Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Felsefi Ontolojide İdealizm-Materyalizm Ayrımı

Yazan

Osman Albayrak

Filozoflar zamanlarını, gerçekle yanlışı (verite-errevr), bilimle inancı, anlaşılabilirle duyulabiliri, akılla sağ duyuyu, maddeyle tini, vb. birbirlerinden ayırt edebilmekle geçirirler. Bunu daima yaparlar; ama, felsefe pratiğinin bu ayırma, bu ayırt etme, bu ayrım çizgisi çekme olduğunu söylemezler. Biz bunu söylüyoruz (ve daha başka şeyler de söyleyeceğiz).[1]

Tarihte felsefe iki şekilde işliyor. Klasik felsefe birinci tarzda yapılıyor. “Marksist” felsefi pratik ise ikinci tarzı seçerek, birinci tarzla arasına kesin bir ayrım koyuyor. Ayrıca birinci tarzdaki çözümlemeleri ikinci tarzı baz alarak onun içine yediriyor. Bu felsefi pratiğin başlatıcısı Marx’tır. Marx’ın bu alandaki önemi “yanılgı ve düzmecelikten kurtulmuş bir teorik dünya kazandırması”ndan kaynaklanır. Marx’tan sonra felsefe artık eskisi gibi değildir. Yeni bir felsefi bakış açısının ortaya çıkışıyla da mukayese edilmeyecek bir geriye döndürülemez olay meydana gelmiştir. Çünkü bu, sadece fikirlerin ya da yöntemin değişmesini zorunlu kılan bir olay değil, felsefi pratiğin kendisini dönüştüren bir olaydır.[2]

“Marksist felsefe” kendisini bir taraf olarak materyalizm kesiminde sayar. Ama felsefe pratiği açısından da kendisini klasik materyalizmden ayırt etmeden edemez. Yani o, metodolojik açıdan idealizm ile klasik materyalizmi üst üste koyar. İşte, tam da bu nedenle Marksistlerin elinde felsefe, felsefe olmaktan çıkar politik bir silah haline gelir. Bu açıdan akademi felsefecileri özellikle Lenin’i felsefeci olarak görmezler ve onun Materyalizm ve Ampiriokritisizm adlı kitabını da bir felsefi eser saymazlar. Aslında Lenin’in yaptığı tarzda bir felsefi pratik, klasik felsefi pratiği şart koşar. Bu demektir ki, klasik felsefi tarzı bilmeyen biri, Marksist felsefi pratik içerisinde ‘dişe dokunur’ bir iş yapamaz. Akademi felsefecilerini kızdıran, meslekten olmayan bir ‘alaylı’nın tümünü üst üste koymasıdır. Profesörler mesleki kıskançlık gösteriyor, meslekten olmayan birinin o konuda kendilerine “akıl” vermesini açıkça içlerine sindiremiyorlar. Engels ve Lenin’e duydukları tepkiyi Marx’a karşı duymuyorlar. Çünkü Dr. Marx, meslekten felsefecidir. Ama Marx, felsefi alandaki ününü meslek içerisinde yazdığı eserlere değil, tam tersine mesleğin dışına çıkarak yazdıklarına borçludur. Demek ki “meslek adamı” olmakla “politika adamı” olmak birbirlerinden farklı şeylerdir. Bu felsefi pratiklerden birincisi meslektir, ikincisi pozisyondur. Onun için Marksistler, teorik-politik alanda pozisyon alırlar. İyi bir pozisyon alabilmek için önce meslekte öğretilen işi çok iyi bilmek gerekir. Biz; Marx, Engels ve Lenin’in bu işi en az meslekten olan üniversite profesörleri kadar iyi bildiklerini biliyoruz. Aslında üniversite profesörleri de bunun farkında. Bir fabrika müdürü ile, bir hukuk öğrencisinin ders vermesini içe sindirmek kolay iş değil. O iş, ayrıca bir “erdem” ister.

*     *     *

İlk kez Aristoteles felsefeyi; “on he on’un/var olanın bir bilimi”[3] olarak tanımlar. Burada epistemoloji, varolanı bilme işidir. Yani bu ontolojik epistemolojidir. Bir de epistemolojik ontoloji var. Biz şimdi ontolojik epistemolojiyle ilgileniyoruz. Ontolojik alanda klasik felsefi doktrin, “var olan”la “var olmayan” ikiliği çerçevesinde ifade edilir. Gerçekten varolan bir varlık var mıdır, yoksa, gerçekten var olan bir varlık yok mudur? Yoksa, varolan şeyler sadece bir yanılsama mıdır? Evet gerçekten var olan bir varlık vardır, diyenler realistler; ... yoktur, diyenler ise nihilistler olarak ayrılırlar. Eski Yunanlı sofist Protagoras, düşüncesini şu özlü tümceyle söze getirir: “İnsan her şeyin ölçüsüdür, varolanların varlıklarının da, var olmayanların var olmadıklarının da”.[4] Yine aynı dönemde yaşayan Gorgias adlı sofistin özlü düşüncesi şöyledir: “‘Bir şey yoktur’, çünkü olsaydı, bu ya olmuş ya da öncesiz bir şey olurdu; bu şey, ne var olandan, ne de var olmayanlardan olmuş olabilir; öncesiz olamaz yoksa sonsuz olurdu, sonsuz olan ise hiçbir yerde yok; ne kendisinde, ne de başka bir şeyde, ne de hiçbir yerde olabildiğine göre bir şey yoktur,” [5] Bu “nihilist” felsefi akımın karşına nesnel idealist akım olarak Elea Okulu dikiliyor.[6] “Elea Okulu”nun uzantısı, Sokrates’in başını çektiği idealist akımdır. Sokrates, yöntem olarak sofistleri izlese de sonuçta farklı tespitlere ulaşıyordu. Değilleme yöntemi ile giderek karşısındaki tartışmacıyı saçmalama noktasına getiriyor, daha sonra da kendi düşüncesini sistematik bir biçimde oluşturuyordu. Sokrates, diyalogların sonunda mutlak bir değişmez gerçeğe (kavrama) ulaşırken, sofistler teorik ampirizmin girdabında dolanıp duruyorlardı. Sokrates ve onun temsil ettiği nesnel idealist akımı çekici kılan, sonuçta varmış olduğu kesinlikler ve düzenliliklerdi. Bu felsefi tutumun ödülünü Aristoteles, Büyük İskender’in hocası olmakla alacaktır. Yakın tarih olduğu için, herkes Hegel ile Prusya Devletinin ilişkisini hatırlar; oysa bir prototip olarak, Aristo - Büyük İskender ilişkisi onlara örnektir. Platon ile Aristoteles’in devletlü bir toplum istemeleri, Helen Devletinin ideolojik dayanak noktaları olmuştur.

Buna karşılık sofistler, düşüncedeki düzensizliklerini, toplumsal ilişkilerde yansıttıkları için, o zamanki siyasi erk sahipleri tarafından düzen dışı ilan edilerek siyasi kovuşturmalara uğratılmışlardır. Ontolojik felsefeye ilişkin idealistler, referanslarını Sokrates ve onun tilmizlerine gönderirken, materyalistler / ”realistler”in ise sofistlere gönderme yapmaları gerekiyor. İdealistlerin “mutlak gerçek”lik gördükleri yerde, sofistler, “gerçek olmayan”ı görüyorlar. İdealistlerin “söz”den bahsettikleri yerde, sofistler “gerçek”ten bahsediyor. Sofistlere göre “söz”ün sözden başka gerçek karşılığı yoktur. Gerçek gerçek karşılığı olamayan “söz”ün kendisi sözdür. Onun için o öğretilemez ve bilinemez, çünkü gerçek değildir. Ancak varolan şeyler bilinebilir ve öğretilebilir; çünkü onlar vardırlar. Sofistler, sözle gerçek gerçeğin arasına kesin bir ayrım çizgisi çektikleri için hem anlaşılamıyorlar, hem de kendi dertlerini sarih bir biçimde anlatamıyorlar. İdealistler, kendilerini realist görmelerine rağmen, aslında gizli nihilisttirler. Nesnel gerçekliği   gerçek kabul etmedikleri için, sözü “gerçek”ten sayıyorlar. Sofistler ise sözü “gerçek”ten saymadıkları için, nesnel gerçekliği mutlak- değişken olarak değerlendiriyorlar. Onun için sofistler, kendiliklerinden materyalist / realisttirler. Bizim işimiz, sofistlerle değil, kendilerini realist gören gizli nihilistlerledir. Çünkü, materyalistlerin bu aşamadan sonra sofistlerle yapacakları bir şey yok. Onların bugünkü sosyal uzantıları, Kadıköy-Fener dibinde Haydarpaşa’ya karşı şarap çekerken, idealistlerin politik uzantıları devlet erki ile her türlü dolabı çeviriyorlar. Çatışma artık, realistlerin kendi arasında, idealist kesim ve materyalist kesim çerçevesinde bugüne kadar şekillenerek gelmektedir.      

*     *     *

Nesnel idealizm, biricik gerçek varlığı bilen “özne”nin dışında bir ve mutlak varlık olarak koyarken, aslında onu nesne olarak değil de özne olarak düşünüyor. Çünkü, bu mutlak tek varlığın dışında çokluk içeren materya alanı var. Dolayısıyla bilen “özne”nin dışında iki varlık alanı kabul edilmiş olundu. Birisi çokluğun ve değişimin olduğu materya alanı, diğeri değişimin ve çokluğun olmadığı mutlak tek varlık alanı. Çünkü, mutlak varlık etkin varlıktır. Oysa materya alanı etkin olamaz.

“Özne”nin bir başka ifadesi “süje”dir.[7] “‘Süje’ deyimi Latince’nin Subjectum kelimesinden (bu kelimenin mastarı Subjicre’dir; anlamı bir şeye temel teşkil etmek, bir şeyi üstünde taşımaktır) gelir ve bir şeyi taşıyan, temel olan şey demektir.”[8]

“Nesnel idealist felsefe”de “özne”, mutlak anlamını Hegel’de bulur. Ama idealist felsefe, ister nesnel idealist, isterse öznel idealist olsun, kendisini özne-nesne ikiliği üzerine kuruyor. Ve idealist kalarak felsefe yapmak, özne-nesne ikiliği üzerinden konuşmak anlamına geliyor. Gerek Marksist felsefenin gerekse nesnel idealist felsefenin çabası, bu ikiliği kaldırmak üzerinedir. “Eş ‘özne-nesne’ arayışı Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi adlı eserinde ve Fichte, Schiller ve Schelling’in çabalarında görülebilir. Bu düşünürlerin böyle bir arayış içinde olmalarının nedeni özne ve nesne ikilemini aşabilmekti.”[9] Evet, felsefe tarihinde idealist kesimde, bu özne-nesne ikiliğini aşma Hegel’e nasip olur. Hegel bu tutumuyla her şeyi nesnelleştiriyor, yani her şeyi özneselleştiriyor. Artık Hegel için, ontolojik düzeyde özne-nesne ayrımının bir anlamı yoktur. Çünkü, öznesel olan ile nesnesel olan “Geist” denen mutlak varlıkta içerilmiştir. Ve “Fasit Daire” hareketi bundan böyle “Geist” denen mutlak varlığın deviniminden başka bir şey değildir. Hegel ontolojisini savunmasız bırakmıyor. “Düşünce yalnız yarattığı şeyi bilir.” Kant’ın yapmadığını Hegel yapıyor. Kant varlığı “Numen” ve “Fenomen” olarak ikiye ayırıyordu. Numen’e bilinemezlik yüklerken Fenomen’e bilinebilirlik yüklüyordu. İşte Hegel Kant’ın bu “epistemolojik tutarsızlık”ını ortadan kaldırdı. Çünkü Numen’in düşünceyle zorunlu bir ilişkisi varsa bu ilişki Numen’in bilinmesini de zorunlu kılar.

Buradan çıkan sonuç şudur: Özne-nesne ikiliği üzerinde oynayan idealist felsefe, eninde sonunda bu oyunu özne lehine bozuyor. Ve tutarlılık bunu gerektiriyor. Ama bu bir yanılgıdır. Epistemolojik ontolojide yapılan bir ayrım yanlış bir biçimde ontolojik epistemolojiye taşınıyor. Bu ise bir yanılsamadır. Epistemolojik düzeyde “insan” birey olarak her şeyi karşısına alır. Dahası, bu pozisyon teori işinin gereğidir. İdealizm epistemolojik alanda “insan”ın hakimiyetini görerek, bunu ontolojik alana taşıyor. Bundan böyle ontolojik alandaki düşünce Cuz’i değil Külli’dir. İnsan, kendi aklının eksikli (problemli) olduğunu pratikte gördüğü için, ona güvenemiyor. Daha doğrusu, bu konuda bir hileye başvuruyor. Akıl yerinde kalırken, cuz’i gidiyor “külli” geliyor. Felsefe referans için, episteme alanından ontologia alanına kayıyor. Episteme alanında sinik, korkak, korumaya muhtaç durumda olan insan aklı, ontologi alanından güçlenerek çıkıyor. Peki kendisine bu kadar güvensizlik duyan insan aklına, nasıl güveneceksiniz? Descartes, ya algılarımız bizi yanıltıyorsa diye soruyordu.. Biz, ya “aklımız” bizi yanıltıyorsa, diye sormak zorundayız.

*     *     *

Engels ve Lenin tüm felsefenin sorununu bir cümlede ifade ediyorlar: “‘Bütün felsefenin en yüksek sorunu’, ‘tüm, özellikle modern felsefenin büyük temel sorunu’, diyor Engels, ‘düşünme ile varlık arasındaki, ruh ile doğa arasındaki ilişkiler sorunudur’”.[10] Evet, su felsefi bir önermedir. Hiçbir felsefe düşünmeye önem vermemezlik edemez. Üstelik bu önermenin kendisi felsefidir. Ve felsefe yapmak düşünmek demektir. Burada anlatılmak istenen başka bir şey. İdealist felsefe “düşünme”den kalkarak mutlaklık atfettiği “özne” kategorisine varıyor. Materyalizm ise bunun tam karşıtı olarak kurgulanmak gerekir. İdealist felsefede atıl olan nesne, materyalist felsefede etkin durumdadır. Bunu gözetmeyen bir materyalizm, eninde sonunda idealizme varmak zorundadır.[11] Bu açıdan Marx ve Engels, nesnel idealizme olduğu kadar Feuerbach’ın “insan özlü” materyalizmine ve olguculuğa da karşı çıkarlar. Bunlardan Feuerbach, idealist felsefenin kucağına düşerek bir öz arayışı içerisine girmiştir. Hegel’in“mutlak tin”i yerine “insan”ı mutlaklaştırmıştır. O halde materyalist felsefenin sorunu bir “öz” sorunu değil, tam tersine idealizmin “öz” üzerinden oynadığı oyunu “özcek” bozmaktır. Felsefe tarihinde filozoflar, ontolojik düzeyde özne-nesne, epistemolojik düzeyde bilgi ile gerçek ikiliğini yıkmayı hedeflemişlerdir. Materyalizm ise bunu yıkmayı denediğinde hiç tartışmasız idealizme kaymıştır, ta ki Marx’a kadar. “Felsefe” olmak istemiyorsa, materyalizmin, teorik-politik düzlemde takınacağı uygun tavır budur. Yok eğer aklı başında felsefe olmak istiyorsa, çocukça oyuna gerek yok; o zaman, “öz”den ve “özne”den konuşmak zorundadır. İşte Feuerbach bunu yapıyor; öznel idealistler bunu yapıyor. O zaman bu oyuna gerek yok, büyük gibi görünüp çocukça davranışlar içerisine girmek hiç büyümemek anlamına gelir. Çocukken büyümüş pozları takınıp rezil olmak yerine, çocukluğunu bilip deli dolu hareketler yapmak, büyüklerin oyununu bozmak yeğdir. Biz, Lenin’in yaptığı gibi oyun bozanlık yapmalıyız. Ve Marx’la Engels’in yaptığı gibi...  

Marx’ın tezlerinin amacı şunlardır: “Söz konusu olan baştan aşağı ‘yeni bir maddecilik’ ya da pratik maddecilik dahilinde, felsefenin ‘iki kampı’, yani her şeyden önce tüm gerçekliği tinin dünyasında düşünen Hegel’in idealizmi ile, tüm entelektüel soyutlamaları duyarlılığa, yani hayata epiküryenlerin ve onların çağdaş izleyenleri olan Hobbes, Diderot, Helvetius...örneğinde olduğu gibi duygulanma yetisine, izlenime indirgeyen ‘sezgisel’ ya da eski maddecilik arasındaki geleneksel zıtlığı aşmaktır.”[12] O halde “materyalizmin ilk adımı, Tanrının varlığı ile aşkın (transzendent) amaç fikrini reddetmek gibi gözüküyor. İkinci adım Ruhun (zekanın) hareketlerini maddenin hareketine indirgemek, üçüncüsü de üstündeki insanla birlikte dünyayı aralarında her şeyi kavrayan ilişkilerle bağlı nesneler örgüsü saymaktır.”[13]

Marksist materyalizm, aklı başında materyalizmdir. Aklı başında materyalist olabilmek için, idealizmin tuzağına düşmemek gerekir. Bunun için; birincisi, etkin özne yerine etkin nesnenin temel kategori olarak alınarak, özne kategorisinin bertaraf edilmesi; ikincisi, materyalist felsefenin sorununun, bir öz arayışı içerisinde olmak değil, tam tersine ondan kurtulmak olduğunu kavramaktır.

Özne-nesne ikiliğinde, özneyi birincil, nesneyi ikincil veri sayan idealizm; nesneyi özneye indirgiyor. İdealizmin bir özelliği indirgemecilik ise bir diğeri de özdeşliktir. Evet, bu bir özdeşliktir, ama kötü bir özdeşlik. Nesne, öznenin “dışkı”sı durumundadır. Onu tümüyle yok edemiyor ama önemsizleştiriyor. Ontolojik alanda özneyi nesnenin dışına atan idealizm, toplumsal formasyonda akıl ile düşünceyi birbirinden ayırarak, “akıl”ı somut bireye dışsal kılıyor. Gayet tutarlıdır, özne nesnenin dışındaysa, akıl da somut bireye dışsaldır. Somut insan, aklın kendini gerçekleştirmesi için bir araçtan başka bir şey değildir. Tıpkı arının bal yapmak için kovana ihtiyaç duyması gibi”. Materyalist tezler idealist tezlerin tam karşıtıdır. İnsan düşüncesi toplumsal bireyin bir parçasıdır ve aklın varlığı düşünce aracılığıyla kavranır. Toplumsal birey yoksa, akıl ve düşünce de yoktur. Daha doğrusu, akılla düşünmek toplumsal bireyin olmazsa olmaz koşuludur. Önce birey varken, sonra akıl ve düşünce oluşmuş değildir. Bunlar eş zamanlıdır, art zamanlı değildir. Aynı biçimde, dünya ile “külli düşünce” ilişkisi yoktur. Materyalizmde dünya ile külli düşünce ilişkisinin yerine, dünya-hareket ilişkisi geçer. Dünya ile hareket arasındaki ilişki de eş zamanlıdır. Yani dünyanın varlığı hareketin varlığından önce gelmez. Madde zaten ezelden beri hareketli olarak vardır. Eğer önde gelirse, hareket ettirici bir özneye gerek duyulur. İşte bu idealizmdir.

Nesnel idealizm karşıdadır ve karşıda olmak bakımından da çıplaktır. Onun için, çıplak bir gözün görü alanındadır. Asıl tehlikeli olan, materyalizm görünümündeki idealizmdir. Bunun için ince ayrıntılar, satır araları önemlidir. Materyalizmi öğrenmeden önce, nasıl idealist “olunmaz”ı öğrenmek daha avantajlıdır. Lenin bu kez kılıcını bunlar için çekiyor: “Lenin dünyayı duyu karmaşaları veya deneyime ‘indirgeyen’ fenomenalistlere ‘öznel idealist’ diyor... Geniş anlamıyla dünyanın duyu deneyimine indirgenmesini savunan fenomenalist öğreti idealisttir. Çünkü dünyayı, indirgemeci çözümlemeyle de olsa, duyu veya deneyime bağlar.”[14]

İdealizm’in özü, gerçeği özneye indirgemekti. Olgucular, Descartes’in dualizm’ine karşı çıkarak bir akli işle, gerçeği olgulara indirgerler. Burada, nesne dışında mutlak özne gidiyor, onun yerine nesne-özne geliyor. Nesnel idealizm, nesneyi öznenin içerisine çekerek özneyi nesnelleştirirken olguculuk, özneyi nesnenin içerisine çekerek nesneyi özneselleştiriyor. Yani birisi diğerinin tersini yapıyor. Ama her ikisinde de “özne” ve “öz” korunuyor. Operasyon basit bir yer değiştirmedir. Kant’ın tavrı bu konuda daha açık ve zekicedir. Kant, kendi epistemolojisinde bunun imkansız olduğunu gördüğü için, en azından “numen” alanına bilgiyle değilse bile inançla varılabileceğini söyledi. Olgucular ise, düpedüz “çamura yatıyorlar”. Olguculukta algıyla gerçek özdeşleştiriliyor. Algıladığım şeyler gerçektir ve bunun dışında başka gerçeklik yoktur: “İdealizm bir urdur, bilginin bir anını irileştiriyor: ya duyuyu ya kavramı ve soyutluğu, ya eleştirici şüphenin ve yargının geçici olarak askıya alınışının anını vb. vb.’nin ( anını irileştiriyor).“ [15] Nesnel idealizm’in o geniş ufkuna karşılık olguculuk görüş açısını olabildiğince daraltıyor. Lenin bunun için bu akıma “öznel idealist” diyor.[16] Çünkü olguculuk, bütün maddeci görünümüne rağmen maddeci değildir. Oysa maddeciliğin “kesin” ölçütü var: “Materyalizm doğayı birincil, ruhu ikincil sayar; varlığı birincil, düşünmeyi ikinci plana koyar. İdealizm için tam tersi geçerlidir.”[17]

Şimdi bu ölçüye göre olguculuk, insan algısını birincil, algılanan şeyleri ikincil veri olarak ele alıyor. Dolayısıyla, olguculuk idealizm tanımlamasını hak ediyor. Lenin, Materyalizm ve Ampiriokritisizm adlı eserinde olguculukla olduğu kadar, Kant’ın “aşkın-idealist” anlayışıyla da mücadele ediyor: “Görüngü ile kendinden şey arasında hiçbir ilkesel ayrım yoktur ve olamaz, yalnızca bilinenle henüz bilinmeyen arasında ayrım vardır.”[18] Kant, kendinder şey alanını var kılarak görüngü ile kendinden şey arasına ilkesel ayrım koyarken, olgucular ilkesel olarak kendinden şeyi reddediyorlar. Dolayısıyla idealizmin tarih dışına ittiği “kendinden şey”i, materyalizm tarih içine çekiyor. Eğer bir şey tarih dışı olarak konuluyorsa, bu koyuş, onun gerçek varlığı yoktur, anlamına gelir. Yani kavramı vardır, ama muhtevası yoktur.

Bu aşamadan sonra ne yapmak gerekir? İdealizm “söz”ü realitenin yerine koyarak, realiteyi sözden sayıyor; materyalizm için realite maddedir; söz ise realite üzerinden realite üzerine yapılan söylemdir. Bunun için felsefede ayrım, idealizm - materyalizm ikiliği içinde değil de, idealizm- realizm çerçevesinde konulmak gerekir. İdealizm - materyalizm ikiliği, klasik felsefenin çizdiği ayrımı kabul ederek tartışmak olduğu için, onun belirlediği alanda eylemek anlamına gelir. Felsefi pratikte kazanmak ya da kaybetmek yoktur; burada asıl olan idealizm’e karşı avantaj sağlamaktır. Çünkü, gerçek olarak kabul etmediğin şeyi gerçekmiş gibi bir ayrıma tabi tutamazsın. Tam da bu nedenden dolayı, idealizm - materyalizm ikiliğini kabullenerek işe başlamak, idealizm’in gerçek kabul ettiği “idea” cinsinden varlıkları gerçek kabul etmeye zorlar. Maddeyi birincil ruhu ikincil saymak dualizm’i aşmak anlamına gelmiyor. Ruh, ikincil bir veri olarak, madde içerisinde ayrık bir varlık olarak korunuyor. Bundan kurtulmanın yolu, ruhu da madde cinsinden varlık saymaktır. Bu dolambaçlı bir yoldur. Bu sorunsalı idealizm - materyalizm ikiliği çerçevesinde değil de, idealizm - realizm ayrımında ele alıp tartışmak, Marksist epistemoloji açısından daha avantajlıdır.    

 

 



[1] Louis Althusser, Felsefe ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi, Çev.: Ömür Sezgin, V Yay.. 2. Baskı, Ankara 1990, s.21.

[2] Etienne Balibar, Marx’ın Felsefesi, Çev.: Ömer Laçiner, Birikim Yay., İstanbul 1996, s.11

[3] Heinz Heimsooth, Felsefenin Temel Disiplinleri, Çev.: Takiyettin Mengüşoğlu, Remzi Kitabevi Yay., s.30

[4] Macit Görkberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi Yay., İstanbul 1980, s.43.

[5] Macit Görkberk, a.g.e., s.43.

[6] İdealizm, özellikle de nesnel idealizm, Sokrates’i göklere çıkarır. Herkes onu, kanunlara karşı ilkeli tutumundan dolayı erdemli davranışları ile tanımaya çalışır. Ama tersinden bakıldığında, Sokrates’in politik ahmaklığını kimse pek görmek istemez. Buradaki ideolojik örtüyü anlamak gerekiyor. Ahlaksal gerçekle, politik gerçek’in birbirinden farklı düzlemler olduğunu kavrayamadığı için Sokrates, körü körüne ölümü seçmiştir. Bu kez öğrencisi Platon, politik nedenlerden dolayı ölüme mahkum edilince kaçmayı yeğlemiştir. Sokrates, doğruluk ve değişmezlik üzerinde dururken, Platon “eğri” bir gerçek dünyada, “doğru” bir dünya tasarlıyordu.

[7] “‘Obje’ de Latince’nin Objectum teriminden (bu kelimenin mastarı, Objicere’dir; anlamı karşıda bulunmaktır) gelir; ve karşıda bulunan şey demektir. Objeye dilimizde eskiden ‘mevzu’ denirdi; şimdi de onun çeviirisi olan ‘konu’ kelimesi kullanılmaktadır. Her ikisi de felsefe bakımından sakıncalıdır. Çünkü ‘mevzu’ ve ‘konu’ terimleri peşin olarak idealist bir görüşün ‘Obje’ye verdiği anlamın dilimize çevrilmesidir. Böylece ‘obje’, süjenin vazettiği, koyduğu, meydana getirdiği bir şey olmuş oluyor. Halbuki “varolan şey”, hiç bir zaman süje (insan) tarafından ‘vazedilmiş’ ya da konulmuş değildir. Süje (insan), var-olan şeyleri ancak hazır olarak bulur. “ (Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, 5. Bas, s.47-8 dipnot

[8] Takiyettin Mengüşoğlu, a.g.e,, s. 44 dipnot

[9] (Kemali Saybaşılı, Siyaset Biliminde Temel Yaklaşımlar, Birey ve Toplum Yay., Ankara 1985, s.213) Fransız Devriminde Robespierre kralın kafasını uçururken; Kant, felsefede tanrının kafasını uçuruyor. Bu farklı düzlemlerdeki farklı pratikler birbirleriyle ilgilidir. Fransa’da ideolojik referansını krallık Hıristiyanlıktan alırken burjuvazi Aydınlanma felsefesinden alıyordu. Bir “özne” olarak kral yok edilmeden eşitlik ve özgürlük mümkün görülmüyordu. Çünkü kral, yeryüzünde bütün gücü elinde toplamış “tanrı”ydı. Onun için kralın kafası uçurulmadan önce tanrının kafası uçurulmalıydı. Bu açıdan Kant’ın yarım bıraktığı işi Hegel bitirdi.

[10] Lenin, Materyalizm ve Ampiriokritisizm, Çev.: İnter Yay., s.115,

[11] Bir örnek olarak bak.: Yılmaz Sezer’in bazı (Teori ve Politika, Sayı 4 ve 6) yazıları.

[12] Etienne Balibar, a.g.e., s.28

[13] Jean-Paul Sartre, Materyalizm ve Devrim, Çev.: Emin Türk Eliçin, Ataç Kitabevi Yay., , 3 Baskı, 1967, s.49.

[14] David Hillel Ruben, Marksizm ve Materyalizm, Çev.: Kudret Emiroğlu, V Yayınları, Ankara 1989, s.163- 164

[15] Henri Lefebvre, V.İ. Lenin: Hayatı ve Filozofik Ekonomik Politik Düşüncesi, Çev.: Rasih Nuri İleri, Yalçın Yay., 3. Basım, s, 222

[16] Bir de “aşkın-idealist “ var. Bu da Kant’ın idealizmidir. Kant’ın mutlaklaştırdığı, olgular dünyasını aşan numenler dünyasındadır; dolayısıyla tanrıyı da numenler arasında görür.

[17] Lenin, a.g.e., s. 114

[18] Lenin, a.g.e., s.119

Okunma 30553 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.