Devlet ile Devrim Masada

Yazan

Devlet ile Devrim Masada

‘Kürt-İslam-devlet’ mi, ‘Kürt-İslam-devrim’ mi?

 

Metin Kayaoğlu

Resmi olarak 21 Mart 2013’te Kürt sorununda yeni bir “süreç” başladığını duyurdu taraflar.

Kısa zamanda, Kürt Hareketiyle ilgili olumsuz gün ve gelecek senaryolarıyla doldu ortalık. Oysa, üzerinden aylar geçtikten sonra, nesnel çelişkiler hükmünü yürütüyor ve Devlet gibi özneler de bu hükümlere boyun eğiyor. Sürecin ilerlemesinin yavaşlığı içinde, Kürt Hareketiyle ilgili olumsuz beklentilerin olgusal olarak birçoğunun şimdiden olaylar tarafından gündemden düşürüldüğü görülüyor.

1. An devrimciydi, sıra süreçte

İmralı Adasında, Kürt Devrimi ile Türk Devleti bir masada oturmuş, çözüm müzakeresi yürütüyor. Tarafların emeli farklı, ama en azından görünüşte ve bir masada olabilmek için asgari ortak bir zeminin yakalandığı, hem izleyenler hem de taraflarca paylaşılıyor.

Kürt tarafını kesin ve yapısal bir nitelik olarak “devrim” ile niteliyoruz. Bu hareketin, devrimci bir bölgesel dinamik olduğunu veri kabul ediyoruz. Bu hareket, baştan itibaren Ankara’da bir iktidar amacında olmadığı için, merkezî devleti yıkmak ve parçalamak anlamında değil, merkezin bütünlüğünü bölmeyi veya merkezi sınırlamayı silahlı politikayla yürüttüğü anlamda devrimcidir. Bir devrimin, savaştığı devletle masaya oturmasıdır söz konusu olan ve durum, riski ve tehlikeyi doğasında barındırıyor. Silahlı olanı da dahil hiçbir mücadele, öznesini garantileyen korunaklara sahip değildir.

Devrim tarafının çözüm programı “Kürt-İslam-devrim” formülü ile anlatılabilir; Devlet tarafının ise “Kürt-İslam-devlet”…

Devrim tarafı, Kürt ve İslam kodlarının salt Türkiye sınırlarında değil, tüm bölgede “devrimci” bir süreci mayalayacağını ilan ediyor. Devlet tarafı ise, Kürt ve İslam kodlarıyla, salt Türkiye sınırlarında değil, tüm bölgede “devletli” bir sürecin başlayacağını duyuruyor.

Müzakere sürecinin kamuya açık ilk oturumu, devrim tarafının inisiyatifiyle bitti: 21 Mart’taki Diyarbakır newrozuydu bu zafer anı.

Bizlere düşen, her türlü kuşkuyu kovarak, devrimin zafer anını paylaşmak, bu şenliğe katılmaktır.

*

Kürt Özgürlük Hareketi, önderi Abdullah Öcalan’ın hamlesiyle bir “devrimsel an” yarattı. 21 Mart Diyarbakır newrozu, yaşadığımız politik coğrafyada, kuşakların tanık olduğu yegâne “devrimsel an”dı.

Bir “terör örgütü”nün hapishaneye atılmış “elebaşı”nın kamuoyunca büyük beklentilerle karşılanan mektubu, milyon mertebesinde bir kitlenin önünde okunuyor, mektubun mesajı kitle iletişim araçlarıyla, taraftar ya da karşı-taraftar olsun artık ilgili hale gelmiş on milyonlarca kulağa ve göze ulaşıyordu. Bu işlem, bölgede gücü ve gaddarlığıyla bilinen bir devlet eliyle yürütülüyordu. Ezilenlerin devrime dönük kesimlerinin böyle bir günü görmesi bile başlı başına çok önemli bir olaydır.

Sürece, onun devrimci başarı garantisi açısından bakan gözler, hareketin yarattığı bu sonucu elbette göremez. Yaşadığımız, “sonuç olarak” başarı değil, “hareket olarak” başarıdır. Bu süreç, öncekiler gibi akamete uğrayabilir. Masa bozulabilir ve Kürt meselesi, önceki 30 yılına yeni onyıllar eklemek üzere varlığını güncelleyebilir. Ama sorun burada değildir. Sorun, Kürt Devriminin kendi tarihinde kaydettiği aşamayı paylaşıp paylaşmamaktadır.

Devlet ile Kürt Hareketi arasında, “İmralı süreci” adıyla anılan yeni gelişme, geniş anlamda, Kürt Özgürlük Hareketi ile Türk Devleti arasında 30 yıldır süren bir politik sürecin yeni bir aşamasıdır. Taraflar, süreci, kendi açılarından ve kendi yararlarını esas alarak çözmek istemektedir ve bunda tarihsel olarak haklıdırlar.

Newroz günü okunan manifesto, meydandaki “Başkanım, barışa da savaşa da hazırız” pankartıyla karşılığının niteliğini veriyordu.

Şimdi mesele, barışa da savaşa da hazır karşılığın verdiği temelde, bu devrimsel anın bir devrimsel sürece bağlanmasıdır.

Devrimci bir duyu olarak devlete güvenmemek

Yeni sürecin gidişatı konusundaki beğenmez tepkilere Kürt Hareketinin “maddesi”nin devrimciliği şüphe götürmez bir duyusundan daha açık yanıt olamaz: “Öcalan’a vurgulanan bağlılık kadar dikkatimizi çeken ikinci nokta ise dağda kimsenin devlet ve AKP hükümetine güvenmemesi ve inandırıcı bulmaması. Öcalan’ın sunduğu çözüm perspektifleri hareket tarafından tam bağlılıkla sahiplenilmesine karşılık devlet ve AKP’ye güven sıfır!”

Bu sözler, Newroz manifestosundan sonra Kandil’de kaleme alınan bir yazıya ait.[1] Bu izlenimin aynısını, Mayıs ayı içinde Metina’da gerillanın çekilmesini yerinde izleyen gazeteci Hasan Cemal’de de görüyoruz:

“Gerilla ne düşünüyor”? “Gerçek soru ve sorun burada düğümleniyor çünkü… / İlk yanıt çok açık: / Devlete, hükümete güvenmiyor dağdaki gerilla…”[2]

Kürt Hareketi, bünyesindeki bazı liberal unsurlar dışında, motor ve vurucu güçleriyle, yarının gerillası genç kuşağıyla aynı duyuyu güçlü bir şekilde paylaşıyor. Hareket devlete güvenmiyor. Devlete güvenmemek devrimci bir duyudur.

2. Öcalan’ın taktiksel teorisi

Öcalan’ın, newroz manifestosuyla resmen başlayan bugünkü hamlesi, 1999’daki “büyük dönüşüm”le kıyaslandığında pek küçük kalır. Bugünkü yönelim, ‘99’da açılan büyük kulvarın içindedir. O zaman, dünya anlayışı, hedefi ve yolu dönüşüme uğramıştı. Bugün değişen, yol ve tarzla birtakım biçimsel girdilerdir. Öte yandan, Öcalan’ın ‘99 dönüşümünün birtakım temel izleklerinin de neredeyse genetik olarak, politik hayatına başladığından beri var olduğu söylenebilir.

Öcalan’ın 1999 Şubatında Türkiye’ye teslim edilmesiyle, o zamanki başat egemen kanadın temsilcisi TSK ile başlatılan “çözüm süreci”ni “Türk-Kürt-devlet” olarak formüle etmek uygun olacaktır. Ulusal varlık temelinde, ama Türklüğün üst-kimlik olmasıyla devletin ağırlığında bir Kürt serbestiyetini öngörmekten öte bir yan taşımaya yetmiyordu bu “süreç”.

Öcalan’ın bu ilk süreçte taktik pozisyonu gayet elverişsizdi ve bu yüzden, “devrim” (Türk-Kürt-devrim) almaşığı belli belirsiz bir varlık gösterebiliyordu. Buna rağmen Öcalan’ın, “masa”yı, yöneldiği yeni ideolojik girdilerle bir renge boyadığını söyleyebiliriz. Öcalan, Kürt Hareketinin yenilgi durumuna veya uzun vadede, eski tarz anlaşılmış zafer ve başarı anlayışından ayrı bir başarı ve menzil anlayışı içeren ideolojik paradigmasını da bu dönemde oluşturdu.

Kemalist paradigmaya sığdırılmaya çalışılan çözüm süreci, bir karşılık bulamadan, Kürt Hareketinin dezavantajına ve karşı tarafın devletteki zayıf konumuna paralel olarak akamete uğradı. Devlet kendini restore etme fırsatı olarak bile değerlendiremedi bu neredeyse pürüzsüz yılları. Dolayısıyla, Öcalan’la bu süreci götürmeye çalışan kanadın başarısızlığı, basiretsizliği sonucu, devreye AKP girebildi. (Basiretsizliğin bedelini şimdi ağır bir şekilde ödüyor bu kanadın temsilcileri.)

Biz, bir tutum ifadesi olarak, Kürt tarafı bakımından çok zayıf bir ağırlıkla Kemalistlerin kontrolünde yürütülen bu süreci de destekliyorduk. Kürt Hareketi, ezilen bir toplum biriminin temsilcisi olarak, kendi yolunu istediği gibi çizmeliydi ve üstelik bu hareket, devrimci roller oynamayı en elverişsiz koşullarda bile sürdürüyordu.

O yılların ne kadar ağır geçtiği, Kürt tarafında, şimdi artık bir anlamda tarih olduktan sonra, dile getirilebiliyor. Öcalan’ın derdest edilmiş bir tutsak olarak kelepçeli görüntüsü, gerillanın neredeyse bozgun halinde 500 civarında kayıpla geri çekilişi ve PKK’nin çözülmekle karşı karşıya kalması…

*

Henüz başlarında bulunduğumuz anlaşılan yeni süreçte, Öcalan’da temsilini bulan Kürt Hareketi ya da “devrim” değişkeni, öncekiyle kıyaslanmayacak ölçüde güçlü bir ağırlık teşkil ediyor. Devlet tarafının şimdiki hakim kanadının basiret bakımından öncekilerden ne kadar farklı olduğu ortaya çıkacak. Biz, bu durumda, Türk devletinin hangi egemen kanadının varlığında yürütülürse yürütülsün, Kürt Hareketinin devrimci öznelik hali eşliğinde giden bir sürecin, her momentte öznel bakımdan “istenilen tarzda olmasa” da, her momentte nesnel açıdan “devrimci” bir nesnellik yaratacağı güveniyle görüş oluşturmak ve tutum ifade etmek durumundayız.

Her momentte öznel açıdan istenilen tarzda olmuyor. Dağdaki gerilladan Kürt sokaklarındaki gence kadar, mücadelenin yükünü omuzlamış kıdemli kadrolardan yöneticilere kadar –Kürt Hareketi içinde azımsanamayacak bir yer tutan liberaller haricinde– hiç kimse sürece gönül rahatlığıyla angaje değil. Üstelik bu, ‘99’dakinin tam aksine yenik bir ruh haliyle değil, güvenli ve imanlı bir şekilde, yani gayet doğurgan bir husus olarak beliriyor.

Öcalan’ın hamleleri, öznel zorlanmayı bir yandan artırıcı bir rol oynuyor. Öcalan zorluyor. Karşı tarafı da, kendi tarafını da ve bizler gibi, bu hareketle dayanışmayı esas alanları da… Bir dönemin kalıplarına alışmış olanları huzursuz edecek manevralar yapıyor. Öcalan sanki, devletle devrimi buluşturan bir aracı rolüne de bürünüyor. Bu rolü, dışarıdan bakan süreç-beğenmezlerin birçoğu gerçeğin ta kendisi sanıyor.

Ama nesnel açıdan, bu hareketin, devrimci niteliğini yeniden üreten bir dinamiğe sahip olduğuna ilişkin bir güven duygusu kendini belli ediyor. Bütün devrimci öznel nitelikleri bir yana, Kürt Hareketi, bölgenin koşullarında kendini sürekli olarak devrimci konumda tutmaya zorlandı. Bu soğuk nesnel açıdan, sanki tarihin nedensellikleri, çıkmaya yeltendiği veya çekilmeye çalışıldığı her zaman, Kürt Hareketini sürekli olarak devrimci kanala itekleyip duruyor.

*

Öcalan’ın newroz manifestosu, bir bakıma tamamen muhataplarına göre ayarlanmış şekli unsurlardan oluşmaktaydı. Ferda Koç’un saptadığı gibi, “Öcalan’ın mesajındaki ‘İslam bayrağı altında, Misak-ı Milli için birlikte savaşma’, ‘elitlerin dayattığı inkarcılık ve tekleştirme’ gibi söylemsel unsurların, müzakere masasında uzlaşmaya varmak için aranan ‘ortak zemini’ gösterdiği düşünülebilir.”[3]

Öcalan’ın manifestosundaki vurgular, onun süreci elbette devletle birlikte “Kürt-İslam-devlet” olarak götürmeyi dışlamadığını gösteriyor, ama kuşkusuz, manifesto, süreci “Kürt-İslam-devrim” başlığında götürmeye yönelişi de içermektedir.

Müzakere masasının ortak zeminini “İslam” başlığı oluşturuyor. Devlet tarafı da, Devrim tarafı da kendi varlıklarını dayatıyor, dayatacaktır. “Kürt”, her iki tarafın öteki ortak temasını oluşturuyor.

Öcalan, karşısındaki iradenin tercihinin “Kürt-İslam-devlet” olduğunu biliyor ve kendi biçimselini değil, kendi özgül varlığını bu muhataba göre, onunla savaşmak ve onunla konuşabilmek için, yeniden-kuruyor. Yapılan, basit veya karmaşık ama “değişken bir biçimsel” ile “hep aynı kalan öz”ün uygun ilişkilenmesi değil, yapılan, “öz”ü ve “biçim”iyle varoluşu yeni baştan kurmaktır.

Bu masada, Devlet, Devrim’le görüşmeye gelmiştir. Devrim de Devletle görüşerek elbette gerilemiştir; ama “ileride” bir görüşme masası olamaz. Ancak düşman devleti felç eden esaslı ve derin bir kriz yaratır müzakeresiz Devrimi…

Öcalan’ın devletin hakimleri arasındaki kavgada, mağluba taraf olmaya yönelerek zaman ve enerji heba etmesini beklemenin politik gereği bulunmuyor. İçinde bulunulan konjonktürde, Kürt Hareketinin karşısındaki devletin şahsi varlığını, ideolojik Kemalistlerle mücadele eden kesim oluşturuyor. Hiç kimsenin gözden ırak tutmaması gereken gerçek, kavganın “kurumsal Kemalizm” temelinde yapılıyor olmasıdır. Öcalan da bu kesimlerle diyaloğa uygun bir dil oluşturuyor. Aynı tutumu Öcalan, 1999’dan başlayarak beş-altı yıl süren diyalog sürecinde karşısındaki “devlet” için de oluşturmuştu. O yıllardaki Öcalan’ın muhataplarının çözüm formülü “Türk-Kürt-devlet” idi, ama irade birliği ve gücü gösteremeyen bu ideolojik Kemalistler darmadağın oldu.

Bu dinamiğe karşılık, sol kümelerin geniş çevreleri, Öcalan’da öğretiye sadakat, ideolojide berraklık, sosyalist ilkelere uyum gibi temalar arıyor. Sol hareket, kendi küçük evreninde bunları arayabilir, ancak karşısındaki devletle aşık atabilecek seviyeye gelmiş bir politik hareketin, konjonktüre kendini bırakabilen tutumunun politik niteliğini görmelidir.

Kendini, konjonktürün içinde gerçekle etkileşmeye bırakmayan bir öznenin konjonktürün dinamikleriyle karşılaşma imkanı kategorik olarak yoktur. Öcalan’ın temsil ettiği hareket, kendini konjonktüre bırakacak ölçektedir. Hal böyleyken, Öcalan gibi kendini konjonktüre boylu boyunca atabilenler, doktrin dünyasından taktik politikaya ulaşamamışlar bakımından, bayağı oportünistler veya pragmatikler olarak görülür.

“İslam sancağı”

Evet, Öcalan, “İslam”ı, devlete egemen kanatla müzakere için ortak zemin olarak kullanıma sokuyor. Ancak hepsi bu değil. Öcalan, bir anlamda, bütün kurgusunu, içinde bulunduğu konjonktürde yürüttüğü taktiğe uygun şekilde oluşturuyor. Dolayısıyla, mesajındaki temel birtakım temaların karşı tarafa dönük olmaktan ziyade, bizatihi kendi evi için devreye sokulduğu söylenebilir.

Öcalan, taktiksel teoriyi sadece karşı tarafa ilişkin oluşturmuyor, hatta esas olarak karşı taraf için oluşturmuyor. Öcalan, taktiksel teoriyi Kürt Hareketini konjonktürün etkin öznesi kılmak için oluşturuyor. Fakat, Öcalan’ın giderek ezilenlere dönük hegemonik bir arayışa yöneldiği ve taktiksel teoriyi, bütün bölgedeki ezilenler hareketine yön vermek için devreye soktuğu görülüyor. (Bu, Öcalan’la Marksistlerin karşılaşma cephesini boyutlandıran önemli bir öğe.)

Bu anlamda İslam ve Kürt, Öcalan’da aynı zamanda, Agâh Akyazıcı’nın ifadesiyle “bölgesel yerellik”[4] veya bölgeselleşme denilebilecek bir boyuta da işaret ediyor ve Öcalan, bölge gerçeğine bu üst-başlıkla müdahil olabileceğini görüyor. Öcalan, bölgeye yabancı bir ideoloji dayatmaktansa, verili ideolojik çatılardan en önde geleni devreye sokuyor ve onu dönüştürmeyi (devrim seçeneği) veya evirtmeyi (reform seçeneği) öneriyor. İslam, bu anlamda, bölge halklarının devrimci dinamiklerini bir araya getirmek bakımından ortak bir simge olarak öneriliyor. İslam ile elbette bir yandan somut bir din olarak İslamiyet kast ediliyor, fakat öte yandan, İslam, Müslüman olmayanlar dahil, bölge halklarının ortak kültürel evrenini ve bu evrende mayalanabilecek devrimci dinamikleri de simgeliyor.

İslam, “aktüel olarak ezilenlerin devrimci politikasına akan bir dinamik olmamakla birlikte, ezilenlerin devrimciliğinin yüzünü döneceği toplumsal yatağı belirlemektedir”.[5] Akyazıcı, Öcalan’ın manifestosu ve ardından süren tartışmaları muştularcasına, Kürt-İslam dinamiğinin salt ezilenlerin bir temsilcisi olan Kürt Hareketi değil, Türkiye Devletinin bölgeye dönük restoratif hamlesi bakımından da olanaklar yaratıcı yönüne dikkat çekti.

İlerlemeci bir paradigmanın içinden konuşarak, İslamı, bir devrimsel sürecin ileri veya ilerletici öğesi olarak anlamak elbette mümkün değildir. Türkiye solunun ilerlemeci tarihsel idealizmle bulaşık geniş kesimlerinin, İslam faktörünü kesinlikle olumsuz ve Kürt Hareketinin yeni bir oportünist manevrası olarak değerlendirmesinin önsel gerekçesi bu paradigmadır. Kürt Hareketine anlayışlı davranmaya gayret edenlerin de bu başlığı sadece bir dışsal öğe, masaya oturmanın bahanesi olarak değerlendirmesi de aynı nedenden kaynaklanmaktadır.

3. Sürece ilişkin Türkiye solu

Savaş da barış da Kürt Hareketinin…

Bir barış süreci var ve sürecin –taraftarları değil– tarafları arasında Türkiye ezilenler hareketi bulunmuyor. O halde, bu bizim değil, Kürt Hareketinin barışı; ve biz, barışı Kürt Hareketi için, o öyle uygun gördüğü için istiyor ve savunuyoruz.

Türkiye’de ezilenlerin devrimci kurtuluşu davasını yürütenler, devletle, barış görüşecek denli savaşmadı. Dolayısıyla, ortada Türkiye devrimci solu açısından bir barış gündemi bulunmamaktadır. Ama biliniyor, Türkiye devrimcileri devletle savaşamıyor, yani devrimciliği sürdüremiyor da… Türkiye’nin devrimci veya devrimci tutum sahibi sol hareketi, yeni sürece ilişkin bu gerilimli varoluş bağlamında konum alacaktır. Bu bağlamda, barış sürecine, Kürt Hareketini geride bırakan bir iştahla dahil olmaya hevesli olan solcu liberal veya reformist Türkiyelilerle herhangi bir ilgi kurulması gerekmiyor.

Hiçbir kazanım, tarihin olsun, tarihe havale olsun diye desteklenmez. Kazanım, özneyi zorunlar. Ancak bir özne kazanır. Öznesi, somut olarak kazanananı olmayan, elde etme algısına yol açmayan bir teknik iyileştirme, tarihsel ilerleme kategorisine aittir ve bu, ezilenlerin mücadelesini güdenleri ilgilendirmez.

Türkiye devrimci solu, olumlu gelişecek bir sürecin kazananları arasında saymamalıdır kendini. Kazanacak olan Kürt Hareketidir. Kürtlerin kıvancında ve tasasında yanında olmak, mücadeleyi onların yaptığı ve menzile de onların erişeceği çıplak gerçeğini örtmemelidir. Bu manzaranın vazgeçilmez bir boyutu, Türkiyeli devrimcilerin yetmezliği olmalıdır.

Türkiye solunun, devrimcisinden liberaline genişçe bir kesimi Kürt Hareketiyle dayanışma içinde bulunuyor. Bu, önemle kaydedilmesi gereken bir olgudur. Ancak bu kesimlerde Kürt Hareketiyle özdeşleşme, kendi varoluş gerekçesiyle Kürt Hareketininkini karıştırma gibi bir eğilimin geliştiği izleniyor.

Özdeşleşme, Kürt Hareketinin arabasına binme, ne Kürt Hareketine yarıyor, ne de Türkiye solunun mensuplarına. Türkiye solu esasen Kürt Hareketinin barışçı politika yürüten yüzüyle özdeşleşmek durumunda kalıyor ve bu, paradoksal olarak devrimciliğin zayıflama eğilimini güçlendiriyor. Türkiye devimciliği, Kürt Hareketinin ilişkilendiği boyutuyla birlikte rejim politikası gütmek durumunda kalıyor. Oysa, Kürt Hareketi için geçerli ve gerekli olan bu politik evrenin havasını solumak, Türkiye’nin devrimcileri için çözücü etkiler doğurmaya yetiyor. Rejime kısmi de olsa katılım politikası ancak gelişkin bir devrimci hareketin gündemine gelebilir. Henüz gücünü teşkil etmemiş bir hareketin, herhangi bir politik katılımı devreye sokması devrimci niteliğin erozyona uğramasıyla sonuçlanacaktır.

Bu halde, Kürt Hareketi ile Türkiye devrimci hareketinin takvimi farklı zamanlarda işlemekte ve Türkiyeli devrimciler için, neredeyse zorunlu bir anakronizm ortaya çıkmaktadır. Türkiyeli devrimciler, elbette Kürt Hareketinin ileri devrimci zamanını pozitif bir politik gerçeklik olarak dikkate alacak ve çapraşık olarak kendi zamanlarını da yaşayacaklardır. Bu ikili halin getirdiği sorunları göğüslemek durumunda olanlar Türkiye devrimcileridir.

Türkiye solunun bu sorunlardan bağışık önemli kesimleri de var. Türkiye sol hareketinin, devletle savaşmaya hiçbir şekilde niyeti olmayan, ama Kürt Hareketinin savaşından da barışından da Türk varlığı lehine uzak duran kesimlerine, Türkiye tarihinin sosyal-şovenleri olma rolü düşecektir. Ancak, hangi gerekçeyle olursa olsun, hangi ideo-politik modeli izlerse izlesin, devletle savaşmaya girişen, varoluşunu bu şekilde oluşturan güçler, sırf bu nitelik verici pratik konumdan dolayı ayrı değerlendirilmelidir.

Kürt Hareketinin hakkı ve bize hak olmayan…

Kürt Hareketi, onunla masaya oturabilecek kadar savaştı devletle. Türkiye devrimci hareketi devletle 40 yıldır çatışıyor. Ama bu hiçbir zaman bir savaş mertebesine ulaşamadı ve Türkiye’nin devrimcileri devlet ile hiçbir zaman yeteri boyutta mücadele edemediler…

Şu halde, bize düşen, masaya biz de oturmamak veya oturmuş gibi olmamak kaydıyla, Kürt Hareketini sonuna kadar desteklemektir. Türkiye’nin, ezilenlerin devrimci hareketine kayıtsız kalmayı suç sayan solunun yükümlülüğü budur.

Barış, olacaksa, Kürt Hareketiyle devlet arasında olacaktır; Türkiyeli devrimcilerle devlet arasında değil. Kürt Hareketi kendi varlığından sorumludur, Türkiye devrimcileri kendi varlığından…

Barış, olacaksa, Kürt Hareketinin bileğinin hakkıyla olacaktır. Dolayısıyla, barış, özgül bir olgu olarak Batı’da mücadele yürütmekle sorumlu devrimcilerin barışı olmayacaktır. Ne devletin, ne de Kürt Hareketinin süreci politik coğrafyanın batısına aynı kategorik anlamda teşmil etme çabası geçerlidir. Bu bakımdan, Kürt Hareketinin devletle savaşı tırmandırmasına veya barışma yönelimine nasıl bir şey denemezse, Türkiyeli devrimcilerin de devletle uygun gördükleri gibi mücadele etmesine bir şey denemez.

Türkiye devrimcileri, bu sürecin ayağa dolaşan ve bozucu küçük unsurları olarak görülemez. Tek bir devrimci akımın kotaracağı bir devrimci pratik çizgisi, kabarık ve etkili bir reformlar politikasından bin kat değerlidir.

Tamamen farklı boyut ve ölçeklerde olmasına rağmen, Kürt Hareketinin barışı ile Parti-Cephe’nin saldırı kampanyası aynı değerdedir. Bu iki özne, meseleyi böyle değerlendirmeyecektir. Fakat biz “izleyenler”in böyle bir “üstünlüğü” var!

Bağlılık ile bağımsız destek

Kürt Hareketini bağımsızca desteklemek ile bu harekete tâbi olmak ayrılmalıdır. Kürt Hareketine Türkiye’nin de öznesi olmasını gerektiren bir sorumluluk atfı, atfedenleri Kürt Hareketinin rantiyesi olmaya götürecektir. Hele, varlığını Kürt Hareketiyle güya karşılıklı bağlılık olarak ifade edenlerin olduğu bir ortamda, Kürt Hareketine düşen en uygun tutum herhalde ağırlıkları atmak olacaktır.

Kürt Hareketinin bölgesel devrimci niteliği ve rolü, önemli bir çekim merkezi yaratmakta ve birçoklarının enerjisini kendine çekmektedir. Eğer Kürt Hareketine katılmıyorsa, dışarıda duran bir öznenin (hangi varlık boyutunu işgal ediyorsa etsin: politik, ideolojik, …) omuzları üzerinde kendi kafasını taşıması önkoşuldur.

Kürt Hareketine destek, bazı anlarda onu alkışlamamak, alkışla olsun onun ayağına dolaşmamaktır. Bu konum, Kürt Hareketinin rejimle gidebileceği birtakım uygulamalara katılmamayı da güvenceler. Kürt Hareketi kendi bağımsız konumu ve politik sıkleti dolayısıyla politikaya katılım gereği duyabilir.

Kürt Hareketine otomatiğe bağlanmış bir destek anlayışı, aslında, “ekende, biçende ve kararda olmadan” “yemede ortak olma” hevesinden başka bir şey değildir. Türkiye sol hareketinin, taktik esneklik bakımından bambaşka bir kozmosta olan Kürt Hareketini izlemeye çalışırken ortada kalakaldığı nice örnek biliniyor.

Kürt Hareketinden bağımsızlık, onun zorunlu olarak yalnız olması gereken birtakım eylem ve işlemlerinden dolayı gereklidir. Kendi yolunu kendi başına, kendi yordamıyla kat etmesi için, Kürt Hareketinin unsuru olmayanların yoldan çekilmesi gerekir. Kürt Hareketine bir de kendi küçük varlığının hesaba katılmasını yüklemeye kimsenin hakkı yoktur.

Kürt Hareketini kendi başına bırakmak gerekmektedir ve örneğin, 1 Mayıs’ta İstanbul’da çatışılırken Kürtlerin nerede olduğu sorulmamalıdır. Kürt Hareketi, Türkiye’den de sorumluysa, ortada dolaşanların varlığına ne gerek var.

Kritik bir örnek: “DHKP-C’nin provokasyonu”

DHKP-C’nin yaklaşık bir yıldır sürdürdüğü politik kampanyanın Kürt Hareketinin girdiği yeni süreci “bozan” bir faktör olduğu gayet açık. Zaten her bir öznenin, varlığıyla öteki öznelerin insicamını bozup bozmaması tamamen oluşsaldır! (Politik değil, sadece teknik bir husus olarak, Cephe’nin kampanyasının Kürt Hareketiyle devletin girdiği yeni sürecin başlamasından çok önce başlatıldığı belirtilmelidir.) Cephe’nin, 19 Mart’ta Adalet Bakanlığı ile AKP Genel Merkezine saldırısını, bu nesnel gerçeğin öznel bir algılaması örneği olarak, BDP eşbaşkanları “provokasyon” diye niteledi ve saldırıya uğrayanlara samimi geçmiş olsun dileklerini iletti.

Nasıl Kürt Hareketinin var olma ve bildiği gibi mücadele etme hakkı varsa, ve bu sonuna kadar meşru ise, bir başka devrimci hareketin de aynı şekilde var olma, ve bildiği ve istediği gibi mücadele etme hakkının sonsuz meşruiyeti var.

P-C, doğduğundan bu yana yeterince savaşamamış ve son yıllarda da savaşamaz duruma gelmiş Türkiye devrimci hareketinin bu niteliğinin sürdürülmesi için bir hamle yapmaktadır. Türkiye devrimci hareketi, P-C nezdinde, devrimciliğin sürdürülemez niteliğine karşı çıkan tahkim edilmemiş bir girişim dışarıda tutulursa, devrimci bir önem taşıyan bu eylemler dizisiyle varlık ispatı mücadelesi içindedir. Üstelik P-C, Kürt Hareketinin girdiği yeni süreci de öncekiler gibi, açık devrimci sözlerle mahkûm etmektedir.

Dişe diş bir mücadelenin içinde olanlar, dünyayı kendi konumlarından tutkuyla ele alıyorlar. Ilımlı görüşlerle çetin mücadeleler yürütülemez. Bu anlamda, Cephe ile Kürt Hareketinin gerçeklikleri ve hakları çatışmaktadır. Ama, öncelikle “mücadele sathı” ayrımından dolayı bu iki dinamiğin hakkını tanımak zorunludur. Mücadelenin farklı iki ayrı yer ile kaim olması, Kürt Hareketinin esas olarak ve gerektiği şekilde bir Kürdistan hareketi olması ile, Cephe’nin, her ne kadar tanımasa da fiilen bir Türkiye hareketi (yani Kürdistan dışındaki topraklar) olması, bu konuda geliştirilecek “hukuk”un oluşturucu bir temelidir. (Aynı “yer”de mücadele yürütmenin hukukunu şimdilik ele almıyoruz.)

4. Marksizm ve hegemonya mücadelesi

Türkiye sol hareketi, genel olarak Aydınlanmacı bir zihniyet dünyasına ait olduğundan, Öcalan’ın Newroz manifestosundaki İslam vurgusu, sürece mesafeli hatta karşıt olmayı “kolaylaştıran” bir unsur oldu solcu kesimler nezdinde. Öcalan, bir yandan solculuğun evrensel değer ve ilkelerinden uzaklaşıyor ve buna bağlı olarak, öte yandan da, devletin bu evrensel değerlere karşıt olan bugünkü egemen kesimiyle ortak bir dil tutturuyordu. Bu solcu kesimler, böylece Öcalan’ın yaklaşımının yabancılığını daha kolay kanıtlamış oldular. Gerici İslam, gerici İslamcı bir iktidarla uzlaşmanın çimentosu oluyordu! Aydınlanmacı, laik bir sol bu sürecin hiçbir yerinde olamazdı.

Fakat, Kürt Hareketi bununla da kalmayacak görünüyor.

*

Kürt Hareketinin uzayda kapladığı yer giderek artıyor. Bu hareket, varoluşuna, giderek Marksizme veya bir şekilde anlaşılmış Marksizme alternatif bir hegemonik ideolojik yapı olmayı da eklemek istiyor. Ergin Yıldızoğlu önemli bir değerlendirme yapıyor: “Kürt hareketi yalnızca bir ulusal hareket olarak görülmek istemiyor. 250 yıllık sosyalist hareketin, 2500 yıllık ‘komünist hipotezi’ yaşama geçirme mücadelesi geleneğinin buradaki, andaki temsilcisi olarak da görülmek istiyor. Bunu istemek de onun, hegemonya oluşturma taktikleri açısından hakkıdır, Gülen hareketine selam göndermek de…”[6]

Kürt Hareketi, Marksizmin ezilenler üzerindeki hegemonik niteliğini yitirmesi ortamında yeni bir hegemonya iddiasıyla yola çıkıyor. Bunun, Marksizmin tarihsel seyri bakımından tayin edici öneme sahip olduğu açık. Kürt Hareketiyle etkileşim sürecini, bu boyutu da kapsayan bir tarzda geliştirmek, geciken ama zorunlu bir gerektir. Türkiye sol hareketinin, Kürt Hareketinin ideolojik yönelimleriyle, ona karşı politik duruşuna paralel bir tarzda ilişkilenmesi görülüyor genellikle. Dayanışmayı seçenlerin Kürt Hareketinin ideolojik yönelimlerindeki aykırı hususları görmezden geldiği, öte yandan, bu hareketle politik olarak mesafelenenlerin söz konusu yönelimleri politik varoluşla özdeşleştirerek reddettiği görülüyor. Politik taktik tutumu bir yana koyduktan sonra, hiçbir önsel engele takılmadan, Kürt Hareketindeki yönelimlerle karşılaşılmalıdır.

Öcalan’ın yönelimlerinde, Marksizmin evrensel boyutları yanında, bu toplumlarda özgülleşmesinin yeni dinamiklerini arayanlar için işaret çakacak öğeler bulunuyor.

Öcalan’ın, aslında baştan beri varolan ama newroz manifestosunda kamusal, kitlesel bir gerçek, hatta devletliye değen bir gerçek haline gelen ve İslamı kapsayan vizyonu, sol hareketin ideolojik kurgusunda önemli etkiler yaratmaya adaydır. Bunun hayırlı bir gelişme olacağını söylemeliyiz. Sol hareketin, Batıcı Aydınlanmacı vizyonunu gözden geçirmesi zamanı çoktandır gelmişti ve buna girişen bazı Marksistler bulunuyordu.

Türkiye sol hareketi içinde alttan alta kaynamakta olan birçok yönelim, hareketin oturmuş tarihsel karakterinden dolayı yüzeye çıkarılamıyor. Öcalan, baştan beri farklı olan niteliğiyle Türkiye sol hareketine bu anlamda bir yardım sağlayacak gibi görünüyor. Nasıl, Kürt halkının “düşkün birey”inden devrimci gerillanın yaratıldığı bir dinamik oluşmasının simgesiyse, benzer şekilde, Öcalan, Türkiye halkıyla uğraşan Marksistlere, bu halkın özgül nitelikleriyle karşılaşmanın kilometre taşlarını oluşturmakta bir vesile olabilir.

5.Sürece karşı Türkiye solu

“Türk-Kürt-devlet” seçeneğinin sosyalistleri

Kürt Hareketi devletteki egemen kesimle yeni tarz bir süreç başlatmışken, sol hareketin genişçe bir topluluğu, hâlâ eski türküleri çığırmayı sürdürüyor. Bunlara göre, Kürtlerin devletin sadece “ideolojik Kemalist” kanadıyla kuracağı bir temasın ve gireceği sürecin meşruiyeti vardır. Gerisi karanlık, kötü, bulanık bir âlem… Kürt Hareketi zaten pek de iyi sayılmazdı, ama artık bu kötü yoldan çıkacağa benzememektedir!

Bu tür solcular, Kürt Hareketinin, ‘99’da başlayan ve tam da istedikleri muhataplarla yürütmeye çalıştığı zorlu sürecinde neredeydi? O yıllarda, ulusların kendi kaderini tayin hakkının geçmişte kalmış bir ilke olduğunu yazıyorlardı. Zamanında kaderini tayin eden etmişti, geç kalanlar dona kalsındı! Artık mesele, Kürt işçilerinin meselesi olmalıydı; işçi olarak Kürtlerin de yeri Türkiye sosyalizminin saflarıydı.

*

Öcalan’ın newroz mesajından sonra, CHP’li bir milletvekili Meclis’te karşılaştığı S. S. Önder’e şunu söyledi: “Ben uyarı görevimi yapıyorum. Biz Türkiye’nin o bölgesinde o coğrafyanın laik demokratikleşmesini savunan Kürt siyasetçilerini destekliyoruz.

“Sen Diyarbakır’da Öcalan’ın mektubunu okumadın mı? Kullandığı dil, bin yıllık İslam şemsiyesi altında buluşmak, İmralı notlarını da üst üste koyduğunuzda sosyalist Apo, İslamcı Apo olmuş gibi görünüyor. Ortadoğu’da Kürt-Türk stratejik ortaklığından söz ediyor. Ortadoğu’da din ve mezhep temelli ortaklık olabilir. Kime karşı stratejik ortaklık bu coğrafyada oluşturulabilir? Bu, gerici, karanlık bir ittifaktır. Bunun sonucu, laik demokratik Kürt siyasetçilerin tasfiye edilmesi demektir. Şeriatçı Kürt siyasetçiler sizin yerinizi alacak. Apo, sizi de, PKK’yı da tasfiye ediyor.”[7] Sorunu doktrinarize etmeye gerek yok. CHP milletvekili, genişçe çizilecek bir yayın ortak duyusunu ifade ediyor. TKP ve diğerlerinde rastlananlar bu duyunun basitçe rasyonalize edilmesinden başka bir şey değil. CHP milletvekili, köklü bir sosyolojik, ideolojik, politik ve kültürel zihniyeti ifade ediyor. Milletvekili, soruyor: Laik misin, Aydınlanma değerlerini ve tarih anlayışını, dinin gerici bir ideoloji olduğunu benimsiyor musun, benimsemiyor musun?

İçlerine bir türlü sinmeyen Kürtlerden nihayet kurtuluyorlar! Onlara kalan, artık Kürtlerin öte tarafta olduğunu inşa etmek! Olguları ve olayları, gazetecilere mahsus yöntemlerle istismar etmek, olayları masa başında tamamlamak!

Solun bu kesimi, Kürt Hareketinin ABD ve AKP ile ittifak kurması için adeta kampanya açmış durumda. Bu kesimler, Suriye’de PYD’ye bağlı silahlı güçlerin bir an önce Esad rejimine karşı “muhalifler”le ittifak kurmasını arzuluyor: “PYD, El Kaide’nin yanında yer aldı.”[8] Aynı olay, bir başka solcu gazetede, şu ara-başlıkla yer buldu: “’PYD sattı’ iddiası”.[9] Haberin ana başlığı da şuydu: “ ‘İslam sancağı’nın gölgesi Şeyh Maksud’a düştü”. Newroz mesajındaki “İslam sancağı”na gönderme yapılıyor.

Kemal Okuyan, beklenmeyen ölçüde büyük bir sorumluluk duygusuyla şunları yazıyor: “Bugün Türkiye’de Kürt halkının AKP iktidarıyla muhatap olmasının sorumluluğu Türkiye sosyalist hareketindedir. Kardeşliği ve birlikteliği ancak Türkiye’de ağırlık sahibi bir sol örebilirdi.”[10] Ardından, beklenen tavrıyla kendini gösteriyor Okuyan: “Bugünkü sürece, sürecin belirginleşen içeriğine ‘anlayış’ gösteren bir sol, varlığını anlamsızlaştırır.” Ve, Okuyan araya net bir çizgi çekiyor: “Özetle, madem herkes birbirini anlamaya çağırılıyor, Türkiye solunun kendi kırmızı çizgilerini belirginleştirmek istemesi de anlayışla karşılanmalıdır.” Okuyan, yeni sürecin böyle olmasını görüyor değil, neredeyse istiyor: “Kürt-İslam sentezinden dem vurma, Fethullah’a övgü dolu mesajlar, Erdoğan’a açık destek, Türkiye’yi Ortadoğu’ya taşıma ve büyütme hedefi, İslamın birleştiriciliğine ısrarla vurgu… / Bütün bunların ne anlama geldiğini, Türkiye, Suriye ve Irak’ta hangi proje üzerinde uzlaşılmakta olduğunu algılamayan, yalnızca bazı ‘kaygı’lar dile getiren, ‘böyle şeyler telaffuz edilmese ne güzel olacak’ diyen bir tür solculuk! / Sanki bunlar teferruat! Anlamıyorlar ki, bunlar işin özü ve gerisi teferruat!”[11]

Bu sol anlayış, yeni sürecin temel dinamiğinin ABD hegemonyasında “Türkiye, İsrail ve Kürtler”den oluştuğunu[12] ve “AKP Türkiyesi”nin “kendi güneyi”ne yönelik politik heveslerinin “Abdullah Öcalan’ın söyledikleriyle Kürt tarafınca da temelde teyit edilmiş ve desteklenmiş” olduğunu savunuyor. “Bu vizyonun uygulama aşamasında savaş getireceği kesindir.” Yeni “Kürt ‘Hamidiye Alayları’” kurulacaktır ve “Şimdi ‘yeni Osmanlı’, Kürtleri yeni suç ortaklıklarına davet etmekte, anlaşıldığı kadarıyla diğer taraf da ‘neden olmasın’ demektedir.”

Doğu Perinçek, bu politik senaryoyu 1993’ten beri yazmaktadır. Aslı dururken iğreti kopyası burjuva sosyalizminin metropol türünün konformist alışkanlıkları sonucu olsa gerek. Aydınlık ile soL, ikincisinin birincisine yaklaşması temelinde yakınlaşıyor. Newroz’un ertesi günü Aydınlık’ın manşeti şuydu: “Kürt ateşe sürülüyor, ayyıldız kuşatılıyor.”[13]

Daha dere görünmemektedir. Derenin karşıdaki sarp dağların ardında olduğu söylenmektedir. Üstelik devlet ve Kürt Hareketinin dere tarifleri de bazı benzerliklerine karşın, bambaşkadır. Buna rağmen, ömrü hayatlarında bir kez olsun devletle fiilen karşı karşıya gelmemiş devrim partileri olarak, paçayı sıvamaktadırlar. Yeni Hamidiye Alayları sözleri kötü kokulu bir leşin ortalara atılmasından başka bir şey değildir.

Kimse bu ihtimalin sıfır olduğunu iddia edemez, ama dağdan intikal ettirilmiş HPG birliklerinin yeni Hamidiye Alayları olarak, örneğin Taksim’de göstericileri bastırmakta kullanılma ihtimalinin, TKP’nin Taksim’de o göstericiler arasında bulunma ihtimalinden kesinlikle daha düşük olduğunu iddia edebiliriz!

Aynı meşum senaryo, liberal solcular tarafında da yazılıyor. Oral Çalışlar; İran, Irak’taki Maliki yönetimi, Suriye ve Lübnan Hizbullahı’ndan oluşan bir “Şii yayı” tanımlıyor ve soruyor: “’Diğer oyuncular veya ‘karşı oyuncular’ kimler? İsrail, Kürtler ve Türkiye”.[14] Çalışlar’ın saptamasının liberal alanı temsil ettiğini varsayabiliriz.

Böylece, liberaller ile ulusalcıların, iki Aydınlanmacı kanat olarak, olayları okumakta birleştiğini görüyoruz. Ama birlik ancak bu kadar olacak ve taraflar, ayrımın iki ayrı tarafında saf tutacaklardır. Her iki kesimin, basit şablonlarına Kürt Hareketinden önce, bölgenin izleyemedikleri çelişkili dinamiğinin sığmadığı açık. Türkiye’nin, ABD’yle Güney Kürdistan ve Irak üzerinden birtakım sorunlar yaşadığı bir ortamda bu senaryonun Kürt Hareketinden başka dış unsurları uyumsuzluk arz ediyor. Öte yandan, öncelikle Kürtler arasında bir başlıkta sayılmayı gayet zorlayan ayrımlar mevcut. PKK ile KDP arasında kolayca aşılamayacak veya hiç olmazsa kısa vadede, “Kürtler” diye birlikte anılmalarını olanaksızlaştıracak ayrımlar var.

Kürt Hareketi ise, Türkiye Devleti tarafından bir taraf olarak tanındıktan sonra, bir ağırlık, sonuç alıcı olmasa da etki yaratıcı bir faktör olarak bile değerlendirilmiyor. Basit bir figür.

Kürt Hareketinin istismara müsait yönelimleri

Bütün bunlara karşın, Kürt Hareketinin büyük gövdesinin, ağırlığını “Kürt-İslam-devlet” alternatifine verme eğiliminde olan unsurları ve yönlerinin de olduğu görmezden gelinemez.

Kürt Hareketinin, daha çok “demokratik siyaset” alanındaki değişik kimi sözcülerince dile getirilen, barış sonrası Türkiye’nin bölgenin süper gücü olacağına ilişkin sözler, Öcalan’ın dinamik mantığının statik yansımalarıdır. Aynı sözler, Öcalan’da dinamik bir role sahipken, Hareketin birçok sözcüsünün ağzında bir kurumlaşmanın diline dönüşüyor. Bereket, Hareket, kendini bu sözcülerin değil Öcalan’ın “işte bu!” demeye izin vermeyen kafasında somutluyor.

Öcalan’ın, ta ‘99’da İmralı’ya getirildiğinde sarf ettiği “hizmetinizdeyim” ve “gerilla güçleri de hizmetinizde olacaktır” sözünün, Kürt Hareketinin iradesine aşkın bir faktör olarak, Türk devletinin yapısal özellikleri ve bölge koşulları gereği gerçekleşme ihtimali son derece zayıftı. Nitekim, bu sözün akıbetinin ne olduğu ortada.

Ancak yine de, yapısal olarak, bu yaklaşımın, “Kürt-İslam-devlet” çözümünün Kürt tarafında dile gelmesi olduğunu söylemek gerekmektedir.

Kürt Hareketi devletin çözümüne sığmaz.

6. Sürecin akıbeti

Hasan Cemal’in geri çekilen gerillalarla yaptığı görüşmelerdeki bir söz bu meseleyi gerçek yerine oturtuyor.

Hasan Cemal soruyor: “Öcalan silahlara veda demedi mi? Silahlar değil, silahlı mücadele değil, demokratik mücadele zamanı demedi mi?”

Gerillanın cevabı: “Silahlar elimizden alınsın da cıscıvlak ortada mı kalalım? Ayrıca bu devlet ne yaptı da biz silahı bırakalım?”

İşte bu kadar!

Devlete güvenmeyen ne silah bırakır, ne de devlet için savaşır.

Kürt Hareketi bugün istese de silahı bırakamaz. Türk devletiyle anlaşsa bile silahı bırakamaz. Bölgesel bir güç olarak elinde silah olmak zorundadır.

Eli silahlı Kürt gerillalarının Türk devletinin yeni Hamidiye Alayları olacağını düşünmek ise, Kürt Hareketinden çok bunu düşünen özneyi deşifre eden bir nitelik arz ediyor. Kürt Hareketine dönük bu kuşku, onu zaten çoklu ilişkiler ve güçler ortamında baştan elden çıkarma niyetini ele vermektedir. Yoğurt aktır, kara değil!

Kürt Hareketini eleştirenlerin hepsi materyalist; esas olanın söz değil eylem olduğunu savunan felsefi okula mensup yani! Ama, silahını hedefine ateşlerken silahın çözüm olmadığını söyleyen Kürdü, eyleminin değil sözünün tanımladığını iddia ediyor bu materyalistler.

Kürt Hareketi denilen gerçeklik, ne Öcalan’ın bir sözünde, ne yan bileşen ve uzanımlardan birilerinin söz ve davranışlarında olup biter. Kürt Hareketi, çelişki ve karmaşalı ama bütünlüklü yapısıyla, dışındaki gerçeklikle an be an etkileşerek belirsiz geleceği belirlemeye doğru yürüyen devrimci bir nitelik olarak anlaşılmalıdır.

*

Süreci, Kürt Hareketinin tarihsel karakteri ve konjonktürel varoluşunun istenen dinamikleriyle değil, kötü ihtimali esas alarak değerlendirmek, devrimci olmayan bir tutumdur. Bu ölçüde dışlayıcı ve yapısal ana akıntıyı esas alan bir yaklaşımın devrimci hiçbir ihtimali görme şansı yoktur. Hiçbir konjonktür hiçbir devrimciye hiçbir şekilde garantili ve saf bir oluşum ve saf bir sonuç veremez.

Elbette devlet güçlüdür. Elbette, karşı tarafın birikimi, deneyimi, olanakları çarpıcı şekilde fazladır.

Elbette, kendi dışımızdaki her öznede kusur, eksiklik, hata görürüz. Kürt Hareketinin bazıları zorunlu, bazıları oluşsal denebilecek birtakım özellikleri bizim konumumuza sorun, hata, yanlışlık olarak yansıyacaktır. Fakat bu, adı üstünde bizim dışımızda, bağımsız gelişen ve ezilenlerin önemli bir birimini bugüne kadar görülmedik ölçüde ayağa kaldırmış bir hareket.

Bu sürecin, devletin hegemonyasını güçlendirerek, TC’nin restorasyonu olarak bitmesi ihtimali var. Devlet, elbette bu ihtimalin galebe çalması için uğraşacaktır.

Ama bu süreçte, bir devrimci inisiyatif var! Ve devrimci tutum, bu inisiyatife dönük olmalıdır.

*

Sürecin akıbetini belirleyen çok sayıda faktör var. Devletin hassas iç bileşimi ve iktidar katında AKP ile Fethullah Hareketi arasında, “ideolojik Kemalistler”i de yedekleme potansiyeli taşıyan çekişmenin kontrolden çıkması, bu kesimlerin başta ABD, Batılı emperyalistlerle ilişkilerinin roller değiştirebilecek seyri, Suriye, Irak ve İran ile Kürdistan parçalarında meydana gelebilecek gelişmeler…

Türkiye, belli bir meseleye yoğunlaşmayı engelleyen çelişkiler ortamında bulunuyor. Kürt Hareketiyle girilen sürecin, devletin zorunlu olarak değişebilecek önceliğiyle tavsaması ihtimali yabana atılamaz.

Türkiye’nin istikrarlı bir ülke olması ihtimali, Batıdan başlayarak Kürdistan’a doğru yayılabilir. Kürt Hareketi de böyle bir istek içinde olabilir. Ama bölgeden başlayarak Türkiye’ye istikrarsızlık yayılması hiç de yabana atılamayacak ve üzerine politik hesapların yapılması gereken bir ihtimaldir. Bölgede bir Amerikan ve/veya Türk barışı, beklenti düzeyi düşen bir hayale dönüştürülmelidir.

Böyle bir ortamda, Kürt Hareketinin bölgenin silahsız bir gücü haline dönüşeceğini beklemek büyük bir hayal olacaktır. Bu, liberalleri kıstıracak bir husustur.

Böyle bir ortamda, Kürt Hareketinin, AKP’li devlet ile Suriye, İran ve öteki bölge parçalarıyla Türkiye’de operasyonlara girişecek çağdaş Hamidiye Alayı olacağını sanmak, Kürt Hareketinin son 30 yıllık mücadelesinin pratik sonuç ve etkilerini yanlış anlamak değil, basitçe görmemek olacaktır. Bu, Türk ulusalcıları kıstıracak bir husustur.

Böyle bir ortamda, Kürt Hareketinin şu ya da bu yöneliminden “mantıksal sonuçlar” çıkararak, devletle barış şampiyonları ve bölge halklarıyla savaş çığırtkanları peydahlanacaktır.

Kürt Hareketi, Türkiye Devletinin karşısına bu ölçekte çıkmayı hayal bile edemeyenlerin eleştirisine uğruyor. Kürtler, devlet geleneği önemli bir ülkeye karşı, zayıflayan değil gelişen bir savaş yürütmeyi bildiler. Geniş bir topluluk, bu savaş içinde disipline edildi, hareket birliği sağladı; yaşayan ve davranan bir ulus haline geldi.

Üstelik, Kürt Hareketi, barışını ve savaşını beğenmeyenlerin elini tutacak, önüne çıkacak da değil. Kürt Hareketinin savaş meydanını boşaltması, savaşın “hakiki taşıyıcısı” olmak isteyenler için bir fırsattır sadece.

Bütün bu değerlendirmeler yanlış çıkabilir mi? Kürt Hareketine güvenmeyip haklı çıkmaktansa, güvenerek yanılmak evladır. Böyle bir yanılgı, Kürt Hareketinin bu zamana kadar götürdüğü devrimci sürece helal olsun!

 



[1] Rozan Serhat, “Kandil İzlenimleri”, http://www.ajansafirat.com/news/guncel/kandil-izlenimleri-rozan-serhat.htm (28 Mart 2013)

[2] 23 Mayıs tarihli bu sözler Hasan Cemal’e ait: “Neden Geldim Bu Dağlara, Niye Elinde Silah Olanların Nabzını Tuttum?” (http://t24.com.tr/yazi/neden-geldim-bu-daglara-niye-elinde-silah-olanlarin-nabzini-tuttum/6747).

[3] Ferda Koç, “Öcalan Newrozu” (http://www.sendika.org/2013/03/ocalan-newrozu-ferda-koc/).

[4] Agâh Akyazıcı, “Ezilen Politikasının Genişleyen Alanı”, Teori ve Politika 59-60

[5] Akyazıcı, a.g.e., s. 270

[6] Ergin Yıldızoğlu, “Bölgemizde Tarih Giderek Hızlanıyor”, Cumhuriyet, 27 Mart 2013.

[7] CHP’nin Anayasa Komisyonu Üyesi İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ile Öcalan’ın mektubunu okuyan BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder arasında “İslam-Sosyalizm ittifakı” diyaloğu yaşandı. (http://t24.com.tr/haber/akilli-sosyalist-niye-islami-karsisina-alsin/226510) (26 Mart 2013)

[8] Yurt, 31 Mart 2013.

[9] Sol, 31 Mart 2013.

[10] Kemal Okuyan, “Anlayış ve Anlamak Üzerine”, Sol, 28 Mart 2013.

[11] Kemal Okuyan, “Hoş Geldin Liberal Sol”, Sol, 24 Mart 2013.

[12] Metin Çulhaoğlu, “ ‘Hassas Dönem’ İçin Gözlem ve Saptamalar”, Sol, 28 Mart 2013.

[13] Aydınlık, 22 Mart 2013.

[14] Oral Çalışlar, Taraf, 24 Mart 2013.

Okunma 11228 defa

Son Ekledikleri: Metin Kayaoğlu