Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Türkiye’nin Devrime Gebe Olduğu İspatlandı!

Yazan

Bayram Dalyan

Ankara Haklar Derneği Üyesi

Öncelikle bu direniş ve ayaklanmada “gerekirse bu uğurda can vereceğiz” diyerek direnen ve şehit düşen Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş ve tüm şehitleri saygıyla anarak, faşist AKP’nin polisi tarafından kolu bacağı kırılan, gözü çıkarılan, yaralanan, gazlanan, coplanan… ama sonuna kadar direnen insanları ve mücadeleye herhangi bir şekilde katılan, destek veren halkımızı selamlamak istiyorum.

Direnişi ve halk ayaklanmasını kendi açımdan tanımlamam gerekirse; bunu, AKP’nin 10-11 yıllık iktidarı boyunca faşizmin en göz boyayıcı makyaj malzemesi olan seçimlerden ve referandumlardan aldığı sonuçlardan besleyerek büyüttüğü işbirlikçi burjuvaziden ve emperyalizmden aldığı destek sonucu kendine duyduğu aşırı özgüvenle, halka, kendi gerici faşist politikalarını dayatmasının, halkı hiçe saymasının, aşağılamasının, hor görmesinin ve kendine göre şekillendirmeye çalışmasına karşı, “bu halktan adam olmaz” denilerek yıllarca küçük burjuva aydınları tarafından küçük görülen halkın verdiği bir cevap olarak nitelendirebilirim.

Peki, ya Gezi Parkı’ndaki “iki ağaç” için başlatılan direniş ile alevlenen bu halk ayaklanmasını nasıl değerlendirmek gerek?

Aslında bu sorunun cevabıyla birlikte geleceğe dair “şimdi ne yapmalı?” sorusunun cevabını aramalıyız devrimciler olarak. Şimdiye yani geleceğe dair önerilere geçmeden önce, gelenek olduğu üzere bu ayaklanma sürecinin küçük bir muhasebesini yapmak gerekir. Çünkü Sol'un kronik hastalıklarından biri geçmiş hatalarını çabuk unutması, özeleştiriyi aynaya bakarak “kendi kendine güzellemeler yapmak” olarak algılaması ve ona göre pratik sergilemesidir. Ancak yine de şunu belirtmek gerekir ki değerlendirmelerim bu ayaklanma süresince bulunduğum Ankara cephesindeki gözlemlerim temelinde olacaktır.

Evet, İstanbul’dan sonra devletin bürokratik merkezi olması sebebiyle çatışmaların en yoğun ve şiddetli geçtiği cephe, Ankara cephesiydi. Bu, su götürmez bir gerçekliktir. Kitlesellik açısından da öyleydi keza. Kitlenin niteliğiydi, atılan sloganların içeriğiydi, eylem tarzıydı, küfürlü protestoların yoğunluğuydu… Bunları tartışmaya gerek görmüyorum. Bunlar, devrimcilerin bu kitleyi örgütleyerek şekillendirmesi, değiştirmesi gereken hususlardı ve ayaklanma sırasında yapılacak tek şey halkın öfkesini sürekli kılmak, düzene karşı yönlendirmek ve ayaklanmayı yaymaktı.

Peki, ya ilk günler için değerlendirdiğimizde öyle oldu mu?

Birincisi; bu, kendiliğinden başlayan ve devrimcilerden çok, örgütsüz insanların ön planda olduğu ve tamamen birikmiş bir öfkenin döküldüğü bir ayaklanmaydı. Bu yönüyle genel olarak “Sol”, örgütleyici değil, destekleyici konumundaydı. Bu birinci eksiklikti ki, bu Sol’un halka şimdiye kadar nasıl baktığının ve halka duyduğu güvenin en somut yansıtıcısıydı. Halka giderek, örgütleyerek öfkeyi açıya çıkarmak, yönlendirmek yerine sürekli halkın ayaklanmasını beklemek ve bunun üzerinden örgütlenmek, bunu da belli bölgelerde, belli mahallerde yapmak… Kaldı ki halk ayaklandığında da mahallelerde akşam halkın meydanlarda toplanmasını beklemek dışında özel bir çaba sarf edilmediğine tanık oldum. Ayaklanmanın kendiliğinden niteliğine teslim olunmuştu. Sol kitleyi değil, kitle Sol’u sürükledi bir nevi.

İkincisi; Sol’un sürekli ve yoğun bir reklam yarışı içine girmesi… Elbette örgütlerin ajitasyon-propaganda yapması gerekir. Bu reklam yarışını normal miting ve eylemlerde fazlasıyla görüyoruz zaten. Ancak, alanlar zapt edilirken, çatışmaların en ateşli olduğu zamanlarda dahi gördük. Bu durum, Sol’un reklam telaşesi içine girmesi, iktidarın mı yoksa reklamın mı daha çok hedeflendiğinin göstergesidir.

Üçüncüsü; Sol’un abartıcılığı… ki, bunu Tekel Direnişi sürecinden de net olarak hatırlayabiliriz. O dönemde “işçi sınıfı ayaklandı”, “devim oldu” havasına giren sol, bu sefer de “halkçı” bir “devrim” havasına girdi. Öyle ki, “Geçici Devrim Hükümeti kurulsun” şeklinde abartılı bildirilere bile rastlanıldı. Sol’un bence artık Sovyet Devrimi’ni anlatan Rus klasiklerinin sadece devrimin gerçekleştiği son kısımlarını değil, devrimden önceki havayı ve mücadelenin niteliğini ve muhtevasını anlatan kısımlarını da okuması, okutması gerek. Yoksa “Tekel Direnişi”nde olduğu gibi çok hayal kırıkları yaşanır, nice insanlar yılgınlaşır, mücadeleyi terk eder, halka düşmanlaşır. Evet, bir çiçek baharın habercisi olabilir, ama bahar geldiği anlamına gelmez. Ve Sol, baharın gelmesini, gökten zembille inmesini beklememeli. Mücadele etmeyi, emek sarf etmeyi, bedel ödeyebilmeyi-ödetebilmeyi de öğrenmelidir. Bu ayaklanmada da görülebileceği gibi halktan bir şeyler öğrenilebileceğini de kavramalıdır ayrıca. Yoksa bu halkın bir daha ayaklanmasını beklemekten, ayaklanmayınca da “bu halktan adam olmaz” demekten başka bir şey yapılmaz.

Son bir ayrıntı olarak; KESK, DİSK ve diğer meslek örgütlerinin “dostlar alışverişte görsün”cü tavırlarına ve kendilerini, asıl muhataplarından daha fazla endeksledikleri “barış süreci”nin sekteye uğratılmaması için bu ayaklanmada halkın öfkesini sahte “grev” kararları ve pratikleriyle yatıştırmaya çalışmalarına, yani bir nevi “eylem kırıcılığı” rolü oynadıklarına değineceğim. Bu ayrı ve daha geniş bir yazı konusudur ama bu örgütlerin devrimcilerden, devrimci politika ve pratikten, sınıftan, halktan ve kendi kitlesinden ne kadar uzaklaştıkları bu ayaklanma süresince açıkça ortaya çıkmıştır.

Şimdi gelelim bundan sonrasına…

Hiç kuşkusuz bu ayaklanma “Sol” için, devrimciler için amiyane tabirle “40 yıl uğraşılsa” bulunmayacak bir fırsat(tı). Türkiye’nin yakın tarihi incelendiğinde, “hükümet nezdinde” devlete yönelmiş en büyük halk hareketiydi diyebiliriz. İktidar devrilmese de muktedirlerin halktan korkularının daha da derinleşmesi açısından oldukça önemli bir ayaklanma ve direnişti.

Sol’a düşen, halkta oluşan bu öfkeyi daha iyi ve disiplinli bir şekilde örgütleyerek sonuna kadar götürebilmektir. Yani düzene karşı yönelebilmektir. Devrimcilerin görevi halka öncülük etmek ve yönlendirmektir. Bu yönüyle insanları anti-emperyalist, anti-faşist çizgiye çekerek doğru sloganlarla, doğru eylem tarzlarına sevk etmeliyiz. Aksi takdirde devrimcilerin bıraktığı boşlukta yozlaşmanın, faşizmin ya da gericiliğin kök saldığı ve gerçekleştiği, ülkemizde yaşanmış ve yaşanmakta olan sayısız örnekle ispatlanmıştır.

İkinci olarak; yeni eylem tarzları ve insanları örgütlemek için yeni örgütleme metotları, yolları geliştirebilmeliyiz. Bu anlamda internet örneği halkın öfkesinin nasıl şekillendirilebildiği ve yönlendirilebildiğine dair bir mecra olarak bu ayaklanmada somut olarak karşımıza çıkmıştır veya mizahın ne derece önemli bir silah olduğunu ve ikiyüzlü, eli kanlı bir diktatörün maskesini nasıl aşağı indirip yalan söylemeye ve saldırganlaşmaya ittiğini açıkça gördük.

Ancak bunların egemenler tarafından yönlendirmeye açık, gerektiğinde tamamen kesilmesinin mümkün olduğu gerçeğini de akıldan çıkartmamak gerekir. O yönüyle abartmamak ve onlarca farklı yaratıcı teşhir ve örgütleme yöntemi bulmak gerektiği açıktır ki, ayaklanma sırasında böyle onlarcası halkın yaratıcı zekası sayesinde ortaya konulmuştur.

Mizahın ise dengeli kullanılması gereken bir araç olduğu gerçektir. Devrimcilerin amacı, halkı ideolojik olarak eğitmektir. Bir yerden sonra mizah özellikle pohpohlanmış, çoğu yerde ayaklanmanın radikalliğini sulandıran bir fonksiyon görmeye başlamıştır. Burjuva medya özellikle ayaklanmayı önleyemediği, görmezden gelemediği noktada bu mizahi özelliği daha fazla öne çıkararak, magazinleştirerek, ayaklanmanın ciddiyetini sulandırma yoluna gitmiştir. Bu nedenle mizah da, diğer araçlar da iktidar perspektifiyle ele alınması gereken araçlardır.

Üçüncü olarak; bu ayaklanma, Sol’un, devrimcilerin meşruluğunu daha aleni bir şekilde ortaya koymuştur. İnsanlar yıllarca niçin, ne pahasına, nasıl bedeller ödediğimizi yaşayarak görmüş oldular. Bu, yeni örgütlenme alanlarının doğmasına kapı açtı. Bir avuç işbirlikçi dışında herkesin örgütlenebileceğini bize tekrar öğretmiş oldu. Milyonları bu şekilde örgütleyebiliriz ancak… Yeni alanlar yaratarak, yeni alanlara kayarak…

Dördüncüsü; iktidarını korumak için halka karşı faşizmin ne kadar pervasızlaşabileceği ve bunun karşısında “devrimci şiddet”in ne kadar meşru olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü polisiyle, medyasıyla, yargısıyla, askeriyle, meclisiyle, bürokrasisiyle, burjuvazisiyle faşizmin nasıl bir yapı olduğunu gördü insanlar. Ve bunlarla mücadelenin de “demokrasicilik” oynayarak, her gün daraltılan mücadele alanlarının yeterli olamayacağı, bu alanları genişletmenin yegane yolunun daha devrimci bir mücadele tarzı ve bunun en üst ve meşru yolunun da silahlı mücadele olduğu gerçeği halkın bilincine kazındı. Hele ki “barış süreci” ile ezilenlerin/halkların silahlı mücadelesinin meşruiyetinin “terör”, “şiddet” yaygaralarıyla tartışılmaya çalışıldığı böyle bir zamanda bütün bu teorilerin halka karşı faşizmin-burjuvazinin değirmenine su taşımaktan öte bir amacı olmadığı gerçeği daha net bir şekilde karşımıza çıkmıştır.

Bu ayaklanma bize şunu açıkça göstermiştir; bu halk istediğinde ve damarına basıldığında kendisine “adam olmaz” diyenlerden daha adam olabileceğini göstermiştir, yaratıcılığı, zekası, coşkusu ve öfkesiyle “Sol”a öğretmenlik yapmıştır. Ve yeri geldiğinde Türk-Kürt-Arap-Laz-Çerkez… Alevi-Sünni, dindar-laik… bir bütün olarak hareket edebileceğini, bunu ne faşizmin engelleyebileceğini, ne de farklılıkların bunun önünde engel olabileceğini, alanlardaki coşkusu, heyecanı ve öfkesiyle açıkça göstermiştir ve Türkiye’nin devrime gebe olduğu tezini de tekrar ispatlamıştır.

Son olarak şunları söyleyebilirim. Böylesine büyük bir halk hareketinde bulunmak ve faşizmin mahkemelerinde bunun için yargılanmak her devrimci gibi benim için de onurdur. Ve hapis yatmak, “gerekirse bu uğurda canımızı vereceğiz” diyerek şehit düşenlerin yanında, sözü edilecek bir bedel değildir.

Okunma 8110 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.