Bu Daha Başlangıç!..

Yazan

Deniz Cumhur Başaraner

Hasan Selim Gönen’in anısına...*

31 Mayıs gecesi, şanlı Taksim zaferinden saatler önce, birkaç gündür Gezi Parkını savunmak için direnenlerin sayısı meselenin Gezi Parkı özelini aştığını gösterecek şekilde astronomik bir biçimde artıyor. Yaşlısı-genciyle, lüks arabalısı-eve gidecek parası olmayanıyla on binlerce insan sokaklarda. Olağanüstü bir kalabalık. Taze çiftler düğünden çıkıp gelmiş. Gaz yiyorlar, çatışıyorlar, bir geri bir ileri manevra yapıyorlar ama inatla ve coşkuyla dağılmıyorlar, evlerinin yolunu unutmuşlar. “30 yaşındayım, 5 gündür yaşıyorum” diye tweet atan adam kesinlikle orada.

***

İlginç genç yüzler sarmış ortalığı. Birçoğu polisle “çevirme” dışında bir araya gelmemiş olan bu gençler, ilk kez devlet şiddetiyle çıplak bir şekilde karşılaşıyor. Deneyimleri artıyor, level atlıyorlar; ilerleyen saatler ve günlerde gaz, ses bombası ve TOMA’ya karşı tepkileri giderek daha kontrollü hale geliyor. Plastiğin farklı kullanım alanlarını öğreniyorlar. Gaz kapsülleriyle baş etmek için çeşitli yöntemler deniyorlar.

Hocasına veya işyerindeki yöneticisine attığı mailler dışında, adeta bir davranış biçimi olarak her yazışmayı küçük harfle yapan, imla kurallarını dikkate almayan genç şifacılar büyük harflerle sesleniyor: “YARDIM LAZIM MI?”

Uluslararası düzeyde diğer eylemcilerden aldıkları taktikleri kullanıyorlar. Limonla sirkenin pabucu dama atılırken, yükselen trend Talcid-süt düeti oluyor. Onlara birkaç gün içinde lazerli taciz atışları yoldaşlık ediyor. Gaz maskesi, deniz gözlüğü ve baret, bileşimin etkin maddesi haline geliyor. Karıncaların elden ele taşıdığı ufak kırıntılarla barikatlar yükseliyor.

İnlerinden çıkıp gelen DotA’cılar, gaz öğünlerinin aralarında oyun taktiklerinden bahsediyorlar.[1] Genç Counter’cılardaki rahatsızlık su yüzüne çıkıyor: “Bu sis atan OÇ’lere 4-1 lazım abi!”[2]

Daha alt tabakadan, bıçkın gençler var. Bazıları polisle itişmeye-çatışmaya maçlardan alışkın. Tezahüratlarını mükemmel bir şekilde uyarlıyor, slogana dönüştürüyorlar. Kimiyse ilk kez böyle şeyler yaşıyor ama çabuk adapte oluyor. Taşın atılacağı mesafeyi öğrenmeye başlıyor ki öndeki kardeşleri dost ateşine kurban gitmesin. Bir de devletin ve onun polisinin ne tür bir varlık olduğunu 1 Mayıslardan, Newrozlardan tanıyan, devlete düşmanlığı artık bir içgüdü haline gelmiş olanlar var. “Havai” olduğunu sandıkları gençlerle “fişekledikleri” ayaklanma, Taksim’i kazanıyor ve üçü dışında tüm şehirlere yayılıyor.

Kim bilir kaç kişi bu manzaraları görüp de ağlamamak için zor tuttu kendini...

***

Pazar gününü devirirken “bu iş biter” diyen dost-düşman yanılıyor. Gezi ve meydan hâlâ bizde ama yetmiyor, artık sıra başbakanlık ofisinde. Çatışmalar Gümüşsuyu’ndan Beşiktaş’a yayılıyor. Boşuna atılmıyor o “Biber gazı oley” sloganı. Bir doz biber gazı almadığı, “TOMA’nın gençlik pınarı”na girmediği günleri adamdan saymayanlar var.

Nöbeti devralmaya can atanlar var. Ankara, İzmir, Eskişehir, Edirne, Adana, Antakya, Antalya, Bursa ve daha birçok şehir İstanbul’un gerisinde kalmaktan korkuyor. Tarihlerinde görmedikleri kalabalıklar alanlara iniyor. Yasaklı meydanlar artık bizim; en İ. Melih Gökçek’in fışkiyesi Kızılay meydanında tesisatına kadar sökülüyor.

Şehirlerdeki mahalleler sanki sıraya girmiş. Gezi’den nöbeti Gazi, Alibeyköy, Sarıgazi devralıyor. Ankara’da Kızılay biraz durulmayagörsün, Kennedy diye bir cadde olduğunu tüm Türkiye öğreniyor, Dikmen “Ben şimdi senin...” hiddetiyle taşı sopayı yerden kapıyor. Antakya’da Armutlu’yu polise dar ediyorlar. Ayaklanmamızın şehitleri hiçbir yerde unutulmuyor, şanıyla yaşatılıyor.

***

Taksim kazanılırken, ön saflardakilerle arka saflardakiler arasında bir tamamlayıcılık oluşuyor. Önlerdekiler, polisi yıpratıyor, özgürlüğe çıkan yolların açılması için uğraşıyorken, hayatlarında görmedikleri bir kalabalıkta olan arkadakiler müthiş bir psikolojik ve lojistik destek sağlıyor.

“Taş atma!” mı, “Sapancılar öne!” mi? Bu ikilem ilk günlerden itibaren birçok eylem alanında kendini gösterdi ama devlet, “provokatör/masum eylemci” söylemiyle yaratmaya çalıştığı yarılmayı bir türlü beceremedi. Çünkü eylemde taş atılmasına kızana da, sapancıyı çağırana da ihtiyaç vardı. Zafer birlikte kazanıldı.

Bu hafta itiraf.com’un konuğu Milli Eğitim Bakanı’ydı: “Muhalefetin senelerce uğraşsa da başaramayacağı bir şeyi 5 günde başardık... Normal koşullarda bir araya gelmesi düşünülemeyecek birbirinden çok farklı kesimleri, grupları, fraksiyonları toz duman içerisinde birbirleriyle buluşturduk.”[3]

İmza kampanyalarını anlamsız bulan badici oğlanlar ve makyajlı kızlarla solcular, genç liberallerle ağızlarından düşürmedikleri ulusalcı “CHP’li teyze”, Alevilerle İslamcılar, ülkücülerle Kürtler ve Ermeniler, anti-militaristlerle silahlı devrim savunucuları, LGBT’ler ile onları yoz bulanlar, sadece ağaçları korumak için orada olanlarla “mevzu bu değil” diyenler...

***

‘Kazanılmış bölge’ haline gelen Taksim’de artık para geçmemektedir. Yüz binlerce insanın, evinden yemek ve ihtiyaç malzemelerini getirerek ya da bunları tedarik edip komüne sunarak oluşturduğu büyük bir imece faaliyetidir söz konusu olan.

“Haber kanalıyız” havalarıyla burnundan kıl aldırmayanlar büyük protestolarla karşılaşır, canlı yayınlarda madara edilir. Ama yandaşlık, kolay vazgeçilemeyen bir kötü alışkanlıktır, bu kötü alışkanlık için de kamu spotu yayınlanmamaktadır. Medyada Gezi’yi desteklemenin bedeli çok seri bir şekilde ödenir. TMSF uçan kuşu bile kaçırmaz.

Tüm ayaklanma sürecinin en öne çıkan renklerinden biri, başta çArşı olmak üzere taraftar gruplarıdır. Hem POMA-tipi patlayıcı hünerleri, hem coşkuları, hem de tezahüratlarıyla dinamizmi ayakta tuttular.

“Sık bakalım, biber gazı sık bakalım, kaskını çıkar jopunu bırak, delikanlı kim bakalım!” tezahüratının mesajı net: Delikanlılık kendinden güçlüye kafa tutmak, ezenlere başkaldırmaktır! Taraftar gruplarına mesafeli duranların artık yapacak bir şeyi kalmamıştır bu tezahüratla.

Sadece İstanbullularla sınırlı değillerdi, örneğin Gezi’ye gelmiş Malatyasporlu bir holiganın, maçlarda 45 kişilik psikopat gruplarıyla döner bıçakları elde polise nasıl saldırdıklarını ballandıra ballandıra anlattığı anlara şahit olundu. Taraftarlar, İstanbul dışında da, düzenlenen büyük mitinglerden küçük çaplı eylemlere kadar her yerde boy gösterdiler.

***

Yaratıcılık, eylem ruhuyla beslenerek gerçek güzelliğine kavuştu. Duvarlara yazdıkları yazılar dillerden düşmedi, “hangisini en çok beğendin?” anketleri yapılmaya başlandı: “Sis atma OÇ”den “You are scared, Arınç you”ya, “Çipet pet Tayyip”ten “Kahrolsun bağzı şeyler”e, “Ya ameliyatlı yerime gelseydi”, “Winter is coming”, “Oh Biber”, “Bu gaz bi harika dostum”, “Cami duvarına işedin Tayyip”, “Sıkma demiyorum, hobi olarak yine sık”, “Dün çok çeviktin polis” ve daha niceleri. “Esad-Esed”e göndermelerle Tayyip oldu Tayyep, Teyyep, Teyyip... Oldu da oldu.

Medya yandaştı ama twitter ile kendi haberleşme ağlarını kurdular. Gezi Parkı süreciyle birlikte twitter kullanıcılarının katlanarak arttığından emin olabiliriz. Uzun namlulu klavyeleriyle RedHack’i de anmadan geçmeyelim tabii...

Farklı dil ve davranış biçimleriyle Y kuşağı, yapıp ettiği birçok şeyle devleti de şaşırtıyor. Hiç beklenmedik bir anda ortaya koydukları “zihni sinir proceler”, ayaklanmanın enerjisini kaybetmemesine, gündemden düşmemesine yarıyor. Genelde örgütsüzler ve önemli bir kısmı örgütlü mücadeleye uzak, hatta karşı. Elbette mücadelenin bir üst aşamaya taşınması için örgütlenmek gerekiyor ama örgütsüzlük hallerinin, kendi özgün yanlarını ayaklanmaya başarıyla işlemelerinde etkisi olduğunu reddedemeyiz.

***

Y kuşağının duvaryazıları arasına karışan ve gündemi ‘on ikiden vuran’ başka sloganlar da vardı: “Lenin Troçki yaşıyor, 4. enternasyonal savaşıyor!”[4] Eylemin ruhunu anlamayan başka versiyonlar da sanki yapacak başka iş kalmamış gibi küfürlü yazıları silme seferberliği başlattılar. Evet haklıydılar, o küfürler erkek egemendi, ama “söz”e takılıp kalmışlardı. Öfke en iyi bu şekilde dile geliyordu. O küfürleri birlikte eden farklı ‘toplumsal cinsiyetler’, gaz ve su yerken kol kolaydı.

Türkiyeli devrimci ve ilerici örgütler arasında, eylemin geniş bileşen yelpazesiyle uyumlu hareket etmeye çalışanlar olduğunu belirtmek gerekiyor. 1 Mayıs’tan beri Taksim’i kazanma ve ardından koruma mücadelesini en önde verenlerin, kitlenin eğilimlerine dikkat etme gayretleri kaydedilmelidir. Kim oldukları, operasyon listelerinde ağırlıklı olarak kendini göstermektedir.

Ne var ki bazılarına kitle beğendirmek mümkün olmuyor. Ulusalcıların yoğun katılımı, Kürt Hareketine yakın duran ve/veya darbe karşıtı bazı solcularda soğuk duş etkisi yarattı. Ülkücülerin katılımıysa irkilticiydi, ne işleri vardı onların orada? Türk bayrakları, “Mustafa Kemal’in askerleri”; işte eylem avuçlarımızın içinden kayıp gidiyordu.

Devlet şiddetiyle tanışan yüz binlerce insan yılmadan sokaklara çıkıyor, adeta bilinç kitlelere kendiliğinden taşınıyorken bu kaygı niye? Gazın, suyun, jopun karşısındaki Türk bayrağı ile AKP mitinglerinde açılan Türk bayrağını aynı kefede görmeyi hangi devrimci gerekçeyle açıklıyorsunuz?

Yoksa devrimin, ideolojik olarak netleşmiş, parti programını kabul etmiş kitlelerle mi başarılacağını sanıyorsunuz? Güvenli kaleler ardında risksiz siyaseti terk etmekten mi korkuyorsunuz?

Yıllardır devletin uzantısı olarak devrimcilere saldıran ülkücülerin “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atması, saldırdıklarıyla aynı saflara düşmesi, MİT krizinde de AKP’nin imdadına koşan Bahçeli için alarm zillerini çaldı. Bahçeli’nin korktuğu, bir arada bulunmanın doğal sonuçlarıydı; kitlesindeki plebyen yan, devrimciliğe açık bir özellikti. Gençlere ket vurmak için gereken önlemler alındı.

Başından beri eylemlerde var olan, olayların ilerleyen günlerinde özellikle mahallelerde yoğunluğunu hissettiren Aleviler, AKP’ye karşı dinmez öfkeleriyle kitlesel olarak süreçte yerlerini aldılar. Gezi Parkı eylemlerinin dört şehidi de Aleviydi. Ancak bu gerçeklerin hiç biri, sığınılacak tek kale olarak Alevilerle sınırlı kalmanın gerekçesi olamaz. Devrimcilerin Aleviler içindeki örgütlülük oranı, Alevilerin demografik durumu ve dağınık halleri, baştan avantajsız bir konumda bulunulacağını gösteriyor.

Gezi ayaklanması, bugüne kadar ulaşılmamış kesimlerle en iyi etkileşim biçimi olan eylemli etkileşimin yolunu açmıştır. Kimsenin bu fırsatı elinin tersiyle itme lüksü olamaz.

Başta Y kuşağı olmak üzere, ayaklanma sayesinde yakınımıza gelen toplumsal kesimler ile kurulacak ilişki, onların ilgili özelliklerini basit bir taklit etme tutumu veya devrim programımızı önlerine sunma şeklinde gerçekleşemez. Sosyal havuzlarına girip, bilinmeyen ve olumlu etkilerini gözlemlediğimiz özellikleri edinilmediği, birlikte hareket etmenin sağladığı avantajla organik ilişki kurulmadığı sürece, kurulacak maksimum bağ, dıştan ve güçsüz olmaya mahkumdur.

Bahsedilenler, Sünni-Türk diye ifade edilebilecek kesimler için de aynıyla geçerlidir. Çeşitli yönelimler neticesinde kendi içinde farklı oluşumlar içeren ve devletli İslam anlayışıyla farklarını ortaya koymak için ellerinden geleni yapan ezilenlerin Müslümanları, Gezi ayaklanmasının, AKP’de yoğunlaşan Sünni-Türk kesime en yakından seslenen kolu oldu.

Gezi’de kılınan Cuma namazları ve okunan Kandil duası, Ramazan ayı içinde halen devam etmekte olan yeryüzü iftarları, Sünni’leri zulme karşı mücadeleye çağırırken, kimi solcular bu eylemleri haber niteliğinde dahi yayınlamadı. Lügatlerden “dinci gericilik” lafını silmenin zamanı çoktan geldi de geçiyor. Hele “dinci”ler burnunuzun dibinde ayaklanmada yer alıyorken.

***

Gezi Parkına müdahalenin olduğu 15 Haziran günü metroyla Harbiye’ye ulaşmaya çalışanlar arasında ilginç bir diyalog yaşanır. Eylemci bir grup gençle yine eylemci, ‘68 kuşağından bir kadın arasındaki ‘kuşak çatışması’ beklenmedik bir noktaya evrilir:

Kadın: (AKP’lileri kastederek) Asacaksın bunları. Taksim’de en yüksek direkte sallandıracaksın.

Genç: Önce yargılanmaları gerek teyze.

Kadın: Siz bilmezsiniz tabii gençler, biz başka şeyler yaşadık, ‘68 kuşağıyız.

Genç: Ama dediğiniz gibi yaparsak onlar gibi yapmış oluruz, onlara benzeriz.

Kadın: Aah! Aslında zamanında Apo’yu assalardı bunların hiçbiri olmazdı!

Başka bir genç dayanamaz, dahil olur: Ne yaptın abla, Apocular da Gezi’deydi. Bugün bunları tartışma günü değil, birlik olma zamanıdır.

Bu sözleri teyze dahil etraftakilerin onaylaması ve metronun gelmesiyle tartışma kapanır.

***

Kürtlerin Gezi eylemlerine ne düzeyde katıldığı baştan beri tartışılıyor. Kürtlerin çatışmalarda yer aldığı biliniyor ve Gezi Parkında çadırlarıyla yer aldılar ancak toplamda, gerek Gezi’deki katılımları, gerekse kendi illerindeki katılımları temsili düzeyin aşılmadığını gösteriyor.

Ama hiç katılmasalardı da söylenecek söz yoktu... Yıllardır devletin polisi ve ordusuyla mücadele ederken, ulusal özgürlük talepleri katliamlar, işkenceler, tutuklamalarla yanıtlanırken, bunlara ilgisiz kalan ya da düşman kesilen kesimleri sokakta gören bir Kürdün temkinli yaklaşması, uzak durması gayet normaldi.

Birey düzeyinden örgüt düzeyine dönecek olursak, bugüne kadar sayısız bedeller ödeyerek mücadelesini ülkesel düzeyden bölgesel düzeye taşıyan Kürt Hareketinin, böylesine etkili bir gelişmenin kendi güncel pozisyonunu nasıl etkileyeceğini hesaplaması anlaşılabilir. Kürt Hareketinin bazı sözcülerince başlangıçta verilen bazı uygunsuz demeçlerin, Kandil’den yapılan daha uygun hale getirildiği kaydedilmelidir.

Bütün bunlar bir yanda olmak üzere, Öcalan ve Atatürk posterinin birlikte yer aldığı kare ile BDP bayrağı, Türk bayrağı ve bozkurt işaretinin yer aldığı kare, eylemli etkileşimin gücünü bir kez daha gösteriyordu. Devrimin televizyondan yayınlanmayacağını öğrenenler, yıllardır Kürtlere yapılan zulmün kendilerine nasıl aktarıldığını sorgulamaya başladılar.

28 Haziran’da Lice’deki karakol inşaatını protesto edenlerin üzerine askerin ateş açması sonucunda, Gezi ayaklanması şehitleri Ethem, Abdullah, Ali İsmail, Mehmet’in yanına Medeni’nin adı da eklendi. İstanbul’daki forumlar, Türk bayraklı insanlarıyla birlikte Lice için yürüdü. Marksizmin “Ezilenler birleşin!” sloganı bugünler içindi.

***

Bu, uzun soluklu bir mücadeledir. Taksim kazanıldıktan sonra Gezi’ye iki kez müdahale edilip çadırların tekrar sökülmesiyle AKP’nin durumu toparladığını, başarısız olunduğunu düşünerek üzülenler, ümitsizliğe kapılmasın!

Türkiye tarihinin en büyük kendiliğinden kitle eylemleri gerçekleşti, yaşları ortaokulla başlayan yüz binlerce genç, ilk eylemlerinde devletin ne olduğunu öğrendi ve bu ilk eyleminden zaferle çıktı. Devrimci mücadele için gençliğin ne kadar önemli olduğunu söylemeye bile gerek yok! Ayaklanmaya sıfır deneyimle dahil olan sayısız genç, yılların deneyimlilerinin ağzını açık bırakacak işler yaptı. Artık hepsinin bir hikayesi var. Ama bu hikaye başka hikayelere benzemiyor; sayfalarını yanmış ekip otosuyla birlikte çekilen fotoğraflar süslüyor.

AKP’nin yarattığı korku duvarı un ufak oldu. AKP karşıtlığı, hatta Tayyip karşıtlığı, onca farklı kesimden insanı tek hedefte birleştirdi. Erdoğan yenildi ve yurt dışına kaçtı. İstanbul’un göbeğinin, 10 gün boyunca devletten arındırılmış halde eylemcilerin elinde olması başlı başına bir olay, olağanüstü bir başarıdır.

Devlet, 11 Haziran günü saldırdığında, sadece AKM önünde kalabildi. Kitle Taksim’i bırakmıyordu. Öylesine korkmuşlardı ki jandarmadan aldıkları desteğe ek olarak uçaklarla polis taşıdılar. 15-16 Haziran’da İstanbul’da on binlerce insan yeniden sokaklardaydı.

Bütün bunlar olurken “artık yanıtı sandıkta verelim” türünden, suların durulmasını arzulayan önermelerin gerçeklik kazanmaması çok önemlidir. Bıkkınlık veren, ayaklanmayı dağıtmaya dönük gerici itidal çağrılarıysa, karşılık bulmamanın yanı sıra, yine Taksim’de küçük bir köşeye sıkışmış bir duvaryazısıyla dalgaya alındı: “Anthony Quinn’den itidal çağrısı!”

Devletin hazırlıklı saldırısı sonucu bizim tarafta oluşan kısa süreli moral bozukluğu “duran adam” eylemiyle aşıldı. Muhtemelen birçok kişinin normalde prim vermeyeceği bu eylem, ayaklanmanın yeniden enerji toplamasını sağlayarak büyük bir iş başardı. Akabinde gerçekleşen ve hâlâ devam eden forumlar, içeriği ne olursa olsun tartışma halinin süreğenliği, eylemleri ve internet yayınlarıyla etkiyi canlı tutmaya devam ediyor. Forumlara ve eylemlere saldıran AKP’nin satırlı beslemeleri, yıldırma işlevini yerine getiremiyor. Forumlarda, onlarla daha etkili mücadele etmenin yöntemleri tartışılıyor.

Devletin saldırılarına verilen tepkiyle, yeryüzü iftarlarıyla Taksim boş bırakılmadı, bırakılmıyor. Ali İsmail’in ölümü ve daha birçok gündem sokaklarda çatışmalarla yanıtlanıyor. Adliyelerin içi ve dışı eylem alanına çevriliyor...

***

Şehitlerimiz, tutsaklarımız, gözlerini kaybedenlerimiz, sakat kalanlarımızla geride bıraktığımız iki aya yaklaşan sürede ayaklanma sönümlenmedi. Grafikte iniş-çıkışlar olabilir, dinlenme dönemleri yaşanabilir. Ancak egemenler için hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Artık korksunlar bizden, çünkü “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”

 



* Bu yiğit devrimci, Yıldız Teknik’te mütevazılığın ve sadeliğin simgesi haline gelmişti. Ayrım yapmaksızın her işe koşar; sıcaklığı ve samimiyetiyle, ilişkiye geçtiği insanlarda mutlaka bir iz bırakırdı. Tarihler 20 Temmuz 2012’yi gösterirken Gazi Mahallesi girişinde polisle girilen çatışmada yoldaşını kurtarmak için kurşunların önüne atıldı ve ağır yaralandı. Bir gün sonra, 21 Temmuz 2012’de ölümsüzlüğe kavuştu.

[1] Defence of the Ancients, MOBA tarzı bir bilgisayar oyunudur.

[2] Counter Strike, bir dönem internet kafeleri zengin etmiş FPS (silahın doğrudan elde tutulan hali görünür, elde silah adam vurulur) tarzı bir bilgisayar oyunudur. Belirli haritalarda teröristler ile kontr-teröristler olarak ayrılan oyuncu grupları arasında savaş olur. “Sis atma OÇ”, oyunda sis bombası atan oyuncuya karşı diğer oyuncuların doğal tepkisidir. 4-1 ise teröristlerin alabildiği “klasik” bir silahın klavye kısayoludur.

[4] Elbette söz konusu olan bir Troçkizm tartışması değil.

Okunma 11929 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.