Gezi’nin Birleştirdikleri

Yazan

Evin Karakeçili

Daha önce devletin diğer yüzüyle tanışmamış, nasıl bir şiddet uyguladığını görüp duymamış olan, çoğu daha önce hiçbir eyleme katılmamış, 1980 sonrası apolitik denen kuşak heyecan ve cesaretle bir gecede aktivist olup Türkiye’nin yıllardır görmediği bir kalabalık deniz gözlükleriyle, maskeleriyle, biber gazına karşı hazırlanan solüsyonlarıyla hiçbir parti veya örgütün bayrağı altında olmadan sokaklara meydanlara döküldü.

Türkiye tarihinde uzun zamandan sonra meydanlar halka açıldı. Yıllardır sessizce yaşayan insanlar Gezi’deki gençlere uygulanan aşırı şiddete sessiz kalamamıştı. Herkesin de söylediği gibi, bundaki en büyük etken oradaki gençlerin barışçıl bir direniş içinde olmasıydı. Gezi hareketini güçlendiren, örgütsüzlerin sokağa çıkmasıydı ve daha çok konuşulacak, önümüzdeki yıllarda tez konuları olarak seçilecek Gezi hareketi Türkiye tarihinde yerini aldı.

Türkiye’de çevre sorunlarına karşı ilk defa 29 Mayıs’ta ses çıkarmadı insanlar. Bergamalı, Bursalı, Karadenizli köylülerin sesi vardı… Anadolu’nun her bir köşesinden kervanlarla “Anadolu’yu vermeyeceğiz” diyerek yola çıkan insanlar vardı. Köylüler, “Anadolu kervanı” ya da diğer ekolojik hareketler seslerini tam duyuramadan unutulup gitti.

Medya ilk defa 29 Mayıs’ta sessiz kalmadı. Aynı medya Türkiye’nin farklı köşelerinde yaşanan sayısız olaya da sayısız kez sessiz kalmıştı. Sosyal medyadan anında yayılan bilgilere rağmen sessizliğiyle şiddete ortak olan medya, Gezi direnişini daha da güçlendirip çok geniş kesimlerden ve birbirinden farklı, birbirine zıt nedenlerle meydanları dolduran insanların farkındalığının artmasına yol açtı. İnsanlar sorgulamayı öğrendi. Kamusal alanın da keşfiyle hep beraber bir öğrenme sürecine girildi.

Polis şiddeti ilk defa 29 Mayıs’ta Gezi Parkında bir anda ortaya çıkmadı. Kürtçe şarkı söylediği için Emrah Gezer’in, dur ihtarına uymadığı için Baran Tursun’un hayatını alan da aynı polisin kurşunuydu. Onların ailelerinin çığlıkları duyulmazken bu sefer insanlar Ethem’in, Abdullah’ın, Mehmet’in, Ali İsmail’in çığlığı olmuş, acılarına ortak olup ailelerine kulak vermişti. Çünkü meydanlarda bulunanlar onların yanındaydı, meydanlardaki yığınlarla omuz omuzayken kaybetmişlerdi hayatlarını. Gençler artık empati yapabiliyor, bu şiddetin herkesin başına gelebileceğini anlıyorlardı. Çok fazla insan sokaktaydı, medyanın sessizliğine rağmen çok fazla şahit vardı. Komşular, anne-babalar ve en önde çocuklar sokaklardaydı. Hiçbir ideolojinin adı altında yürümek istemeyen gençler…

Çoğu ilk başta sokağa ne için çıktığını bile bilmiyordu. Kimi alkol düzenlemesine karşı sokağa çıkmış, özgürce içkisini içmek istediğini belli ederek sokaklarda birasını içiyordu. Kimi sırf meraktan çıkmış, neler oluyor diye bakarken bazıları özgürlük için, demokrasi için bağırıyordu. Kimi araçsız caddelerin, meydanların keyfini doyasıya çıkarmak için oradaydı. Ancak herkesin ortak olduğu bir nokta vardı ki o da polis şiddeti ve yanlı yayın yapan medyaydı. Sokağın tadını alıp eve döndüklerinde karşılaştıkları medyanın sessizliği insanları bir kez daha uyandırdı.

Tüm ülkeye yayılan Gezi hareketiyle meydanları dolduran, o ana kadar “öteki”nin hikayesini bilmeyen, duymayan insanlar, medyanın da sessizliğiyle ötekileştirilmişti. Tabii herkes değil ama insanların çoğu, yıllar boyu ötekileştirilenlerin farkına vardı. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de kentlerin merkezindeki meydanları dolduran kalabalıklara uygulanan şiddet bile gösterilmeyince, insanlar medya aracılığıyla edinilen bilgilerin doğruluğunu, “artık basın biziz” diyerek sorgulamaya başladı ve yıllarca öteki olanın farkına vardı. Seks işçileriyle, translarla, eşcinsellerle ve bir bayrak altında toplanmamış azınlıklarla korkmadan, utanmadan yürüyerek “hep beraber öteki olma”nın mutluluğu yaşandı...

Şehirlerinde, mahallelerinde gözlerinin önünde meydana gelen şiddet örneklerine ilişkin iktidar yetkililerinin yaptığı açıklamalar, kendinden başkasını düşünmediği kabul edilmiş insanların başkalarını düşünmesini, anlamasını sağladı. “Benim başıma bu geldiyse, başkalarının başına kim bilir neler gelmiştir” dendi. “Doğu şehirlerinde Gezi’ye neden destek yok?” diye soranların yanında, “Biz yıllarca Kürt sorununu bu medyadan dinlemişiz demek!” diyerek özür dileyenler vardı.

Lice’de öldürülen Medeni Yıldırım için, “Orada olay başka” diyenlerin yanında, Lice diye bir yerin varlığından ilk defa haberdar olup “Her yer Lice, her yer direniş” diyenlerin birçoğunun yüreğinde, Ceylan Önkol’dan haberdar olmamanın utancı da vardı.

Gündüz sosyal paylaşım sitelerinden, “ ‘Birilerinin askeriyiz’ dediğinizde darbenin, işkencenin hâlâ belleklerde olduğu bir neslin, savaş karşıtlarının ve vicdani retçilerin kanı donuyor” iletisini paylaşıp, sokağa çıktığında “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” derken kimi neden rahatsız edebileceğini anlamayanların yanında, arkadaşının neden rahatsız olduğunu düşünüp onu rahatsız etmemek adına hemen yanı başında duran, kimsenin askeri olmayan yeryüzü çocuklarına kulak verenler de vardı. AKP’ye karşı bir hareket oluşturmak isteyenlerin yanında, demokrasi sorununun sadece bu hükümetle ilgili olmadığını söyleyenler de vardı. Polisin attığı biber gazı fişeklerini çıplak elleriyle uzaklaştıranların yanında, davullarla halay çekenler vardı. Ve hayatını kaybedenler, yaralılar, gözaltılar…

Ulusalcıların ya da ülkeyi bölmek isteyenlerin oyunu olduğunu düşünüp meydanlara çıkmayanların yanında, kendilerine pay biçmek isteyen partiler, ideolojiler de oradaydı.

Ama çoğu genç, hayatlarına karışılmasına izin vermeden, hiçbir ideolojiye bağlı olmadan özgürce, barış içinde, birbirine saygı duyarak tekrar kardeş olarak yaşamak istediklerini net bir şekilde belli etti. Bu sağduyuyu, dayanışmayı bir kez yaşadılar ve bunun unutulması kolay olmayacak.

Ve işi mizah yapmak olanları bile şaşırtacak bir yaratıcılıkla müthiş bir mizah ortaya çıktı Türkiye’de. Biber gazlarına, tomalara karşı direnirken insanlar bir yandan da üretiyordu. Mizah, aracı oldu her şeyi anlatmaya... Göz göre göre söylenen yalan, gençlerin mantığına hiç mi hiç uymayan, mantıksız gelen açıklamalar, konuşamayan bakanlar ve başkanlar, açılıp kapanan park, iktidarın son akıl kırıntılarını kaybedişi hep Gezi’nin mizahı oldu. Kim olduğu anlaşılamayan gençlerin mizahıyla da baş etmek zordu.

Yaşanılan şiddet, edinilen deneyimler, duyulan açıklamalar mizahla anında duvarlardaki yerini aldı. Mizahın ne kadar güçlü bir silah olduğu öğreniliyordu. Alışagelinmiş sloganlar yoktu artık. Kim neden rahatsızsa, kim neyi istiyorsa esprili, yaratıcı bir dille insanları güldüren ve birbirine yakınlaştıran yeni sloganlar olarak çıkıyordu ortaya.

İktidarın ilk başlarda Gezi’yi anlayamamasının, faiz lobilerinden, dış mihraklardan bahsetmesinin nedeni buydu belki de. İktidar, uykusundan uyanan bu genç kuşağın kim olduğunu kavrayamadı.

Sokak ve alanlardan forumlara evrilen direnişle birlikte öğrenme ve davranma süreci sürüyor. Daha önce birbirinin farkında bile olmayan komşular, bambaşka kültürel, ideolojik ve politik kesimlerden gelenler birbirlerini dinliyor forumlarda. Tartışmaların yanında yapılan film gösterimleriyle, “güneşin sofrası”nda yapılan kahvaltılarla mahalleler renklendi. Gençler sayesinde şehirlerimiz mizahla doldu, yüzler aydınlandı, umutsuzlar umutlandı. Taksim Meydanında piyano resitali dinleme şansını tattı insanlar…

Direniş bitti derken, her an ortaya çıkan değişik eylemlerle ve fikirlerle, İstiklal Caddesini boydan boya dolduran “yeryüzü sofraları”yla, herkese ve her farka saygı duymayı öğrenen ve öğreten gençler ezberleri tekrar tekrar bozdu.

Kendisinden başkasını düşünüp sokağa çıkanlar yanında, birbiri ardına çelişik ve komik açıklamalarıyla, polisleriyle, kin ve nefret güden hukuksuzluklarıyla ve daha niceleri sayesinde insanları birleştirenlere teşekkürler…

Okunma 6876 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.