Ezilen Mücadelesinin Meşruiyet Sınırları

Yazan

Ezilen Mücadelesinin Meşruiyet Sınırları

Eleştirinin Eleştirisi

 

Cihan Karabulut

“İnsan fikri tüm burjuva ideolojisinin temelidir, bütün klasik ekonomi politiğin özüdür. ‘İnsan’ burjuva

ideolojisinin uydurduğu bir mit’tir.” (Althusser)

Giriş

20 Eylül 2011 tarihinde Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nin (FARC) başkent Bogota’da düzenlediği ve 5 sivil vatandaşın yaşamını yitirdiği, onlarcasının yaralandığı eylem, Türkiye Solu* içerisinde belli tartışmalara neden oldu. Farklı sol akımların bu tartışmalarda benzer argümanları öne çıkartarak ve birbirine yakın perspektifle sözkonusu pratiğe karşı yönelttikleri eleştiriler genel olarak solun, ezilenlerin meşruiyet sınırlarını ne şekilde ele aldığını göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

Bu yazıda elden geldiğince solun, FARC’ın sözkonusu pratiğine yöneltilen eleştirilerde kullandığı argümanların politik tercümesi ve meseleyi ortaya koyuş tarzı sebebiyle kendi hareket alanını nasıl sınırlandırdığı üzerinde durulacaktır.

Yine bu yazıda eleştirilerin eleştirisi, tek tek eleştiri sahiplerine yöneltilmeyecektir. Çünkü sözkonusu eleştiriler Türkiye Solu’nun istisnai kesimleri tarafından değil, istisnalar dışında, geneli tarafından benimsenmektedir. Zaten sorunu ciddi kılan husus da budur. Yani Türkiye Solu’nun genelinin ezilenlerin meşruiyet sınırlarını (özelde ise “politik şiddet” başlığını) problemli bir içerik ve yöntemle ele alışları toplu eleştiriyi gerekli kılmaktadır.

“Amaca giden her yolun mübah olmayacağı, sivillere yönelik şiddet eylemlerinin devrimci ilkelere ters olduğu, şoven duyguları kışkırttığı, devrimcilerin meşruiyet sınırlarının böylece daraltıldığı, şuursuz ve hesapsızca yapıldığı” şeklinde birkaç eleştirel argüman öne çıkıyor.

Bu argümanlar öteden beri Türkiye Solu tarafından gerekli özen gösterilmeden, içeriğinin ne gibi politik çıktılar üretebileceği düşünülmeden içselleştirilmiştir. Birer tanrı kelamı gibi benimsenen ve “ölçü” haline getirilen bu argümanların kesinlikle tartışılmaya ihtiyacı vardır.

Meşruiyet sınırları

“Ezilme halinin verili bir gerçeklik olduğu koşullarda ezilenlerin her türlü pratiği meşrudur.” Bu yargı, “ama, fakat, lakin” gibi seyreltici şartlara bağlanarak esnetilmeyecek denli kesin bir “ön kabul” olmak zorundadır. Zorunluluğa neden olan şey kurtuluş için girişilen mücadelenin duyabileceği ihtiyaçlardır.

Yine, ezilenin bu meşruluğunu tanımak bir “ön kabul” olarak tutarlı devrimcilik için şart olduğu gibi, ezen-ezilen mücadelesinde devrimcilerin en net konumlanışı almalarına yarayacak ontolojik zemini sunar. Bunun haricinde, meşruluğu, kendi dışında cereyan eden “konjonktürel” olayların yarattığı gelişmelere dayandıranlar, bu gelişmenin tersine dönmesiyle devrimciliği terk etmek için demokrasi söylemlerine sarılırlar.

Tabii, ezilenlerin mücadelesinin her tür ve aracının meşru olması, siyaseten her pratiğin pozitif sonuçlar doğuracağı anlamına gelmez, bu ikisi arasında “doğru” veya “ters” orantı ilişkisi kurulamaz. Bir basın açıklaması eylemi son derece meşrudur, lakin bu tür etkinlikler her zaman pozitif çıktılar üretmeyebilir; diğer mücadele yöntem ve araçlarının uzun süre kullanılmadığı durumlarda içi boş faaliyetlere dönüşerek tüketici işlev de görebilirler (günümüzde olduğu gibi). Keza, bir fabrikada çalışan işçiler için de greve gitmek meşrudur. Fakat, işçi sınıfının direniş tarihi zamanlama, örgütlülük, inisiyatif gibi etkenler gözetilmeden girişilen nice meşru grevin olumsuz sonuçlandığını gösteren örneklerle de doludur.

Ne zaman, nerede ve kime karşı harekete geçildiğini, eylemin siyasal etki bakımından nelere yol açacağını öngörmek açısından silahlı mücadele pratikleri de benzer ihtimalleri içerir.

Her bir tarzın yanlışlıkları, eksiklikleri, zaafları en fazla taktiksel düzeyde eleştiriye tabi tutulabilir. Bunun ötesine geçerek meşruiyet tartışması açmak, bizzat eleştirilmesi gereken yaklaşımdır. Tek başına basın açıklaması pratiği, nasıl ki “ilke” ve “meşruiyet” üzerinden tartışılmazsa, sivillerin doğrudan etkilendiği şiddet pratiği de “ilke ve meşruiyet” bağlamlarıyla tartışılamaz. Çünkü ezilenin her türlü varoluş pratiğine kaynaklık eden sonuçları egemenlerin hegemonyası üretir. Ezilen-ezen karşıtlığında tahakkümden kaynaklı yaşananların sorumluluğu ezilenlerin sırtına yüklenebilir mi? Her türlü acının gerçek sebebinin ezenlerin hegemonyası olduğu iddiası devrimci politikanın, komünistliğin amentüsü değil midir? Lafa gelince öyledir! Değilse de bu şekilde ortaya konulmalıdır. Aksi her türlü iddia, ezilenlerin politik hamlelerini sınırlama eğilimini içerisinde barındırır. Bundan dolayıdır ki ezilenlerin ezenlere karşı yürüttüğü mücadelenin hiçbir biçimi veya aracı üzerine gayrımeşruluk eleştirisi getirilemez. Onu meşru kılan şey “uygun” araçlarla, “uygun” zamanlama ve tarz ile politikleştirilmesi değildir. Bu, ayrı bir tartışma konusudur.

Amaca giden yollar

Garip tabii... Bu sözü Lenin söyleseydi kim bilir nasıl sahiplenilirdi. Makyavel’in “amaca giden her yol mübahtır” cümlesini, hangi bağlamlarda değerlendirilebileceğini düşünüp tartmadan ötelemek, alışkanlık haline gelmiş kolaycı bir yaklaşımdır. Ne ki, belirlemede geçen “amaç” sözcüğü yerine “komünizm ülküsü” konulduğu halde bile bu sözün karşısında duruyor solcularımız. Bu duruş, gizli bir gericiliktir ve komünizm ülküsüne dair yeterli inancın taşınmadığını göstermesi bakımından ibretliktir.

Türkiyeli (veyahut dünyalı) solcuların sonal amacı nedir? Bu basit soruyu öyle sanıyorum ki herkes “yeryüzünde ortaklaşmacı üretim ve toplum ilişkilerinin egemenliğini sağlamak (komünist sistem)” diye yanıtlayacaktır. Kestirmeden gidelim! Eğer amaç bütün halkları bu ülküye ulaştırmak ise, ona giden yollar neden mübah olmasın? Kendisini ezilenlerin yanında tarif edenlere sormak gerekir: Yeryüzünde komünizm ülküsünden daha önemli ve kıymetli nasıl bir değer vardır? Komünist sistemin (ve birer aşama olarak sosyalist sistemin) halklar için en ideal sistem olduğu konusunda zerrece şüphe taşımayanlar Makyavel’in belirlemesini ateşe atmak yerine ona sıkı sıkıya sarılmalıdırlar. Evet! Hiç tereddütsüz bir şekilde savunulmalıdır: “Amaca giden her yol mübahtır!”

Aslına bakılırsa, amaca giden her yolun mübah olmadığı iddiası kadar çelişkilerle malul bir iddia az bulunur cinstendir. Öyle saçma şey mi olur! Hem tüm toplumlar için değerli olacağına inandığımız bir sistem tahayyül edeceğiz, hem de ona ulaştırabilecek bir yöntemi veya yöntemleri önsel olarak reddedeceğiz!

Vicdan meselesine de değinmeli. Şurası açık ki, amaca giden/götüren yollarda büyük acılara sebep olmak da mümkündür. Bu uğurda nice canlar yanabilir, nice hayatlar kararabilir. Bu ihtimal her devrimci mücadele için muhtemelen gerçekleşen bir durumdur, her devrimci mücadelenin doğasında vardır. Yerine getirmesi söylemesinden daha zor, ama hiç çekince duymadan belirtmek gerekir; devrim mücadelesi, başkalarının geleceğiyle ilgili karar verme sorumluluğunu da devrimcilerin üzerine yıkmıştır. Devrimciliği biraz da böyle kurmak gerekir. Ne olursa olsun, ihtiyaçlar ve görevler karşısında vicdanın mücadeleyi teslim almaması gerektiği, politik öznelerce içselleştirilmelidir. Eğer devrim yolunda vicdanların her zaman için huzurlu olması temel hareket noktası teşkil edilirse, orada devrimci mücadeleyi pratikleştirmek olanaksızlaşır. Dolayısıyla, mücadelede tarifsiz acılara neden olunabileceği önsel olarak kabul edilmeli, ama bunun inançta kırılma yaratmasına müsaade edilmemelidir.

Bu konuyla bağlantılı olarak “feda” olgusu üzerine de eğilmeli ve “feda”nın içeriği zenginleştirilmelidir. Çünkü “feda” denilen tarz çoğunlukla iradi olarak “ölüm tercihi” üzerine kurulmuştur. Oysa “feda”nın kapsamı daha geniş tutulmalıdır, adanmışlığın ölçüleri yeniden ortaya konulmalıdır.

Egemenlerin, egemenliklerine tutkuyla bağlı olduğu biliniyor. Hiç kuşkusuz bu uğurda kendi canlarını feda etmezler; lakin ezilenlerin devrimcilerinin de kendi mücadelelerine tutkuyla bağlı olmaları beklenir. Peki, bu beklenti nasıl ve neye göre şekillenecektir?

Doğrudur, devrimciler devrim için canlarını feda edebilecek, bu konuda zerrece tereddüte düşmeyecek karakter gelişkinliğine sahiptir. Ezenlerin tıynetsizliğini tartışmaya bile gerek yok, ama ya sanıldığının aksine devrimcilerin feda edecekleri yegane şey “canları” değilse? Daha fazlasından vezgeçmek de mümkündür. Canından vazgeçebileceği kadar, bir öznenin, verdiği mücadeleyi geri çekecek “egosundan” arınması, kararsızlığa veya tereddüde düşürebilecek naiflikten gerektiğinde uzaklaşabilmesi de gerekir.

Devrimci ilkelere ters düşmek

Öne çıkan eleştirilerden biri de, sivillerin doğrudan etkilendiği eylemlerin devrimci ilkelere ters düştüğüdür. Evvela şunun altı çizilmelidir: Hiçbir eylem yalnızca somut hedeflere yönelmez. İster bilinçli bir tercih olsun ister olmasın neticede eylemlerin etkisi mevcut hegemonyaya yansıyacaktır. Bu nedenle sivillerin doğrudan etkilenebildiği ve zarar gördüğü eylemleri de “sivillere yönelik” olarak düşünmemek gerekir. Burada asıl hedefte olan şey devlet otoritesidir, hegemonyanın kurduğu nizamdır.

Silahlı mücadelenin diğer taktikleri için de aynı şey geçerlidir. Egemenlerin güvenlik güçlerine dönük eylemler, bizzat bu güçlerin fiili varlığından öte, egemenliğin hegemonyasına yönelik gerçekleşir. Neticede egemen, yaşamını yitiren birkaç uşağının intikamını almak için değil, yara alan hegemonyasını yeniden tesis etmek “için” karşı atağa geçer. Bu noktada da berrak bir düşünceye sahip olmak gerekir.

Öte yandan, “devrimci ilkeler” meselesi de ilginç görünüyor. Sanılıyor ki, dünyanın bütün ezilenleri bir yerlerde biraraya gelerek ortak devrimci ilkeler belirlemişler ve bütün ezilenler de bunun altına onay mührünü çakıvermiş! Hoş, bu yapılmış olsa bile sadece imza sahiplerini bağlar, aksini düşünenleri değil.

Hiçbir ezilen bölüğü anlayış olarak benimsediği ilkeleri “evrensel ilkeler” olarak benimsemek zorunda değildir. Ezilen mücadelesini yürüten özneler kendi ilkelerini kendileri belirler. Pratik sahada bir “ilkesizlik” tespiti varsa, bu yalnızca kendisine göre “ilkesizlik” olur.

Velev ki bir ezilen hareketi genelleşmiş ilkelerin mücadelenin, amacın genel çıkarlarıyla çelişkili olduğunu, ilkelerin mücadeleyi statükolaştırdığını düşünüyor. Peki, ne yapılması öneriliyor bu harekete? Amacın ilkelere kurban edilmesi mi? Eğer o ilkelerin bir noktadan sonra ayak bağına dönüştüğü düşünülüyorsa, o hareketin, o ilkeleri kaldırıp atması meşru olmanın ötesinde, en büyük sorumluluklarından biridir.

Diğer taraftan, yukarıdaki belirlemelerin artniyetli gözlerle okunması ihtimaline karşı birkaç ekleme yapmakta fayda vardır. Komünizm ülküsünün yegane ilke olduğunu belirtmek, geride kalan ilkelerin hiçbir değer taşımadığı anlamına gelmez. Elbette mücadelenin araç ve yöntemlerine uygun ilkeler belirlenmek durumundadır. Örneğin, örgüt içi ilişkiler de belli ilkelere ve kurallara bağlıdır; bir mahalle çalışmasında da, kadın çalışmasında da ölçüler vardır. Fakat bütün mücadele alan ve araçları tamamen ana ilkeye bağlı, onu boşa düşürmeyecek, onun yerine ikame edilemeyecek şekilde düzenlenmelidir; ve ayrıca bu ilkeler politikanın an be an değişebilen niteliği gereği dinamik ve hiyarerşik bir dizge ile şekillenmelidir.

Pratik politikada farklı ilkeler belirli bir “an”da çatışma yaşayabilir; bir ilkenin uygulanması diğer ilke veya ilkeleri devre dışı bırakma ihtimalini taşıyabilir. Öyle anlar olur ki, halkımızın deyimiyle “ne şiş yansın ne kebap” diyerek işin içinden çıkılamayabilir; bir şeylerin kavrulup yanması kaçınılmaz bir gereklilik olarak kendisini dayatabilir. “Kaçınılmazlık”, bu anlamda devrimcilere “kirlenmeyi” de dayatır ve bunun devrimcilerce göze alınması gerekir.

Kabul etmek gerekir ki, ilkeleri, politikada herhangi bir şarta bağlamaksızın uygulamaya çalışmak apolitik bir “dervişlik pratiği”dir. Politik güç geliştirilmeksizin örgütsel ve kadrosal ahlakın geliştirilmesiyle (yani dervişlik pratiğiyle) sağlanacak etki sınırlıdır. Sırf bu tarz bir pratik ile devrimi sürükleyebilecek denli etkili bir politik güç elde edilemez.

İlkeler ve ahlak ölçüleri devrimci politikanın sadece “içerisindedir”; onun bizzat kendisi değildir. Eğer illa göreceli ilkelere bağlı olunacaksa politika sahasından ilelebet çekilerek hümanist dervişliğin sahasına göç etmekten başka yol yoktur.

“Hayır! En büyük derdimiz devrim yapmaktır” deniliyorsa, politika yaparak kirlenmek göze alınmalıdır. (İlla kirlenmek için uğraşılması gerektiğini söylemiyorum). Küçük ve steril dünyalarımızda vicdanları(mızı) incitmeden ve pirü pak yaşayacağımıza, tiranlara yeryüzünü zindan ederken kirlensek ne çıkar!

Egemenlerin kara-propagandasına malzeme olmak

Öyle “eleştiriler” de var ki, doğrusu insan bu türden eleştirileri neresinden başlayıp ele alacağına karar veremiyor. Ezilen hareketinin sivillerin zarar gördüğü eylemler sonucu devrimcilerin halk nezdinde itibarlarının örselendiği, halkın böylece devrimcilere karşı kışkırtıldığı iddiası koca bir yanılsamadır, cehalettir, körlüktür, gaflettir! Ya da tamamının bileşkesidir.

Sömürücü egemen sınıflar ezilen hareketini karalamak için illa gerçek donelere mi ihtiyaç duyuyorlar? Bunlar olmaksızın manüpilatif mücadele yürütemezler mi? En açıklayıcı yanıtı tarih veriyor. Çünkü tarih bir bakıma egemenlerin istedikleri anda ezilenler aleyhine uydurduğu çirkin, dayanaksız, gerçeklerden uzak iddiaların çöplüğü haline getirmiştir. Spartaküs’ün eşkiyalığını, Hasan Sabbah’ın psikopatlığını, Şeyh Bedreddin’in zındıklığını, Afrikalılar’ın yamyamlığını, Stalin’in caniliğini, Usame Bin Ladin’in gericiliğini iddia edebilmek için sömürücü egemenlerin hiçbir zaman bilimsel verilere ihtiyaçları olmamıştır.

Marksizmin dini ele alışını, ezilenleri devrimcilere karşı kışkırtmak için kullandıkları hepimizin malumu. Dinin afyon olduğu belirlemesi solcuların seslendiği vicdanların yine solculara karşı örgütlenmesine neden olmadı mı? Buna karşın solcular Marx’ı defterlerinden silip atmadığı gibi, halkın bildiği-inandığı tanrıya secde etmeyi de düşünmedi, komünistlikten de vazgeçmedi!

Türkiye’de nice katliam devrimcilerin üzerine pervasızca yıkılmaya kalkılmadı mı? (Mesela, 1 Mayıs 1977). Bunların hangisi gerçeklik payı taşır? Sırf “komünist” sözcüğü dahi bu ülkede solculara karşı kullanılmıştır. Sırf bu sözcüğe tepki üzerinden “komünizmle mücadele dernekleri” kurulmuş, Anadolu’da bir hayli de etkili olmuştur.

Hiç ilgisi olmamasına karşın, faşist devletin kara-propaganda üretme çiftlikleri Hanefi Avcı adlı işkenceci eski polis şefini Devrimci Karargâh ile bağlantılandırmadı mı? Ne diyeceğiz bu iddialara? Kendi gölgesinden korkan kimi ahmak solcuların düşündüğü gibi “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diye akıl mı yürüteceğiz, veyahut mücadele alanının işgal edildiğini sanıp bu iddialara içten içe sevinen bazı benmerkezciler gibi alkış mı tutacağız?

Devlet kara propaganda araçlarını istediği her an üretebilir. Üstelik ihtiyaçlarına hammadde bulmak için “yalancı” toprakları işgal yeterlidir. Aidiyeti ve tarih bilinci, eski kara propaganda malzemelerini güncellemeye yetecek kadar zengindir.

Özcesi, sivillerin doğrudan etkilendiği eylemlerin devrimcileri karalamak için egemenlerce kullanılmasından hareketle bu tür eylemlere karşı çıkmak, politikada etkili ve olumlu bir karşılık üretmeyecek fuzuli bir çabadır. “Aman egemenlere, aleyhimize kullanacakları malzeme kaptırmayalım!” hassasiyetiyle yaklaşılırsa, ne politikada gereken riskleri almak ne de ileriye adım atmak mümkün olur. (Aynı gereksiz kaygı, 19 Aralık ve devamında gelişen fedai tutumu eleştirirken de kendisini göstermişti. Hatırlanacağı üzere direnişteki devrimcilere, “düşmanın müdahalesine zemin hazırlıyorsunuz, devletin işini kolaylaştırıyorsunuz” gibi hiç de devrimci olmayan uyarılarda bulunulmuştu.)

Bir de şu “itibar” meselesi var. Hiçbir zaman tek tek eylemler devrimci hareketlerin toplam itibarını belirleyemez. Anlaşılan bu konuda da abartılı kaygılar güdülüyor.

Devrimcilere itibar sağlayan şey ne tekil eylemler, ne tek başına devrimcilerin yüce ahlaki değerlere sahip olmaları, ne feda ruhu, ne halkın ihtiyaçlarına karşılık gelen tutarlı pratikleri, ne de üstün öngörü yeteneğine sahip olmalarıdır... Bütün bunlarla beraber ve bunları da kapsayarak aşmak üzere, devrimciliğin itibarını ezilen halklar nezdinde yükseltecek şey, onun politik düzlemde ciddi, etkili bir güce ulaşmasıdır. Güç varsa itibar da vardır.

Devrimciliğin itibarını tartışma konusu yapan diğer bir tuhaflık da “halkın, sivillerin zarar gördüğü şiddet eylemlerini benimsemediği, tasvip etmediği,” eleştirisiydi...

Eğer devrimciler politik hattı, strateji ve taktiği halkın eğilimlerine göre belirleyecek olsalardı “öncü”lüğe değil, “artçı”lığa soyunmaları gerekirdi. Maksadım, haşa, halkı küçümsemek değil, ama sözkonusu eleştiri öncü-halk ilişkisini öylesine ters kuruyor ki, bu durumda öncünün misyonu tamamıyla tartışmaya açık hale geliyor. Halkın öncüye bilinç taşıması mı tahayyül ediliyor acaba!

Hiç kuşku yok ki, halkın hangi bölüğünün ne tür eğilimler taşıdığını öncü hesap etmek durumundadır. Ama bunu öncü sadece “dikkate alır”; her konjonktürde halkın eğilimini, nesnelliğini nirengi noktası olarak almaz. Eğer gerçekten böyle düşünmüyor olsaydı, tutarlı olmak adına, değil komünistler ve devrimcilerden, solumsulardan bile hazzetmeyen halka kulak verip işi gücü bırakmak icap ederdi.

Şoven duyguların kışkırtılması

Öteden beri Türkiye’de işçi sınıfının mücadelesinin geriye düşüşünü, devletin emekçileri şovenizmle zehirlemesine bağlayan pozitivist izah çabaları vardı; işçi sınıfının sınıf bilinci edinmesi, suni mevzularla kirletilerek engelleniyordu! İşin acı tarafı, devletin şovenizm malzemesini Kürtler’in varoluş ve siyaset tarzından ürettiği şeklindeki düşünceler hiç eksik olmadı. Neticede sınıf mücadelesinin gölgelenmesinin sorumluluğu Kürt Özgürlük Hareketi’nin sırtına yıkılıyordu. Kürtler böylesi bir mücadele vermese solcuların meşruiyet alanı daralmayacaktı!

Bir vakitler bir milli eğitim bakanına atfedilen, “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” sözü gibi, bizim solcularımız da “Şu Kürtler olmasaydı ne güzel solculuk yapardık” şeklinde hayıflanıyor olmalılar. Dünyada da böyle midir bilmem ama her olumsuz tablonun sebebini kendi aksında gerçekleşen olaylara yüklemenin, Türkiye Solu’nu yiyip bitiren bir alışkanlık halini aldığı o kadar belli ki.

Politik hat, “Halkın şovenist histerileri kaşınmasın” hassasiyeti üzerinden şekillenmeye kalkılırsa, bu, solcuları da şovenizme sürükler. Günün sorumluluk gerektiren duruşundan uzaklaşmış olunur. Halkın hassasiyetine illa önem verilecekse Türk halkına Kürtlerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Yahudilerin Rumların devlet eliyle ne tür zorbalıklara maruz kaldığından, soykırıma uğradıklarından, haklarının gasp edildiğinden hiç bahsetmemek gerekiyor. İyisi mi hep beraber ekonomizmin ve işçiciliğin kanatları altında toplaşalım!

Hiçbir devrimci özne, nesnel zeminin olumsuzluğunu kendi sorumluluğu olarak görmeden etkili bir politik güç olamaz. Politik sahada devrimciler iğneyi de çuvaldızı da kendilerine batırmalıdırlar. Eğer Türkiye coğrafyasında yaşayan halklarımız (özellikle Türk halkı) şovenizmle zehirlenmişse bunun politik sorumluluğu devrimcilere aittir. Faşist sistemin nesnel olarak da devrimci pratiği sergilemek için uygun imkanlar barındırdığı şartlarda bu imkanı kullanmayıp (şu ya da bu nedenle) siyaset dışı kalmışsa suç bizdedir, devrimcilerdedir. Türkiyeli devrimcilerin meşruiyet alanının daralmasının sorumluluğu da, “nesnel” nedeni ne olursa olsun bize aittir. Çünkü, özne iddiası taşıyan her kesim, politik meşruiyet alanını kendisi yaratmakla mükelleftir.

Provokasyon, şuursuzluk ve hesapsızlık

Doğrusu, Bogota pratiğinin öyle iddia edildiği gibi provokasyon olduğuna katılmıyorum. Hele “şuursuzca ve hesapsızca işlendiği” eleştirilerinin de son derece şuursuzca yapıldığı kanaatindeyim. İster beğenilsin ister beğenilmesin, sözkonusu pratik başlı başına bir “ihtar”dır. Bir ihtar, belli bir şuur ve öngörüye dayanarak yapılır. FARC’ın savaşın ısındığı kritik dönemlerde bu tür eylemleri gerçekleştirdiği dikkate alınırsa “şuursuzluk ve hesapsızlık” eleştirilerinin ne denli boş olduğu görülecektir.

Ayrıca bu eylem devlete, savaş için nelerin göze alındığını, nelerin gözden çıkartıldığını göstermek açısından önemli bir mesajdır; ayağını denk alması gerektiğine dair hatırlatmadır. Onlar bu mesajı asla görmezlikten gelemezler ve kendi hamlelerini kurgularken mutlaka hesaba katarlar. Mühim olan da budur! Eğer bugün TC Kürtlere karşı Sri Lanka modelini pratikleştiremiyorsa, Kürtler’in yapabileceklerini hesaba kattığı içindir aynı zamanda.

“Provokasyon” eleştirisine gelecek olursak burada da bir darlıktan ve sığ görüşlülükten bahsedebiliriz. Ezen-ezilen karşıtlığında tarih boyunca hiçbir araç veya yöntem yalnızca bir sınıfa ait olmak üzere kullanılmamıştır. Yani “ey ezen sınıflar! Alın, bu araç ve yöntemler sizindir. Ey ezilenler! İşte bunlar da sizindir. Ama zinhar birbirinizin araç ve yöntemlerinizi kullanmaya kalkmayın!” gibi bir cephane paylaşımı yapılmamıştır. Kim mücadelesi için hangi aracı uygun ve işe yarar bulmuşsa onu kullanmıştır. Bunda bir gariplik de yoktur. Adı üstünde “sınıflar savaşı”dır bu; ve ihtiyaç duyulan araç ve yöntemlerin kullanılmasıyla sürdürülür.

Biliyoruz ki egemenler hegemonya kurmak veya kurulu hegemonyayı yeniden düzenlemek için halk hareketlerini kullanmaya çalışabilirler. (Libya, Mısır, Tunus örneklerinde olduğu gibi). Bu konuyla ilişkili, Bismarck’ın teorileştirdiği bir husus var. Özce, “eğer yakın gelecekte bir halk isyanı öngörülüyorsa, mevcut otoritenin kontrolünde kalması için, onu erken çıkışlara zorlamak gerekir” diyordu.

İşte provokasyonlar da bu işlevi yerine getirir. Solcuların bu terimden hazzetmedikleri ortada. Apolitik anti-militaristlerin silah karşıtlığını çağrıştırıyor. Oysa provokasyon denilen şey sıcak savaşta bir taktik olarak kullanılan “taciz” pratiğinin bir bakıma genel politikadaki ifadesidir aslında.

İster sıcak savaşta olsun, ister mücadelenin diğer alanlarında, karşı karşıya olan güçler inisiyatifin tamamen kendilerinde kalmasını sağlamaya çalışırlar. Taciz atışları da düşman güçlerini kendi inisiyatifleri dışında harekete geçirmeye zorlar (düşmanın bunu “yiyip yemeyeceği” ayrı bir konudur). Buna uygun hazırlıklar yapılmışsa büyük darbeler indirmek olasıdır. Çünkü inisiyatif tacizi yapan tarafa geçmiş olur.

Kısacası, eğer mücadelede sonuç alıcılık gözetiliyorsa “taciz” (provokasyon) dahil hiçbir araç veya yöntem peşinen reddedilemez.

Sonuç notları

FARC’ın sözkonusu eylemine dönük solda yönelen eleştiriler, Kolombiya devletinin “Herkes terör örgütüyle arasına mesafe koysun!” tehditini savurduğu, “Ya bizdensiniz ya düşmandan!” saflaşmasını kurduğu (G. W. Bush’un 11 Eylül sonrası yaptığı açıklamayı hatırlayalım) bir ortamda gerçekleşti. Böyle bir ortamda FARC’ı, “Böyle eylemler yapma!” diye eleştirmenin amaç ve niyetten bağımsız olarak “terör örgütleriyle mesafe koymak” çağrısını yankılamak anlamına gelebileceği görülmelidir.

İşin tuhaf tarafı, El Kaide’nin devrimci pratiği veya Muammer Kaddafi’nin anti-emperyalist direnişi sözkonusu olduğunda uygun tutum alanların, meselenin öznesi FARC olduğunda tutum değişikliğine gitmeleridir.

Türkiye Solu’nun geniş bir bölümü mücadelenin meşruiyet alanını ve özellikle politik şiddet olgusunu evvelden beri sorunlu bir zemin üzerine inşa etmiştir. Meşruiyet anlayışı pratikte, halkın verili durumundaki kabul ölçülerine göre işletilmemişse de, teorik düzlemde “halkın hassasiyetleri”ni dikkate alan görüş sürekli dillendirmiştir.

Politik şiddetin meşruluğu ise, devlet yönetiminin faşizan niteliği gerekçe gösterilerek teorize edilmiştir. Bu sorunlu teori, yasal alanın görece “rahat” istismar edilebildiği koşullarda politik şiddetin ihmal edilebilirliği sonucunu doğurmuştur. Özellikle bir süredir açık alan siyasetine rağbetin artması, politik şiddetin ısrarla geriye çekilmesi gücünü bu sorunlu teoriden almaktadır.

Türkiye’de devrimciler, tarihlerinde doğrudan sivilleri hedef alan bir pratiğe girmemiştir. Ne ki bu hassasiyet ne devrimci hareketin devlet güçlerince defalarca yenilmesine ne de halk nezdindeki meşruiyetinin erimesine engel olabilmiştir. Bunun anlamı, elbette, sivillere yönelik eylemler gerçekleştirildiğinde devrimin kazanılacağı değildir; denmek istenen, olumlu sonuç doğurmayan hassasiyetlerin bağlayıcı hükümler taşımamasıdır.

Devrimci eylemin nesnel anlamda meşru alanının genişlemesi, onun uygulanma sıklığıyla daha fazla ilintilidir. Bundan imtina edildiğinde ise, alan kendiliğinden daralır. “Taktik” anlamda öznenin bilinçli tercihiyle yapılan geri çekilmelerde, alan boşaltmalarda dahi aynı sıkıntı yaşanır. Çünkü geriye çekilindiğinde o alan boş kalmaz. Farklı güçler, dinamikler mutlaka o alanı doldurur.

Devrimci yıkıcılığın ülkemizde geriye çekilişinin küçük burjuva hümanizminin sızmasıyla eş zamanlı gelişmesi tesadüf olmasa gerek. Althusser’in “mit” olarak tanımladığı “insan”a her daim önsel ayrıcalıklar tanındı. “İnsan yaşamının önemli, her şeyin insan için olduğu, insan hayatından daha değerli bir şeyin olmadığı, olamayacağı” şeklinde ortalığı kaplayan vıcık vıcık liberal hümanist duyarlılığın devrimci kozmosu da iğdiş etmediğini kim iddia edebilir? Öyle ki ortalık, “insan”a komünist ülküye bağlı tanımlamalar getirilmesi gerekirken, tam tersine “insan”ı merkeze alan komünizm tariflerinden geçilmez olmuştur.

Sol, şiddet eylemlerinde ezilenlerce yaşanan acıların asıl kaynağı olarak devleti işaret etmekten çekinmemelidir. Bu konuda tereddüte, ürkekliğe gerek yoktur.

Özellikle TDH, bir süreden beri devrimci pratiği öteleyerek reformizmin, demokrasiciliğin, pasifizmin etkisine doğru kürek çekmektedir. Eğer iradi müdahale gerçekleşmezse, öyle görünüyor ki uzun bir süre boyunca legalizmin konforlu kıyılarında karaya oturarak, geçmişin olumlu mirasını ve geleceği tamamen heba edecektir. Bu, “üçüncü dönem”in pratikçiliğidir. En acil görev üçüncü döneme son vermektir.

 

 



* “Türkiye Solu”yla bu yazıda komünisti, devrimcisi, sosyalisti, liberali, ulusalcısıyla bütün sol kesimler kast edilmektedir. Özel hallerde Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) ifadesi kullanılacaktır.

Okunma 9746 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.