz edinmeyen bir öncü, önder parti haline gelemez.”[6] Ancak Atılım’da işçici bir eğilim de varlığını hissettirmektedir: “Emperyalist savaş karşıtı harekete yeni kan gerekiyor. İşçi sınıfı da aranılan bu kanı fazlasıyla taşıyor. İşçi sınıfının genel eylemi, bütün ezilenleri basınç altına alır. Eylemiyle kendi dışındaki mücadele dinamiklerini ateşlemekle kalmaz aynı zamanda onların eyleminin yönünü ve niteliğini de belirler. İşçi sınıfının kitlesel eylemiyle yayacağı enerji, bütün toplum üzerinde sarsıcı bir etki yaratabilir. Bu bakımdan hareketin işçi sınıfının pratik öncülüğüne ihtiyacı vardır.”[7]

Atılım’dan yaptığımız ilk alıntı, işçi sınıfı dahil tüm ezilenlerle, politik düzlemden “dışsal” bir ilişkiden bahsetmektedir ve devlet iktidarıyla yürütülecek mücadelenin asıl öncüsünü pratik-politik örgüt olarak tanımlamaktadır. Oysa ikincisinde, öncülük işçi sınıfı hareketine terk edilerek, pratik-politik faaliyet sınıfsal düzlemle sınırlandırılmaktadır.

Parti ve devrim

Politikayı sınıfsal ve toplumsal düzeye indirgeyen pratik-politik örgütlenmeler, politik düzlemin özgül yapısını reddetmektedir. Bu durum, politik düzlemde varolan örgütsel yapılarıyla pratik-politik faaliyet arasında bir eşzamanlılık-artzamanlılık ilişkisi kurulmasına neden olmaktadır. Devlete karşı yürütülen pratik-politik devrimciliği, sosyalizmciler ya da işçiciler işçi sınıfının ve mücadelesinin “gelişmişlik” düzeyine bağlarken, bu düzeyin zayıf olduğunu düşünen halkçılar halk sınıf ve tabakalarına bağlamaktadır. Bu durumda, ‘politik grup’ olmaktan ‘politik güç’ olmaya ancak sınıfsal güç ya da toplumsal güç olduktan sonra, artzamanlı olarak geçilecektir.

Türkiye Solunda, sosyalizmciler, Luxemburgçu parti anlayışının karakteristik özelliklerini barındırmaktadır. Parti ile devrim arasındaki bağı Luxemburgçu tarzda kurmaktadırlar. Bu tarz, partiyi devrimci sürecin önkoşulu olarak değil, daha çok sonucu olarak ortaya koymaktadır. Yani, devlet karşısında politik-güç olmak ancak süreç içinde güçlü bir sınıf hareketinin ardından (artzamanlı olarak) gerçekleşebilecek iken, konjonktürdeki pratik-politik mücadeleyi proletaryanın kendini bir sınıf haline getirme sürecinin içinde eşzamanlı olarak düşünüyorlar. Örneğin, sadece işçi sınıfı içindeki “öncü, önder” işçilerin örgütlenmesi sayesinde işçi sınıfı hareketinin önünün açılabileceği yollu akıl yürütmeler, sosyalizmcilerin temel argümanlarından biri olduğu gibi, sosyalizmciler, her türlü mücadelenin önünün açılmasını da, temelde buna bağlamaktadırlar. Bu tür bir argüman Atılım’da şöyle dile getirilmektedir: “İşçi sınıfının kitlesel eyleminin önü tabandan geliştirilebilecek ve sendikalardan bağımsız girişimlerle açılabilir. Bu, her geçen gün daha da belirginleşiyor. Bu bakımdan emperyalist savaşa ve sermayenin saldırılarına karşı tabandaki dinamiklere dayanan işçi inisiyatiflerinin yaratılması oldukça önemli. İşçi sınıfı içindeki devrimci pratik tüm enerjisini burada yoğunlaştırmalı, olabildiğince çok sayıda havza ve işçi merkezlerinde işçi inisiyatifleri örgütlemelidir.”[8] Marksist devrimcilik, politik düzeyin özgüllüğünü temel alarak hareket etmelidir. Bu özgüllükten hareket edebilen pratik-politik örgütlülük eşzamanlılık-artzamanlılık ikilemi dışına çıkabilir.

Ekmek ve Adalet, halkçılar ile işçicilerin devrime yaklaşımını, kendi tarihsel teorik-politik bütünlüğünü de aşan bir tarzda şöyle dile getiriyor: “Bizim ‘halkçı’ olduğumuz doğruydu, ama onların ‘işçicilik’leri sözdeydi. ‘Halkçılık’ dedikleri, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının sonucu olan sınıflar mevzilenmesinden başka bir şey değildi. İşçicilik ise, Türkiye gerçeğinde olmayan bir sınıflar mevzilenmesini, başka devrim modellerinden Türkiye’ye taşımaya çalışmanın sonucuydu. Bu konuda teori çok açık. Dünya devrimlerinin pratiği de öyle. Halk gerçeğini, tüm ezilenleri reddedip ‘işçi sınıfına’ mahkum eden ve ona ülkemizde olmayacak misyonlar yükleyen böyle çarpık bir teori ve anlayışla, dünyanın hiçbir yerinde halkların mücadelesi adına kazanılmış bir zafer yoktur.”[9]

Bu yazı, Ekmek ve Adalet’in ait olduğu tarihsel teorik-politik bütünlüğü aşmakla birlikte, “Halk gerçeği”yle kendini ele veren temel anlayış, “Halklar”ı kategorik bir ifade olarak kullanmaktadır. “Halk gerçeği” yalnızca pratik-politikanın konjonktürdeki özgül nesnesi olarak değil, tarih-bilimsel bir kategori ve temel çelişkinin beri yanı statüsündedir de. Başka bir yazıda temel çelişki şöyle ifadelendiriliyor: “Emperyalizm ve halklar; dünya bu temelde ikiye bölünmüş bir dünyadır. Her olaya bu bölünmenin penceresinden bakmak, temel olarak doğru bir yaklaşımdır.”[10] Ekmek ve Adalet, pratik-politik devrimciliğini “devlet-halk” karşıtlığı çerçevesinde kuruyor.

Sosyalizmcilerin ancak sınıfla düşünebildikleri partiyi, Türkiye solunun devrimci halkçıları, aynı tarzı izleyerek, halkın ‘dışında’ bir yerde düşünemiyor. Bu durum, kayıtlar saklı kalmakla birlikte, devrimciliğin sürdürülebilirliği bağlamında elverişli olmaktadır.

Partisini, toplumsalın ve sınıfsalın dışında oluşturabilen tek hareket Aydınlık’tır. Aydınlıkçılar bunu solun dışına düşme “pahasına” gerçekleştirmişlerdir. Aydınlık hareketinin İP’i, devrimci örgütler ve diğer reformist örgütlerin içinde olduğu genel ezilme kategorisine –politik örgütler bakımından ‘politik ezilme’–dahil olmayan bir organizasyondur. Aydınlık hareketi, partisini toplumsal düzlemin dışında kurarken, kendi ulus-devletini, her türlü ülkesel politik-tutumda politik edinim mevzisi yaparak, halklar ve sınıfları bu edinimin konusu haline getirmektedir. İP’in toplumsal düzlemle dışardan kurmaya çalıştığı politik ilişki ancak ulus-devlet aracılığıyla mümkün olabilmektedir. Oysa, “Ulus-devletlerine sahip olmuş ulusların (ezilen devletler hariç) –kendi kaderini tayin anlamında– herhangi bir kurtuluş sorunları kalmamıştır. Yani ulusal’lık üzerinden yürütülecek bir politik mücadele yoktur artık bu uluslar açısından; ulus, pozitif bir politik edinimin konusu olmaktan ilkede çıkmıştır.[...] Ulus-devletleri politik edinimin mevzisi yapan yaklaşımın devrimci olma imkanı yoktur.”[11] TKP(SİP) ise, 28 Şubat kararlarından sonra, toplumsal düzlemin dışından bir politik hat kurmaya çalışarak Aydınlık hareketine paralel bir politik kanala oturmaya yönelmiştir.

Devrimcilerle reformistler ya da halkçılarla sosyalizmciler arasındaki ayrımı, ezilmişlik konum ve anlayışlarına kadar ilerletmek mümkündür. Sosyalizmciler, sınıfa, ezilmişlikten çok “sömürü”lmüşlüğü daha uygun görürler. Sosyalizmciler için, ezilmişlik, ancak sınıf dışındaki toplumsallık kategorileri için kullanılabilir bir nitelik arzeder. Sosyalizmciler egemen sınıfının devletiyle ancak sömürü ilişkileri çerçevesinde yüzleşebilirler. Devrimci kriz anına kadar, reformcu sosyalizmcileri, devletle yüzleşme açısından zorlayacak şey, egemen sınıf devletinin iktidarının sınıfsal ve toplumsal düzeyi ‘aşan’ politik uygulamalarıdır. Bu nedenle sosyalizmciler “kusursuz” bir sınıf-siyaset ilişkisi yürütebilmeleri için, sınıfsallığı başka unsurlarla örtmeden yaşamayı sağlayacak gelişkin demokratik haklara ihtiyaç duyarlar. Her ne kadar Avrupa Birliğine karşı olsalar da, bu birliğe uyum sürecinde çıkarılması gereken yasalar, EMEP ve TKP(SİP)’in sınıf siyasetleri açısından elzemdir. Reformist sol, devrimcilerin ezilmişliğini paylaşmayı, “haklı” olarak, istemiyor. Reformcu sosyalizmcilik ya da işçicilik, gelişkin olmayan bir sınıf hareketinin yokluğunda politika yapmakta zorlanıyor.

Reformcu sosyalizmciler, sınıf-dışı ezilenlerle yan yana gelmeyi bir tahammül sorunu olarak görmektedir. Mesela, onlar için 2 Temmuz Sivas katliamını protesto mitinglerinde Alevilerle yan yana durmak, katlanılması gereken bir sıkıntı olmuştur. Reformist sol, ezilen Alevilerle devlet iktidarı arasında tırmanan gerginliğe “şeriata, karanlığa karşı aydınlık” şiarını gündemde tutan bir pozisyonla yanıt vermiş; ancak, Alevilerin yarasına merhem 28 Şubat generalleri tarafından sürülmüştür. Böylece, Aleviler de reformist sol da derin bir nefes alabilmiştir. Devletle girdiği çatışmalarda ya da ölüm orucunda şehit düşen Alevi kökenli devrimcilerin cenazelerinin Cem Evlerinden kaldırılması Aleviliğin devrimci tarzda edinimine bir işarettir. Devrimciler ve devrimcilik açısından Aleviler ne devletin ne de reformistlerin sandığı kadar laik değildir. Reformist sol “şeriata, karanlığa karşı sosyalizmi, aydınlığı” ön plana çıkarırken, Alevilerin laik olduğundan hareket eder ve “28 Şubat modernizmi”yle örtüşen bir demokrasi anlayışına kapı aralar.

Kesintili devrimcilik

Pratik-politik devrimciler, devletin saldırıları karşısında devrimciliklerini koruma ve sürekli kılma konusunda amansız bir mücadele vermektedir. Pratik-politik devrimcilerin, “sürekli devrimcilik”lerinden ödün vermekten her alanda uzak bir duruş içinde olması, onların hem gücünden hem de zaaflarından kaynaklanıyor. Devletin ağır saldırısı, devrimcileri tecrit ve giderek yok etmeye yöneliktir. Reformist sol, devletin, devrimcileri yalnızlaştırma politikasında ‘üstüne düşeni’ yapabileceğinin işaretlerini vermektedir.

İşçi sınıfının ve ezilenlerin “kendiliğinden” kitle hareketlerinin tarihsel olarak, devrimci eğilim taşımasının önsel hiçbir garantisi yoktur. Ezilenlerin “kendiliğinden” hareketi farklı ekonomik, toplumsal, ideolojik hatta politik formlarda gerçekleşebilir. Pratik-politik devrimciler ezilenlerin “kendiliğinden” hareketi içine “sürekli devrimcilik”lerini taşıyabilmelidir.

Örneğin, pratik-politik devrimciler ilk yıllarında memur eylemlerinin içerisinde “sürekli devrimcilik”leriyle ne kadar bulunduysa, esnaf eylemleri içerisinde de en az o kadar bulunmalıydı. Ancak “sürekli devrimcilik”, memurların eylemlerini “sınıf mücadelesi”nin bir parçası olarak değerlendirirken ve devrimciliğin nüfuzu altında düşünürken, esnaf eylemlerine benzer pratik-politikayla yaklaşmamıştır. Devlet, memurların sorununu büyük oranda çözmüştür; artık kamu emekçileri hareketi içerisinde pratik-politik devrimcilerin “sürekli devrimcilik”i eski formlarda sürdürülemez.

Marksist devrimciler, “sürekli devrimcilik”lerini toplumsal düzlemin dışında ama ona nüfuz eden bir tarzda ve devletin baskı aygıtını merkeze alan bir şekilde kurmalı ve devrimciliklerini bir anlamda “garanti” altına almalıdır. Ancak devletin ideolojik aygıtlarını hedef alan kesintisiz bir devrimciliğe her konjonktürde baş vurmak “sürekli devrimcilik”in devamlılığı açısından zorunlu olmasa gerek.

Devletin baskı aygıtı merkeze alınarak kurulan mücadele tarzı, yani yöntem ve araçlarıyla “sürekli devrimcilik”, “kendiliğinden” kitle hareketlerini, zorunlu konjonktürlerde nüfuzu altına almakla kendini yükümlü kılmıştır. Örneğin, 96 Gazi Mahallesi olaylarında pratik-politik devrimcilerin tarzları, ezilen hareketinin ‘kendiliğinden’ devrimciliğinin dışına çıkamamıştır. Kitlenin üzerine, kurşunla, panzerle saldıran politik güçler karşısında, ezilenlerin devrimciliği üstüne düşeni yapmış, düşmana kendi hazır ‘ilkel’ gereçleriyle karşılık vermiştir. Barikatta, ezilen kitlenin direncinin kırılmaya başladığı anlarda, pratik-politik devrimcilik, ezilenlerin gereçleriyle yetinemez, aksi taktirde pratik-politik devrimcinin direnci de, ezilenlerin direncinin çözülmesiyle birlikte kırılır. Pratik-politik devrimciden böylesi anlarda, barikatı güçlendirecek gereçlere sahip olması beklenir. Ancak Gazi’de, ezilenlerin direncinin çözülmeye yüz tuttuğu anlarda, pratik-politik devrimciler bu tür gereçleri devreye sokamadılar.

Pratik-politik devrimciler, “sürekli devrimcilik”lerini ulaşabildikleri her alanda teşkil etmeye çalışmaktadırlar. Başka bir deyişle devrimciler, kategorik olarak güçsüz oldukları alanlarda da devrimcilik yapıyor ve herkese de böyle yapması gerektiğini söyleme gücünü kendilerinde buluyor. F tipi süreci ve Ölüm Oruçları eylemleri için yapılan bir panelde, Yücel Sayman kendisine yöneltilen bir soruya şöyle karşılık verir: “Bizden açlık grevi, ölüm orucu yapmamızı istemeyin, bizim gündemimizle sizin gündeminiz çakışmıştır. Biz bu yüzden buradayız.” Yücel Sayman, haklı olarak kendi mesleki konumuyla devrimcilerin konumunu ayırıyor. Sayman çakışmanın bilincindedir. Marksist devrimciler, çoklu çalışma alanlarına yekpare bir granitmiş gibi bakmamalıdır. Faaliyet alanları arasında çeşitli ayrımlar yapılmalıdır. Pratik-politik devrimciler, devrimcilerin direkt nüfuz alanında olmayan bir çalışma alanında sürekli devrimcilikten daha çok kesintili bir devrimci tarz tutturabilmelidir.

Devrimciliğin direkt nüfuz alanına girmeyen pratik-politik çalışma alanlarında sürekli devrimcilik aşırı “enerji” kaybına neden olmaktadır. Pratik-politik devrimcilerin, devrimciliklerini başka bir alanda kurabilmeleri zorunludur. Bunun içindir ki, demokratik kitle örgütlerindeki demokratizmin, meslek örgütlerindeki mesleki konumların, sendikalardaki ekonomizmin varolan koşuluna her zaman dayatılmayan bir devrimcilik, bu alanda çalışmalar yapan pratik-politik devrimcilerin devrimciliğine halel getirmez. Pratik-politik devrimciler, bu tür alanlarla, ancak kendi nüfuz alanlarında kurmuş oldukları “sürekli devrimcilik” tarzının yarattığı imkanlar dahilinde ilişkiye geçebilmektedir. Yani çalışmanın yönü “sürekli devrimcilik”ten kitle örgütlerine doğru bir seyir izlemekte ve her defasında “yeni bir çalışma alanıyla” karşılaşmanın şaşkınlığı yaşanmaktadır. Pratik-politik devrimciler demokratik kitle örgütlerinde genellikle, “sürekli devrimcilik”in sonuçlarının “dolaylı” bir yansıması olarak söz sahibi olabilmektedir.

AB uyum yasalarının, varolan demokratizmi, ekonomizmi, çeşitli meslek örgütlerinin konumlarını güçlendirici etki yaratması muhtemeldir. Reformist sol, büyük ihtimalle, bu güçlendirici etkiye oynayacak ve devrimcilerle etkileşim kanallarını tamamen kesmeye çalışacaktır. Reformist sol örgütlerin enerjilerini akıtmak istediği başka bir alan da tarihsel olarak zaten yoktur. Öte yandan bu akımların, devrimcilerin nüfuz alanına giren yerleri tamamen gözden çıkarması beklenebilir.

“Sürekli devrimcilik” devlet iktidarıyla çatışma üzerine kuruludur. Ancak pratik-politik faaliyetin her alanı bu çatışmayı götürecek çelişkileri barındırmaz. Bu çelişkiler varmış gibi davranmak, sürekli çatışma içinde olmak bir “çocukluk hastalığı”dır:”Savaşın düşman için elverişli olduğu açıkken, savaşın bizim için elverişsiz olduğu besbelli açık iken, savaşı kabul etmek bir cinayettir ve bizim için elverişsiz olan bir savaştan kaçınmak için ‘dolambaçlı yollara, anlaşmalara ve uzlaşmalara’ başvurmayı bilmeyen devrimci sınıf siyasileri beş para etmezler.”[12]

Ancak burada esaslı bir sorun var; sendika, demokratik kitle örgütü gibi çalışma alanlarında, “dolambaçlı yollara başvurmak” reformcularla devrimciler arasındaki ayrımı silikleştirmez mi? Evet silikleştirir. Marksist devrimcilerin politikasıyla reformcu kesimlerin politikalarını ayırt etmek zorlaşır. Ancak, ‘çelişkinin belireceği konjonktür’e kadar, bu alanlarda ekonomizm, demokratizm ya da meslek erbaplığıyla ‘flört etmek’ dar anlamda bir işçicilik ya da sosyalizmcilik yapmaktan daha iyidir. Bu durum çelişkinin belireceği konjonktürde esaslı politik işlevlere neden olacaktır. Marksist devrimciliğin devlet karşısında devrimciliğini en az bir alanda kesintisiz devam ettirmesi, pratik-politik devrimciliği garanti altına almada yeter koşuldur.

Konjonktür yerini başkasına bıraktığı zaman, kesintili devrimciliğin yürütüldüğü alanlar ya kendi “iç dinamikleri” nedeniyle sürekli devrimciliğin nüfuzu altına girecektir ya da sürekli devrimciliğin yürütüldüğü alanlarda ortaya çıkan dinamik, kesintili mücadele alanlarını hegemonik etkisi altına alacaktır. Bu durum ortaya çıkan politik etkiyi toplamda ülkesel ölçekte artıracaktır.

 
 


[1] Melik Kara, “Devrimcilerin Marksizmi”, Teori ve Politika-12, Güz ’98, s. 17

[2] A.g.e., s. 33

[3] “Emperyalist savaşa ve saldırılara karşı sınıf savaşımını yükseltelim”, Kızıl Bayrak, Sayı:2003/05 (95), 1 Şubat 2003, s. 4

[4] “Şu Devrim Belası Olmasa”, Mücadele Birliği, Sayı:23, 22 Ocak-5 Şubat 2003, s. 5

[5] Nicos Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Çev.: Şen Süer, L. Fevzi Topaçoğlu, Mart 1992, Belge Yayınları, s. 85

[6] Atılım, 7 Aralık 2002, s. 9

[7] “İşçi İnisiyatifi”, Atılım, 1 Şubat 2003, s. 7

[8] A.g.e.,

[9] “İşçicilik”-“Halkçılık”, Ekmek ve Adalet, sayı: 39, 15 Aralık 2002, s. 42

[10] “Emperyalizm ve Halklar”, Ekmek ve Adalet, sayı: 45, 26 Ocak 2003, s. 4

[11] Metin Kayaoğlu, “Devrimci Milliyetçiliğin Marksist Edinimi”, Teori ve Politika, Sayı 27, Yaz 2002, s. 39

[12] Lenin, “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, Çev.: Muzaffer Kabagil, 4. Baskı, Sol Yayınları, s. 83

Okunma 13743 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.