Teori ve Politika'nın 75. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Durmak Zamanı Değil

Yazan

I. Türkeli

Temel demokratik haklarımızın olmadığı, yöneticilerin demokrasi kavramından habersiz olduğu ya da habersiz olmayı gönül rahatlığı ile tercih ettiği bir ülkede yaşıyoruz. Can güvenliğimiz yok ama buna alıştık. Güçsüz olana şiddet ve bu şiddeti uygulayanların cezasız kalmasına alıştık. Aile içinde kol kırılır yen içinde kalır söylemi ile başlayan, toplumsal haksızlıklara sessiz kalma ile devam eden geleneksel davranış modeline alıştık. Hep bir kurtarıcı bir ata peşindeyiz. Hatta bunu bazı kesimlerin uyuşturucu-keyif verici maddesi haline dönüştürmeyi de başardık. Zarar görmeyeceğimiz konforlu düşünsel kalelerimiz içine hapis kalmayı tercih ettik. “Gençlerin durumu vahim, çok apolitikler, bu ülkede bir şey değişmez, kapitalizm artık modern dünyanın gerçeğidir” tarzı düşünsel savlarımız ile eylemsiz kalarak kendimizi güvenli duvarlarımız arasında koruyorduk ki Gezi Parkı hepimize farklı bir soluk, bakış açısı, inanç ve umut getirdi.

Gezi Parkı eylemleri, küçük bir çevre protestosu gibi görünen doğulu bir yapının, batılı bir hareket ile vücut bulması ile başladı. Batılı idi çünkü şehir, çevre, duyarlılık başlıklarını taşıyordu. Doğulu idi çünkü planlardan ziyade hissedilenler yüzünden başladı. Bu hisler neler idi? “Bana karışma artık! Bana doğrularını dayatma artık! Özgür bir birey olmama izin ver artık”.

Eskiden beri kısıtlanma ve adalete kavuşamama hep yaşamımızın bir parçası idi; buna rağmen ufak özgürlükler ile nefes alabiliyorduk. Öyle çok büyük isteklerimiz yoktu. Kendi bedenimiz üzerinde hak sahibi olmak, kendi malımız üzerinde hak sahibi olmak, çoğunluk içinde kayıp olmamak, rahatsız olduğumuzu ifade ettiğimiz zaman baskı görmemek istiyorduk. Bu taleplerimiz karşısında ise ileri demokrasi vaadi ve ezilenlerin yanında durma sözü ile yola başlayıp, her adımında insanları demokrasi ve özgürlüklerden uzaklaştıran, kendi ideolojileri doğrultusunda şekillendirmeye çalışan, kendi sesi hariç başka hiçbir sesin çıkmasına izin vermeyen, arkasına aldığı dünya güçleri ile paslaşarak kimi zaman kabadayıyı, kimi zaman mağduru oynayan, dünya teknoloji devrimi yaşarken dünyayı nerede ise soğuk savaş dönemi zihniyeti ile algılayan ve politikalarını bu doğrultuda sürdüren bir yönetim vardı.

Bu yönetim, iktidarın ezen gücü tarafından öteki demeyi seçtikleri topluluklara uyguladıkları alışılagelmiş yaptırımlar ve baskı dışında, belli topluluklar içinde kendini görmeyen bireylere de çeşitli dozlarda baskı uyguladı ve bu baskının şiddetini de her geçen gün artırdı. İşte bu yüzden toplumsal hareketlerdeki ezberler bozuldu. Gezi Parkı belli bir kesimin değil, her kesimden insanın, vicdansızlığa, ötekileştirmeye, eski tip yaklaşım ile yönetime ve işin özünde anti-demokrat bakış açısı ve kapitalizme karşı çıkma hareketi oldu. Gezi Parkı tek bir aidiyet duygusuna bağlı olmadan, hatta liderlere bile ihtiyaç duymadan yapılması ile şaşırtıcı, farklı, bundan dolayı bizleri umuda ve değişime dair heyecanlandıran, büyük bir toplumsal değişim için atılan ilk adım oldu. Gezi Parkı olaylarında toplumsal sınırlar ile ayrılmaya çalışan birçok insan bir araya geldi. Bir parça da olsa kendi düşünsel dünyası olan, tamamen uyuşmamış her birey, ağaçlar ve özgürlük için naif duygular ile o parkta olan gençlere, kin ve bastırılmış duyguları olan narsist-faşist bir yönetici ve onun uzantısı örümcek kafaların yaptığı eziyetler karşısında sessiz kalamaz, duramazdı, durmadı. Kıvılcım bu kadar ile kalabilecek ve ufak bir nefes ile sönebilecek iken bir dizi hatalı politik kararın art arda gelişi ile cephaneliğe yöneldi.

Daha önce değil polis ile çatışmak, büyük bir kavgaya bile karışmamış birçok insan “Yeter!” dedi, eşini dostunu beklemeden, zarar görmeyi göze alarak sokaklara döküldü. Bunu göze aldı, yoksa yavaş yavaş varlığı, bireyselliği, en temel hakları kalmayacaktı.

Devlet içinde özgürlük gerçek özgürlük olamaz elbette. Sınırlar oluştuğu andan itibaren artık özgürlükten değil, bir özgürlük yanılgısı içinde konfor ve korunmadan bahsedebiliriz. Ancak buna rağmen, Konfüçyüs’ün sözcükleri ile “Hiç kimse kendini özgür kabul eden insanlardan daha iyi yönetilemez”. İşte Gezi Parkı ve onun gelişini gösteren birçok olay ile yıllardır bizden esirgenen konfor ve korunmanın yanında sessiz kalmamıza neden olan son yanılgımız bile elimizden alındı.

Ülkemizde kadına şiddet her geçen gün azalacağına arttı. Söylemler kadını yavrulama makinesi, aile dışında hiçbir işlevi olmayan, korunmasız, karaktersiz bir varlık haline getirdi. Kadının kendi bedeni üzerinde hakkı yok, toplum içerisinde hakkı yok, istediği ile sevişme, istemediği zaman hayır deme, doğum kontrol, eğitim görme, erkekler ile aynı haklara sahip olarak çalışma hakkı yok.

Erkekler, gücün içine çekilerek sistemin istediği zaman kullanacağı, istediği zaman ise çiğneyip tükürüp atacağı, taraf seçme zorunluluğu olan, kadına inisiyatif verilmediği için hiçbir zaman dengi ile bir yaşam kurma şansı olmayan, ailenin direği denilerek tüm yüklerin üzerine atıldığı ve bunun sonucunda ezilen, futbol gibi toplumsal uyuşturucular ile uyuşmuş, kendilerine biçilen rol altında ezilerek varlar.

Doğa inadına direnirken, insanlar doğa için direnirken, imar yasaları çıkıyor; kendi semtimizde, şehrimizde yapılan hiçbir şey için fikrimiz alınmıyor. Azınlıkların itirazı kabul görmüyor, “Çoğunluk bunu istedi” deniyor. Doğamız üzerinde hakkımız olmadığı gibi malımız üzerinde hakkımız kalmadı. Eskiden bir apartmanda alınan karar oybirliği ile olmak zorunda iken şimdi oy çokluğu ile alınıyor. Ekonomi her geçen gün tüketime dayalı hale geliyor, üreticiler yok oluyor, kurumlar özelleştiriliyor, sürekli dış borç alınıyor, dışa bağımlılık her geçen gün artıyor. Aynı şekilde insanlarımızın da borçlanması teşvik ediliyor. Faili meçhul cinayetler, ensest, çocuk gelinler, eğitim sorunu, ekonominin kötü gidişatı gibi gerçek sorunlar yerine istenildiği takdirde yok edilebilecek türban sorunu ve haftalık sahte gündemler ile uğraşılıyor.

Bütün bunlar olurken gözümüzün içine bakıla bakıla yalan söyleniyor. Bu, ülkemiz iktidarlarının bir geleneği ise de artık sosyal medya var, yeni iletişim biçimleri var; yalanlar sosyal medya sayesinde çabuk fark ediliyor ve unutulmuyor. Gezi Parkında başlayan olaylar bütün bunlar ile mayalanıyor, herkesin kendi kararını verdiği, başkalarının hakkına saygılı davrandığı, her orantısız güç kullanımı ile haksızlığa karşı daha da kenetlenen, her gaz atıldığında ülkenin her bir yanında evinden daha çok insanı çıkaran bir hareket oluyor.

Bir yanda özgür yeni dünya, değişim için bir şans, taze bir nefes var, diğer yanda ise önce ezberi bozulup hiçbir şey yapamamış, sonra bu durumu, gücünü kendi kitlelerine göstermek, Reyhanlı’yı, ekonominin kötü gidişatını unutturmak, biz ve ötekiler diye çizgiyi çekmek için kullanmış, dini sömürmeye çalışan, eski yönetim biçimleri ve eski kuyruk acıları ile bir iktidar. Tüm bunlar sonucunda, sadece yeşil için değil, gelecekleri için, ulusalcı, milliyetçi, Kürt, apolitik, devrimci, eşcinsel, heteroseksüel, Hıristiyan, Müslüman, ateist, baş örtülü diye ayrılmak istenen insanlar sadece özgürlük isteyen bireyler olarak beraberce direndi. Apo ve Atatürk bayrakları yan yana asıldı, biber gazı ile, orantısız güç ile tanışıldı, bunlardan korkulmaması gerektiği öğrenildi, molotof kokteyli ve taş atanlara engel olmaya çalışıldı; örgütler aşırılığa kaçmadı. Mizah herkese güç verdi. İnsanlar birbirine yardım etti. Anti-Kapitalist Müslümanlar namaz kılarken insanlar bir şey olmasın diye etraflarında durdu, anneler direnen çocukları için el ele barikat kurdu, polisten kaçanlara insanlar evlerini dükkanlarını açtı, hiçbir şey yapamayan tencere-tava ile ses çıkardı. Bütün bunlar karşısında ise yandaş medya olaylar yerine penguen belgeseli yayınladı; polisler dur durak bilmeden gaz attı, avukatlar adliyede tartaklandı, doktorlara yeminlerine sadık kaldıkları için davalar açıldı, Gezi için barış süreci denilebilecek bir sürece girilmişken gerilim bilerek tırmandırıldı, halkı kışkırtmak için yalanlar söylendi, “faiz lobisi, dış mihraklar, camide içki içildi” dendi, insanlar bölünsün diye aceleyle mitingler yapıldı ve en önemlisi binlerce insan kanunsuz gözaltına alındı, binlerce kişi yaralandı, 14 kişi gözünü kaybetti, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ali İsmail Korkmaz ve polis Mehmet Sarı olmak üzere 5 kişi yaşamını yitirdi. Ethem Sarısülük’ü vuran polis Ahmet Şahbaz, Ankara 13’üncü Sulh Ceza Mahkemesince serbest bırakıldı.

Gezi Parkı ile birçok şey öğrendik. İlk kez hiç tanımadığımız farklı fikirlerdeki insanları kardeşimiz bildik. Elimizden gelen en barışçıl yöntemler ile demokrasi hakkımız için orantısız, haksız güç kullanımına karşı durduk. Kendi fikirlerimizi dayatmadık, “Ben bilirim” demedik; birey olurken bir topluluk olabilmeyi keşfettik, direnirken gülümsemeyi başardık. Bir masa başında ahkam kesmedik, sokaklara indik; sesimizi, sorunlarımızı başka ülkelere duyurduk, ilk kez yüksek sesle “Yeter!” dedik ve birilerini durdurduk, üstümüzdeki ölü toprağını attık.

Şimdi durmak değil hareket zamanı, nefes alma zamanı, toplumsal değişikliklerin kısa zamanda olmadığını bilerek umutsuzluğa kapılmadan, demokrasi hakkımız için sabırla organize olma, bunun bir gruba karşı değil, kemikleşmiş bir yönetim geleneğine karşı olduğunu, ürettiğinden çok tüketmeyi teşvik eden, insanların temel hak ve özgürlüklerini vermeyen bir yapının, temelinin çürüdüğünü, bunun için önce yıkıp sonra yapmamız gerektiğini fark etme zamanı.

Okunma 7547 kez