Taşra Parkından Bir Gezi Öyküsü

Yazan

Mehmet Ali Tütüncüler

Sanırım, olanı biteni anlatmaktaki en güzel ifade, ‘bulutsuz bir gökyüzünde çakan şimşek’ metaforu olmalı.

*

Taksim Gezi Parkı direnişçilerinin yaktığı büyük devrim ateşinden saçılan alazlardan bizler de nasibimizi aldık. Taşrada ‘politik hayat’ın sıkıcı ve olağan durgunluğunda bir çağlayan etkisi yarattı bu direniş. Bizim gibi ‘belirli günler ve haftalar’ eylemcilerinin ‘sen, ben ve bizim oğlan’dan oluşan geleneksel kadrolu saz ekibinin bir kenara itildiği, hiç bilmediğimiz bir makamda, hiç bilmediğimiz enstrümanlardan oluşan kocaman, bir o kadar çeşitli ve bir o kadar da ahenkli bir orkestranın içinde bulduk kendimizi. Yaşadığımız şaşkınlığa aldırmadan bizler de o büyük koroya katıldık, bildik aletlerimizi yeniden akort edip kitlelerin ahenkli uyumuna kendimizi bırakıverdik.

*

Çok değil, daha bir hafta olmamıştı, Kaypakkaya’yı anma etkinliğinde yaşadığım iç sıkıntısını paylaştığım eski tüfek yoldaşım vardı yine yanımda. ‘Ne çok azalmışız’ dediğimiz ve derin bir kedere boğulduğumuz 18 Mayıs matemi, yerini ‘o büyük hayaletin’ yeniden meydanlarda görünmesinin sevincine bıraktı birden bire.

Ve gerçekten gökyüzünde hiç bulut yoktu.

Üstelik yine o anma günü salonda bulunup, yaşı bile mücadele pratiğimden küçük olduğu halde ‘Türk solu’nun bir halta yaramadığından dem vuran Kürt Devrimcisi yoldaşımız da yoktu meydanlarda. Ne de onun ağabeyleri...

Oysa öyle çok ihtiyacımız vardı ki onlara!

Üstelik ‘politik bir özne olarak insan’ın an’a nasıl müdahil olup tarihin akışına yön verebileceğini gösteren bir Sırrı Süreyya’ya rağmen. Üstelik de Ertuğrul Kürkçü’yü Meclis kürsüsünde mahçup etme pahasına.

KCK ve Mustafa Karasu’nun yaklaşık bir hafta sonra yaptığı destek açıklaması karşılık bulmadı bizim buralarda. Oysa Kürt yoksullarının ve emekçilerinin en yoğun olduğu kentimizde varlıkları ve eylem pratikleri ile dehşetli bir isyanın tahrip kalıbı olabilirlerdi, hiç kuşkusuz. Ancak olmadı.

Olamadı.

Ve biz boyumuzun ölçüsünü gördük.

İyi ki gördük ve bildik ki, devrim kitleleri doğurur.

Evet, bu bir ‘devrim’di. Ve devrim doğurgandır.

*

Ve yine Devrim Ana hiç tanımadığımız yeni kardeşler kattı soframıza.

Hani belki metropol eylemlerinde biraz şaşkınlıkla izlediğimiz başörtülü kardeşlerimiz düştü peşimize, omuzdaşımız oldular. İlk gün biraz garipsedik belki, ama varlıklarından inanılmaz mutlu olduk.

“İnşallah sosyalizm gelecek” dediklerinde 1 Mayıs meydanlarına almak istememiştik ya ilk zamanlar, şimdi artık Anti-Kapitalist Müslüman Yoldaşlarımız oldular onlar. Varlıkları mücadelemize çok ama çok önemli bir meşruiyet kattı. Camiide içki içildi, içilmedi tartışmalarında doğruyu, yalnızca doğruyu söyleyen müezzine belki de onların varlığı cesaret verdi.

Yine Mazlum-Der’de yaşanan ayrışmada teorik varlıkları (pratik güçleri hakkında fikir sahibi değilim) ve bölücülükleri inkâr edilemez.

İslamcı cenah da bölündü.

Çünkü devrim bölücüdür.

Artık İslam’a soldan bakabilmenin yalın hali oluşmuştur. Devrimci güçler bu cenahta önemli bir cephanelik ele geçirmiş durumdadır. Hiçbir kaygı ve komplekse kapılmadan bu alanda doludizgin koşmanın önü açılmıştır.

*

Cumartesi günü (1 Haziran) öğle vakti yapılan basın açıklaması işaret fişeğimizdi.

Geleneksel orkestramızın yaptığı bildik türden KESK şubeler platformunun iş bırakmaya yönelik basın açıklaması Gezi Direnişinin hazırlık eylemiydi bizim için. Katılımcı kitlenin cılızlığının yarattığı kaygı akşamki coşkulu kalabalıkla dağıldı.

Ama özelikle 2 Haziran Pazar günü binlerce kişinin katıldığı kitlesel eylemlilik, buralarda görmeye alışık olmadığımız türdendi. Büyük çoğunluğunu mektep-medrese tedrisatından geçmiş, iyi giyimli, hatta aralarında, takım elbise kravat dolanan şık beylerin, bakımlı hanımların oluşturduğu orta sınıf kesimlerin yanında, ‘çapulcu’ sıfatını içtenlikle hak eden kent yoksullarının bulunduğu ve hep birlikte ‘Faşizme Karşı Omuz Omuza’ sloganını atan geniş yelpazeli bir insan kümesi ile ilk kez karşılaşıyorduk.

Yine akademik kimliğimden dolayı yanımda yöremde bulunan üniversiteli gençlere ağabeylik etmekte zorlandığımı itiraf etmeliyim. Bu yaşımda hiç yurt dışına çıkmamış olan ben, her biri en az altı ay yurt dışında öğrenim görmüş, en az bir yabancı dili çok iyi derecede bilen gençlere ‘siyasi önderlik’ etmekle mükelleftim.

Ellerinde içki şişesi ile Başbakanın şerefine kadeh tokuşturan ‘taraftar gruplarına’ hayretle bakarken alana çatışmayı göze alarak ve buna uygun donanımla gelmiş öğrenci geçlerin onlara bira almam konusundaki ısrarından, ‘ancak eylemden sonra’ geçiştirmeleriyle ve zorla sıyrılabileceğimi hiç düşünemezdim. Bizim bildik ilkelerimizde asla ve kat’a yeri olamayacak ve kabul edilemez türden işlerdi bunlar.

Ama yapacak bir şey yoktu. Bolcası böyleydi.

Köprünün altından çok sular geçmişti, diyeceğim ama hayır, biz hep köprübaşındaydık ve eğer yanlış köprüde beklemediysek hiç böyle coşkulu bir akıntı görmemiştik.

Bu kez belirgin bir nitelik farkıyla beraber.

Eylemler tüm Türkiye’de olduğu gibi günler ve gecelerce sürdü, sürüyor.

Ulusalcısı, CHP’lisi bolca olan bizim kalabalıklarda aslında, her türden sol grup da mevcuttu. AKP-hükümet karşıtlığına ilişkin sloganlar gür bir tonda haykırılırken, devrimci yapıların sloganları aynı gür tonda karşılık bulmadı. Ancak çok net bir şekilde görüldü ki neyi istemediğini açıkça ortaya koyan bu kitlelerin klasik yapılarca yönetilip yönlendirilmesi, ‘neyi ister’ hale getirilmesi olanaksızdır. Bizim cenahın çapı buna yetmeyecek gibi duruyor.

Yıllardır kitle örgütlenmesi yaptığına inanılan geleneksel yapıların bu patlamayı öngörememesi tartışılmayı değer bir konu olmalıdır. Ulusalcıların Cumhuriyet mitinglerinin, 29 Ekim ve 19 Mayıs’taki kitlesel ve kısmen militan eylemlerinin özellikle batıda yaşayan Türkler üzerinde yarattığı ruh halinin tartışılması zorunludur. Türkiye Devrimci Hareketinin ısrarla görmezden geldiği ve hatta nefretle andığı bu eylemlerin bindirilmiş kıta’larca gerçekleştiriliyor olması ve belki de bir cunta tarafından yönetiliyor oluşu bu hareketin bir kitle hareketi olmadığı anlamına gelmez.

Bu eylemlilik sürecinin toplumsal düzlemde yarattığı sonuçlar ideolojik duruşun dışında tartışmaya değer.[1] Keza Kürdistan’da yaşanan 30 yıllık savaşın ve kitlesel hareketlerin batıda hiç bu tarz sonuçları olmamasının tartışılması gerektiği gibi.

Kim ne derse desin, kendiliğinden doğup gelişen bu kitlesel hareket yukarıdan aşağı örgütlenmiş ve kitleleri kendi denetiminde sokağa dökecek tüzük ve programların peşinden koşan yapıların ‘sağ açığa’ düşmesine sebep olmuştur.

Bu vesile ile de pek hayırlı olmuştur.

Devrim hayırlı bir iştir.

*

Artık aklı başında kimi çevrelerin yıllardır ifade ettiği gerçeklik gün yüzü görmüştür.

Devrim yapıcıları direniş barikatları kurmakta ve polis barikatını yıkmakta mahirdir. Yıllardır kafasını gözünü yararak gerektiğinde militanca çarpışıp canlar vererek, kısacası bedel ödeyerek geldiği yer son duraktır.

Artık önünde duran eylemci kitleler, Türk Alevi ve Kürt Alevi yoksulları ile göçmen Kürtlerden oluşan kendiliğinden muhalif kitleler değildir. İçinde bu geleneksel kitle tabanının da bulunduğu ancak onu fersah fersah aşan, geleneksel ajitasyon ve propaganda dilinin oldukça uzağında bir kitle ile yüz yüzedir Türkiyeli devrimciler.

Devrim yapmak üzere yola çıkmış unsurlar kitlelerle buluşmalı, ona önderlik edebilecek her türden donanıma sahip olmalı, varlığını bunun üzerine inşa etmelidir.

Devrim kitlelerle buluşmak ve kitlelerin önünde akmaktır.

*

Burada periferiden bakışla yapabildiğimiz bir tespit de, kimi hareketlerin uzaktan görünüşü üzerine olacaktır. Ancak bu durum tespiti uzakta olmanın sınırlılıkları ile maluldür.

Her şeyden önce SDP ve ESP’ye yönelik operasyonlar, devlet güçlerinin tarihinde ilk kez Batı’dan doğru yükselen ve kendisini dehşete düşüren gerçek anlamda bir ayaklanmanın, Kürt Ulusal Hareketi ile birleşmesinden ölürcesine korktuğunun ifadesi olmuştur. Özellikle bu iki hareket tüm varlıklarını yok olma pahasına da olsa enternasyonalist bir bilinçle Kürt Ulusal Hareketinin batıya taşınmasına vakfetmiş oldukları bir sır değil.[2] Egemen güçler ellerini ilk kez açık etmiştir. Zonguldak direnişi, Gazi ayaklanması gibi büyük çaptaki eylemlerde böyle bir korku içinde olmamışlardır. Bu onların yumuşak karnı ve bizim için zincirin en zayıf halkasıdır. Kaldı ki Batıda yükselen kitle hareketlerine İP, TGB, ADD, CHP vs. ulusalcı hareketlerin önderlik etmesinden pek çekinmedikleri ve hatta AKP iktidarının bu işten çıkar sağladığını düşünmek yersiz olmayacaktır. Çünkü bu tür bir hareketin PKK ile doku uyuşmazlığı olduğu ön kabulü onlar için bir emniyet supabı işlevi görmektedir. Aynı biçimde tersi de doğrudur. Nitekim basına yansıdığı kadarıyla Başbakan’ın yurtdışından döndükten sonra eylemlerin önünün alınamaması üzerine Taksim’de birkaç Öcalan posterinin görülmesi için ricacı olduğu söylentileri yayıldı. Ve yine kimi Kürt ulusal çevrelerinin bu ricayı kırmadıkları da basına yansıdı. Sırrı Sakık’ın Gezi Parkı direnişine ilişkin takındığı tutum bu bilgileri doğrular niteliktedir. Kürt Hareketinin “demokratik siyaset” alanındaki örgütlenmeleri içindeki kimi grupların tüm politikalarını AKP ile anlaşmak üzerine kurduklarının AKP cephesinde iyi okunduğu ve Sırrı Süreyya gibi sol unsurların yalnızlaştığı aşikardır. İmralı-Kandil hattının, iyi niyetli olarak okunsa bile destek açıklamalarının kitlesel karşılık bulamamış olması, ‘süreç zarar görmesin, yol kazası olmasın’ anlayışının sonucudur.

Devrim Kürt devrimcilerini de böldü.

*

Kabaca referandum sürecinde boykot taktiği izlemeyip, açıkça Hayır’cı kanatta yer alan TKP, ÖDP, Halkevleri’ni ayrı bir başlıkta tartışmak daha anlamlı olacaktır. Bu gruplar ve bunlara dahil edilebilecek grupların bu süreçte yer alan kitlelerle bir örtüşmesi var gibi görünmektedir. Bu yığınlar genel olarak günlük hayatına ilişkin yönlendirmelere tahammülü olmayan, sekülerliği bir hayat tazı haline getirmiş, kentli bir yaşam tarzına sahip, iyi-kötü bir işe ve eğitim niteliği olan kesimlerdir. Devrimci Yol geleneği, tüm renkleriyle geçmişinden getirdiği ideolojik tartışma birikimleriyle bu kitlelerin asla ardına düşmemiş, belki de onu en iyi anlamış gelenektir.[3] TKP ise özellikle İzmir toplantısındaki Türk Bayraklı çıkışıyla kentli ve kendiliğinden milli duyguları barındıran bu eylemci kitlesini örgütlemeye ‘ne pahasına olursa olsun’ kararlıca sarılmaya hazır gibi görünmektedir.[4] TKP’nin liderlerinden Kemal Okuyan’ın İzmir’de düzenlenen toplantıda Türk Bayrağını kaldırması, bu konudaki kararlılığın bir ifadesi olarak anlaşılmalıdır. Yine bu gruplar Kürt Ulusal Hareketine mesafeli bir duruşla kendilerini var edebileceklerini öngörmektedirler. Kürt Ulusal Hareketinin başlangıçtaki bu ikircikli tutumu AKP ile kurdukları ittifaka halel getirmeme gayreti, bu grupların refleks mesafelerini koruma güdüsünü desteklemiştir.

Önemli bir sorun da daha çok sağ tandanslı kalemlerin yazıp çizdiği, hükümetin ise bir can simidi gibi sarıldığı ‘komplo’ iddialarıdır. Şüphesiz, egemen burjuvazinin halkı aldatmaya yönelik bu kara propagandası kendisi açısından zorunludur. Ancak sol cenahta kimi kesimlerin bu propagandaya alet olması anlaşılır gibi değildir. Bu iddianın sahiplerine bakılırsa, maalesef yine ‘Barış süreci’nin zarar göreceği bir Kemalist bir komplo uygulanmaktadır.

Gezi Parkı direnişinin başlangıcı hatırlanacak olursa, olayların dönüm noktasını oluşturan asıl politik müdahalenin Sırrı Süreyya Önder’den geldiği anımsanacaktır. Kaldı ki ulusalcı kesimler bile sırf bu yüzden ilk günlerde öte durmayı tercih etmişlerdir. Yine istihbarat ve emniyet güçlerini tüm kurum ve kuruluşlarıyla elinde bulunduran hükümet, olan biteni Cemaate ve ulusalcılara yıkarak hem kitleleri devrimin kollarından koparmayı ve hem de karşı cenahta Cemaati yalnızlaştırarak tüm dinci-sağcı çevreleri kendi çeperinde toplamayı denemektedir.

Darbe telalığı argümanı, hem –Fethullah Hoca Cemaati dışındaki- dinsel cemaatlerde hem de liberal kimi çevrelerle birlikte Kürt Ulusal Hareketinin bazı unsurlarında karşılık bulmaktadır. Hatta bu süreçte Cengiz Çandar bile kimi sol çevrelerden daha sol bir tutum alarak, darbe umacısıyla yatıp kalkan kimi sol kesimlerin AKP’nin yedeğindeki yerini göstermiştir.

Yine iktidar çevrelerince ortaya atılan “dış güçler” martavalı yıllanmış eski bir yılan hikayesidir. CNN, BBC ve diğer emperyal sermayeli medya kuruluşlarının direnişe yoğun ilgi göstermelerinin sebebi asla bizim sorunumuz değildir. Yine ABD Dışişlerin Bakanlığının bu süreçte üç kez üst üste ‘Gezi Süreci’ne ilişkin açıklama yaptığı bir gerçek. Peki, bunu nasıl okumalı?

Her şeyden önce yaşanılan süreç, bir ayaklanma sürecidir; bu yönüyle tüm ilgiyi hak eder. Öncelikle ABD, Büyük Orta Doğu Projesinde eş başkanlığın yüklenicisi olmuş bir müttefikinin genel gidişinden endişeye kapılmıştır. Diğer yandan, ABD ve Türkiye’nin Suriye konusunda politik ayrılığa düştüğü aşikardır. Esad’ın Rusya’yı da arkasına alarak ortaya koyduğu direniş, yine Hizbullah’ın sürece aktif olarak müdahil oluşu, ABD’nin Suriye politikasında taktik değişikliklere gitme ihtiyacını doğurmuştur. Bu yeni taktik tutum Erdoğan tarafından kabul görmemektedir. Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Suriye politikası esnemeye yer bırakmayacak şekilde köşelidir. Bu durum onları taktik esnemelerden alıkoymakta ve ülke içindeki politikalarını derinden etkilemektedir. Kendini neo-sultan gören yeni-Osmanlının Orta Doğuda Sünni yayının hakimi düşü, çölde kum denizine saplanmıştır. Türk hükümetinin geldiği noktada Suriye konusunda manevra kabiliyeti ortadan kalkmışken kendince ABD’nin yeni taktiklerine ayak diremeye çalışması Pentagon’un bir diğer ilgi nedenidir. ABD’nin demokrasi sevdası, Obama’nın paçasına dolanan Erdoğan’ı silkeleyerek kendine getirmeye gayreti olarak anlaşılmalıdır. Onlar arasında çelişkilerin varlığı, bizleri devrim adına yeni taktik hamlelere götürdüğü oranda anlamlıdır. Gerisi biz devrimcilerin ve temsil ettiğimiz ezilen sınıfların derdi değildir.

Devrimcinin görevi ise devrim yapmaktır.

 

 


[1] Benzer bir aynılaştırma, bir anlamda yok sayma girişimi Gezi Parkı eylemlerinin, ‘dış güçler’ce, tezgahlandığı, örgütlendiği ve hatta katılımcılara paralar dağıtıldığı safsatalarıyla egemen güçlerin kalemşörlerince yapılmaya çalışıldı. İP-TGB çizgisinin omurgasını oluşturduğu eylemlilik süreçleri sınıfsal açıdan tuzu kuru kesimlerin sokağa inebileceğini, hem yüz binlerle ifade edilecek sayılara ulaşılabileceğini ve hem de polisin şiddetine direnilebileceğini ve hatta çatışılarak onların geriletebileceğini geniş yığınlara gösterdi. Bunun devrimciler açısından sıradan olduğu, kendiliğinden bir bilinçle edinildiği ve hatta devrimci olmanın varoluşundan kaynaklandığı tartışmasızdır. Ancak geniş kitlelerin kavrayışı farklı. Gezi direnişinin bu denli kitleselleşmesinde bu sürecin öğreticiliği yabana atılmamalıdır.

[2] Bu iki hareketin tarihi ve mücadele pratiğinden bağımsız olarak son dönem politik stratejilerini Kürt sorunu üzerinden kuruyor olmalarının, Kürt Hareketine pratik katkısının ne olduğunu tartışmak gereklidir diye düşünüyorum. Keza bu düşünceye ilk kez seçim çalışmalarına aktif katılıp destek verdiğim Akın Birdal’ın seçim konuşmalarında kapılmıştım. Kürt Hareketinin, Kürtçe aksanla konuşmaya çalışan Türklerin, Kürtlere haklı mücadelesini anlatmasının hiçbir gereği yoktur. Akın Birdal’ın yönünü dönmesi gereken taraf Türklerdi, Kürt Devrimci Hareketinin haklılığını ve gerçeğini arı bir dille Türklere anlatması gerekiyordu. Bu iki siyasi hareketin de pratikteki durumu Akın Birdal’dan farklı değildir. Bu konuda olumlu örnek Sırrı Süreyya Önder’dir. Onun tarzının üzerinden yeni bir siyasi dil geliştirilebilir. ESP ile SDP ikilisine net bir biçimde EMEP de eklenmelidir.

[3] Burada kısa bir tarih hatırlatması yapmak uygun olacaktır. SSCB’nin yıkılışının hemen ardından başlayan süreçte Türkiye’de yaşanan tartışma süreçlerinden ÖDP’nin kuruluş tartışmalarına kadar post-modernizm, post-Marksizm tartışmalarını canla başla yürüten kesim bu kesimdir. Ortodoks Marksist hareketler ve bunların pratik yüklenicisi gruplar vulger bir işçi sınıfı savunuculuğunu omuzlamaya çalışırken, bu gruplar ‘küfre düşme’ kaygısına kapılmadan post-modern insan’la buluşabilmenin teorisini yapmışlardır. Burada Dev-Yol çizgisiyle, ÖDP’den Halkevciler’e gelenek içi irili-ufaklı tüm parçalar kast edilmektedir.

[4] İlginçtir, Gezi eylemlerinden birinde ulusalcı bayraklı göstericilerle bir ara karıştığımız sırada, yanımdaki arkadaşımı oradan uzaklaşmamız konusunda uyardığımda aldığım cevap; artık Türk Bayrağı’nın bu coğrafyada antiemperyalizmi temsil ettiğini söylemesi olmuştu. Bu değerlendirme, eski yoldaşımın 12 Eylül sorgularında, cezaevlerinde, işkencelerde devrimciliği sınanmış biri olması bakımından anlamlıdır. TKP’nin İzmir toplantısı da aynı anlayışın ürünüdür.

Okunma 9878 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.