Teori ve Politika'nın 75. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Kut, Karizma, İmaj

Yazan

Kut, Karizma, İmaj

Bir başbakanın şahsında yiten, biten ve giden üzerine

                

A. Ercüment Özkaya

Surda bir gedik aç[ıldı] mukaddes mi mukaddes

Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es…

Necip Fazıl Kısakürek

Aşağıdan yukarıdan yolun sonu görünüyor.

Dursunali Akınet

Olan oldu ve denen o ki, on bir yıllık güzel günlerin ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “karizmayı çizdirdi”. Ne kadarının “Allah vergisi” ne kadarının özenle yürütülmüş bir halkla ilişkiler çalışmasının ürünü olduğu belli olmasa da Erdoğan’ın “karizma sahibi bir lider” olduğu neredeyse bütün “kanaat önderlerinin” üzerinde birleştiği bir kabuldü.

Batı kökenli bu “karizma” kelimesi zaman içinde, biraz da olur olmaz kullanımından ötürü, sıralanması ve açıklaması satırlar belki sayfalar sürecek bir anlam ve çağrışım genişliği kazanmış ve buna bağlı olarak epey muğlaklaşmış olsa da siyasetbilim terminolojisindeki dar ve özgün anlamında eski Türklerdeki “kut” kavramıyla büyük ortaklıklar taşır. Ve belki hatırlanabileceği gibi, çok eski Türklerde “kut”unu yitirdiğine inanılan yöneticilerin akıbeti çabuk gelir, sert ve hazin olurdu. Çağdaş dünyada karizmasını “çizdiren” liderleri de belki eski Türklerdeki kadar sert olmasa da yine de çabuk ve dokunaklı bir son beklediği de tecrübelerle kanıtlanmış bir gerçek (en yakın örnekleri için bkz. Thatcher, Yeltsin, Hüsnü Mübarek, Kaddafi (onunkisi sert de oldu) ve hatta Berlusconi ve Sarkozy).

Peki, ne oldu da Erdoğan yıllar içinde birikmiş, tavan yapmış karizmasını tam şimdi ve günlerle ölçülebilecek kısa bir süre içinde “çizdirdi”? Bunu başbakanın kişiliğiyle, kişiselliğiyle (değişmesi ya da aksine değişmemesi, özgüvenini abartması, kibre kapılması, kendi imajı altında ezilmesi, yetişme sorunları, kültürel-psikolojik handikapları –sosyolojik’i saymıyorum o kimseden sosyoloji öğrenecek değil!–, kötü danışmanlarının etkisinde kalması ya da aksine kimseye danışmaması vb.) açıklamaya kalkmak, bence sonuçlardan birini nedenle karıştırmaktan başka bir şey değil. Karizma çizildikten sonra geriye bakılarak yapılan bu açıklamalar semptomu açıklayabilse de nedeni ıskalıyor. Oysa neden, karmaşık tahliller gerektirmeyecek kadar ortada ve açık. Bir iktisadî-siyasal iktidar oluş/iktidarda kalış biçimi için deniz bitti, belki okyanus bile bitmek üzere.

Bitmek üzere olması muhtemel şey, küresel kapitalizmin 20. yüzyılın son yirmi yılından beri içinde bulunduğu bir dönemi, kesinlikle şimdiden bitmiş olan şey ise bu dönem içinde 1991’de Sovyetler Birliğinin çözülüşünden sonra şekillenen bir konjonktürüdür. Başbakan Recep Erdoğan’ın talihsizliği de herhangi bir kişilik ya da kişisel yanlışı ya da eksiği değil (göreceğimiz gibi bunlar başka konu ya da ancak işin tuzu-biberi), karizmasını ve bu karizma üzerinden sağladığı siyasal başarısını sıkı sıkıya bu konjonktür üstünde/sayesinde inşa etmiş olmasıdır. Sonu gelen bu konjonktür, açılışı (her ne kadar bu açılışı mümkün kılan dinamikler ta 19. yüzyıl sonlarında belirmeye başlamış ve daha 1960’lardan itibaren dolu dizgin harekete geçmiş olsa da) kapitalist dünyanın iki merkezinde, ABD ve İngiltere’de, Reagan ve Thatcher hükümetlerinin eş zamanlı uygulamalarıyla neredeyse tam olarak 1980 yılına tarihlenebilen, doğru ya da yanlış, genel olarak “neo-liberalizm çağı” olarak adlandırılan dönemin ürünüdür. Dördüncü onyılına girmiş olan bu dönemin kabaca son üçte ikisini kapsayan konjonktür, kapitalizmin, sosyalizmin ya da belki daha doğrusu kendisinin bir ters-yansımasından pek fazla bir şey olmayan, ama bu kadarıyla bile uzun süre ona önemli frenlemeler ve tatsız kısıtlamalar dayatmış olan reel-sosyalizmin rekabetinden kurtulup bir kez daha “serbest ve özgür” kaldığı bir zaman-durumdur.

Çok genel çizgilerini sayacak olursak, “neo-liberalizm” denen emperyalist-kapitalist politikalar bu yeniden kazanılmış özgürlüğü parasal sermayenin önündeki bütün sınırları kaldırmak, bütün ülkelerde pratikte hiç öyle olmasa da hiç olmazsa teoride halka (ya da millete) ait olan kamu kuruluşlarını olabildiğince özelleştirmek, kamu sermayesini özel sermayeye dönüştürmek, ülkeler arası mal, hizmet, para, sermaye akışlarını mümkün olan her yolla körüklemek, devletlerin ekonomik ve toplumsal yardım işlevlerini olabildiğince zayıflatıp asayiş (el değiştirilen ve edinilen servetlerin sayıca artan yoksullara karşı korunması) işlevlerini güçlendirmek, ekonomisi zayıf devletleri (kimi kez tefeci faiziyle) gırtlağına kadar borçlandırmak, o zamana dek kapitalist ilişkilerden bir ölçüde korunmuş (fiyatlandırılıp metalaştırılmamış) alanları kâr için işletmeye açmak (su, barınma, doğal besin ve hatta temiz hava gibi temel ve ortak insan haklarının ticaret konusu olması) yönünde kullandı.

Bütün bunların yapılması, bunlardan zarar gören halk kesimlerinin (özelleşen ve tasfiye edilen kamu işletmelerinin işçileri, sosyal devlet hizmetlerinden yararlananlar, geçim ve üretim araçlarından yoksun bırakılıp yerinden yurdundan edilen köylüler, devlet sübvansiyonundan yararlanan küçük üreticiler ve tüketiciler vb.) dayanışma ve direnme yeteneklerinin kırılmasını, bunun için de politik ve sendikal örgütlenmelerini engellemek, zorlaştırmak, amaçlarından saptırmak ve geçmişten kalanları dağıtmak ya da içini boşaltmak amacıyla bütün dünyada polisiye önlemlerin ve tekniklerin geliştirilip güçlendirilmesini gerektiriyordu ve bu da yapıldı.

Küresel kapitalizmin “neo-liberal” döneminin Sovyetler sonrası konjonktürü, ekonomik üstyapısında en göze çarpanlarını yukarıda saydığım gelişmelerin yanı sıra onlarla iç içe ve bağlantılı olarak yürüyen altyapısındaki gelişmelerin de üzerinde şekillendi. Bunların sonucunda dünya kapitalizminde merkez ülkelerle bağlı ülkeler arasındaki ilişkiler yeniden düzenlendi, reel (üretici) ekonomiyle sanal (finansal) ekonomi arasındaki mesafe açıldı, bu iki sektör arasındaki bağlantılar uzaklaştı, dolambaçlandı ve karmaşıklaştı, reel ekonomi (gerçek üretim, somut metaların imalatı) önemli ölçüde az gelişmiş ülkelere kayarken merkezde zenginlik üretimi ve paylaşımında finans kapitalin, sanal ve kurgusal kıymet yaratımlarının, var olmayan zenginliklerle zenginleşmenin payı ve rolü görülmemiş ölçüde arttı.

Türkiye, azgelişmiş ülkeler arasında kapitalizmin bu dönemine en hızlı giren, aynı şekilde bu konjonktürüne de en çabuk uyarlananlardan biri oldu. 12 Eylül 1980 askeri cuntası Türkiye’yi ABD ve İngiltere ile neredeyse aynı zamanda neo-liberalizm yoluna soktu. Cunta ve Turgut Özal’dan başlayarak ardından gelen merkez sağ iktidarlar (arada “sosyal demokrat” ya da “demokratik sol”cuların hükümet ortaklıkları da var) iyi öğrenciler olarak yukarıda genel hatlarıyla verdiğimiz şemayı tek tek uyguladılar. Arada çıkan iki büyük kriz (1994 ve 2001), dizginsiz devlet terörü, ve fazla ve fütursuzca bal tutmaktan parmaklarının birbirine yapışarak iş göremez hâle gelmesi nedeniyle peş peşe uğranan “karizma çizilmeleri” ile merkez sağın tamamen tasfiye olması, kısmen bu, kısmen başka ve yapısal nedenlerle “sosyal demokratların” da bir türlü iflah olmaması yüzünden açılan siyasal boşluğu doldurmak, AKP ve lideri Recep Erdoğan için fazla da karizma gerektirmeyen çok kolay bir iş oldu. Bunun için merkez sağ ve solun artık beceremez olduğu işleri kendilerinin üstleneceğine dair etkili ve yetkili dış mercilere güvence vermek ve icraatları değilse de söylemleri bu mercilere tedirginlik veren Erbakan-Milli Görüş geleneğiyle aralarına mesafe koymak üzere “bir gömlek değiştirmek” yetti.

Böylece AKP’ye sürülmesi, ekilmesi, çapalanması ve sulanması büyük ölçüde tamamlanmış, başak vermiş, bu zahmetler karşılığındaki yıpranma da başkalarının hesabına yazılmış bir tarlanın ürünlerini devşirmek kaldı. 12 Eylül 1980’den bu yana gelip geçen hükümetlerin dayandığı siyasal partiler, “neo-liberalizm”in gereklerini yerine getirmek için gereken bütün teknik ve politik adımları atmış, ortamı hazırlamış, düzeneği kurmuş, bunun karşılığında bütün bunların getirdiği ekonomik ve siyasal nimetlerin bir kısmını devşirmişse de deyim yerindeyse bütün bunlar için bir “bedel de ödemişti”. AKP ise bedel ödemesine gerek kalmadan kalan nimetleri kucağında buldu.

AKP’nin bu tarihsel şansı, iktidara gelişinin küresel kapitalizmin, kapitalizm koşullarında oldukça uzun bir “refah” ve büyüme konjonktüründe bulunmasına denk düşmesiyle katmerlendi. Bu refah ve büyümenin en başından beri eksik, aksak, yanıltıcı, büyük ölçüde yapay, çarpık ve sorunlu olması sonucu değiştirmez. AKP, bu konjonktürde yapısal sorunları öteleyen ve borcu borçla kapatarak gemiyi yürütebilmesini, malı götürebilmesini sağlayan görece düşük faizle kolay uluslararası borçlanma[1], sıcak para girişi, belediyecilik deneyiminden öğrendiği kentsel rantlar yaratma ve paylaştırma becerisinden merkezî idare ölçeğinde yararlanma (ve TOKİ gibi bir kumbara), inşaat ve yol yapımlarını körükleyerek istihdam artışı ve hızlı sermaye birikimi görüntüsü verme olanaklarını elinde buldu. Bunların yanında, önceki hükümetlerce yapılan onca özelleştirmeye rağmen devletin mülkiyetinde hâlâ zahmetsiz ve çabuk bir şekilde nakde çevrilebilecek hatırı sayılır miktarda kamu malı ve işletmesi bulunuyordu.[2] 12 Eylül 1980’den beri toplumsal muhalefet güçlerinin başarıyla bastırılmış, sendikaların işlevsiz çıkar gruplarına indirgenmiş, yasal muhalefet partilerinin terbiye edilerek görünüşte dahi sorun yaratmayan vitrin süslerine dönüştürülmüş olması, karşısında Kürt hareketinden başka gerçek bir örgütlü kitlesel muhalefet bırakmamıştı. (Bir de kuşkusuz “o” Cemaat vardı ama, iktidar bloğunun içinde konumlanmış olan ve bu yüzden bazı bakımlardan en âcil ve en baş ağrıtıcı pürüz odağını temsil eden bu örgütlü muhalefet potansiyeli, AKP iktidarının en azından ilk yarısında hükümet için köstek olmaktan çok kolaylaştırıcı bir destek olarak davrandı.) Üstelik, yıpratıcı etkisi ve risk potansiyeli her zaman daha ağır bassa da Kürt hareketinin içinde davranmak zorunda bulunduğu özel koşullar, kısa konjonktürlerde hareketin öznel niyetlerinden ve politikasından bağımsız olarak zaman zaman AKP’nin işine gelen, önünü açan durumların doğmasına bile yol açabiliyordu.

Çok az iktidara nasip olacak böyle bir dikensiz gül bahçesi görünümünün vasat bir zekâ ve beceri sahibi bile olsa her siyaset patronuna bedavadan “karizma” ve hatta “kut” kazandıracağı bir gerçektir. Her şey bu kadar yolunda giderken bile “hükümet olup da hâlâ iktidar olamamaktan” yakınan AKP hükümetinin “mutlak iktidar” yolunda kesin harekete geçmesi ancak iktidar yıllarının ikinci yarısında ve belki de “o” Cemaatin dürtmesiyle ve zorlamasıyla hatta kimi imalara göre belki de fiilî durum yaratmasıyla başladı. 2007 yılında başlayan “Ergenekon soruşturmaları” önce “derin devlet” denen mevhum ve belki büyük ölçüde sanal ama kesinlikle görünmez odağın, ardından “askerî vesayet” denen ve Genelkurmay’ın şahsında gayetle de görünür odağın “yasal sınırlarına” çekilmeye zorlanmasıyla 2011 yılı civarında hedeflerine ulaştı. Bu tarihten sonra Türkiye’de hükümet ile ordu arasındaki 1980 hatta 1960’lardan beri süren adı belli belirsiz konmuş ama yasal tanımı yapılmamış alan ve yetki paylaşımına dayanan “ikili iktidar” durumu fiilen sona erdi. Bu tarihten sonra, AKP iktidarının “Tek Adam”ı Recep Erdoğan, Cumhuriyet tarihinde belki Mustafa Kemal’den sonraki hiçbir muktedire nasip olmayan bir iktidar tekeli sağlamış gibi gözüküyor(du).

Ter dökmeden üzerine konulmuş bu gül bahçesinde edinilen “mutlak iktidar” görüntüsü Türkiye’nin başbakanının imajının dış dünyada yine –bu kez belki değil kesinlikle– Mustafa Kemal’in iktidar yıllarından beri görülmemiş ölçüde parlayıp büyümesine yol açtı. Ki “imaj” ile “karizma” arasındaki ilişki açıklama gerektirmeyecek kadar açık ve karşılıklı besleyicidir, dışarıdaki imaj patlaması içerideki karizmaya bir kat cilâ daha vurmak, böylece biraz daha parlayan karizma dışarıdaki imajı daha da güçlendirmek için kullanıldı. Keza, AKP “kurmayları” –kimse onlar!– ve Başbakan Recep Erdoğan bu imaj şişmesini ve karizma parlamasını Türkiye’nin dış politikasında ve diplomasisinde Cumhuriyetin kuruluşundan beri sürdürülen politikasında radikal bir kopuş yaparak “bölgesel güç” olmak, ABD’nin –şimdilik biraz küçükcene ama kendi bağımsız gündemini de asla unutmayan– mutemet ortağı olarak Orta-Doğu, Avrasya ve Kuzey Afrika coğrafyasının yeniden düzenlemesinde rol ve pay kapmak üzere kazanca tahvil etmeye yeltenmekte duraksamadı.

Kaderin cilvesi ya, Recep Erdoğan’ın karizmasında çizilme değilse bile ilk aşınmaların başlaması da hemen hemen iktidar tekelini eline geçirmesiyle ve dış dünyadaki muktedir, popüler, işbilir siyasî lider imajını yerleştirmesiyle aynı günlere rastladı. Daha önce söylediğim gibi bundan başbakanın kişisel ve kişilik yanlışlarını ya da eksikliklerini sorumlu tutmak kendisine haksızlık olur. Karizmaya binen yük başbakana bağlı “öznel” nedenlerden çok, kişiliğinden ve kişiselliğinden bağımsız “nesnel” nedenlerden ötürü bu karizmanın üzerine inşa edildiği konjonktürün sonuna gelinmesinden kaynaklandı. Dünya kapitalizminin “Sovyetler sonrası” konjonktürünün bitişinin açığa çıkması –birçok alâmetleri çok önceden belirmişse de– 2008 dünya ekonomik kriziyle aşikâr oldu. Bu krizin üzerinde koca bir külliyat oluşan nedenleri ve sonuçları bu yazının kapsamına girmiyor. İsteyen kolayca ulaşılabilen bu külliyata bakabilir. Burada önemli olan bu krizin AKP’nin iktidara gelirken ve iktidarının ilk 8-9 yılında yararlandığı avantajları hızla aşındırmış ve daha da aşındıracak –ve kimse istemez ama belki de sıfırlayıp hatta eksiye döndürecek– olmasıdır.

Başbakan Erdoğan’ın iktidar olmasının gereği –ki bilindiği gibi iktidar bilgidir– ve protestolar başladığından birkaç gün (ya da hafta?) sonra “biz böyle bir şeyler olacağının istihbaratını üç ay öncesinde almıştık” demesinden de anlaşıldığı gibi, bu yazının başından beri iddia edileni –yani denizin bittiğini, kendisi ve partisi için son derece elverişli bir konjonktürün sona erdiğini– muhtemelen biliyordu. Bu bilgiyi “içeriden” önce “dışarıdan” edinmiş olması da, içerideki “karizmasının çizileceğini” daha önce dışarıdaki “imajının sarsılmasından” ötürü anlamış olma ihtimali de devlet ve hükümet adamlığının, yani iktidar olmanın, yani önceden edinilen ve herkesin ulaşabileceğinkinden daha fazla bilginin gerektirdiği ve beraberinde getirdiği “ferasetten” dolayı gayet mümkündür.

Çünkü başbakan ilk somut yenilgilerini içerden değil dışarıdan aldı, yani karizmadan önce imajını “çizdirdi”. Yeniden dizaynında söz ve pay sahibi olmayı umduğu yakın coğrafyada, “kansız ve askersiz bir ekonomik-ideolojik fetih” yoluyla ihya etmeyi hedeflediği “Osmanlı etki alanı” olarak belirlediği Balkanlar ve Orta Doğu’da (ve belki biraz Kafkasya’da) tüm girişimleri çeşitli aktörler tarafından birbiri ardına, itinayla ve acımasız bir çabukluk ve etkililikle boşa çıkarıldı. Kuzey Irak “sözde” Kürt yönetimi üzerinden Irak petrollerinden pay kapmak planlarında (Bağdat, “Büyük Ortak” Washington ve Kürt yönetiminin anlaşmasıyla) hava aldı, Libya’da istiskal edildi, Suriye’de haftalar, sonra aylar ömür biçtiği “sözde kardeş” Beşar Esad (Esed) terbiyesizce direndi ve son olarak Esad’dan sonra gelen “Müslüman kardeş” Muhammed Mursi kısa süren iktidarında Recep ve Ahmet ağabeylerinden söz ve nasihat dinlemediği gibi, daha Esad Şam’daki sarayını boşaltmadan devrilip gitti. Balkanlar’da (ve Kafkasya’da) uğranan fiyaskolar, hayal kırıklıkları ya da amiyane tabirle “avucunu yalamalar” için benzer bir döküm yapmaya gerek var mı? Ya İran, ya Azerbaycan ve öbür Türkî cumhuriyetler, Ermenistan, Rusya? Ya ABD? Türkiye tarihinin dış sebepli en büyük ihtar saldırısında ölen sayısı bilinmez (resmî rakam 53) cenaze kalkmadan gittiği Washington dönüşünde kesildiği sinir ve öfke (sahi, gerçekten ne olmuş olabilir orada?). Ve hemen ardından içeride ayaklanan “çapulcular”. Recep Erdoğan haklı: Bunlar birbiriyle bağlantılı olaylar. Öyle olması da son derece doğal, bütün bunlar AKP hükümetinin iç ve dış politikalarının sonucu, faturası, bu yüzden de bağlantılılar. Sadece, şimdiye dek her adımda dış politikada da iç politikada da Erdoğan ve AKP’nin işine yarayacak şekilde işleyen konjonktür değişmiş, içeride ve dışarıda attığı her adımın AKP ve Erdoğan’ın ayağına dolaşacağı bir yeni konjonktür şekillenmeye başlamış bulunuyor.

Yeni şekillenmekte olan bu konjonktür oturduğunda nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalacağımızı tahmin etmek zor. 2008’de başlayan hâlâ devam eden küresel ekonomik krizin bazı yorumcuların dile getirdiği gibi kapitalizmin sözünü ettiğimiz “neo-liberal” döneminin sonunu getirmesi ihtimali ise zaten tümüyle değişmiş bir dünyayla karşılaşacağımız demek. Ama şimdiden kesinleşen iki gelişme AKP’nin ekonomik “başarısını” ve siyasal “karizmasını” büyük ölçüde borçlu olduğu iki imkânı, iki kolay para manivelasını bu yıl sonundan itibaren elinden kaçıracağını gösteriyor. Birincisi, bizzat Maliye Bakanı Şimşek’in söylediği gibi, elde satacak dişe dokunur kamu malı kalmadığı için özelleştirme gelirlerinin kesilecek olması.[3] İkincisi, ABD Merkez Bankasının kısa sürede yapması beklenen politika değişikliğinin ucuz dolar döneminin kapanarak borçlanma maliyetlerinin artacağının işareti vermesi.[4] Bu iki manivelayı yitiren Erdoğan ve AKP hükümetinin, yeni vergi yolları ve bahaneleri yaratmak dışında, iktidarını borçlu olduğu 3. mekanizmaya yani ranta daha daha fazla yüklenmekten başka çaresi yoktur. (Zaten Gezi Parkının yerine camili müzeli alış veriş merkezi dikme cin fikrinin ardında başka hesaplar kadar bu çaresizlik de yatıyordu.) Geriye kalan günlerinde hükümetin önünde kentsel ve kırsal rant imkânlarını sonuna kadar zorlamaktan, kentsel dönüşüm projelerine hız vermekten, son özgür su kaynaklarını HES’lemekten, kent içleri ve yakınlarında elde kalan son yeşil alanları betonlamaktan, ormanları ve yaylaları ticarete açmaktan, tarım alanlarını büyük şirketlere peşkeş çekmeyi süratlendirmekten başka seçenek kalmamış gibi görünüyor. Ama bunun da zaten çizdirilmiş karizmayı yeni sınamalarla karşı karşıya getirmesi kaçınılmaz. Rantı genişletmek kaçınılmaz olarak hoşnutsuzlukları ve muhalefet cephesini de genişletmek ve devlet şiddetine daha bağımlı hâle gelmek sonucunu verecektir. Haziran protestolarında öne çıkan sloganlardan birinin dediği gibi, “Winter is coming” yani 31 Mayıs itibarıyla Erdoğan’ın mecazî kışı başlamıştır, kuzey yarım kürede gerçek kışın başlamasından hemen öncesinden yani Eylül ayından itibaren de Erdoğan hükümetinin işi her alanda daha da zorlaşacaktır.

Bu âna kadar nesnel koşullar üzerinden hareketle “semptomu” değil “nedeni” vurgulayageldim ama şimdi artık öznel duruma, kişilik ve kişisel etmenlere değinmenin zamanı. Çünkü her ne kadar tarih ve toplum nesnel süreçler ve yapılar olsa da, insanlar üzerinden, insanların taşıyıcılığında gerçekleşir ve karizma da, etkisini ancak nesnelleştiğinde (başka insanlarca kabul gördüğünde, genel bir inanç ve böylece toplumsal bir olgu şeklinde maddîleştiğinde) gösterse de en azından tanımı gereği kişiye özel ve öznel olarak edinilmek yani o ya da bu kişi değil belli bir birey şahsında tecelli etmek zorunda olan bir niteliktir.

Başbakan Recep Erdoğan, nesnel (tek tek insanların niyeti ve iradesinin dışında) koşulların zarurî sonucu olarak zaten karizmasını “çizdirmek” zorunda olsa da bunun tam şimdi ve bu vesileyle (Topçu Kışlası inadı ki bu da aslında inat gibi öznel ve psikolojik bir saik olmayıp iktidarda kalabilmek için rant yaratmaya ve dağıtmaya devam etmeye mecbur olmasından kaynaklanan nesnel bir nedendir) gerçekleşmesi kişisel ve kişilik özellikleriyle açıklanabilir. Başbakan, konjonktürün değişmeye, devranın dönmeye başladığını anlasa da, görünen o ki bu bilgiyi içselleştirip “nefsine hâkim” olamadı. Bir önceki konjonktürde içeride ve dışarıda her gelişmenin kendi işine yaramasından kaynaklanan siyasal şansının konjonktürel nedenlerden değil bizzat ve şahsen kendi kerametinden kaynaklandığını sandığı anlaşılıyor. Ne yaparsa yapsın hatta ne yapmazsa yapmasın zaten başarılı olacağı bir konjonktürde güttüğü gerilim siyasetinin her konjonktürde başarının anahtarı olan bir tılsım olduğunu düşündü, gerilim virtüözü bir siyaset ustası olduğunu vehmetti ve sonunda gerilim elinde patladı. Haziran protestolarının en önemli ve AKP için özellikle Recep Erdoğan’ın şahsı için yakın gelecekte en büyük siyasal riski oluşturan özelliği, tepkileri başbakanın umurunda bile olmayan hatta tepkilerini siyasal başarısının garantisi saydığı “olağan muhaliflerin” şimdiye dek kapsama alanı dışında kalan, bu yüzden de bir sonraki hareketlerinin ne olacağı, ne yöne evrileceği, nasıl izole edilip etkisizleştirileceği bilinemeyen yeni unsurların sahaya çıkmış olmasıdır. Ve karizmayı “çizen”, olağan ve alışılmış muhalefet güçlerine eklenen bu beklenmedik takviye olmuştur.

Recep Erdoğan açısından acımasız bir diyalektik iş başındadır. Nasıl ki önce içteki karizmasının yardımıyla dış dünyada şişirilen imajı içteki karizmasını beslemiş ardından bu imajın çökmesi karizmanın “çizilmesinin” yolunu açmışsa, şimdi de karizmasına olanlar imajını daha da aşağılara çekiyor. Uluslararası planda ülkesinde halk desteğine ve demokratik meşruiyete sahip, popüler ve sağlam bir bölge ve hatta dünya lideri olarak sunulan ve bir ölçüde de hakikaten öyleymiş gibi muamele gören Erdoğan, 31 Mayıs 2013’ten itibaren bölgede sürüsüne bereket, tesadüfler sonucu öne çıkıp tesadüfler sonucu gözden yiten sıradan bir Orta Doğu lideri durumuna düşmüştür. Bunun iç ve dış politikada (dolayısıyla ekonomide) ağır faturaları beklenmelidir.

Siyaset yorumcularının ezici çoğunluğu, kanıtlaması gerekmeyen bir gerçek gibi, AKP’nin üç seçimde düzenli olarak artırdığı oyların hatırı sayılır bir bölümünün partiye değil (karizmasından ötürü) Erdoğan’ın şahsına verildiğinde görüş birliği içinde (kesin yüzdeler hesaplayanlar bile var). Biz de aynı şekilde kanıt gösterme zahmetine girmeksizin, Gezi Parkı vesilesiyle patlayan ve onunla kalmayıp orada durmayan protestolarda büyük bölümüyle ilk kez görünür hâle gelen muhalefetin önemli bir bölümünün bizzat Recep Erdoğan’ın şahsına yöneldiğini söyleyebiliriz. Bu durum da, başbakan ile AKP’nin kaderlerinde bir ayrılma ihtimalini akla getiriyor.

Gücünü bir önceki konjonktüre çok iyi uyarlanmakla edinmiş olan Erdoğan ve partisinin yeni şekillenmekte olan bu konjonktürdeki durumu ne olacak? Recep Erdoğan ve hitap ettiği muhitte pek muteber bir isim olmasa da, başka çevrelerde az çok bir karizması bulunan ve sözleri hâlâ dinlenen bir ilim adamı olan Charles Darwin, canlı türlerinin hayatta kalış-yok oluş meselesi konusunda “belli bir doğal çevreye en iyi uyum sağlamış türlerin bu çevrenin değişmesi durumunda en büyük risk altına gireceği”ni düşünür.[5] Bu doğruysa, bu konjonktür değişikliğinin sonucunda AKP’nin değilse bile Recep Erdoğan’ın yeni konjonktüre hızlı bir uyum sağlayarak siyasal hayatını devam ettirebilmesi hayli kuşkulu görülüyor. Kutunu yitirmiş, karizması bitmiş, imajı gitmiş bir siyasal lider her yönden gelecek saldırılara açıktır. Ve bu saldırıların şimdiden başlamış olduğu aşikâr.

Aslına bakılırsa, gerekli asgarî vasıfları haiz olsaydı, şu günlerde Başbakan Recep Erdoğan trajik bir kahraman ya da destansı bir figür olarak görülebilirdi. Çünkü başbakan tam şu anda pek az faninin cüret edebileceği bir işi yapıp, siyasetteki olağan hasımlarına ek olarak 2 cephede 4 düşmanla birden aynı ânda savaş hâlinde. İçte ve dışta iki cephede dövüşülen bu fazladan dört düşmanın içeridekilerden birincisini yeni unsurlarla genişleyip taze kuvvetlerle güçlenmiş toplumsal muhalefet, ikincisini parti (AKP) içi muhalefet, dışarıdaki üçüncüsünü AKP’nin on bir yıllık iktidarında baş siyasal destekçisi ve iş ortağı olan Batılı devletler ve sermaye grupları oluşturuyor. Hem içeride hem dışarıda savaşılan dördüncü ve son düşman olarak da “Cemaat”i teşhis edebiliriz.

Bu kadar eşitsiz bir kavgada başarı şansının çok düşük olacağı kesin. Başbakanın Haziran protestoları sırasında gösterdiği “dik” ve uzlaşmaz duruşu ve çektiği zılgıtlarla partisi içindeki mutlak iktidarını yeniden tesis etmiş gibi görünmesi yanıltıcıdır. Kutunu yitiren, karizmasını çizdiren, imajı sarsılan bir lider için en yakın tehdit maiyetidir, en önce kendi adamlarından korkmalıdır. Milletin gözü önünde alenen yenen ve o ân için sineye çekilmek zorunda kalınan azarların AKP’nin daha düşük rütbeli liderlerinde yarattığı izzet-i nefs incinmelerinin de siyasal sonuçları olmayacağını düşünmek zor.

Erdoğan’ın karizmasını çizen, AKP iktidarının meşruiyetini ilk kez tartışmalı hâle getiren (sosyolojik bakımdan son derece beklenen hatta geciken ama zamanlama ve gerçekleşme biçimi açısından beklenmedik) toplumsal muhalefet hareketinin kısa vadede iktidar denklemlerinin içinde yer bulamayacağı açık. Çünkü şimdilik, istedikleri değil istemedikleri bakımından kendini ifade eden, kendiliğinden, çok büyük ölçüde örgütsüz, şekilsiz, parçalı ve akışkan bir hareket bu muhalefet. Bu yüzden, kısa vadedeki çözüm iktidar güçlerinin içinde aranacak. Ve yine bu yüzden, başbakan sarsıcı darbeyi bu taraftan, yani popüler muhalefet güçlerinden yemiş olsa da kendisini asıl öbür üç düşmana karşı kollamak zorunda. AKP ile Cemaat arasında Erdoğan’ı dışarıda bırakan yeni bir siyasal mutabakat sağlanırsa bu mutabakat Türkiye’nin iç siyasetinde 1950’lerden bu yana belirleyici bir rol üstlenen uluslararası kapitalist merkez(ler)den çabucak onay alacaktır. Çünkü Cemaat ve AKP’nin başbakan dışındaki kadroları da bu merkezlere uyumlu ve en az Erdoğan kadar işbilir ortaklar olduklarını çoktan kanıtlamıştır.

Ne var ki, böyle bir çözüm yani AKP ile Cemaat arasında Erdoğan’ı bertaraf ederek yenilenecek bir ittifak, yönetmek ve sefasını sürmek üzere karşısında Erdoğan’ın 2003 yılında bulduğuna benzer bir dikensiz gül bahçesi bulamayacak. O bahçeyi yaratan konjonktür bitmiş, surda da bir gedik açılmış bulunuyor. Kısa vadede denenebilecek siyasal kombinasyonlarla, yenilenecek ve hatta genişletilebilecek ittifaklarla (dersini almış Kemalistlerle çözülmeye başlayan şu ânki İslamcı koalisyonun bazı unsurlarının barışması niçin mümkün olmasın?) bu gediğin kapatılması da hayli zor görünüyor. Çoğalarak ilk kez bu büyüklükte ve bu kararlılıkla sokaklara inen toplumsal-kitlesel muhalefet, zaman içinde yorgunluklar, gerilemeler hatta iç parçalanmalar ve kopuşlar yaşayabilirse de, asla 31 Mayıs 2013 öncesinin etkisizlik durumuna dönmeyecek. Gerçek varlığı ortada görünmediği zamanlarda bile sırf hatırası her türlü siyasal hesabı etkileyecek.

Üstelik, bu ilk akla gelen ve âcil çözüm, o kadar kolay uygulamaya sokulamayacak. Recep Erdoğan'ın vuruşmadan, savaşmadan geri çekilmesi, direnmeden siyasi hayatının bitişine rıza göstermesi mümkün değil. Bu geçen 11 yıl içinde başbakanımızı tanıdıysak, bu direnişi de tek bildiği ve ustası olduğunu sandığı siyaset yöntemini kullanarak yapacaktır: Germek. Erdoğan'ın iktidarda kalabilmek için başvurabileceği yöntem bir iç savaş pahasına iç siyaseti daha da germek ve yeni Osmanlı fantezilerini ve özerk gündem hayallerini bırakmak pahasına ABD'nin Ortadoğu politikalarına tam bir koşulmakla Suriye ile bir dış savaşa girmeyi göze almak olacaktır. Ama bu çarelerin ikisi de Erdoğan'ın ve AKP+Cemaat koalisyonunun tek gerçek siyasal zaferini iptal etmek riskini beraberinde getirir. Her iki durumda da Ordu, Türk siyaset sahnesine geri dönecektir.

Kaldı ki Başbakan Erdoğan bu gerilim ve şiddet taktiğini aynı ânda, her cephede bütün hasımlarına karşı uygulayamaz. Partisi ve kitle desteği üzerindeki kontrolünü koruduğu görüntüsü vererek siyasal ömrünü uzatsa bile bunu ancak dış ortakları ve Cemaatle kurmuş olduğu iktidar sözleşmesini yenileyerek yapabilir. Yani AKP ile Cemaat arasında Erdoğan’sız bir yeni mutabakat yerine, bu mutabakatın kendisini de içerecek şekilde yenilenmesine razı olarak akıbeti erteleyebilir. Ama böylece yenilenecek bir mutabakatın bedeli ağır olacak, ödeyeceği dış ve iç diyet borcu katlanarak artacak ve her halükârda “kişisel mutlak iktidar” düşlerine vedâ edecektir.

 



[1] İktisat profesörü Hayri Kozanoğlu, resmî verilere dayanarak AKP iktidarının 129,6 milyar dolarda devraldığı Türkiye’nin toplam dış borcunun “bugün” [2012 sonu olmalı –EÖ] 336,9 milyar dolara çıktığını söylüyor. (Kaynak: bianet.org/bianet/ekonomi/146611-dıs-borc-336-milyar-dolar-imf-ye-yine-gidebiliriz)

[2] Erdoğan’ın Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e göre, AKP hükümetleri döneminde toplam 38 milyar dolar değerinde kamu varlığı satıldı. (Kaynak: www.akparti.org.tr/site/haberler/ozellestirme-geliri-38-milyar-dolar/34137)

[3] (www.dunya.com/ozellestirilecek-kurum-kalmadi-19517h.htm)

[4] 21 Haziran 2013, “ABD Merkez Bankasının para musluğunu kısacağını açıklaması dünya piyasalarında kara Perşembe yaşanmasına neden oldu.” (haber.stargazete.com/ekonomi/piyasada-amerikan…/haber-764297)

[5] Bkz. John Bellamy Foster, Marx’ın Ekolojisi / materyalizm ve doğa, (Epos Yayınları, Ankara, 2011), s. 267 (çevirmeni benim).

Okunma 11065 kez