Deniz Gezmiş Üzerinden Liberallerle Ulusalcıların Horoz Dövüşü

Yazan

Aylin Nazar

Türkiye’nin çalkantılı sol tarihinin efsaneleşmiş adı Deniz Gezmiş ve yoldaşları idam edilişlerinin 36. yılında kitlesel medyada olağandışı bir yer buldu; bir televizyon dizisinin de bu saygın devrimci isimlerin popülerlik kazanmasında payı olduğu bir gerçek ama asıl önemlisi Deniz Gezmiş'in ulusalcılarla liberaller arasındaki ideolojik hesaplaşmanın platformuna dönüştürülmüş olması. Gezmiş’in devrimci solun elinden neredeyse alınarak devletçi-Kemalist cephe tarafından sıkı sıkıya sahiplenilmesine karşılık küresel hegemonik kapitalizmin temsilcisi/kayırıcısı arabesk liberal kesim tarafından da tartışma konusu yapılması, devrimci solun sesinin artık çok cılız çıkmasından kaynaklanıyor olabilir.

Ulusalcı cephenin Deniz Gezmiş’e yönelik sempatisi en son Taraf gazetesinde çıkan tartışmalı bir yazının eksenine oturdu.

Liberal iddiasıyla gündeme gelen ama liberalmiş gibi yapmaktan öteye geçemeyince iyice kan kaybeden Radikal gazetesinin boşluğunu dolduran saf kan liberal Taraf’ta 17 Mayıs'ta yayımlanan Rasim Ozan Kütahyalı imzalı yazıda, özetle Deniz Gezmiş’in ideolojisinin günümüz milliyetçiliğinin damarı olduğu ileri sürülürken, ulusalcılara karşı tavır alan “özgürlükçü sol” kesimin de Deniz Gezmiş'e sahip çıkmasının yanlış olduğu, bu kesimin reddi miras yolunu seçmesinin gerektiği görüşü savunuluyor.

Taraf gazetesine sol kesimden eleştirel cevabın ise, Atılım’dan geldiği görülüyor. Atılım’da “Denizlerin yolu devrime götürür" başlıklı Alp Altınörs tarafından kaleme alınan yazıda, darağacında Türk-Kürt halklarının kardeşliğini savunan Deniz’in Kızıl Elmacı milliyetçilerle bir tutulmasının abesle iştigal olduğu vurgulanarak, Filistin halkının yanında savaşan, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının milliyetçi değil enternasyonalist olduğu belirtiliyor. Yazıda Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan'la birlikte anılan İbrahim Kaypakkaya’nın ise, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’a göre daha ileri bir politik-ideolojik cüretle Kürt ulusal sorununu gündeme getirip Kemalizmden kopuşu sağladığının da altı çiziliyor.

Atılım liberallerin Deniz Gezmiş'i dillerine dolamalarına tavır koyarken, geçen yıl Temmuz ayında Köz'de çıkan bir yazıda da, ulusalcıların Deniz Gezmiş'i sahiplenmelerine tepki görüyoruz. Köz’deki yazıda özetle, Gezmiş’in devrimcilikle yeni tanıştığı dönemlerde Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk gibi Kemalistlerin çıkardığı Yön dergisinden esinlenmesinin kişisel değil o kuşağa özgü bir durum olduğu, devrimci ve sosyalistlerin o yoldan geçerek kavgaya dahil oldukları belirtilerek, ancak daha sonra Gezmiş ve arkadaşlarının aşamalı olarak farklı bir yola kaydıkları dolayısıyla bugünkü milliyetçi çevrelerin Deniz Gezmiş ve yoldaşlarına sahip çıkmaya haklarının olmadığı kaydediliyor. Köz’e göre, Deniz Gezmişler bu çevre tarafından kötü devletlünün idam ettiği iyi Kemalistler olarak lanse edilmeye çalışılıyor.

Deniz Gezmiş’e yönelik Taraf'ta çıkan yazıya sadece devrimci sol basından değil kitlesel medyanın ulusalcı kanadından da sert tepkiler gelmesi dikkat çekici. Bunlar arasında belki de en şiddetlisi Vatan gazetesinde Reha Muhtar'ın Taraf‘takileri "geri zekalı, cahil ve ahlaksız zibidiler" olarak tanımlaması. Muhtar'ın bu sert çıkışının arka planında kuşkusuz sola sahip çıkma kaygısından çok ulusalcı ideolojisinden kaynaklanan liberallere yönelik nefreti bulunuyor.

“Anti-emperyalizm” Marksistlerin tartışmasız izlemesi gereken bir tutum; nitekim Venezüella’da sosyalist lider Chavez’in petrol ve doğalgaz zenginliğini Batılı şirketlere sunmak yerine bu kaynakları millileştirmesi anti-emperyalist bir tavır; sosyalist bir düzende anti-emperyalizm, kaynakların yabancılar ve onların yerli işbirlikçileri sermayedarlara peşkeş çekilmemesi, ülke gelirinin halkın yararına kullanılması anlamına geliyor. Bu bağlamda, Chavez, halkının refahı için emperyallere kafa tutan, ülkesini ABD/Batılı güçlerin çıkarlarından bağımsız kılan yurtsever bir lider.

Öte yandan, Rusya’nın güçlü lideri Putin’in SSCB’nin dağılmasının ardından küresel siyasi ve ekonomik arenada zavallı bir konuma düşen ülkesini derleyip toparlayıp devlet kapitalizmini inşa etmesi, Batı’nın pençesinden çekip alması da, ulusalcılık olarak tanımlanabilir. Ancak tabii ki, "bükemediğin eli öpeceksin" misali Batılı ülkelere Rusya'nın varlığını kabul ettiren Putin'in bu çabaları ülkesinin dünyadaki konumunu güçlendirmeyi amaçlıyor. Kısacası, sosyalist bir liderin anti-emperyalist duruşuyla, Rusya’nın yeni çarı unvanı yakıştırılan Putin’in Batı’ya kafa tutan politikasını birbirinden ayırmak ve her birini kendi koşulları çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor.

Aynı şekilde, ABD ve Batı'nın “sözle mi yoksa kötekle mi yola getirsek” hesaplarını yaptığı İran İslam Cumhuriyeti Ortadoğu coğrafyasında anti-emperyalist tek devlet. Venezüella ve İran farklı politik temellere dayansa da, her iki yönetim Batı’nın hegemonik dayatmalarına karşıdır ve iki ülke arasında siyasi arenadaki işbirliği de bu ortak tutumdan kaynaklanmaktadır; bu arada, Batı kampına karşı elini güçlendirmeye çalışan Rusya da İran’la dayanışma içindedir ve Venezüella’ya silah satışı da bu politikasıyla açıklanabilir.

Türkiye’ye dönüp baktığımızda ise, son yıllarda gözlenen ulusalcı-liberal yarılmada ulusalcı kanadın özellikle Irak'taki statükonun ABD ve işbirlikçileri tarafından bozulmasının ardından anti-Amerikancı, anti-Batıcı tavırlarını keskinleştirdiği gözleniyor. Ancak bu kesimin “anti-emperyalist” tavrının nedeni Batı'nın dünya üzerindeki sömürgeci ideolojisini reddetmesi değil Kürt faktörünün yarattığı sıkıntıdır.

ABD'nin dünya haritasını yeniden şekillendirmeye soyunduğu çağımızda, Balkanlar’dan Ortadoğu ve Asya’ya kadar uzanan geniş coğrafyayı kapsayan senaryosunda Kürtlere de rol vermesi ve “Irak’ın kuzeyi”nde, adı resmen konulmamış olsa da bir Kürt devleti kurma planı, şimdiye kadar ABD’nin sözünden çıkmayan Türkiye'nin Kemalist devlet yapısını ciddi bir biçimde rahatsız ediyor. Bu koşullarda da, bu kesimin tavrını anti-emperyalist değil anti-Kürtçü olarak nitelemek gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti açısından, şimdiye kadar hep ileri karakolu olduğu ABD’nin Kürtlerle ilgili planları oyunbozanlıktır ve baş ağrıtmaktadır. Batı’yla her zaman uyum sağlamış olan Türk Kemalist ideolojinin son yıllardaki yüzeysel emperyalizm karşıtı söylemi işte bu Kürt faktöründen kaynaklanan rahatsızlığa dayanıyor. Azınlıklara ve etnik kesime daha fazla haklar tanınmasını isteyen AB'ye yönelik öfkenin, “bağımsızlık” vurgusunun altında yatan faktör de, AB’nin sömürgeci, küresel kapitalizmle örtüşen yapısına tepki değil bu parçalanma kaygısıdır. Ancak bu sürtüşmede ironik olan şu ki, ABD ve AB’ye tavır alan ulusalcı kesim de aslında Batı’yla işbirliğine son derece heveslidir yalnızca bu işbirliğinde kendisinden başka yeni yerel aktörlerin devreye girecek olmasından haz etmemektedir.

Bu tablodan yola çıkıp Taraf”ın Deniz Gezmiş’in ideolojisine yönelik saldırısına baktığımızda, her şeyden önce arabesk liberallerin, sosyalizme olan inancı adına idam sehpasında da onurlu bir tavır sergilemiş devrimciler üzerinden hesaplaşmaya girişmesi bu devrimcilerin yolunda olan ya da onlara saygısı olan herkesi rahatsız edecek bir yaklaşımdır.

Ancak öte yandan, ideolojik olarak bakıldığında da, liberallerin kendi cephelerinde tutarlı bir davranış sergiledikleri görülüyor. ABD ve AB’nin eteklerine yapışan Taraf ve şürekası kuşkusuz Batı'nın çıkarlarıyla çelişen anti emperyalist tavrı reddedecektir. Batı'nın gözlükleriyle dünyaya bakan doğuştan liberal ve eski(miş) solcu-yeni liberal kesim ideolojisi gereği doğru yerde durmaktadır.

Öte yandan, Atılım’ın Taraf’a yanıtında ve daha önce Köz’ün, ulusalcıların Deniz Gezmiş’i sahiplenmesine yönelik tepkisi çerçevesinde bazı hususlara daha nesnel bakmakta yarar var.

Türkiye solunun tarihinde Kemalist Aydınlanmacı ideolojiden etkilenme olmuştur. Nitekim iki yazıda da, Deniz Gezmiş bağlamında bu husus inkâr edilmese de, sanki biraz üstü kapalı bir biçimde geçiştirilmektedir. Bu bağlamda, Kemalist ideolojiden kopuşu baştan beri çok net bir biçimde gerçekleştiren ve Kürtlerin ulusal davalarını açıkça sahiplenen devrimci İbrahim Kaypakkaya'dır; Kaypakkaya dışında o dönem solcularının Kürt sorununa daha utangaç bir biçimde yaklaştıkları görülür. Türkiyeli Marksistlerin de bu ayrımı çıplak bir biçimde telaffuz etmelerinde yarar var. Liberallerin Deniz Gezmiş eleştirisine karşı çıkan Marksistlerin, Kaypakkaya ile Gezmişler arasındaki gözden kaçırılamaz açıyı kapatmaya dönük bir tutum almaları bizatihi Marksizmin gerekleri bakımından uygun değildir.

Günümüzde başta “Cumhuriyet” gazetesi olmak üzere ulusalcı yazarların 60'lı ve 70'li yılların anti-emperyalist sol söylemini sürekli gündeme getirmelerinin altında yatan neden günümüz koşullarındaki Kemalist kaygılardır. Ulusalcıların Deniz Gezmiş’i sıkı sıkı sahiplenmesi onun çizgisini kendi çizgilerine kolayca adapte edebilmelerinden kaynaklanmaktadır.

Nitekim orta sınıf, şehirli bir aileden gelen Deniz Gezmiş’e karşılık yoksul bir Alevi köylüsü olan İbrahim Kaypakkaya’nın kitlesel medyada iki kesim (ulusalcı ve liberal) tarafından da görmezden gelinmesinde hem sınıfsal aidiyeti, hem de Kürt sorununu ele alış tarzının ve hedefe giden yolda barışçı söylemi kesinkes reddeden tavrının rol oynamadığı söylenebilir mi?

Sonuç olarak, Taraf türünden sabun köpüğü liberalleri yarın herkes unutacaktır ama kitleleri etkilemiş olan bu yiğit insanlar düşmanları tarafından bile sevgiyle olmasa da saygıyla hatırlanacaktır.

Yine de, devrimci yoldaşların hatıralarından bağımsız olarak ve bu kişileri tartışma malzemesi yapmadan “bağımsızlık”, “anti-emperyalizm”, “vatanseverlik” gibi kavramlar bir kez daha mercek altına alınabilir. “Anti-emperyalizm” tüm ezilenler ancak Marksist bir tavırla sahiplenildiği zaman anlam kazanır.

Okunma 10898 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.