Saldırı ve Tıkanma (1971-79)

Yazan

Aşağıdaki yazı, Maziar Behrooz’un, çevirisi Ercüment Özkaya tarafından yapılan Nasıl Yapılamadı: İran’da Solun Yenilgisi (Epos Yayınları, Ankara 2006) başlıklı kitabının ikinci bölümünden oluşuyor.

 

 

 

Saldırı ve Tıkanma (1971-79):

Şiddet ve Baskı

 

Maziar Behrooz

Çeviri: Ercüment Özkaya

 

Eğer kendisi adanmışlığın ve direnişin yanan meşalesi ve sembolü değilse, öncü, devrim davası için kitleleri örgütleyemez.

(Bijen Cezeni, Halkın Fedailerinin kurucularından)

1979 Devriminin 50 yıllık Pehlevi hanedanına ve 2000 yıllık Şahlık yönetimine birdenbire son vermesine dek, 1970’lerin geneli Şahlık rejimi için şanlı ve parlak bir onyıl olmuştu. 1960’lardaki reformları ve iktidarını pekiştirmesi sonucunda 1970’lerde siyaset sahnesinde Şahı tehdit eden bir rakip kalmamıştı. Askerî ve siyasal bakımdan İran’a daha önce benzeri görülmemiş bir destek veren ABD’ye dayanarak konumunu iyice güçlendiren Şah Muhammed Rıza Pehlevi, ülkeyi modernleştirmeye yönelik reformlarına paralel olarak, Nikson Doktrini doğrultusunda ordusunu da modernize etmeye başlamıştı. Bu alanda, benzeri görülmemiş petrol gelirlerinden yararlanan İran, Batının sunduğu en son model konvansiyonel silâh sistemlerini alabiliyordu. Basra Körfezi’ndeki mülkiyeti tartışmalı üç adanın işgâli ve 1971 yılında İran devletinin 2,500. kuruluş yıldönümünün görkemli bir şekilde kutlanması, rejimimin İran’ın dünya sahnesindeki yerini ve imajını değiştirme tutkusunun tezahürleriydi. Buna paralel olarak İran’ın sosyalist blokla ilişkileri de iyileşmiş, Sovyetler Birliği ile müttefikleri ülkenin sanayileşme çabalarına etkin bir biçimde katılmıştı.

Şah 1960’ların ikinci yarısında iktidarını pekiştirebilmiş olmasaydı, rejimin 1970’lerdeki bu başarıları mümkün olmayacaktı. Başbakan Mansur’un öldürülmesi ve bizzat kendi canına kast eden bir suikast girişimine rağmen, Muhammed Rıza Pehlevi, İslâm Fedaileri ve Marksistlere indirdiği darbelerle bu eylemlere karışan grupları ortadan kaldırmayı becermişti. SAVAK’ın görece ılımlı şefi General Hasan Pakrevan’ın yerine Tuğgeneral Nimetullah Nasıri’yi getirmekle baskının daha bile şiddetleneceğinin işaretini vermişti. SAVAK da, 1965-70 arasında hem Marksistlerden hem İslâmcılardan silâhlı mücadeleye hazırlanan pek çok illegal hücreyi ortaya çıkarıp ezmeyi başarmıştı. 1970’lerin başına doğru iktidar gittikçe daha fazla Şah’ın elinde toplanmış, hükümet ikinci plana atılmış ve Meclis Şah’ın kararlarını onaylamaktan başka işlevi olmayan göstermelik bir organ durumuna düşmüştü. İran’ın 1973’te kendi petrol sanayinin ve buradan elde edilen gelirin tam kontrolünü ele geçirmesiyle sınaî ve askerî altyapının inşası için gereken para kaynağı da bulunmuş oldu. ABD Başkanı Nikson ile Dışişleri Bakanı Kissinger’ın 1972’de yaptığı Tahran ziyaretiyle Nikson Doktrininin Basra Körfezi bölgesinde hayata geçirilmesi Şah’ın sorumluluğuna bırakıldı. Böylece 1975’e gelindiğinde Şah, her ikisi de devlet güdümünde olmakla birlikte nispî bir siyasal rekâbet ve katılımcılık görüntüsü veren iki partili sitemi kaldırıp, ülkedeki tek yasal parti olarak Rastakhiz partisini kurdurarak ülke üzerindeki siyasal tekelini daha da güçlendirecek cesareti bulmuştu. Görünüşe göre Rastakhiz partisinin kurulması Şah’ın kimseye danışmadan aldığı keyfî bir karara dayanmıştı.[1] Tek parti sistemine geçiş, daha önce böyle bir sistemin diktatörlükten başka sonuç getirmeyeceğini söylemiş olan Şah’ın kendi açıklamalarına da ters düşüyordu.[2] Şah, aynı yıl içinde Irak lideri Saddam Hüseyin ile de anlaşarak Molla Mustafa Barzani önderliğindeki Irak Kürtlerine verdiği desteği kesmek karşılığında, Şattülarap su yolunun Irak ile İran arasında eşit olarak üleştirilmesini kabul ettirdi. Rejim bu başarılarının gururuyla 1976 yılında Pehlevi hanedanının 50. kuruluş yıldönümü vesilesiyle tantanalı bir kutlama kampanyası başlattı.

İran-Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler, hem Şahlık rejiminin hem de Leonid Brejnev önderliğindeki yeni Sovyet yönetiminin gayretleriyle, 1960’ların ikinci yarısı ile 1978 yılı arasında büyük bir düzelme gösterdi. Sovyetler Birliği açısından İran’daki baş müttefiki Tude’nin bertaraf edilmesi ve Şaha karşı hiçbir görünür alternatifin bulunmaması nedeniyle, yakınlaşmanın ardında som iktisadî hesaplar bulunuyordu. Aynı şekilde, Sovyetler, ülke içindeki siyasal baskı ortamından ve şahlığın Batı yanlısı tavrından hoşnutsuz olmakla birlikte, İran’ı ‘feodal’ bir toplumdan kapitalist bir topluma taşıdığını düşündükleri reformlara bayağı olumlu bakıyordu.[3] Şahlık açısından ise Sovyetler Birliği hâlâ hafife alınmaması gereken bir tehdit olarak görülmekle birlikte, güçlü kuzey komşusu ile iyi geçinme zorunluluğu ve sanayileşme projelerinin müteahhitliğine Sovyetlerin Batıdan çok daha uygun şartlarla talip olması yakınlaşmada göz önünde tutulan önemli etmenlerdi. Böylece iki ülke arasında 1966 yılında bir anlaşma imzalandı. Anlaşmayla İran Sovyetlere doğalgaz vermeyi, Sovyetler de karşılığında İran’a sınırlı miktarda askerî donanım sağlamayı ve ülkenin sanayileşme projelerine yardımcı olmayı üstleniyordu. Bu projelerin en önemlisi İsfahan demir çelik tesisleriydi. Bu tesisler İran’ın ilk demir çelik fabrikalarıydı.

1970’lerin başlarına gelindiğinde İran Marksistlerinin bileşimi ve faaliyet yöntemleri çoktan değişmeye başlamıştı. Ülke içinde taban oluşturma girişimleri SAVAK tarafından başarılı bir şekilde boşa çıkarılan Tude ve ondan kopan daha eski örgütlenmeler geri plana çekilmiş ve faaliyetleri büyük ölçüde yurtdışıyla sınırlı kalmıştı. 1970-79 arasında, ülke içinde faaliyet gösteren gerilla grupları ön plana çıktı. Sistematik şiddete yönelişin baş sorumlusu belki de rejimin ta kendisiydi. Reformlar çok ağır baskı politikalarıyla birlikte yürütülmüş ve gerek Marksist, gerek İslâmcı olsun, pek çok siyasal eylemci, bu baskıların yarattığı sessizlik ve tahammül havasını bozabilmenin tek yolu olarak silâhlı mücadele seçeneğinin kaldığı sonucuna ulaşmıştı. Küba ve Cezayir deneyimlerinin başarısının ve devam eden Vietnam savaşının bu eylemcilere ilham verdiği doğrudur, ama siyasal muhalefetten askerî-siyasî muhalefete yönelişlerinin ana nedeni bu örnekler değildir. Silâhlı mücadelenin diğer bütün muhalefet biçimleri karşısında öncelik kazanmasıyla sonuçlanan genel sosyo-politik atmosferi anlayabilmekte, bu anlayışın Marksist muarızlarının - devrimden sonra silâhlı mücadelenin başarısızlığını eleştiren Tude ve diğerlerinin - silâhlı mücadeleye karşı bir seçenek sunmak için hiçbir gayret göstermemiş olduğu gerçeğini hatırda tutmak önemlidir. Bu durumda, silâhlı mücadeleyi seçen eylemciler, kesin bir şekilde önlerinde başka hiçbir çıkış yolu kalmadığı sonucuna varmışlardı. Silâhlı mücadelenin teorik meşrulaştırılması, bu pratik başlangıç adımının atılmasından sonra geldi. Doğru ya da yanlış, silâhlı mücadele taraftarları - gelecekte önceden görülemeyen bazı gelişmelerin hareketin önünü açacağı umuduna dayanan - eylemsizlik politikasının kabul edilemez olduğuna inanmıştı. Hangi nedenle olursa olsun şiddete başvurmayan siyasal partiler ve grupçuklar için ise sonuç, ülke içindeki bağımsız siyasal etkinliğin dışında kalmak oldu. Zaman, gerilla gruplarının, rejime karşı gözü kara saldırının, romantik kahramanlığın ve şiddetin meşrulaştırılmasının zamanıydı. Gerilla hareketinin etkisi öylesine yayılmıştı ki, Şah’ın başbakanı ile özel konuşmalarının bile konusu haline gelmişti. Bunların birinde, Şah’ın 13 Ocak 1976 günü yaptığı bir sohbette şöyle söylediği bildirilir: “Savaşmaktaki azimleri inanılmaz. Kadınları bile son nefeslerine kadar vuruşmaya devam ediyor. Erkekleri, sağ ele geçmemek için ağızlarında siyanür kapsülleri taşıyor”.[4] Şah kendisini açık fikirli ve modern bir lider olarak göstermek istemekle birlikte, kadınları erkeklere göre aşağı görürdü. Kadın gerillaların davranışları karşısında duyduğu hayret, hareketin Şahlık rejiminin en üst kademelerinde bile hissedilen etkisine iyi bir örnektir.

Bu dönemde mücadele veren Marksist gruplar, eski sorunlara ek olarak hem teorik hem pratik nitelikte yeni sorunlarla karşı karşıyaydılar. Hareketin ilerleyebilmesi bu sorunlara çözüm getirilmesine bağlıydı. Bu sorunların en önemlisi, İran toplumunun tahlilinin yapılması gereğiydi: Şah’ın reform programı, yönetiminin doğası, yabancı güçlerin İran’daki rolü, İran komünist hareketinin geçmişteki performansı. Mücadele yöntemlerinin belirlenmesi ikinci sorundu. Üçüncü sorun, uluslararası komünist harekette Sovyetlerle Çin arasındaki ayrılığın doğasını ve bu ayrılığın İran üzerindeki olası etkilerinin ne olacağını değerlendirmekti. Son olarak da, İran’ın karşısında bulunduğu devrimci aşamayı Marksist terminoloji içinde belirleme meselesi vardı. Bu mesele üzerinde hareketi bölen üç ayrı değerlendirme vardı. Birinci değerlendirmeye göre, İran ulusal demokratik devrim aşamasındaydı. Bu tahlil doğruysa, Şahlığa karşı muhalefetin komünistlerce yönetilmesi zorunlu değildi ve aynı şekilde Şahlığa ille bir toplumsal devrimle son verilmesi de zorunlu değildi ve böyle bir iktidar değişikliğinden sonra yaygın anlamıyla burjuva demokratik nitelikte reformlar gelebilirdi. İkinci değerlendirme, İran’ın bir demokratik halk devrimi aşamasında olduğu yönündeydi. Eğer bu doğruysa, Şahlığa karşı oluşturulacak toplumsal ittifak komünistlerin önderliğinde oluşmak zorundaydı. Yeni iktidar burjuva ve sosyalist reformları bir arada yapacak ve devrim tedricen bir toplumsal devrime dönüşecekti. Son olarak, gündemdeki devrimin bir sosyalist devrim olduğu değerlendirmesi vardı. Eğer öyleyse sınıflar ittifakı konusunun pek bir önemi kalmıyordu, çünkü sosyalist devrim esas olarak işçi sınıfının eseri olacaktı. Aşağıda hareketin 1970’ler boyunca etkinlikleri ve tarihi incelenecek ve bütün bu sorunlara getirilen cevaplar tahlil edilecektir.

Halkın Fedaileri Gerillaları

İran Halkın Fedai Gerillaları Örgütü [İHFGÖ, sazıman-i çerikha-yi feda’i-yi halk-ı İran] resmen Ahmedzade-Puyan grubu ile Cezeni-Zarifi grubundan geriye kalanların birleşmesiyle 1971 Nisanında kuruldu. Örgütün kuruluşuyla, iki ay önce Siyahkel eylemini gerçekleştiren Cengel grubu da geriye dönük olarak Halkın Fedaileri diye yeniden adlandırıldı.[5] Cengel grubunun 8 Şubat 1971’de kuzeyde, Hazar Denizi kıyısındaki Gilan eyaletine bağlı bir köy olan Siyahkel’deki jandarma karakoluna düzenlediği saldırı, şahlığa karşı silâhlı mücadelenin başlangıcı olarak kabul edilir.  Eylem hazırlığı Ali Ekber Sefam-fara hani’nin komutasında 16 kişilik bir gerilla ekibince yapılmıştı. Ancak, daha eyleme geçilemeden grubun dört üyesi polisin eline düşmüştü.[6] Geriye kalan 12 gerillanın giriştiği saldırı, Halkın Fedaileri Gerillaları Örgütünün kurulmasına,[7] Yeni İran Komünist Hareketi [cunbüş-i novin-i komonist-i İran] denen akımın ortaya çıkışına ve Marksist ya da İslâmcı, yeni siyasal-askerî grupların bu olaydan ilham alarak diktatörlüğe karşı silâha sarılmasına tanıklık edecek 8 yıllık yoğun bir silâhlı mücadele dönemini başlattı. Bütün gerillaların ele geçirilip biri dışında hepsinin öldürülmüş olmasından dolayı Siyahkel askerî anlamda başarısız bir eylemdi. Ancak, Şaha karşı yeni bir militan muhalefetin başladığını gösterdiğinden siyasal bakımdan bir zafer oldu.      

Hareketin teorisyenlerinin hapiste ya da yeraltında yazdıkları metinlerin grup toplantılarında tartışılıp değerlendirildiği bilinse de, Halkın Fedailerinin ilk kurucularının hepsi karşılarındaki sorunların altından kalkabilecek teorik donanıma sahip değildi. Orijinal yazarlar, Cezeni, Ahmedzade, Puyan, Farahani, Zarifi ve (harekete sonradan katılmış olmakla birlikte büyük katkılar sağlamış olan) Hamid Mumini idi. Hareketin 1972-76 arasındaki başlıca lideri olan Eşref ise çok sayıda bildiri ve broşür yazmış olsa da, bir teorisyen olmaktan çok örgütçü ve eylemciydi.

Adları sayılan üyelerden Cezeni, Ahmedzade ve Puyan, Halkın Fedailerinin tarihinde özel bir yere sahiptir. Bu durum, teorik ve pratik eserlerinin sadece Fedailerin program ve politikaları değil, genel olarak İran komünist hareketi ve diğer gerilla örgütleri üzerinde de etki yapmış olmasındandır. Emir Perviz Puyan’ın Silâhlı Mücadelenin Zorunluluğu ve Hayatta Kalma Teorisinin Reddi başlıklı broşürü illegal yollarla basılıp aydınlar ve öğrenciler arasında yaygın bir biçimde dağıtılmış ve çok büyük yankı uyandırmıştı. Silâhlı mücadele üzerine bir İranlı Marksist tarafından yapılmış ilk teorik çalışma olan bu broşürde Puyan, sırf siyasal muhalefete inanan grupların pasifliğine çatıyor, “hayatta kalma (kendini koruma) teorisi” diye adlandırdığı bu pasifliğin karşısına silâhlı mücadele seçeneğini koyuyordu. Puyan, işçi sınıfının rejime karşı niçin ayaklanmadığını açıklamak için “iki mutlak” tezini geliştirmişti.* Bu teze göre, bir yanda devletin karşı konulmaz gücü, öte yandan işçi sınıfının her türlü siyasal örgütlenmeden tümüyle yoksun bırakılması, mutlak gücün mutlak zayıflıkla karşı karşıya olduğu bir durum yaratmıştı. Puyan’a göre, silâhlı mücadele bu durumu bozarak öncü partinin kurulmasına ve zafere giden yolu açacaktı.[8]

Mesud Ahmedzade tarafından yazılan Hem Taktik Hem Strateji Olarak Silâhlı Mücadele başlıklı broşür ise hem neredeyse tam 6 yıl için Fedailerin, hem de 1979 yılından sonra Fedailer içinde ortaya çıkan iki örgütsel ayrılığın başlıca teorik temelini oluşturduğu için, daha da etkili olmuştur. Ahmedzade, bu çalışmasında, işçi sınıfı ve müttefikleri, devrimci hareketin örgütlenmesi ve öncünün silâhlı mücadelesinin rolü gibi konulara eğilerek, İran toplumunun ve sınıfsal yapısının bir sosyoekonomik analizini yapmıştır. Bunu yaparken, Latin Amerikalı gerilla kuramcılarının ve Regis Debray gibi bunları Batıda pazarlayan girişimcilerin düşüncelerinden önemli ölçüde etkilenmiş ve gerilla gücü ile devrimci sınıflar arasındaki ilişkiyi tanımlarken, Debray’ın “küçük motor”, “büyük motor” teşbihini kullanmıştır. Ahmedzade de, silâhlı mücadelenin zorunluluğunu açıklarken, Puyan gibi, bu mücadelenin halkın kendi tarihsel gücünün farkına varmasının önünü açacağını ve öncü hareketin devrimi nihaî zaferine ulaştıracak bir halk ordusuna dönüşeceğini savunuyordu.[9]

Bu üç teorisyen arasında yaşça en büyüğü, en yeteneklisi ve genel olarak komünist hareketin, özel olarak da Fedailerin üzerinde en etkili olanı Bijen Cezeni idi. Çoğunluğu teknik üniversite öğrencileri olan dönemin Marksist ve İslâmcı eylemcilerinin aksine, 1968’de tutuklandığında parlak bir öğrencisi olduğu Felsefe okulundan mezun olmuştu ve daha o zamandan İran’ın en saygın Marksist teorisyenleri arasında sayılıyordu. Solcu bir aileden geldiğinden, daha on yaşında siyasal eylemlere başlamış ve Tude’nin gençlik örgütünde yer almıştı. Silâhlı mücadeleye hazırlanırken tutuklandıktan sonra 15 yıl hapis cezasına çarptırılmış, cezaevinde de tutuklular arasında örgütlenme faaliyetlerini sürdürmüştü. Çoğu hapishanede yazılan ve gizlice dışarıya çıkarılan çalışmaları İran toplumunun tahlili, öncü partinin silâhlı mücadeledeki görevleri, devrimci hareketlerde psikolojinin ve kendiliğindenliğin rolü gibi çok çeşitli konuları kapsıyordu.[10] Cezeni’nin, kendi kuşağı ve onu izleyen kuşağın eylemcilerinde pek bulunmayan bir meziyeti de, İran’ın yakın tarihi hakkındaki derin bilgisiydi. Ülkenin yakın tarihine olan bu hâkimiyeti ona benzersiz bir siyasî sezgi yeteneği kazandırmıştı. Örneğin Humeyni’nin nüfusun bazı kesimlerinde sahip olduğu popülariteyi teslim ederek, daha 1970’lerin başında bu adamın ileride Şaha karşı hareketin önderi olabileceğini tahmin edebilen belki de ilk kişiydi:

Bu arka plan ile Humeyni özellikle küçük burjuva iş çevreleri olmak üzere kitleler arasında benzeri görülmemiş bir popülarite kazandı ve görece serbest politika yapabilme fırsatlarına sahip olduğu da hesaba katılırsa, benzeri görülmemiş bir başarı şansı var. [11]

Aynı zamanda ressam da olan Cezeni, hareketin fikirlerini ve cezaevi koşullarını tuvale de aktardı. Devrimci mücadeleye adanmışlıkla bağlanmıştı ve öncünün önündeki görevlerle ilgili duygusal, kimi zaman romantik sözleri, 1971’de hareketin başlamasıyla genç devrimcilerin neler hissettiklerinin ve içinde bulundukları ruh halinin belki de en iyi ifadesidir.[12] Cezeni’nin birinci önceliği öncünün ya da devrimci entelijensiyanın örgütlenmesiydi, ama bu bir kez başarıldıktan sonra, askerî eylem kadar siyasal propagandaya da ağırlık verecek daha esnek taktiklere geçilmesi gerektiğine inanıyordu. Siyasal ajitasyonu hareketin ikinci bacağı olarak niteliyor ve hiç durmadan Fedailere bu göreve daha fazla dikkat harcamaları gerektiğini tavsiye ediyordu. Halkın Fedailerinin ilk kurucularından 6 yoldaşıyla birlikte 1975 Nisanında katledilmesi gerilla hareketi için ağır bir darbe oldu. Üstelik ölümü Fedailerin tam da onun görüşlerini kabul etmeye hazırlandıkları bir sırada gelmişti.

Cezeni, hapishaneden yazdığından, görüşlerini örgüt içinde doğrudan savunma olanağından yoksundu. Aslında, erken tutuklanmasından dolayı, Ahmedzade ile Puyan’ın aksine, örgütün kuruluş zamanına kadar geçen sürede grubu üzerindeki teorik etkisini yitirmiş olduğu söylenebilir. En deneyimli üyeler kendisiyle birlikte 1968’de tutuklanmış olduğundan, grubun liderliği Eşref ile Farahani’ye kalmıştı. Farahani’nin de Siyahkel operasyonunda ölmesiyle, Cezeni-Zarifi grubunun en genç üyesi olan Eşref, Halkın Fedaileri Örgütünün kuruluş sürecinde Ahmedzade’nin tezlerinin çoğunu kabul etti. Ancak Fedailer, Cezeni’nin tezlerini, Siyahkel operasyonunun ardından beş, katledilişinin üzerinden bir yıl geçtikten sonra, kabul edecekti.

İki grubun teorisyenlerinin İran toplumuyla ilgili tahlilleri önemli farklılıklar gösteriyordu. İki grup da toprak reformunun İran toplumunda büyük değişikliklere yol açtığını kabul ediyordu. Neredeyse birbirlerinden habersiz ve bağımsız olarak, pre-kapitalist toplumsal yapının yerini bir bağımlı kapitalist formasyonun aldığı sonucuna varmışlardı. Yine iki grup da İran’ın bağımlı kapitalist toplumsal yapısının devlet diktatörlüğüne ve bu devletle yakından bağlantılı bir kapitalist sınıfa (komprador burjuvazi) dayandığı, bu düzenin halkın çıkarına olmadığı görüşündeydi. Bu yüzden, yeni toplumsal değişikliklerin temelli bir biçimde gerici bir nitelik taşıdığı, amaçlarının İran’ı dünya kapitalist sistemiyle bütünleştirmek olduğu konusunda da görüş birliği içindeydi. Ahmedzade, reform programının topluma esas olarak ABD’nin şahsında somutlaşan emperyalizmin müdahale ve baskılarıyla dayatılmış olduğuna inanıyordu. İran komprador burjuvazisini emperyalizmin yakın müttefiki, bu nedenle birçok bakımından eşit derecede emperyalist olarak değerlendiriyordu. Aynı zamanda,  reformların İran toplumundaki sınıf çelişki ve çatışmalarını hafifletmek şöyle dursun daha da şiddetlendirdiğini, böylelikle devrimin nesnel koşullarını hazırladığını düşünüyordu.[13] Cezeni ise Ahmedzade’nin aksine, reformlarda dış etmen kadar iç etmenin de etkili olduğu kanısındaydı. İç etmen, İran’ın pre-kapitalist toplumsal ilişkilerinin 1950’lerin sonunda bir krize girmiş olmasıydı. Ona göre, reformların arkasındaki asıl neden buydu ve emperyalizm önemli olmakla birlikte ikincil bir rol oynuyordu. Cezeni, reformların (1960’larda) sınıf çelişkilerini ve çatışmalarını yumuşattığı, bu yüzden devrimin nesnel koşullarının henüz mevcut olmadığını da düşünüyordu;[14] ne var ki, bağımlı kapitalist yapının doğası gereği bu koşullar zamanla ortaya çıkacaktı, bu nedenle devrimciler bunun için hazır bulunmak zorundaydı.

Ahmedzade, Şahlık rejiminin kendisini yaratan ve devam etmesini sağlayan emperyalizmin kuklasından başka bir şey olmadığı görüşündeydi. Bu yüzden, onun analizine göre geleceğin devrimci hareketinin baş düşmanı emperyalizm olacak, yerel devlet ikincil bir rol oynayacaktı. Buna karşılık, Cezeni toprak reformunun rejimin doğasını değiştirmiş bulunduğunu, emperyalizm tarafından iktidara getirilmiş olsa da Şah’ın kişisel diktatörlüğünü kurduğunu düşünüyordu. Son tahlilde bir kukla olsa da, bir miktar bağımsızlığa sahipti.[15] Bu yüzden, Cezeni, Fedailerin hem Vietnam deneyiminin hem Ahmedzade’nin tezlerinin etkisiyle benimsedikleri “Kahrolsun Emperyalizm ve Bekçi Köpekleri!” sloganının yerine “Kahrolsun Şah’ın Diktatörlüğü ve Emperyalist Hamileri!” sloganının benimsenmesini önerdi. Farahani de Şah’ın görece bir bağımsızlığa sahip olduğunu kabul ediyordu, ama erken ölümü Fedailerin Cezeni’nin tezlerini kabul etmesine yardımcı olmasını engelledi.[16] Öyleyse, Halkın Fedailerini oluşturan iki grubun teorisyenleri arasındaki en büyük teorik farklılık, dış etmenin (emperyalizmin) İran’daki rolü hakkındaydı. Ahmedzade bunu can alıcı unsur olarak görürken, Cezeni dış ve iç unsurları diyalektik bir perspektif içinde ele almaya çalışıyordu. 

Cezeni’nin Fedailer için önerdiği sloganla Tude’nin 1975’ten itibaren benimsediği “Kahrolsun Şah Diktatörlüğü” sloganı arsındaki benzerlik devrimci hareket içinde anlaşmazlıklara neden oldu. Cezeni’ni hem Fedailer içindeki hem dışındaki muarızları, sloganlar arasındaki benzerliği Cezeni ile taraftarlarına yönelttikleri Tude’ye ideolojik ve düşünsel olarak yakın olmak suçlamasının kanıtı olarak kullandılar. Burada önemli olan, ister yanlış ister doğru olsun Tude’ye benzeme suçlamasının radikal Marksistler arasında birbirlerine yöneltebilecekleri en ağır ve yıkıcı eleştiri haline gelmiş olmasıdır. Cezeni’nin durumunda ise bu suçlama doğru değildi, ama o kadar sık tekrarlandı ki İran solu arasında bugüne kadar etkisini koruyan yaygın bir inanç haline geldi.[17] Cezeni’ye göre, örgütün sloganları faaliyetleriyle doğrudan ilişkili olmalıydı. Bu yüzden, Şah devletin mutlak sahibi ve devlet zulmünün en somut simgesi haline gelmiş olduğuna göre, “Kahrolsun Şah’ın Diktatörlüğü!” sloganı muhalefeti harekete geçirmeye en uygun slogan olacaktı. Cezeni, bu sloganı önerirken, duruma başlıca kaygıları kitleleri harekete geçirmek ve devleti yıkmak olan doğrudan mücadelenin içindeki militanların perspektifinden yola çıkıyordu. Dahası, rejime karşı oluşacak herhangi bir halk ittifakının komünistlerin yani proletaryanın önderliği altında olması gerektiğine kesinlikle inanıyordu. Ulusal ve küçük burjuvazinin toplumsal bir devrime önderlik edebilme yeteneğine sahip olmadığını düşünüyordu. Marksist terminolojiye göre, bu, İran’ın ulusal demokratik devrim değil, demokratik halk devrimi aşamasında bulunduğu anlamına geliyordu. Bu yüzden, Cezeni’ye göre proletarya kendi başına bir sosyalist devrim yapacak güce sahip olmadığından, bir demokratik halk devrimi için öbür sınıflarla birlik oluşturmak ve eğer başarılı olması isteniyorsa, bu devrime önderlik etmek zorundaydı. Oysa Tude’nin durumu algılayışı bundan çok farklıydı ve biraz aşağıda daha ayrıntılı incelenecektir, şu an için, partinin rejimi bir bütün olarak yıkmak için ne gücü ne de niyeti olmadığı için, söz konusu sloganın egemen sınıfı ikna etmeyi hedeflediğini söylemek yeterlidir. Tude’nin bu dönemdeki stratejisi Şahlık kurumunu mutlaka yıkmak gerekmeksizin, kişi olarak mevcut Şahı iktidardan uzaklaştırmaya yönelikti. Üstelik Tude, İran’ın ulusal demokratik devrim aşamasında bulunduğu görüşündeydi, bunun anlamı da hareketin komünist olmayan unsurların önderliğinde gelişebileceğiydi.

Ahmetzade ile Puyan komünist hareketin tarihi ve özellikle Tude’de somutlanan yakın deneyim hakkında analitik bir görüş sunmadılar. Ahmedzade Tude’yi Marksist Leninist partinin bir karikatürü olarak görürken, hem o, hem de Puyan, hareketin İran’daki son yenilgilerinin ve pasifliklerinin büyük ölçüde Tude’nin oportünizminden kaynaklandığını düşünüyordu. Silâhlı mücadelenin adanmışlık ve fedakârlıklarının geçmiş yenilgilerin kötü hatıralarının silinmesine ve hareketin yitirmiş olduğu itibarını geri kazanmasına yardımcı olacağını varsayıyorlardı. Silâhlı öncünün devrimci kahramanlığı Tude’nin korkaklığının olumsuz mirasını temizleyecekti. Ahmedzade’nin Tude ve ondan kopan İTPDÖ’ye eleştirileri ağırdı. Tude’nin Şahlık İran’ı hakkındaki değerlendirmesini – ‘reform programının bazı olumlu yanları vardır ve Şahlık rejimi ile sosyalist kamp arasındaki ilişkilerin büyümesi nihaî olarak sanayini gelişmesine, proletaryanın güçlenmesine yardımcı olacak bu da İran’ın emperyalizme bağımlılığını azaltacaktır’- ülke içinde faaliyet göstermekteki yeteneksizliğine kılıf bulma çabası olarak görüyordu.  Ahmedzade, Tude’nin mantığını şöyle özetliyordu: “Bütün yapabileceğimiz, bir dizi reformist politikalar benimsemek, güç toplamak, rejimden ‘olumlu adımlarını’ hızlandırmasını istemek ve bazı taktik ödünler koparmaya çalışmaktır. Mevcut koşullarda baş görevimiz, ‘Şah’ın diktatörlüğünü’ yıkıp yerine ‘halkın diktatörlüğünü’ kurmak değil, ‘Şah’ın diktatörlüğünden’ yavaş yavaş ‘Şah’ın demokrasisine’ geçilmesini istemektir”.[18] Ahmedzade, devrimci eğilimlere sahip olduğunu kabul ettiği İTPDÖ’yü ise Tude’nin tahlilini kabul edip silâhlı mücadeleden vazgeçmek zorunda kalırız korkusuyla, reform programının İran’ı feodal bir toplumdan bir bağımlı kapitalist topluma dönüştürdüğü gerçeğini kabul etmediği için eleştiriyordu. Ona göre, İTPDÖ gerçekliği görmediğinden değişim için savaş veremezdi.[19]

– Tude’nin 1953’den önce komünist bir parti olduğunu düşünen – Cezeni-Zarifi grubunun Tude hakkındaki görüşü ise Ahmedzade-Puyan grubunun değerlendirmesine benzer olmakla birlikte daha derinlikliydi. Zarifi, Tude için şunları söylemişti: “Tude hakkındaki görüşümüz, 19 Ağustos 1953 arifesine dek bu partinin komünist bir parti olduğudur. 19 Ağustos yenilgisinin başlıca nedeninin bu partinin önderliğinin devrimci görevlerini yerine getirmekteki yetersizliği olduğunu düşünmemizin nedeni budur”[20] Cezeni de, 1953 yenilgisinin nedenlerini özetlerken benzer biçimde, başlıca nedenler arasında Tude önderliğinin darbeye karşılık vermekteki yeteneksizliğini gösteriyordu:

19 Ağustos, mücadelenin yoğunlaşmasının ve hareketin politik aşamadan askerî aşamaya geçişinin dönüm noktası olabilirdi. Tude Partisi yetersiz gücüyle 17 ve 22 Ağustos arasında direnmeyi seçmiş olsaydı, darbeyi yenilgiye uğratabilirdi. Bu direniş, düşmana karşı bir halk savaşı için kitleleri seferber edip silâhlandıran bir devrimci hareketin başlangıcı olabilirdi.[21]

Cezeni, kendi kuşağının duygularını yansıtır biçimde, Tude’nin kitlesinin cesaret ve adanmışlığını överken, önderliğine çatıyordu:

Tude’nin başlıca zaafı adanmış üyelerden yoksunluk değildi. Sıradan üyelerin ve bazı üst düzey Tude yöneticilerinin düşman karşısındaki direnişi işçi sınıfı ve halk için hâlâ bir gurur vesilesidir.  Pek çok insan parti sırlarını açıklamaksızın işkencede can vermiştir... Tude Partisinin ve Gençlik Örgütünün üyelerinin en azından yüzde 20’si, silâhlı mücadeleye ve hayatlarını feda etmeye hazırdı. Bu güç, bir devrimci mücadele başlatmaya yeterliydi. Sonraki aşamalarda harekete geçecek emekçilerden ve halktan binlerce, on binlerce kişinin rejime karşı silâhlı mücadeleye katılacağına kuşku yoktur. Tude Partisinin esas zaafı burada, darbenin bir yıl öncesinden itibaren bu hazır gücü şiddetli bir mücadeleye hazırlamayı becerememiş olmasındadır.[22]

Cezeni,  başta Sovyetler olmak üzere Sosyalist kampla yakın ilişkilerinin Tude’ye İran dışından rejime karşı mücadele için bazı imkânlar sağladığını kabul etmekle birlikte, adının Sovyetler Birliği ile özdeşleşmesinin, Şahlık ile Sovyetler arasındaki ilişkilerin iyileşmesiyle partinin zararına işlemeye başladığını düşünüyordu. Tude’nin 1960’lara doğru devrimci olmayan, reformist bir partiye dönüştüğünü savunuyor ve kendisini komünist bir parti gibi gösterme gayretlerini gülünç buluyordu. Tude’nin Şahlığa karşı sırf siyasal yollarla mücadele etme politikasını reddediyor, bunu, bu yolda hiçbir çaba harcamadan oturup siyasal koşulların düzelmesini beklemek politikası olarak niteliyordu.[23] Cezeni’nin İTPDÖ ve Tufan gibi Tude’den kopan Maocu gruplara ilişkin tavrı ise Ahmedzade’den daha sertti. Çin’e bağımlılıkları, bazı üyelerinin tutuklandıktan sonra rejimle işbirliği yapmaları, örgüt içindeki siyasal çekişmeler ve İran içinde örgütlenip çalışmayı beceremeyişleri bakımından bu grupları Tude ile aynı kefeye koyuyordu.[24] Ama Maocu gruplara yönelik asıl eleştirisi bu grupların Şah’ın reform programına bakışlarınaydı. Maocu teorisyenleri, Çin modeline ve Mao’nun yazdıklarına körü körüne sarılıp, reformların İran’ı feodal bir toplumdan kapitalist bir topluma dönüştürdüğü gerçeğini kabul etmedikleri gerekçesiyle sert bir dille eleştiriyordu:

Bu tahlilleri yapan bazı teorisyenlerin ve çok sayıda tanınmış taraftarlarının bu dogmatizmden, ancak iş işten geçtikten sonra, televizyon kameralarının önünde ‘vicdan azabıyla’ hatalarını itiraf edip, feodalizmin bitmiş olduğunu ilân ve rejimin ilericiliğini ve dahi ak devrimin zaferini kabul ederken vazgeçtikleri üzücü gerçeğini hatırlatmak [isteriz]... [25]

Devrimci hareketin strateji ve taktikleriyle İran toplumunun sınıf yapısı konusunda, iki grup da siyasal temsilini Musaddık’ta bulan İran ulusal burjuvazisinin yenildiği ve çözülme sürecine girdiği tespitinde birleşirken, Cezeni bu çözülme sürecinin neden ve nasıl işlediğinin derinlikli bir tahlilini de yapmıştı. İki grubun teorisyenleri de ulusal burjuvazinin muhalefet hareketine önderlik edemeyeceğine inanırken, devrimci sınıfların işçi sınıfından, küçük burjuvaziden ve ulusal burjuvazinin kalıntılarından oluştuğu görüşündeydi.

İki grup arasında en önemli farklılık silâhlı mücadele teorisinde ortaya çıkıyordu. Cezeni ve grubu hapishanede toprak reformunun sonuçları hakkında farklı bir tahlil geliştirdiklerinden, silâhlı mücadele teorileri devrimin nesnel koşulları hakkında değişikliğe uğramıştı. Yukarıda belirtildiği gibi, Ahmedzade ile Puyan reform programının toplumdaki sınıf çelişkilerini yoğunlaştırdığına inanıyorlardı. Buna rağmen ortada kendiliğinden bir hareketin bulunmayışını yorumlarken de diktatörlüğe belirleyici bir rol atfediyorlardı. Ahmedzade, kendiliğinden bir hareketin olmayışını diktatörlüğün uzun süreli ve şiddetli baskısıyla devrimci güçlerin zayıflığına bağlıyor[26] ve devrimin nesnel koşullarının mevcut olduğuna inanıyordu. Bu durumda devrim için gereken tek etmen, diktatörlüğe karşı sürekli bir saldırıydı. Böyle bir saldırı, yavaş yavaş halk ordusunun yaratılmasıyla sonuçlanacak ve kendiliğinden ayaklanmayı açığa çıkaracaktı. Halkın Fedaileri üzerinde Ahmedzade’nin tezlerinin etkili olduğu dönemde, Tude, örgütü tam bu noktadan eleştirdi. İran içinde gözle görünür ve kayda değer hiçbir etkinliğinin olmadığı bir dönemde Tude, Halkın Fedailerini devrimci koşulların olmadığı bir ânda silâhlı mücadeleye kalkışan anti-Leninist küçük burjuva devrimcileri olmakla suçladı. Fedailer ise 1970’lerin başlarında İran’da devrimci bir durumun var olduğunda ısrar ediyordu.

Cezeni ise durumu farklı değerlendiriyordu. Ona göre, toprak reformu aslında sınıf çelişkilerini hafifletmişti ve İran’da devrimin nesnel koşulları mevcut değildi. Bu tahlilden yola çıkarak,  silâhlı mücadeleyi iki aşamaya ayıran bir “silâhlı propaganda teorisi” geliştirdi. Buna göre, ilk aşama öncü örgütün kurulmasıydı. Bu aşamada öncü diktatörlüğe saldıracak, varlığını halka duyuracak ve silâha sarılıp mücadeleye katılmaya hazır devrimci unsurları örgütleyecekti. Silâhlı eylemler propaganda amacına yönelik olacak ve öncüyü askerî, örgütsel ve siyasal bakımdan kitlelerin katılımına hazırlayacaktı. İkinci aşama kitlelere dayanan bir devrimci hareket olacak ve bu taban içinde halk ordusu kurulacaktı.[27] Cezeni, silâhlı mücadeleyi hem askerî hem politik bir süreç olarak görüyordu. Silâhlı eylemin bütün öteki taktik ve stratejilerin ekseni olarak kabul etmekle birlikte, Ahmedzade ile Fedaileri hareketin politik yönüne gereken dikkati göstermedikleri için dolaylı biçimde eleştiriyor ve sekterlik ve aşırı maceracılık tehlikesine karşı uyarıyordu.[28] Cezeni’ni silâhlı mücadele konusunda Ortodoks olmayan bir bakış açısına sahip olduğu açıktır. Lenin dâhil pek çok Marksist, temel devrimci taktik olarak şiddete başvurulmasını ancak devrimin nesnel koşullarının var olduğu durumlarda meşru görmüşlerdir. Cezeni’nin heterodoksluğu, öncünün belirgin bir devrimci durum mevcut olsun ya da olmasın, önce kendisini kurmak, ardından hareketi devrim için hazırlamak için silâhlı mücadeleyi araç olarak kullanmasını öngören “silâhlı propaganda” teorisinden gelir.

Bütün ulusal komünist hareketlerin, uluslararası komünist hareket hakkında başka hareketler ve ülkelerle ilişkilerini belirleyen bir teorik perspektifi vardır. Ahmedzade grubu bu konudaki görüşleri hakkında yazılı belge bırakmamıştır. Ama daha önce belirtildiği gibi, grubun başlangıçta Çin örneğine ve Mao Zedung’a karşı büyük bir sempatisi olduğu, ancak sonraları Çin modelini İran’a uygulanabilir bulmayarak reddettikleri bilinmektedir. Fedailer Eşref’in liderliği sırasında güçlü Maocu eğilimler göstermiş, ancak rejime karşı mücadeleleri boyunca hem Sovyetler Birliğine hem Çin’e karşı bağımsızlıklarını korumayı başarmıştır. Uluslararası sosyalist kamplardan bağımsız kalmak eğilimi Fedailerin Tude’nin Sovyetler Birliği’ne bağımlılığının hem kendisine hem de genel olarak devrimci harekete zarar verdiği inancından kaynaklanıyordu. Tude’den kopan grupların pratiği de daha iyi olmamış ve bağımsızlığın gerekliliğine olan inancı güçlendirmişti. Bundan başka, İranlıların ulusal konulara yabancıların karışmasına karşı besledikleri tarihsel düşmanlık da bu tavırda etkili olmuştur. Fedailer hem Sovyetler Birliği’ni hem de Çin’i ilerici sosyalist ülkeler olarak görmekle birlikte, bu ülkelerin ulusal çıkarlarını daima enternasyonalist sosyalist dayanışmadan üstün tuttukları gerçeğini gözden kaçırmıyordu. Sovyetler Birliği’nin 1960’lar ve 70’lerde Şahlık rejimiyle sıcak değilse bile ılık ilişkilere girmesi ve Çin’in 1970’lerden itibaren ilişkilerini normalleştirmesi Fedailerin sosyalist ülkelere karşı mesafeli davranmak gerektiğine olan inancını daha da pekiştirdi. Bundan başka, yeni kuşak Marksistler Sovyetlerin Tude’ye verdikleri destek karşılığında bu partiden ödünler talep etmesinden de rahatsızlık duyuyordu.

Cezeni, Çin ve Sovyet komünist partileri arasında 1960’larda meydana gelen ayrılıktan gayet iyi haberdardı ve İran komünistlerinin bu ayrılıkta taraf tutmaması gerektiğini savunmuştu. Ama aynı zamanda, Kruşçev’in uluslararası komünist hareket için temel politika olarak sunduğu barış içinde bir arada yaşama tezine de karşı çıkarak, çözümü dünya devriminde görüyordu.[29] Cezeni ile Farahani, Stalin sonrası Sovyet politikalarını beğenmemekle birlikte Stalin dönemindeki uygulamaları da eleştiriyorlardı. Ne var ki bu konudaki görüşleri Fedailer arasında hiçbir zaman destek bulmadı.[30]  Tude’nin gerek Stalin zamanında gerek ondan sonra Sovyetlerle sürdürdüğü tek yanlı ve eşitsiz ilişkiyi sert bir dille eleştiren Cezeni, bunun Tude’nin başarısızlığının nedenlerinden biri olduğu görüşündeydi. Sovyetler Birliği’nin İran’daki rolü ve Şah ile yakın ilişkisi hakkında şunları söylemişti:

Bu yeni durumda Sovyetler toprak reformu programını destekledi. Hemen ardından iki ülke arasındaki iktisadî ilişkiler büyük gelişme gösterdi... bunun anlamı rejim halkı ezer diktatörlüğünü güçlendirirken İran ile Sovyetler arasında bir balayının başlıyor olmasıydı. Bu gelişme, bir kez daha, İran devriminin Sovyetler Birliği ya da başka yabancı güçler karşısında bağımsız bir yol izlemesi ve sadece halkın gücüne dayanması gerektiğini kanıtladı. Sovyetler Birliği hareketimizin çıkarlarını hiçe saydığı ve İran ile ilişkilerini sadece kendi ihtiyaçları doğrultusunda düzenlediği için, bu böyledir.[31]

Şahlığa karşı mücadelesi boyunca Fedailerin (Cezeni ile Farahani’nin anti-Stalinist tavırlarına rağmen) Stalinist bir örgütlenme özellikleri gösterdiği söylenebilir. Bununla birlikte örgüt hiçbir sosyalist devlete özel bir bağlılık göstermiyor ve Marksizm-Leninizmin devrimci yolundan saptığını düşündüğü Sovyetler Birliği’ne karşı eleştirel tavır alıyordu. Hattâ Hamid Mumini ile Ali Rıza Nabdil, ayrı ayrı, Sovyetler Birliği’nde kapitalist ilişkilerin yeniden kurulmaya başladığını iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Bununla birlikte bu iddia Mumini ile Nabdil’in kişisel düşünceleri olarak kalmış, Fedailerin resmî görüşü olmamıştır.[32] Halkın Fedailerinin örgütsel bağları sadece (Filistinliler gibi) diğer kurtuluş hareketleri ile sınırlı kalmış ve Libya gibi bazı devletlerden malî yardım almışlarsa da, görüldüğü kadarıyla bu devletlerin örgütün işleyişine ve karar alma süreçlerine karışmasına izin vermemişlerdir.

Fedailerin Stalinist eğilimlerinin iki sonucu olmuştur. Birincisi, örgüt üyelerine verilen Marksizm eğitimi büyük ölçüde Stalinist propaganda tarafından sunulduğu biçimiyle Rus devrimci deneyiminin etkisinde kalmıştır, ama bu Fedailere özgü bir şey olmayıp o dönemde İranlı Marksist örgütlerinin çoğu için geçerlidir. İkinci sonuç, bu eğilimlerin “parti içi demokrasi” hakkındaki Stalinist değerlerin çoğunun Fedailerce devralınmasına yol açmış olabileceğidir. Gerçekten de, biraz sonra ele alacağımız gibi, Fedailer bu bakımdan pek çok Stalinist pratiği sorgulamaksızın benimsemiştir.

Fedailer 1971-79 arasında İran’ın en etkili gerilla örgütüydü. (En büyük İslâmcı gerilla grubu olan) Halkın Mücahitleri Örgütü, Fedailerin İran halkı üzerinde yarattığı etkiyi şöyle tasvir etmiştir:

...1971’de Siyahkel gerillaları harekâta başladı. Bu olay, kendi arzuları dışında ve henüz hazır olmadıkları hâlde,  Mücahitleri aynı yıl içinde eyleme geçmeye ve kendilerini halka tanıtmaya zorladı. Eğer bunu yapmasalardı Halkın Fedaileri tek öncü örgüt olarak kalacaktı...[33]

Gerçekten de, (Fedailerden 5 yıl önce kurulmuş olan) Mücahitler, silâhlı eylem yoluyla varlığını açıkça ilân etmeye, devrime önderlik yarışında Fedailerin arkasında kalmamak kaygısıyla mecbur olmuştu. Mücahitlerin Fedailerin İran’daki rolü ile ilgili değerlendirmesi Siyahkel eyleminin diğer gerilla grupları üzerindeki etkisine sadece bir örnektir. Siyahkel hareketinin hemen ardından yeraltında faaliyet gösteren birçok grup daha varlıklarını ilan etmiştir. Fedailer, Şah’ın baskı mekanizmasına karşı, devlet baskısında sorumluluk taşıyan asker, polis ya da sivil şahısların öldürülmesi, banka soygunları ve rejimin güç merkezlerinin bombalanması gibi eylemleri içeren ve genellikle kentlerde yürütülen yoğun bir gerilla savaşına girişti. Başlangıçtaki bütün liderlerini (Cezeni, Ahmedzade, Zarifi, Farahani, Puyan, Eşref ve diğerleri) yitirmesine rağmen gerilla grupları arasında hem pratik hem de teorik bakımdan hegemonik rolünü korumayı başardı. Fedailer, 1960’larda yaptıkları araştırmalara dayanarak İran’da toprak mülkiyeti, ulusal sorun ve reformlar gibi toplumsal konularda İranlı Marksistlerce yapılan çalışmaları kapsam ve derinlikçe geride bırakan pek çok teorik-politik metin ortaya koymuştu.[34]  

Örgütün 1971-79 arasındaki tarihi iki evreye ayrılabilir. 1971-75 arasındaki ilk evrede Ahmedzade’nin tezleri örgütün resmî çizgisidir ve Eşref hâlâ hayattadır. 1976 ile 1979 Şubatı arasını kapsayan ikinci evrede Cezeni’nin tezleri kabul edilecektir. Bu ikinci evrede örgüt, bütün önderliğini (Eşref ve diğerleri) yitirmekle aldığı yıkımdan sonra toparlanmak, yeni çizgiyi kabul etmek ve kendi içinden kopan Tude yanlısı bir grubun meydan okumasını göğüslemek gibi görevlerle karşı karşıya kalacaktır.

Birinci evrenin iki temel özelliği vardır. Birincisi, bu dönem, bu konuda pek az deneyime sahip bir örgüt tarafından kotarılan askerî operasyonlarla belirlenmiştir. Savaşmayı savaşırken öğrenmek zorunda olan Fedailer bu süreçte pek çok yetenekli ve kararlı kadrolarını yitirdi. Kurucu önderlerden Ahmedzade, Puyan, Meftahi, Farahani ve Aştiyani’nin hepsi 1972’ye kadar öldürülmüştü. İkinci özellik, örgütün verdiği kayıplara rağmen yeni üyeler kazanmak ve daha küçük silâhlı gruplarla birleşmek yoluyla büyümeyi başarmasıdır.

Bu birinci evrede Fedailerin diktatörlükle savaşı politik ve askerî olduğu kadar psikolojik bir boyut da taşıyordu. Örgüt hedef seçiminde eylemin siyasal değeri kadar kolluk güçlerine psikolojik bir darbe indirmesine de önem veriyordu. İran’da bu neslin devrimcilerine özgü olan bir öz güvenle, Eşref’in önderliğindeki Halkın Fedaileri saldırılarını büyük bir özen ve kararlılıkla yürüttüler. (Hareketin malî ihtiyaçlarını karşılamak için) Şahlık rejiminin bankalarını ve baskı politikalarında rol almakla tanınan siyasal ve askerî liderleri hedeflediler (siyasî davaların görüldüğü askerî mahkemenin başkanı General Zeynel Abidin Farsiu’nun 1971’deki infazı gibi).[35] Örgüt, bunların yanı sıra, İran’da faaliyet gösteren yabancı şirket ve temsilciliklere ait bina ve donanıma karşı bombalı saldırılar düzenledi (bununla birlikte, Halkın Mücahitlerinin aksine, yabancıları meşru hedef olarak görmediğinden hiçbir yabancı uyruklu kişiyi öldürmedi) ve işçilere karşı polis gücü kullanan kapitalistler ile SAVAK işkencecilerini itlâf etti. Bu dönemdeki eylemler örnek olarak, 1970’lerin başlarında ABD petrol şirketlerinin bürolarının bombalanması, 1974’te grevci işçilerin üzerine polis ve jandarmayı sürerek birçok işçinin ölümüne ve yaralanmasına neden olan fabrikatör Muhammed Sadık Fetih-yezdi’nin öldürülmesi ve yine aynı yıl SAVAK’ın en tanınmış işkencecilerinden Binbaşı Ali Naki Nikteb’in itlâfı sayılabilir.[36] Ama muhtemelen Fedailerin rejime indirdiği en ağır psikolojik darbe (kurucularından Cezeni-Zarifi grubunun tutuklanması da dâhil 1950 ve 1960’larda komünistlere yapılan pek çok operasyonun sorumlusu) ajan-provokatör Abbas Şehriyari’yi 1975 Martında itlâf etmesidir.[37] Bu türden her silâhlı eyleme eylemin gerekçelerini anlatan bildirilerin dağıtılması eşlik ediyordu. Bununla birlikte söz konusu dönemde Fedailerin silâhlı mücadele anlayışı Ahmedzade’nin görüşlerine dayandığından, siyasal propagandaya ikincil önem verildi. Öldürülen liderlerinin ve militanlarının sayısından da anlaşılacağı gibi, Fedailer silâhlı eylemlerinin karşılığını çok pahalıya ödedilerse de, savaşa devam ettiler ve aldıkları her darbeye bir darbeyle karşılık verdiler. Eşref hayatta olduğu sürece, Fedailerle SAVAK arasında, tarafların birbirinin her darbesine misillemeyle karşılık verdiği bir sinir savaşı cereyan etti. Örneğin SAVAK Şehriyari’nin itlâfına hapisteki Cezeni’nin katledilmesiyle karşılık verdi. Fedailer bu dönemde başka ülkelerdeki kurtuluş savaşlarıyla dayanışmalarını da sürdürerek Filistinliler ve Dofar’lı devrimcilerle yan yana dövüşüp öldüler.[38] Umman’da 1970’lerin başında patlayan iç savaşta Şahlığın krallığı desteklemek için asker göndermesine karşılık, Fedailer devrimcilerin yardımına koştular. Umman iç savaşında her iki tarafta da dövüşüp ölen İranlılar vardı.

Başka gruplar ile birleşme sürecinde ise Fedailer arasında esas olarak örgütsel yapının açıkça tanımlanmamış olmasından kaynaklanan sorunlar çıkmaya başladı. Varlıklarının ilk üç yılı boyunca Fedailerin belirli bir teorik çerçeve ve örgüt yapısı içinde mi faaliyet gösterdiği, yoksa, birleşik bir öğretiye sahip olmaksızın Şahlık rejimine karşı savaşmak üzere bir araya gelmiş farklı Marksist grupların bir cephe örgütünden mi ibaret olduğu açık değildi. Fedailer, 1972 yılına dek kendileri için “örgüt” ibaresini kullanmamıştır. Bu yıla dek Halkın Fedaileri Gerillaları olarak tanınan hareket, 1972 yılından itibaren Halkın Fedaileri Gerillaları Örgütü adını kullanmaya başlamıştır; bu durum örgütün armasındaki (amblem) değişikliklerden de açıkça görülmektedir.[39] Cezeni hiçbir zaman Fedailerden bir örgüt olarak söz etmemişti ve kuruluşundan iki yıl sonra yazdığı metinlerde bile, Fedailerin silâhlı mücadeleye inanan bütün Marksistleri bir araya getiren bir platform olarak görülebileceğini söylemişti.[40] Fedailerin başlangıçta başlı başına bir örgüt olarak değil bir cephe olarak düşünüldüğü hipotezi, hareketin adına “örgütü” ibaresinin ancak Eşref’in önderliğinden sonra eklendiğini öne süren dönemin eylemcilerinden Mehdi Hanbaba-tehrani tarafından da teyit edilmektedir.[41]

Fedailerin örgütsel yapısı üzerindeki bu belirsizlik, sonraları Mustafa Şuayan’ın (1936-75) hareketten ihracını kolaylaştırmıştır. Daha önce söz edildiği gibi, emektar ve yetenekli bir Marksist eylemci ve teorisyen olan Şuayan, 1960’lardan 1970’lerin başına dek, öteki tanınmış üyeleri Nadir Şeygan-şemasbi ve Merziye Ahmedi-uskui olan Demokratik Halk Cephesinin üyesiydi.[42] Eşref’in liderliğindeki Fedailerin daha küçük devrimci grupları birleşmeye davet ettiği bilinmekle birlikte, çağrıyı kabul eden gruplarla hangi koşullarla ve nasıl bir hukukla birleşildiği belli değildir. Silâhlı mücadelenin gerekliliğini kabul eden bir devrimci grup olan Demokratik Halk Cephesi çağrıyı kabul ederek 1973 yılında Fedailere katıldı. Şeygan’ın birleşme gerçekleşmeden önce öldürülmüş olmasına rağmen, hem onun, hem de Şuayan’ın Marksizm içinde bir sapma olarak gördükleri Leninizme karşı çok ciddî çekinceleri olduğu bilinmektedir. Bunun anlamı, grubun Fedailere ciddî düşünce farklılıklarına rağmen katılmış olduğudur. Şuayan, ayrılmaya zorlandıktan sonra, birleşme ve örgüt hukuku konusunda Fedai liderleri tarafından aldatıldığını iddia etmiştir. İddiasına göre, Fedailer kendilerine birleşmeden sonra hareket içinde görüşlerini açıkça savunabileceğine dair sonradan inkâr edecekleri güvenceler vermişti. Şuayan, grubunun bu güvencelere dayanarak ve tekil bir ideolojiye sahip kendi başına bir örgüt değil, silâhlı mücadeleyi savunan bütün devrimci Marksist grupları bir araya getiren bir cephe örgütü olduğuna inandırılarak Fedailere katıldığını da öne sürmüştür. Yetkin bir kuramcı olan Şuayan görüşlerinin örgüt içinde tartışmaya açılacağını ve zamanla kabul göreceğini umuyordu. Fedailer ise böyle bir ideolojik ve teorik tartışmaya hiç hazır değildi. Örgütün önderliği çoğunlukla teorisyenlerden değil, pratik devrimcilerden oluşuyordu ve günü gününe sürdürülen mücadele ve hayatta kalma kavgası Şuayan’ın arzu ettiği türden teorik tartışmalar için pek az zaman bırakıyordu. Gene de, Şuayan’ın meydan okuması yanıtsız kalmadı ve Fedailerin henüz öldürülmemiş ya da hapse girmemiş tek yetkin teorisyeni olarak kalan Hamid Mumini tarafından karşılık verildi. Dogmatik ve Stalinist bir düşünür ve de hareketin Rusça bilen az sayıdaki üyesinden biri olan Mumini, 1974 yılı boyunca Şuayan ile Fedailer tarafından asla yayımlanıp genel bir tartışmaya açılmayan bir dizi yazılı polemik yürüttü. Bu polemikler Şuayan’ın aynı yıl içinde örgütten ihracı ve her iki yazarın da 1975 yılında polis tarafından öldürülmesiyle son buldu.[43] Şuayan’ın ihracı bir ayrılığa neden olmadı ve grubunun geri kalanı Fedailerin ideolojisini benimsedi.[44] Şuayan yeni bir örgüt kurmaya çalışırken izini bulan polisle girdiği çatışmada öldü. Şuayan’ın örgüt tarafından önce tecrit, ardından ihraç edilmesi, Fedailerin örgüt içi demokrasiye pek az yer bırakan Stalinist uygulamalarının bir örneğidir. Bu Stalinist eğilimler Eşref’in liderliği sırasında kural hâline gelmeye başladı ve Fedailerin tarihi boyunca tekrar tekrar ortaya çıktı. Her ne olursa olsun, bir cephe platformu olarak başlayan Fedailer, Eşref’in önderliği altında bir örgüte dönüşmüş ve dönüşüm bilindiği kadarıyla pek fazla iç tartışma ve itirazla karşılaşmadan gerçekleşmişti.

Fedailer, tarihlerinin bu ilk evresinin sonunda bir tıkanma durumuna geldi. Katlanılan bütün fedakârlıklara, gerçekleştirilen onca askerî harekâta ve kendisini İran toplumu içinde hatırı sayılır bir askerî-politik bir güç olarak kurmayı başarmış olmasına rağmen, İran Halkın Fedaileri Gerillaları Örgütü, işçi sınıfı ya da genel olarak halk arasında bir kitle tabanı oluşturmayı başaramamıştı. Örgüt, temelde üyeleri çoğunlukla aydın tabakadan gelen militan bir gerilla hareketi olarak kalmıştı. Ahmedzade’nin “büyük motoru” çalıştıracak “küçük motor” düşüncesi gerçekleşmemişti. Fedailer diktatörlüğe güçlü bir saldırı yöneltseler de rejim parçalanmamıştı. Bunun sonucunda, 1974 sonları ya da 1975 başları gibi erken bir tarihte, örgüt güçlü ve Eşref hâlâ hayattayken, Fedailerin strateji ve taktiklerinin yeniden gözden geçirilme ve değerlendirilmesine başlandı. Yapılan yeniden değerlendirmenin sonucunda Ahmedzade’nin tezleri reddedilip Cezeni’nin tezleri benimsendi ve bu durum 1976’da Fedailerin yayın organı Neberd-i Halk’ta resmen açıklandı.[45]

Tarihlerinin ikinci evresinin başlangıcında, tam da Cezeni’nin görüşlerinin benimsendiği kritik ânda Fedailer iki ağır darbe yedi. İlki, 1975 Martında Cezeni’nin Cezeni-Zarifi grubunun altı kurucu üyesi ve iki Halkın Mücahitleri üyesiyle birlikte hapishanede katledilmesiydi. İkinci darbe, uğranılan bir dizi başarısızlığın ardından 1976 Haziranında Eşref’in Tahran’da polisle girilen uzun bir çarpışmada dokuz önde gelen kadroyla birlikte öldürülmesiydi.[46]

Dönemin siyasal eylemcileri arasında Hamid Eşref (1946-76) örgütçülük yetenekleri, cesareti ve siyasî polisle mücadelede uzmanlığıyla ün kazanmıştı. Gerçekten de en sonunda öldürülene dek pek çok polis tuzağından kurtulmayı başarmış, yıllarca SAVAK’ın arananlar listesinin en başında yer almasına rağmen ele geçmeden örgütsel çalışmalarını sürdürebilmişti. Daha hayattayken Fedailer kendisine “büyük yoldaş” unvanını vermişti. Bütün bir eylemciler kuşağı için bir efsane ve rol modeli oluşturduğuna kuşku yoktur. Ancak hareket içindeki rolü ve önderlik tarzı tartışmaya açıktır ve olumlu yönleri olduğu kadar olumsuzlukları da vardır. Örgütçü yetenekleri kurucu önderlerinin 1968’de tutuklanmasından sonra Cezeni-Zarifi grubunu ayakta tutmakta yaşamsal rol oynamış, aynı şekilde, Puyan’ın 1971’de, Ahmedzade’nin 1972’de öldürülmelerinden sonra Fedaileri muhtemel bir yok oluştan kurtarmıştır. Ne var ki, onun önderliği altında Fedailer Cezeni ve Ahmedzade gibi daha yaşlı kurucu üyelerin görüşleri hilafına Maoculuğa yaklaşmış ve Stalinist yöntemleri pekiştirmiştir.[47] Eşref’in – örgüt içi demokrasi eksikliği ya de Makyavelist sorun çözme tarzı gibi – Stalinist pratikleri, düşman ve şiddet dolu bir ortamda hayatta kalma mücadelesi veren bir örgütün meşru yaşama teknikleriyle karıştırılmamalıdır. Daimî bir imha tehlikesi altında mücadele veren bir gerilla örgütünün demokrasinin bütün yönlerine ve her üyenin hukukuna her koşulda harfi harfine riayet etmesinin beklenemeyeceği doğrudur. Ama gene de, her kolektif harekette dış koşulların dayatmalarıyla içuyumu koruma çabaları arasında bir dengenin kurulması zorunludur. Örneğin, Demokratik Halk Cephesi’ni birleşmeye davet ettiklerinde Fedai önderliği grubun anti-Leninist görüşlerinin gayet iyi farkındaydı. Grup buna rağmen birleşmeye davet edilmiş ve birleşme gerçekleştikten sonra hareket içinde görüşlerini serbestçe savunabileceklerine dair verilen söz ve varılan anlaşma hiçe sayılmıştır. Bu, Fedailerin Stalinist alışkanlıklarının bir örneğidir. Fedailer arasında Stalinist pratiklerin kökleşmesi, 1974’te hoşnutsuz üyelere yönelik kanlı tasfiyelere de yol açmıştır. Olayların baş aktörlerinin ölmüş olması ve bazı eski Fedailerin etmiş oldukları gizlilik yeminine hâlã bağlı kalmaları yüzünden, bu ve benzeri tasfiyelerle ilgili bilgi edinmek zor olsa da, edinilebilen bilgiler böyle uygulamaların yapıldığına kuşku bırakmamaktadır.[48] Elde edilebilen bilgiler Eşref’in ve yardımcısı Ali Ekber Caferi’nin yönetimleri sırasında yeraltı hayatını bırakmak isteyen bazı üyelerin infaz edildiğini göstermektedir. Bu olaya ilişkin ilk kanıtlar 1975 yılında Batı Alman polisinin başka bir olayla ilgili olarak Eşref Dehgani’nin konutuna yaptığı baskında ele geçirilmiştir. Ahmedzade-Puyan grubunun Tebriz’deki ilk örgütleyicilerinden Behruz Dehgani’nin kızkardeşi olan Eşref Dehgani, bu sırada Fedailerin yurtdışı operasyonlarının eşit yetkili iki sorumlusundan biriydi. Eşref Dehgani, işkencede öldürülen ağabeyiyle aynı sıralarda tutuklanıp ağır işkencelerden geçmiş, ancak cezaevinden kaçmayı başararak örgüt tarafından yurtdışına gönderilmişti.[49] Dehgani sonuçta kamuoyu baskısıyla serbest bırakıldıysa da, Alman polisi önemli mikrofilmler ele geçirmiş ve bunları SAVAK’a iletmişti. Bu mikrofilmlerin bazılarının içeriği kamuya açıklanmış ve örgüt içi tasfiyeler konusunda bilgi sağlamıştır. Caferi, muhtemelen Dehgani ile birlikte yurtdışı sorumlusu olan Muhammed Hurmeti-pur’a hitaben yazılmış bir mektupta sadâkatsizlik gösteren ve örgütten ayrılmak isteyen üç üyenin öldürüldüğünü doğrulamaktadır.[50] Mektubun içeriği, yurt dışında faaliyet gösteren ve o sıralarda Fedailerle birleşme süreci içinde bulunan Komünist Birlik [ittihad-i komonisti] liderlerinden Hasan Mesali tarafından da doğrulanmıştır.[51] Kaldı ki, hain olarak görülen üyelerin fiziken tasfiyesi meselesi ta 1970’lerin başında Ahmedzade ile Eşref arasında anlaşmazlık konusu olmuştu. Görüldüğü kadarıyla, Ahmedzade yaşadığı sürece fikir değiştirip örgütten ayrılmak isteyen üyelere karşı herhangi bir yaptırım uygulanmasını önlemiş,[52] ama onun 1972’deki ölümünden sonra Eşref bildiğini okumakta serbest kalmıştı.

Mesali’nin sağladığı bir başka bilgi, Fedailerin Sovyetler Birliği ile ilişkileri ile ilgilidir. Daha önce belirtildiği üzere, Fedailerin kurucuları geçmişte uluslararası komünizme politik ve örgütsel bakımdan aşırı bağımlılığın harekete zarar verdiğine inanan yeni nesil Marksistlerdi. Böyle bir anlayışa rağmen 1972-76 arasında yurt dışı sorumlularına (Dehgani ile Hurmeti-pur) askerî ve malî yardım sağlamak için Sovyetlerle temas kurulması talimatı verildi. Temaslar gizlilik içinde yürütüldü, örgüt üyelerinin çoğunun bile bundan haberi yoktu. Mesali’ye göre, Sovyetler yardım konusunda son derece gönülsüz davranıp ipe un sererken Fedailerden İran ile ilgili istihbarat istediler. Bu istek Eşref tarafından öfkeyle geri çevrildi. Grubuyla Fedailer arasındaki ilişkiler bir süre sonra kesildiğinden, Mesali temasların nasıl sonuçlandığını bilmemektedir.[53] Ancak, örgütün sonraki tarihine bakıldığında Sovyetlerle temasların daha fazla sürmediği açıktır. Sovyetlerden yardım aramak iki şeye işaret etmektedir. Birincisi, böyle bir istek örgütün kendi kaynaklarına güvenmek ve bağımsızlık yünündeki deklare edilmiş politikasının açıkça ihlal edilmesi anlamına gelmekle birlikte, Eşref’in istihbarat talebine verdiği sert yanıt, Fedailerin dış müdahalelere karşı hassasiyetini koruduklarını göstermektedir. İkincisi Fedailerin Maocu eğilimlerinin en güçlü olduğu bir ânda yardım için Sovyetlere yanaşması, Eşref’in önderlik anlayışının güçlü pragmatizmine örnek oluşturmaktadır.

Eşref’in 1976 Haziranındaki ölümü Fedaileri yetkili bir önderlikten yoksun bıraktı. Bir anda on önde gelen kadrosunu birden yitiren Tahran örgütlenmesinin uğradığı ağır hasar, hareketin kumanda merkezinin bir süreliğine devre dışı kalması anlamına geliyordu. Buna karşılık, Fedailerin bu darbenin etkilerinden 1979 devrimi sonrasına dek tam olarak kurtulamamasına rağmen, başta Horasan, Gilan, Mâzenderan ve İsfahan olmak üzere diğer bölge örgütlenmeleri zarar görmemişti.

Fedailer, Cezeni’nin etkisiyle taktiklerini değiştirerek, başta işçi sınıfı arasında olmak üzere siyasal propaganda ve ajitasyona daha fazla önem vermeye başladı. Hâlâ silâhlı mücadeleyi bütün taktiklerin temeli olarak kabul etmekle birlikte, Cezeni’nin hareketin “ikinci bacağı” olarak nitelediği faaliyetlere yöneldi. Bunun anlamı işin politik yönüne daha fazla ağırlık vermek ve halk arasında askerî olmayan siyasal ajitasyon örgütlemeye başlamaktı.

Eşref’in otoritesinin ortadan kalktığı ve henüz Cezeni’nin çizgisinin ise tam anlamıyla benimsenmediği bir sırada 1976 Ekiminde örgüt içinde bir ayrılık meydana geldi. Ayrılanlar esas olarak silâhlı mücadele teorisinden hayal kırıklığına uğramış ve Tude çizgisini benimsemiş üyelerden oluşuyordu. İHFGÖ (Kopuş Grubu-güruh-e munşa’ib) adını alan Turac Haydar-bigvend başkanlığındaki ayrılıkçıların sayısı bilindiği kadarıyla on kişiyi bulmuyordu. Bigvend ayrılıktan birkaç ay sonra öldürülürken,[54] Feriburz Salihi, Hüseyin Gelember, Ferzad Dadger ve Sima Behmeneş gibi diğer üyeler bir yıl önce kurulmuş bir Tude örgütüne katılıp Nevid adlı bir gazetenin yayımlanmasına yardımcı oldular. Söz konusu yapı, görünüşe göre devrime kadar İran içinde faal olan tek Tude örgütlenmesiydi.[55]

Eşref’in yönetiminin ortadan kalkmasından sonra Halkın Fedailerinin yönetimi yurt dışından Dehgani-Hurmeti ikilisinin, yurt içinden de Horasan şubesinin eline geçti. Ahmed Gulamyani-lengerudi (kod Hadi) ile Kurban Ali Rahim-pur (kod Mecid) önderliğindeki Horasan hücresi Abdullah Pencişahi yönetimindeki İsfahan hücresinde ayrılıkçıların güç kazandığına inanmıştı. Bir anlatıma göre, Horasanlılar ayrılığın büyümesini önlemek için Pencişahi’yi Meşhed’e çağırıp infaz ettiler.[56] Pencişahi’nin ayrılıkçı gruba sempati duyup duymadığı belli değildir, ancak ortadan kaldırılması İsfahan hücresinin Horasan hücresinin hareketin önderliği üzerindeki iddiasını kabul etmesine yol açmıştır. Devrimci dalganın kabarmaya başladığı bir sırada, yeni önderlik ayrılıkçı grubu ve Tude’yi silâhlı mücadeleye ikna etmek için son bir çaba gösterdi. Ne var ki, yeni önderlik hiçbir özgün katkı getirmeksizin Cezeni’nin tezlerini tekrarlamaktan öte gidemiyordu. Bu durum, hızla değişen bir toplumun doğru bir tahlilinin yapılmasının can alıcı önem taşıdığı bir sırada örgütün ideolojik sağlığının bozulmaya başladığının işaretiydi.[57]

Fedailerin Cezeni’nin tezlerini kabul etmeleri İran’ın bir devrim konağına yaklaşmakta olduğunun ilk işaretlerinin görüldüğü bir sırada oldu. Yetenekleri ve imkânları sınırlı ve hâlâ aldığı darbelerin yaralarını sarmakla uğraşıyor olsa da, devrici mücadeleye etkili ve örgütlü bir tarzda katılan tek silâhlı grup Fedailer oldu. Gerçekten de, devrimci mücadelenin doruğa ulaştığı 9-10-11 Şubat 1979 günlerinin çatışmalarında Fedailer diğer gerilla gruplarıyla birlikte ordu kışlalarına saldıran halkın yanında yer aldı. Tahran’daki isyâncı hava kuvvetleri üssü “ölümsüzler” denen Şah’ın muhafız gücünün saldırısına uğradığında, çarpışmayı kararlı ve etkin bir biçimde rejimin devrilmesine kadar götüren Fedailer oldu. Fedailerin rejimin sonunu getiren nihaî çarpışmalarda öbür gerilla gruplarından çok daha etkili biçimde yer alabilmesinin iki nedeni vardı. Birincisi 1976’da uğradığı kayıplara rağmen hâlâ ülke içinde varlığını koruyabilmiş, en iyi hazırlanmış ve en iyi silâhlanmış grup oydu. İkincisi, Tahran sokaklarında şahlığın sonunu getiren son çarpışmaların kendiliğinden bir şekilde başlamasından bir gün önce, Fedailer Siyahkel eyleminin yıldönümünü anmak için Tahran Üniversitesi önünde gösteri yapıyorlardı. Yani tesadüfen, hapisten yeni serbest bırakılanlar da dâhil bütün deneyimli üyeleri aynı yerde toplanmış bulunuyordu ve bu sayede çarpışmalar başlayınca taraftarlarını silâhlandırıp savaşa göndermeye muvaffak olabildi.[58]

Bir kent gerillası örgütü olarak Halkın Fedailerinin 8 yıllık (1971-79) silâhlı mücadelesinin sonuçları ne oldu? En önemli başarısızlık, Fedailerin devrimin önderliğini ele geçiremeyişleri ve silâhlı mücadelenin bir kitle hareketi hâline gelmemesiydi. Bu başarısızlığın pek çok nedeni vardır, ama en önemlisi, Fedailerin kurucu önderlerinin politik ve ideolojik bakımdan deneyimli olmakla birlikte, silâhlı mücadeleye çok az bir pratik deneyimle, neredeyse sıfırdan başlamış olmalarıdır. Bu uğurda, kendilerinden bayrağı devralanların başlattıkları işi devam ettirecekleri umuduyla hayatlarını feda ettiler. Gerçekten de, umut ettikleri oldu ve yerlerini yeni militanlar ve savaşçılar aldı. Ne var ki bu yeni gelenler, hem pratik, hem de daha önemlisi teorik bakımdan, ölenlerden daha hazırlıksızdılar. Böyle bir iklimde, Stalinist düşünce kalıplarının da benimsenmesinin etkisiyle, toplumun ve mücadelenin gerçeklerini anlamaya yönelik girişimlerin yerini dogmatizm ve esneklikten uzak ideolojik konumlanışlar aldı. Örneğin, Cezeni’nin tezlerinin benimsenmesi için çok uzun bir zaman gerekti.

Fakat, Fedailerin 1979 devriminin önderliğini alamamalarına rağmen, gerilla savaşının olumlu sonuçları da olmuştu. Bir kere, mücadelenin doğrudan sonucu olarak birçok radikal aydın hareket saflarına kazanılmıştı. Sonra, Fedailer mücadelecilikleri sayesinde rejimi bir tıkanma ya da yenişmezlik durumuna sürüklemeyi başarmıştı, kendileri rejimi yıkamasalar da, devlet de var gücüyle saldırmasına ve bütün imkânlarını harekete geçirmesine rağmen devrimci hareketi yenmeyi başaramamıştı. Böylece, Fedailer devrimden sonra yaygın halk desteğine sahip, prestijli bir toplumsal güç olarak ortaya çıktı. Küçük bir gruptan en geniş kitle desteğine sahip Marksist örgüte dönüştü ve bir zaman için İslâm Cumhuriyeti karşısındaki en büyük muhalefet gücü oldu.

Bu dönem boyunca İran’da Fedailerle doğrudan ilişkili olan ya da örgüt bünyesinde yer alan, fakat devrimden sonra ayrılarak bağımsız örgütlenmeye yönelen çok sayıda grup ve hücre vardı. Bunlardan devrimden sonra İşçinin Yolu [rah-i karger] adıyla ortaya çıkacak olan bir grup, hapisteyken silâhlı mücadeleyi reddeden üyelerden oluşuyordu. Fedainin Yolu [rah-i Fedai] adıyla ortaya çıkan bir başkası, yurt dışındayken Cezeni’nin düşüncelerini benimsemiş devrimci entelektüellerden oluşuyordu. Ama bu tür hücrelerden belki de en tanınmışı, iki ünlü üyesi Hosrov Golisorhi ve Kerametullah Danişyan’ın adıyla tanınan küçük bir aydın grubuydu. Bazı üyeleri Fedailere sempati duyan ancak görüldüğü kadarıyla örgütle hiçbir doğrudan ilişkisi bulunmayan grup, 1972 yılında şah ailesine zarar vermek için komplo kurdukları suçlamasıyla tutuklanan 12 kişiden oluşuyordu.[59] Grubun bütün üyeleri birbiriyle ilişki içinde değildi, hattâ bazıları ancak mahkeme sırasında tanışmıştı. Anlaşıldığı kadarıyla dava, SAVAK’ın Şah’ın gözünde daha fazla lütuf bulmak için, bir yandan muhalefet tehlikesini abartıp, bir yandan da gerillalara karşı nasıl da etkili mücadele ettiğini göstermek amacıyla düzenlediği bir tezgâhtı. Gücünden son derece emin olan rejim, propaganda amacıyla ve başkalarına ibret olsun diye 1973-74 yılları arasında görülen davayı bir gösteriye dönüştürmeye kalktı. Bu amaçla duruşmalar televizyonda yayımlandı. Tezgâhçıların hesapladığı üzere, aleyhlerindeki çok yetersiz delillere rağmen grubun bazı üyeleri suçlamaları kabullenip Şahtan af dilerken, grubun 5 üyesi Golisorhi, Danişyan, Teyfur Batai, Abbas Ali Semakar ve Muhammed Rıza Allâmezâde, gördükleri ağır işkencelere rağmen itirafta bulunmayı reddettiler. Golisorhi ile Danişyan daha da ileri giderek, kendilerine karşı getirilen iddiaları bir bir çürütüp açıkça Marksizmi savunarak, SAVAK’ın propaganda tezgâhını rejimin kendisinin yargılandığı bir davaya dönüştürdüler. Şahtan af dilemeyi de zul sayan ikili alelacele idam edilirken, itiraf etmeyen diğer üçü ömür boyu hapse mahkûm edildiler. İtiraf ve af dilemeyi seçen diğer grup üyeleri ise daha hafif cezalara çarptırıldılar.[60]

Mücahitler (Marksist-Leninist): Paykar’ın Doğuşu

İran Halkın Mücahitleri Örgütü (Marksist-Leninist), 1975’te Müslüman Halkın Mücahitleri içinde yaşanan ayrışmadan doğdu. Yaygın olarak Marksist Mücahitler olarak bilinen örgütün ana kanadı 1979’da başka grup ve hücrelerle birlikte Peykar Örgütünün kuruluşunda yer aldı.

İslâmcı Mücahitler 1965 yılında rejime karşı silâhlı mücadeleye niyetlenen İslâmcı aydınlar tarafından kurulmuştu.[61] Ne var ki, grup, 1971’de Halkın Fedaileri tarafından düzenlenen Siyahkel eylemine dek hiçbir eylem yapmamıştı. Müslüman Mücahitlerin devrimci İslâmın ne olduğuna ve bunun silâhlı mücadele ve devrimle ilişkisine dair kendine özgü görüşleri vardı. Grubun kurucularının İslâmi anlayışı belki en doğru olarak revizyonist terimiyle tanımlanabilir. Başlıca kaygıları İslâmı modern kavramlara ve 1960’ların devrimci iklimine uyarlamaktı.[62] Bu uğurda Marksizmi incelemişler ve birçok Marksist kavramı ödünç almışlardı. Marksist kavramları böyle rahatça ödünç almaları ve bundan doğan revizyonizm, o sırada Necef’te sürgünde bulunan Humeyni’nin gruba açık destek vermeyi reddetmesinin başlıca nedeniydi. 1970-73 arasında Humeyni ile birçok kez görüşen Mücahitler, kendisine görüşlerini anlatıp desteğini istemişler, ancak silâhlı mücadele fikrine de uzak duran Humeyni bu isteği geri çevirmişti. Humeyni yıllar sonra bu temaslarla ilgili olarak Halkın Mücahitleri’nin Kur’ân’a dayansalar da aslında İslâma karşı olduklarının çok çabuk farkına vardığını söyleyecektir.[63] Humeyni ile görüşmek üzere Necef’e gönderilen iki Halkın Mücahitleri üyesi Hüseyin Ruhani ile Turab Hakşinas, sonradan görüş değiştirerek Marksist Mücahitleri yaratan militanlar arasında yer alacaktır.[64]

Müslüman Mücahitler 1971 Eylülünde daha hiçbir önemli askerî eyleme girişemeden polisten çok ağır bir darbe yedi. Örgütün 11 lideri de dâhil 69 üyesi yakalanarak mahkemeye çıkarıldı. Bu darbe örgüt içinde bir iktidar boşluğu yarattı ve ilerde böyle darbelerin etkisini hafifletmeye yönelik bir yeniden yapılanma gereğini ortaya koydu. Bu amaçla örgüt üç özerk şubeye ayrıldı, her şubenin lideri bir araya gelerek önderlik konseyini oluşturuyordu. Önderlik konseyinin ilk üyeleri Behram Aram (1944-76), Rıza Rızai (1946-72) ile Kazım Zolanvar (1947-75) oldu. Rızai,1972’de polisle çatışmada öldü, Zolanvar ise tutuklandı (1975’te Cezeni grubuyla birlikte hapiste idam edilecekti). Bunlardan boşalan üyeliklere ilk tutuklananlar arasında bulunan ancak daha sonra hapisten kaçan Muhammed Taki Şehram (1948-80) ile Mecid Şerif-vagifi (1949-75) getirildi. Mücahitlerin rejime karşı saldırılarını yoğunlaştırdıkları 1972-75 döneminde örgütün Şehram’ın yönetimindeki parçası İslâmiyeti yeniden incelemeye başladı ve kısa sürede Marksizm-Leninizmin İslâmiyetten daha üstün bir dünya görüşü olduğu sonucuna ulaştı. Şehram, Aram’ı ve onun önderliğindeki grubu da Marksizm-Leninizme kazandı, fakat üçüncü grubun lideri Şerif-vagifi ile yardımcısı Murteza Smadiye-Lebbaf’ın sert direnişiyle karşılaştı. İknâ çabaları sonuçsuz kalınca Şehram-Aram ikilisi, Şerif-vagifi’yi ortadan kaldırarak örgütün onun önderliğindeki parçasını da kendi çizgilerine çekmeyi planladılar. Buna karşılık Şerif-vagifi İslâma sâdık kalan üyeleri yeniden örgütlemek için harekete geçtiyse de, bu niyeti, o da örgütün çoğunluğu gibi Marksizmi benimsemiş olan kendi karısı Leyla Zumurrudi tarafından karşı tarafa bildirildi. Sonunda, 1975 Mayısında esas olarak Şehram’ın girişimiyle yapılan bir operasyonda taraflar arasında çıkan silâhlı çatışmada Şerif-vagifi öldürüldü, yardımcısı Lebbaf yaralandı. Şerif-vagifi’nin cesedi yakılıp Tahran dışında araziye atılırken, Lebbaf, SAVAK’ın eline düştü ve işkenceyle öldürüldü.[65] Bu kanlı tasfiye, Marksist ve İslâmcı fraksiyonlar arasında hiç bitmeyecek bir kan davası başlattı. Bu kanlı örgüt içi hesaplaşmadan, Şahlık rejiminin bütün muhalefeti karalamak için sonuna dek kullandığı bir propaganda malzemesi çıkardığını söylemeye gerek yoktur. Aynı şekilde, içerdiği çelişkiye rağmen rejim tarafından sık sık kullanılan “İslâmî Marksizm” teriminin ortaya atılması ve Şah’ın baş düşmanının “kara kızıl ittifakı” olduğunu iddia etmeye başlaması, Halkın Mücahitleri içinde yaşanan bu ayrışmanın ve İslâmcı söylemlerle kurulan bir örgütün böyle kolayca Marksizme dönmesinin yarattığı kafa karışıklığının sonucuydu.

Marksist Mücahitler 1975 Eylülünde Marksizmi kabul ettiklerini resmen ilân ettiler ve artık çelişkili bir durum yaratsa da, Şahlığın sonuna dek, örgütün armasını küçük değişikliklerle muhafaza edip, İran Halkın Mücahitleri Örgütü adını da kullanmaya devam ettiler.[66] Ayrılığın örgütsel boyutuna gelince, örgütün ana gövdesini Marksistler götürmüş, buna karşılık İslâmcılar militanların sadece yüzde 20’sini kendi yanlarına çekebilmiş gibi görünmektedir.[67] Her ne olursa olsun, önde gelen üyelerin çoğu Marksizmi kabul etmişti. Bunların arasında önderlik konseyinin iki üyesi Aram ile Şehram, örgütün yurt dışı sorumluları ve ilerde Peykar’ın kuruluşunda önemli rol oynayacak olan Hakşinas ile Ruhani ve Peykar’ın gelecekteki liderlerinden Ali Rıza Sipasi-aştiyani de vardı.

Mücahitlerin Marksizmi kabul edişlerine ilişkin kamuya yönelik ilk bildirilerinde şu ifadeler vardı:

Başlangıçta Marksizm ile İslâmı birleştirmenin ve diyalektik materyalizmi kabul etmeksizin tarihsel determinizm felsefesini kabul etmenin mümkün olduğunu düşünüyorduk. Şimdi ise bunun mümkün olmadığının farkındayız... Marksizmi seçtik, çünkü o sömürülen işçi sınıfının kurtuluşunun doğru ve gerçekçi yoludur.[68]

Bu bildirinin yayımlanmasına dek Halkın Mücahitleri örgütlenmesinin ana kitlesi Aram ile Şehram’ın mutlak yönetimi altına girmişti ve bu yüzden örgüt, tasfiye konusunda tümüyle sessiz kaldı. Marksist Mücahitler, Marksizmi kabul ettiklerini açıkladıkları ândan itibaren Mao’nun görüşlerine eğilim gösterdiler. Böylece örgüt, doğumundan itibaren yobaz bir Stalinci-Maocu tavır benimsedi.[69]

Marksist Mücahitler, İran Marksist camiasına sonradan dâhil olsalar da, emektar Marksistlere komünist mücadelenin nasıl yürütülmesi gerektiğini öğretmeye kalkacak kadar bu işi bildiklerinden emindiler. Görünüşe göre, 1975 yılında Marksizmi kabul ettiklerini ilan ettiklerinde, bu dönüşümün arkasındaki başlıca önderlerin Marksizmi benimseyişlerinden beri sadece iki yıl geçmişti. Buna rağmen, diğer Marksist gruplara yaklaşımları ve ilişki (kurmaya çalışma) tarzları son derece tepeden ve öz güven doluydu. Bu noktada şunun da es geçilmemesi gerekir ki, Fedailerin aksine, Mücahitler, ne Müslüman ne de Marksist evrelerinde, ne toprak reformu, ne İran’ın değişen sosyo-ekonomik yapısı ve hepsinden önemlisi, ne de silâhlı mücadelenin teorisi hakkında ciddî ve incelikli hiçbir teorik çalışma yapmamıştı. İran toplumu üzerine yapılmış çok yetersiz birkaç incelemeleri de ayrılık öncesi İslâmcı döneme âittir.[70] Üstelik, İslâmcılıktan Marksizme geçmeleri “ilk başta dışarıdan göründüğü kadar ânî ve beklenmedik” bir şekilde olmamış[71] olabilirse bile, bu sadece önemli üyelerin durumu için geçerli gibi gözükmektedir. Sıradan üyelerin inanç değiştirmesi bayağı kısa bir sürede olmuştur. Marksist Mücahitler olaydan sonra yayımladıkları Bildirgede inanç değiştirmenin tepeden tabana örgütün tümünü kapsadığını ve kendilerini “düzeltmeyi”  kabul etmeyen kadroların –yaklaşık örgütün yarısı- örgütten atıldığını açıkça bildirdi.[72] Mesali, grubunun Marksist Mücahitler ile yurt dışında işbirliği yaptığı sırada örgütün önde gelen üyelerinden Hüseyin Ruhani’ye ideolojisini öylesine çabuk nasıl değiştirdiğini sorduğunu anlatır. Şu cevabı almıştır: “...örgüt önderliği hepimize Marksist metodolojiyi kullanarak yapılan yanlışları tahlil etmemizi ve geçmişteki idealist ve metafizik görüşlerimizi eleştirip reddetmemizi emretmişti”.[73] Bundan da anlaşılabileceği gibi, Marksist Mücahitlerin Marksizm anlayışı ta doğuşundan itibaren Halkın Fedaileri ya da Tude ile karşılaştırıldığında çok çocuksu, yüzeysel ve yetersiz kalıyordu. Buna paralel olarak, İran’ın toplumsal yapısı ve tarihi hakkında çok sınırlı bir anlayışa sahiptiler ve teorik birikimleri de yetersiz ve marjinal kalıyordu. Bakış açılarında dinsel dogmacılığın etkileri kendisini koruyordu. Örgüt, bu karakteristiklerini ömrü boyunca koruyacağı gibi, 1979 devriminden sonra Peykar’a da aktaracaktı.

Örgütün [yeni] görüşlerini açıklayan Bildirge, 1975 Eylülünde yayımlandı. Bu, örgütün amaçlarını ve programını kamuya bildiren ilk metindi. Bildirgede örgüt içindeki kanlı tasfiyeden hiç söz edilmiyor, bunun yerine, Mücahitlerin çoğunluğunun 1974’te rejimle mücadelede bir çözümsüzlük ve çıkışsızlık durumuna gelindiği fikrine vardığı bildiriliyordu.[74] Marksist Mücahitler, başta Fedailer olmak üzere diğer militan muhalif gruplara bir birleşik halk cephesi oluşturmak üzere kendilerine katılmalarını da öneriyordu.[75] Fedailer, Mücahitlerin yaptığı kanlı örgüt içi temizlik konusunda pek ses çıkarmasalar da, uygun olmadığı düşüncesiyle reddettikleri birleşik cephe önerisi konusunda polemiğe giriştiler.[76] Marksist Mücahitler, buna 1976’da Fedailere tartışmayla ilgisiz başka suçlamalarla saldırarak cevap verdiler. Bu suçlamalar Fedailerin Komünist Birlik Grubuyla yakın ilişki içinde olduğu ve Tude ile temasta bulunduğu iddialarından ibaretti.[77] Komünist Birlik bu sırada Fedailerle yakın ilişkilerini sürdürüyordu ve Mücahitlerin örgüt içi temizliğini kesin ve sert bir üslupla kınayan tek devrimci gruptu. Mücahitlerin suçlamasına karşı Fedailer, Tude ile ilişki iddiasını kesin bir dille yalanlarken, Komünist Birlik ile ilişkilerini hem doğruladı hem savundu. Bu zıtlaşmalar iki örgüt arasındaki ilişkilere büyük zarar verdi. Bütün bunlar olurken Eşref öldürülmüş ve Fedailer bir yeniden yapılanma sürecine girmişti. Marksist Mücahitlerin askerî konularda en deneyimli ve yetenekli önderi Aram’ın (Eşref’ten birkaç ay sonra) 1976 Ekiminde öldürülmesiyle Marksist Mücahitler de benzer bir sürece girecekti.

Marksist Mücahitlerin ideoloji değiştirmesi ile 1978’de devrim sürecinin başlaması arasındaki en dikkate değer eylemleri, hepsi 1975’te gerçekleştirilen bir SAVAK generali ile iki Amerikan askerî danışmanın öldürülmesi ve bir Amerikan diplomatına karşı başarısız suikast girişimidir.[78] Ancak, başta Aram olmak üzere çok sayıda kadronun öldürülmesi ya da yakalanmasıyla 1976’dan sonra örgütün etkinliğinde büyük düşüş olmuştur. 1977-78 yıllarında devrim süreci başladığı sırada, artık Hakşinas-Ruhani-Aştiyani üçlüsünün yönetimine giren (artık kendilerini Mücahitler Kopuş Grubu olarak adlandırmakta olan) Marksist Halkın Mücahitleri, muhtemelen diğer devrimci grupların baskısıyla, Şehram’ı örgütten ihraç etti.[79] Örgüt, rejimi yıkılmasına yol açan devrimci olaylarda yer aldıysa da, bizzat kendi ifadelerine göre, 1975 sonrasındaki rolü silâhsız bir muhalefetle sınırlıydı ve Fedailere kıyasla marjinal nitelikteydi.[80]

TUDE ve Ondan Ayrılan Komünist Gruplar

Tude,1970’lerde bir önceki on yıla göre daha karmaşık bir siyasal mücadele vermek zorunda kaldı. Parti, 1970’lerin başında sadece ülke içinde örgütlenme göreviyle değil, kendinden ayrılan Maocu grupların ve İran içinde savaşa başlayan gerilla gruplarının meydan okumasıyla da karşı karşıyaydı. Kendinden kopan Maocu gruplar yani İTPDÖ ve Tufan ile Tude arasındaki tartışma Çin-Sovyet kamplaşmasıyla ilgili sorunlar ve İran gerçekliğinin tahlili konularında yoğunlaşırken,  gerilla grupları partinin kendisine yakıştırdığı devrimci öncü ve İran işçi sınıfının tek temsilcisi olma imajını sarstı. Eski ve yeni bütün bu problemlerle yüzleşmek zorunda kalan Tude, bunu içteki hizip kavgasının iyice kızıştığı ve Sovyetlere bağımlılığının iyice arttığı bir zamanda yapmak durumundaydı.

Partinin 1969 Aralığındaki 13. plenumu radikal ve ılımlı kanatlar arasında bir güç gösterisine sahne oldu. Bu hesaplaşmada ADP fraksiyonunun ve Sovyetlerin tavrı belirleyici oldu. Plenuma gidildiğinde Radmaneş, partinin İran içindeki örgütlenmesinden sorumlu birinci sekreterlik görevini sürdürüyordu. Partinin diğer sekreterlikleri de İskenderi ve Kambahş tarafından üstlenilmişti. Sekreterliklerin dağılımı Tude içindeki güç dengesini yansıtıyordu, yani ılımlı kanat ikiye bir üstünlüğe sahipti. Sekretaryadan sonra partinin ikinci karar organı olan ve merkez komitesinin yokluğunda temel kararları alma yetkisine sahip bulunan yürütme komitesinde de aynı denge korunmuştu; ancak, sekretaryadan farklı olarak yürütme komitesinde ADP hizbi de temsil ediliyordu. 13. plenum boyunca Radmaneş Şehriyari olayında gösterdiği ihmal ve vurdumduymazlığından ötürü Kiyanuri’nin ağır eleştirilerine maruz kaldı. Konuyu incelemek üzere oluşturulan birçok komisyonun çalışmaları sonunda parti İran’daki örgütlenmesine SAVAK’ın sızmış olduğunu ve bunun yıkıcı sonuçlar doğurmuş olduğunu kabul etti. Bunu üzerine plenumun ardından yürütme komitesi Radmaneş’i görevden alıp yerine İskenderi’yi getirdi.[81] Kiyanuri’nin Radmaneş’i uzaklaştırıp yerine İskenderi’nin getirilmesini sağlaması, radikal hizbin ılımlıların partideki üstünlüğüne son vermek yönündeki girişimiydi. Ne var ki, radikaller ılımlılara darbe vurmuşlarsa da parti üzerinde hâkimiyet kuracak kadar güçlü değildi. Radmaneş’in Şehriyari meselesinde çuvallaması ve bu konuda Sovyetlerin uyarılarını kulak ardı etmiş olması konumunu zayıflatmışsa da, ılımlıların hiç mücadele etmeden böyle kolayca uzlaşmayı kabul etmesi gene de gariptir. Bunun açıklaması, Radmaneş’in Sovyetler Birliği’nin isteğiyle görevden alınmış olması ihtimalidir. İskenderi’ye göre, parti içi politikadaki yetersizliklerinin yanı sıra, Radmaneş, SAVAK’ın partiye sızmasını kesinleştiği halde harekete geçmemekle kalmayıp, bazı Sovyet politikalarının doğruluğunu sorgulamakla da Moskova’nın hışmını üzerine çekmiştir.[82] Böylece Sovyetler radikalleri desteklemiş ve ılımlıları uzlaşmaya mecbur etmiştir. Yine İskenderi’ye göre, Sovyetler Kiyanuri ve Kambahş ile ADP arasında bir ittifak kurulmasını sağlayarak yürütme komitesinin Radmaneş’i kolayca görevden almasını sağlarken, eski birinci sekreterin cezasının görevden alınmakla sınırlı kalacağına güvence vererek ılımlı kanadı yatıştırmıştır.[83]

Tude’nin 1970 Aralığında yapılan 14. plenumu her iki kanadın kazançlarını da kayıplarını da teyit etti. İskenderi yine birinci sekreterliğe getirildi (bu, ılımlıların parti içinde hâlâ hatırı sayılır bir güce sahip olduğunun ifadesiydi) ama sorumluluk ve yetkilerinin çoğu radikallere verildi. Kambahş ikinci sekreterliğe getirildi ve İran içindeki örgütlenme işleriyle o yetkili kılındı. Kambahş’ın 1971’deki ölümünden sonra konumunu ve yetkilerini Kiyanuri devraldı. Yürütme komitesindeki değişikler de üç fraksiyon arasındaki güç dengelerinin değiştiğini ve radikallerin parti üzerinde tam denetimi kazanmak üzere olduğunu gösteriyordu.[84] Böylece, 1970’lerin başında Tude’nin iki geleneksel hizbi ve ADP sırasıyla Kiyanuri, İskenderi ve Daneşyan’ın önderlikleri altında konumlarını almıştı.

İskenderi’nin (1908-85) başkanlığındaki Tude, İran toplumunun ve muhalefetin rejime karşı giderek radikalleştiği bir dönemde ılımlı politikalarını sürdürdü. Kaçar hanedanından gelen İskenderi, Elliüçler Grubu’nun ve Tude’nin kurucu üyelerindendi. Fransa’da eğitim görmüş olup, egemen sınıf kökenlerine rağmen komünizmi seçen aristokratik ve kültürlü İran entelektüellerinin mükemmel örneğiydi. Tude içinde her zaman ılımlı kanadın içinde yer alan İskenderi, partinin bütün üyeleri gibi Sovyetler Birliği’ne ve Ekim Devrimi’ne karşı büyük hayranlık duyuyordu. Belki de İran Marksizmine yaptığı en büyük katkı, son bölümünü ölümünden hemen önce tamamladığı Marx’ın Kapital’ini Farsçaya çevirmesidir. Bütün bunlara rağmen, Tude ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiği hakkında, doğrudan KGB görevlileri olduğunu iddia ettiği Kambahş ve Kiyanuri gibilerinden farklı düşünüyordu. İskenderi, parti içindeki iki hizip ve bunların Sovyetlerle ilişki biçimlerini şöyle anlatmıştır:

Partinin kuruluşundan itibaren, Kambahş ve Radmaneş’in adlarıyla anılabilecek iki ayrı çizgi var oldu. Gerçek buydu; ben kendim Radmaneş çizgisine bağlıydım... Biz, Sovyetler Birliği’ni sosyalist bir ülke olarak, ilk sosyalist ülke olarak, Lenin’in ülkesi olarak, dünya devrimine yardım eden bir ülke olarak ve nihâyet, dünyada devam eden büyük antiemperyalist mücadelede en önemli rolü üstlenen ülke olarak görüyorduk. Sovyetler Birliği’ne bakışımız buydu, ama samimî olarak söyleyebilirim ki ne Radmaneş ne de ben Sovyetler Birliği’nin her dediğini onlar öyle söylüyorsa doğrudur diye sorgulamaksızın kabul etmedik.[85]

İskenderi bu dediklerine içtenlikle inanmış olabilir, Radmaneş ile onun rolünü Kambahş ile Kiyanuri’nin rolleriyle kıyaslayınca dediklerinde bir gerçek payının bulunduğu da görülebilir. Ama en önemli gerçek, Tude’nin tarihi boyunca meydana gelen her belirleyici dönüm noktasında, ne zaman Sovyetler partinin iç işlerine müdahale etse, gerek kendisinin gerek Radmaneş’in itirazsız boyun eğmiş olduklarıdır. Mesela, ADP ile uzlaşmaları istendiğinde ikisi de razı olmuştur, Radmaneş’in görevden alınmasını İskenderi kabul etmiştir. Bu duruma ilişkin daha pek çok örnek verilebilir; ama en ibretlik örnek, Sovyetler 1979’da bu sefer kendisinin görevden alınmasına destek verdiğinde İskenderi’nin hiç itiraz etmeden kaderine boyun eğmesidir. İskenderi’nin 50 yıllık bir eylem yaşamının öz muhasebesi olan kendi anıları boyunca da, kariyerinin parti içindeki Sovyet destekli politikalara başta karşı çıkıp ardından boyun eğmekle geçtiği görülebilir.[86]

Tude’nin İskenderi yönetimindeki politikaları bir önceki on yılın politikalarının devamı niteliğindeydi. Parti, siyasal rejimde reform talep ediyor, bu doğrultuda askıya alınmış anayasadaki hak ve özgürlüklerin tanınmasını istiyor ve tabiî Sovyetler Birliği ile daha yakın ekonomik ilişkiler kurulmasına tam destek sunuyordu. Bu politikalar militan gerilla gruplarının politikalarına kıyasla son derece ılımlı kalıyordu. Tude’nin Şahlık rejimine karşı politikalarını daha iyi anlamak için sloganlarına, içinde bulunulan devrimci aşamanın niteliği hakkındaki değerlendirmesine ve programına bakmak gerekir.

Fakat partinin 1970’lerde Şahlık rejimine karşı izlediği politikayı tahlil etmeden önce, bu dönemdeki gücünü değerlendirmek gerekir. Bu gereklidir, çünkü gerek Tude gerek herhangi bir başka parti olsun, rejime karşı meydan okumasının boyutunu ve bu doğrultuda benimseyeceği strateji ve taktikleri belirleyeceği temeli, gücünün boyutlarıyla sınırlı tutmak zorundaydı. İran dışında Tude diğer bütün muhalefet gruplarından daha etkili faaliyet gösteriyordu. Doğu Almanya’da üstlenmiş olan parti, kendini işçi sınıfının yeni partisi ve bu sınıfın iradesinin temsilcisi sayıyordu. Parti, Sovyetler Birliği ve müttefiklerinin malî desteğinden yararlanıyordu. Birçok konuda Tude merkez komitesine karşı özerk davranan ADP de Bakü merkezli Azerbaycan Komünist Partisi’nin desteğinden yararlanabiliyordu. Bütün bu imkânlar sayesine Tude Şahlık karşısında Batı Avrupa ve ABD’de faaliyet gösteren öğrenci grupları ve partiler kadar İran içinde mücadele eden gerilla grupları ile de kıyas kabul etmez bir propaganda yeteneğine sahipti. Tude yurtdışında sahip olduğu bu imkânlardan gayet iyi yararlanarak, bir radyo yayını  (1975’e dek Bulgaristan’dan yayın yapan Peyk-i İran) yaptı ve pek çok gazete dergi ve kitap çıkardı. Parti, aynı zamanda başta Sovyet metinleri olmak üzere Marksist literatürün Farsçaya tercümesiyle de meşgul oldu.

Partinin İran içindeki gücü ve örgütlülüğü için ise aynı şeyler söylenemez. Daha önce belirtildiği gibi, ülke içindeki örgütlenme 1960’larda SAVAK’ın sızmasına uğrayarak battal olmuştu. Bunun üzerine, ülke içi örgütlenmeyi yeniden canlandırma sorumluluğu 1970 yılında Kiyanuri’ye verilmişti. Kiyanuri, devrimden sonra, 1970’ler boyunca ülke içinde partinin birbiriyle ilişkili tam 60 gizli hücre ve grup örgütlemeyi başardığını iddia etmiştir.[87] Ancak, Tude yetkililerinin 1982’den sonraki tutuklamalarda verdiği polis ve mahkeme ifadeleri, söz konusu dönemde var olduğu iddia edilen hücrelerin sayılarının ve etkinliklerinin abartıldığını düşündürmektedir.[88] Parti liderlerinin ifadelerinde varlığını açıkladığı hücrelerin sayısı 20’yi bulmamaktadır ve bunların da ezici çoğunluğu ciddî bir siyasal eylemlilik göstermemiştir. Propaganda faaliyeti yürüten tek grup 1975’ten itibaren aynı adlı bir gizli haftalık gazete çıkaran Nevid olmuştur. Muhammed Mehdi Pertovi ve Rahman Hatifi liderliğindeki Nevid partiyle ilk temasını 1975 yılında kurmuş ve kendi ifadesine göre partinin İran içinde faaliyet gösteren en büyük hücresi olmuştur.[89] Nevid, 1976 ya da 1977 başlarında Fedai Kopuş Grubu’nun katılımıyla güç kazanmış ve 1978-79 devrim döneminde sınırlı bir yayın faaliyet sürdürmeyi başarmıştır. Tude gibi Nevid de silâhlı mücadeleye inanmıyordu ve bizzat kendi anlatımına göre, Şahlık rejiminin sonunu getiren nihaî çarpışmalarda sınırlı ve önemsiz bir rol oynamıştır.[90]

Belirtildiği gibi, Tude’nin 1970’lerde İran’daki örgütlülüğüne dair kendi anlatımlarına şüpheyle yaklaşılmalıdır. Partinin iyi günlerinde varlığıyla övündüğü 60 hücre şöyle dursun, liderlerinin sorguda itiraf ettiği 20 hücrenin varlığı hakkında bile hiçbir kanıt yoktur. Fedailerden ayrılanların yardımıyla Nevid grubu parti yayınları basmayı ve dağıtmayı becermiş ve Şahlık rejiminin çöküşü hızlandıkça bu faaliyetinin kapsamını genişletmiştir. Fakat nihaî çarpışmalara katıldıklarına ilişkin kendi iddialarını doğrulayan tek bağımsız destek Keyhan gazetesinde o günlerde çıkan bazı haberlerdir. Ama Keyhan’ın yazı işlerinin Tude taraftarlarının etkisi altında olduğu hesaba katıldığında - Hatifi 1970’ler boyunca gazetenin yardımcı editörüydü  - bu kaynağın bağımsızlığı da kuşku götürür. Partinin rejimi yıkan çarpışmalara etkin olarak katılmış olduğu efsanesi ve sonradan sonraya ortaya atmış olduğu 1970’ler boyunca faal gizli hücrelerin var olduğu iddiası, halk arasındaki imajını güçlendirmeye ve gerilla gruplarının prestijiyle yarışacak bir tarih uydurmaya yönelik hesaplarla ilgilidir.

Tude’nin İran’daki gücü hakkında bu söylenenlerden sonra, Şahlık rejimine karşı seçtiği mücadele biçimi belki daha iyi anlaşılabilir. Tude’nin 1953’ten 1975’e kadar ileri sürdüğü temel slogan “Kahrolsun Darbe Rejimi” idi. Bu slogan, özünde anayasal (meşrutî) monarşiye dönüş talebini içeriyordu. Partinin 1966’da Radmaneş’in liderliğindeyken kendisini Şahlığın yıkılması için mücadele etmemekle suçlayan ayrılıkçı Maocu gruplara cevabı, “Ulusal Demokratik bir hükümette despotik (mutlakiyetçi) bir monarşiye yer olmadığı” şeklindeydi.[91] Partinin bu cevaptaki amacı Maocuların suçlamalarını çürütmek olmasına rağmen, aslında mutlakiyetçi olmayan bir Şahlık düzeni fikrini kabul ettiğini gösteriyordu. Yine aynı yıl, Tude, İran’ın önündeki devrimci aşamayı (üç olasılık içinden) ulusal demokratik devrim aşaması olarak tespit etti. Bu tespit, devrimin olası müttefikleri olarak proletarya, küçük burjuvazi, devrimci aydınlar ve ulusal burjuvaziyi sayıyordu. Yani, Tude’ye göre İran işçi sınıfını hem sayıca hem örgütsel olarak zayıf olduğundan, proletaryanın tek başına gerçekleştireceği ve sosyalizmi kurmaya başlayacağı sosyalist devrim aşamasında bulunmuyordu. Aynı şekilde ve aynı nedenden ötürü, İran devrimi proletaryanın devrimci sınıflar ittifakı içinde yönetici rol üstleneceği ve zaferden sonra yarı sosyalist yarı kapitalist nitelikte reformlar başlatacağı demokratik halk devrimi aşamasında da değildi. Gerçi, parti ulusal demokratik devrim bir kez başarılınca bunu demokratik halk devrimine doğru ilerletmek için elinden geleni yapacaktı.[92] Gündelik dilde söyleyecek olursak, İran’ın biricik işçi sınıfı partisi olarak Tude, zayıf olduğundan, herhangi bir rejim karşıtı koalisyona kendi iradesini dayatamazdı. Bu yüzden, 1960’lar ve 1970’lerin ilk yarısı boyunca parti, sadece mutlakiyetin kaldırılması ve anayasal hukukun üstünlüğü ilkesine geri dönülmesini istemekle yetindi.

İran içinde bir toplumsal tabana sahip olmaması, hem kendinden kopan gruplardan hem de ülke içindeki gerilla gruplarından gelen ağır saldırılar ve rejimin görünüşteki kuvvet ve istikrarı gibi farklı nedenlerin ortak etkisi sayesinde 1970 ile 1975 yılları arasında Tude içindeki hizip kavgası hafifledi. Partinin 14. (1970) ve 15. (1975) plenumları arasında geçen bu beş yıl, İran’da gerilla mücadelesinin yoğunlaştığı döneme denk geliyordu. Bu yıllar boyunca parti içindeki ılımlı, radikal ve ADP fraksiyonları arasındaki denge korundu ve bu sayede ılımlı fraksiyon kendi stratejisini izlemeyi sürdürmeyi başardı. Şahlık rejimine karşı tavrıysa monarşinin yıkılması ya da kendi önderliğinde bir hükümet gibi taleplerde bulunmaksızın, parti çalışmalarını Muhammed Rıza Şah Pehlevi’nin ortadan kaldırılmasına yöneltmişti. Kendisini işçi sınıfının biricik öncüsü olarak gören parti, enerjisini rejimi eleştirmeye, Sovyetler Birliği’nin İran politikasını savunmaya ve kendisinden kopan Maocu gruplarla gerilla hareketine karşı ideolojik mücadeleyi yoğunlaştırmaya adamıştı.

Tude, bu dönemde Sovyetler Birliği ile ilişkilerinde öbür İranlı Marksistlerin karşılaştığına benzer bir ikilem yaşadı. Şaha karşı muhalefetin yoğunlaştığı bir sırada Sovyetler Birliği’nin Şahlık rejimi ile ilişkileri başta iktisadî, teknik ve askerî alanlarda olmak üzere hızla gelişiyordu. Belirtildiği gibi, Fedailerin bu durum karşısındaki tavrı, Sovyetler Birliği’ne karşı bağımsızlığını korumak ve o nasıl kendi çıkarlarına göre politika belirliyorsa, aynı şekilde kendi çıkarlarını gözeten bir politik hat izlemek şeklindeydi. Tude’nin tavrı bunun tam karşıtıydı. Parti, Sovyet-İran (Şahlık rejimiyle) ilişkilerinin gelişmesini, bunun uzun vadede İran halkının yararına olacağı gerekçesiyle savundu. Yürüttüğü mantığa göre, Sovyetlerin Şahlık rejimine yardımı malî bakımdan kârlı, teknik bakımdan avantajlı ve iktisadî bakımdan ilericiydi. Şahlık, Sovyetler Birliğiyle ilişkileri sayesinde İran’ın sanayileşmesini, Batılı emperyalistlerce mahrum bırakıldığı teknoloji ve fabrikaları edinmesini sağlıyor, bu şekilde de ülkenin sınaî ve teknolojik bağımsızlığını güçlendiriyordu. Tude’nin görüşünce, Sovyetler Birliği’nin İran politikası sömürücü amaçlar taşımadığından, ülke bu fırsattan sonuna kadar yararlanmalıydı ve sosyalist kampla ilişkilerini daha da geliştirmeliydi.[93] Parti, bir bütün olarak Şahlığın sanayileşme politikalarını değerlendirirken şu sonuca varıyordu: “Rejimin ve Şah’ın öznel niyetlerine rağmen, son on yılda Sovyetler Birliği ile sosyalist ülkeler ailesinin teknik ve ekonomik yardımları emperyalizmin tahakkümüne ve yeni sömürgecilik politikalarına karşı mücadelesinde İran halkının konumunu güçlendiren sağlam bir temel olmuştur”.[94] Tude, bu ilişkilerin siyasal ve toplumsal ikincil sonuçları özellikle de kendisinin devirmek istediği rejimi güçlendirici etkisi konusunda ise sessiz kalıyordu.

Partinin 1975 Haziranında toplanması kararlaştırılan 15. plenumunun hazırlıkları sırasında hizipler arasındaki uyum bozulmaya başladı. Partideki iki ana hizip İran’ın son durumu ve rejime karşı mücadelenin nasıl yürütülmesi gerektiği konularında farklı düşünceler geliştirmeye başlamıştı. - O sırada radikal fraksiyonun tartışılmaz lideri durumuna gelmiş bulunan ve partide ikinci sekreter olan - Kiyanuri ile yandaşları, İran’ın devrimci olmayan bir durumdan devrimci bir duruma geçmekte olduğunu düşünüyordu. Kiyanuri bu tavır değişikliğini şu sözlerle açıklamıştır:

Partinin birçok önde gelen üyesi ve ben İran toplumunun bir kargaşa içine girmekte ve bir patlamaya doğru sürüklenmekte olduğunu hissetmeye başlamıştık. Gene çok sayıda önde gelen üyenin yer aldığı muhaliflerimiz  (özellikle birinci sekreter İskenderi gibi kişiler) İran’daki gelişmeleri tam ters yönde yorumluyordu. Onlara göre,  Şahlık rejimi iktidarını güçlendirip pekiştiriyordu ve petrol gelirlerindeki artış Şah’a istikrarlı bir kapitalist sistem kurma fırsatı vermişti.[95]

Kiyanuri’nin karşıt çizgiyi izlediklerini iddia ettiği önde gelen üyeler arasında hem ılımlılardan hem de ADP fraksiyonundan adlar vardı. Bu da bu iki hizbin bu konuda fikir birliği içinde olduğunu gösterir. Kiyanuri, devrimci bir durumun yaklaşmakta olduğunu kabul etmeyenler arasında ılımlı fraksiyondan İskenderi, Davud Noruzi ile Hüseyin Covdet’in, ADP fraksiyonundan da Danişyan ile Hamid Saffari’nin adlarını sayar. Ayrıca, bu politikayı benimseyenlerin Şah ile uzlaşmayı ve İran ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkileri iyileştirmek ve Tude’yi legalleştirmek için çalışmayı savunduklarını öne sürer. Radikal fraksiyondan Taberi, 15. plenum öncesine Kiyanuri’nin partinin rejimin devrilmesi çağrısıyla bir politika değişikliğine gitmesini önerdiğini ve Sovyetlerin de bunu desteklediğini, İskenderi’nin ise bu öneriye karşı çıkarak, diktatörlüğün kalkmasını ve anayasal güvencelere geri dönülmesini talep eden eski politikanın devam ettirilmesi gerektiğini savunduğunu iddia etmiştir.[96]

İskenderi ise kendi anılarında bu anlatımları ancak kısmen doğrulamaktadır. Ona göre, hazırlık sürecinde ve plenum sırasında hizipler arasındaki görüş ayrılıkları esas olarak iki konu üzerinde yoğunlaşmıştı. Birinci sorun, rejimi devirme çağrısının yapılıp yapılmaması, ikinci sorun da demokratik haklar talebine ne ölçüde vurgu yapılacağı konusundaydı.[97] İskenderi, birinci konuda kendi tavrının diktatörlüğe son verilmesi talebinin desteklenmesi yönünde olduğunu, bu sloganın da zaten fiiliyatta şahıyla, anayasasıyla rejimin yıkılması anlamına geldiğini öne sürmüştür.[98] Biraz sonra göreceğimiz gibi, bu hiç de o anlama gelmiyordu. İskenderi, kendisi ile Kiyanuri, ya da ılımlı ve radikal kanatlar arasındaki esas farkın demokratik haklar konusuna verdikleri önemin derecesinde olduğu düşüncesindeydi. İddiasına göre, bu husustaki görüş farklılıkları zamanla fraksiyonlardan birinin Humeyni önderliğindeki İslâmcıları desteklemeye, diğerini de karşı çıkmaya götürmüştür. İki fraksiyonun farklı sloganlar önermelerinin farklı taktik ve stratejilerden yana odluklarını ima ettiğini belirtmek önemlidir. Ancak, İskenderi’nin 1980’lerin ortasında iki hizip arasındaki esas görüş ayrılığının demokrasi anlayışında yattığını öne sürmesi, Kiyanuri ile Taberi gibi eski hasımlarıyla yarım kalmış bir hesabı kapatma çabasından ibarettir.[99] Sovyet tarzı bir komünist parti olan Tude’nin demokratik haklar konusunda başka ülkelerde iktidar olmuş diğer Sovyetik komünist partilerden daha titiz ve hassas davranacağına inanmak için bir neden yoktur.

15. plenum da hizipler arasında bir uzlaşmayla sonuçlandı. Partinin “Kahrolsun darbe rejimi” şeklindeki temel sloganı “Kahrolsun Şah’ın despotik iktidarı” şeklinde değiştirilmekle birlikte, parti programı ılımlı reformlar ve demokratik haklara saygı gösterilmesi talepleriyle sınırlı kaldı.[100] Varılan uzlaşma pek muhtemeldir ki iki tarafı da tatmin etmemişti. Örneğin, parti bir yandan ülkenin içinde bulunduğu aşamanın ulusal demokratik devrim aşaması olduğu tespitini yaparken, aynı zamanda böyle bir devrimin gerçekten başarılı olması için proletaryanın önderliğinde yapılması gerektiğini savunuyordu. Bunu savunurken, bir yandan da, kendi güçsüzlüğünü kabul ediyor ve demokratik devrim için oluşturulacak bir birleşik cephede proleter olmayan unsurların önderliğini kabul etmeye hazır olduğunu söylüyordu.[101] Bir başka örnek, partinin bir yandan rejimin topyekun devrilmesi çağrısı yaparken, bir yandan da bu devrilmesini istediği rejimin denetimindeki devletin ekonomi üzerindeki denetimini savunmasıdır.[102] Bu durum parti içindeki ikiliğin tezahürüdür. Radikal fraksiyon rejimin devrilmesi talebini ileri sürerken, İskenderi ile arkadaşları aynı rejimin ekonomik uygulamalarına destek veriyordu.

1975-79 arasında, özellikle de devrimci dalganın rejimin remellerini sarsmaya başladığı sırada, parti politikalarında açık çelişkiler görülüyordu. 1975’te 15. plenumun ardından partinin teorik yayını Dünya’da egemen sınıfların bazı kesimlerine oldukça uzlaşmacı yaklaşan bir makale yayımlandı. Söz konusu makalede, Şah’ın mutlakıyetçiliği ile egemen elitin ve İran burjuvazisinin bazı kesimleri arasında bir ayrım yapmanın ve Şaha karşı egemen sınıfların daha ilerici ve daha gerçekçi kesimlerinin iktidarını tercih etmenin son derece doğru olacağı ileri sürülüyordu.[103] Partinin resmî politikasının rejimin topyekun yıkılmasını savunduğu bir sırada egemen sınıflar içinde tercih edilebilir iktidar adayları aramaya kalkmak, açık bir çelişkinin ve parti içindeki iç çatışmanın ifadesidir. Yine, 1975 yılında ve plenumdan sonra, sistemin topyekun yıkılmasından yana olduğunu açıklamışken, partinin kendi kendine sorduğu soruya verdiği şu yanıt da, politik çelişkilerinin bir başka örneğidir: “Şah’ın mutlakiyetçi monarşik iktidarının yıkılması bir bütün olarak monarşinin yıkılmasıyla birlikte mi olmak zorundadır? Bizce, hayır.”[104]

Tude’nin çelişkili politikalarının belki de en tartışmalı ve açıklayıcı örneği, Şahlıkla temas girişimleridir. İranlı bir gazeteci olan Cihangir Behruz, 1975’te Doğu Berlin’e yaptığı bir gezi sırasında Tude’nin kendisine yaklaştığını anlatmıştır. Behruz, bağımsız gazeteci sıfatıyla bir uluslararası gençlik konferansını izlemek üzere Demokratik Almanya Cumhuriyeti tarafından davet edilmişti. Genç bir eylemciyken Tude üyesiydi ve 1953 darbesinden önce birçok parti gazetesinde editörlük yapmıştı. Behruz’un bu dönemdeki yazıları radikal fraksiyonun üyesi olduğunu düşündürmektedir, ama ne olursa olsun, darbeden sonra parti işlerinden uzak durmuştu. Solcu geçmişinden dolayı İran makamları ile ilişkileri iyi değildi ve geziye davet edildiğinde aktif gazetecilik yapması yasaklanmıştı. Bununla birlikte, kendisi de gençlik günlerinde gazetecilik yapmış olan Başbakan Emir Abbas Huveyda ile o günlerden kalma dostluğu devam ediyordu. Başbakan ile bu dostluğu ve Doğu Berlin’e gelmesinin SAVAK tarafından engellenmemesi, Tude’yi yanlış olarak, Behruz’un devlet tarafından gönderilmiş olduğunu düşünmeye sevk etmişti. Behruz. Tude’nin 15. plenumundan bir süre sonra gerçekleşen gezi sırasında Doğu Berlin’deyken Davud Noruzi aracılığıyla İskenderi ile görüşmeye davet edilmiş ve daveti kabul etmişti. Anlattığına göre, İskenderi bu görüşme sırasında, partinin Şah’ın tavırlarını düzeltmeye başladığına ve daha fazla demokratik özgürlüğe izin vereceğine inandığını söylemiş ve Tude’nin bazı koşullarla İran’a dönmeye ve anayasanın izin verdiği çerçeve içinde çalışmaya gönüllü olduğunu bildirmişti. Behruz’dan bu mesajını yetkililere aktarmasını istemiş ve ilgili makamlara iletilmek üzere bir de mektup vermişti. Kendisinden isteneni kabul eden Behruz, İran’a dönüşünde mesajı hükümete iletmişti.[105]

İskenderi ise anılarında Şahlıktan kişisel olarak birçok yaklaşma girişimi aldığını, ancak bir bütün olarak partiye karşı böyle bir yaklaşma olmadığını anlatır. Şahlık makamları kendisine politikayı bırakması karşılığında İran’a dönmesine izin verileceğini ve eski bir bakan olarak dolgun bir emeklilik maaşı bağlanacağını iletmişler, ama o bu teklifi geri çevirmiştir.[106] İskenderi, anılarında Behruz olayından hiç söz etmezken, Kiyanuri farklı bir anlatım sunmuştur. Ona göre, Şahlık rejimi Behruz’u Doğu Berlin’e Tude’ye İran’a geri dönmesi ve yasal bir siyasal parti olarak faaliyet göstermesi yönündeki önerilerini iletmek için yollamıştır.[107] Kiyanuri, Behruz’un ziyareti sırasında kendisiyle de görüştüğünü ve İskenderi’nin Behruz ile görüşmesi hakkında partiyi bilgilendirdiğini, parti tarafından teklifin reddedildiğini anlatır. Burada, Kiyanuri olayı, ya tümüyle kendi hizbinin gözünden anlatmakta (radikaller Şah ile her türlü yakınlaşmaya şiddetle karşıydılar), ya kasten yanlış aktarmakta, ya da, İskenderi tarafından kendisine ve yürütme komitesinin geri kalanına aktarıldığı biçimiyle yansıtmaktadır. Rejimle temas kurmak ve bir yakınlaşma zemini aramak Tude’nin ılımlı hizbinin stratejisine son derece uygunsa da, o zamanlar iktidarda tam denetimini sağlamış bulunan ve görünüşte yenilmez bir güce sahip olan Şah açısından çelişki olurdu. İran’ı 1975 Martında tek parti sistemine geçirmiş olan ve Pehlevi hanedanının kuruluşunun 50. yıldönümünü kutlamaya hazırlanan Şahın, legal olarak çalışmak üzere Tude’yi ülkeye çağırmış olması mantıklı görünmemektedir. Üstelik, her önemli siyasal kararın bizzat Şah’ın kendisi tarafından alındığını açıkça belirten Başyaver Emir Esadullah Alem, hatıralarında bu konuda hiçbir şey söylememektedir.[108] Bu dönemde Şah’ın Tude’ye herhangi bir jest yapmasını gerektirecek hiçbir ciddî neden bulunmuyordu.

1977 ve 1978 yılları arasında devrimci hareketin büyümesi ve Şahlık rejiminin yavaş yavaş çözülme sürecine girmesi, dengelerin Tude’deki ılımlı hizbin aleyhine dönmesine neden oldu. Sovyetlerin yaptığı bir politika değişikliği 1979’da İskenderi’nin görevden alınması ve yerine Kiyanuri’nin geçmesiyle sonuçlandı. ABD gibi Sovyetler de İran devriminin boyutunu ve rejimin çözülüşünün hızını fark etmekte geç kalmıştı. Buna rağmen, 1978 Aralığına gelindiğinde Sovyetler Şah’ın devrilmesinin kaçınılmaz olduğunu anlamıştı.[109] Gelinen noktada, İskenderi ile arkadaşlarının ılımlı yaklaşımı ne Sovyetler Birliğinin İran politikası ne de devrimci kalkışmanın taleplerine uygun düşüyordu.

Bir yandan rejimin yıkılması sloganını ortaya atıp bir yandan partinin anayasanın (düzenin) sınırları içerisinde faaliyet göstermesine izin verilmesini talep etmek sonuçta, ancak kafa karışıklığı yaratır ve işe başlamak için ülke içinde sağlam bir temele sahip bulunmayan bir partiyi daha da güçten düşürürdü. Parti bu çelişkiden 1977-78 yıllarında daha da büyük zarar gördü. İskenderi’ye göre, devrim hareketi büyürken ılımlı ve radikal fraksiyonlar arasındaki temel görüş ayrılığı Şahlık rejiminin yıkılıp yıkılmaması üzerine - bu zaman zarfında bunun kaçınılmazlığını ılımlılar da kabul etmişti - değil, onun yerine ne konulacağı üzerineydi. Ilımlı fraksiyon, demokratik haklar konusunu vurguluyor ve bunlara riayet edeceğinden kuşku duyduğu Humeyni önderliğindeki İslâmî harekete çok temkinli bakıyordu.[110] Pratikte, bu tavır, Şaha karşı muhalefetin mutlaka bir İslam Cumhuriyetinin kurulmasında ısrarcı olmayan (Ulusal Cephe ve Büyük Ayetullah Kazım Şeriatmedari gibi) daha liberal unsurlarıyla yan yana durmak anlamına geliyordu. Hareketin açık biçimde Humeyni’nin önderliği altına girdiği ve bir İslâm cumhuriyeti talep ettiği 1978 güzünde yayımladığı rejim karşıtı bildirilerinde Tude, laik bir cumhuriyet talep ediyordu.[111] Kiyanuri de, konu hakkında parti içinde iki farklı eğilimin bulunduğunu doğrulamakta, ancak kendi görüşünce ılımlı güçlerin hiçbir şansı olmadığını ve halkın ABD ile şahlığa karşı hoşnutsuzluğunun en etkin biçimde Humeyni ile taraftarlarınca yönlendirilebileceğini savunmaktadır.[112]

Yani, devrim arifesinde Tude içinde İskenderi ile Kiyanuri’nin temsil ettiği iki kamp mevcuttu. Bu durum, ADP’nin ılımlılara desteğinin de sürmesiyle, tarafların gücünün aşağı yukarı eşit olduğuna delalet ediyordu. Ancak, Sovyetlerin politika değişikliği dengeleri değiştirdi.[113] İskenderi’ye göre, kendi yorumladığı kadarıyla, Sovyetler bu dönemde İran’da rejimin yıkılma ihtimalini kabul etmekle birlikte, hem kendisinin hem ABD’nin de karışmak zorunda kalacağı bir iç savaş ihtimalini daha mümkün görüyordu. Ancak, durumun açıklık kazanmasıyla, Moskova, Şah sonrasında İran’da kendi politikalarını savunacak bir müttefik bulma ihtiyacı hissetmişti.[114] Kiyanuri ise Rusya’nın politikasını değiştirerek kendisini desteklemesini, İran devrimi karşısında onun tutumunun doğru olduğunu fark etmiş olmalarına bağlar.[115] Nedeni ne olursa olsun, Tude yürütme komitesinin 14 Ocak 1979’daki toplantısında iki lider İskenderi’nin yerini Kiyanuri’nin almasında anlaştılar, çünkü Danişyan önderliğindeki ADP hizbi İskenderi’ye verdiği desteği çekerek Kiyanuri’den yana tavır almıştı. İskenderi ile Kiyanuri, ADP’nin bu taraf değiştirmesinin nedeni hakkında farklı görüştedir. İskenderi’ye göre, Haydar Aliyev liderliğindeki Azerbaycan Komünist Partisi Kiyanuri’yi desteklemesi için ADP’ye baskı yapmıştır.[116] Kiyanuri ise İran gibi önemli bir ülkeyle ilgili politika değişikliğinin Sovyet karar merkezinin tam tepesinden, yani, SBKP politbürosundan gelmek zorunda olduğuna inanmaktadır. Ona göre, Azerbaycan Komünist Partisi’nin lideri olduğu gibi SBKP’nin merkez komitesinin üyesi de olan Aliyev’in olaydaki rolü, SPKP politbürosunun kararını Tude’ye iletmekle sınırlıdır.[117] Hangi görüş geçerli olursa olsun, asıl önemli olan, Sovyetler Birliği’nin Tude’nin iç politikasında, bu politikaya yeni bir doğrultu vererek, bir kez daha belirleyici rol oynadığıdır.

Tude’nin 1960’larda kendisinden kopan Maocu gruplar yani İTPDÖ ve Tufan ile ilişkileri Sovyet-Çin ilişkilerinin gidişine bağlı olarak 1970’ler boyunca iyice kötüleşti. Tude ile kendisinden doğan gruplar arasındaki söylemdeki farklılığa rağmen temeldeki benzerlik, birbirlerine karşı eleştirilerinin oldukça soyut kalmasına ve İran’ın somut sorunları üzerindeki görüş ayrılıklarından çok uluslar arası meselelere dayanmasına yol açıyordu. Hem Tude hem de ondan kopan gruplar İran’da devam eden silâhlı mücadelede marjinal kalıyordu. Tude malî ve lojistik destek için Rusya’ya dayanırken, Tufan ile İTPDÖ de Çin ve Arnavutluk ile benzer bir ilişki içindeydi.

Teoride Çin’in politikası hem emperyalizme (ABD ile müttefikleri), hem de sosyal emperyalizme (Sovyetler Birliği ve müttefikleri) aynı ânda karşı çıkmaya dayanıyordu. Pratikte ise Sovyetler Birliği ile ara sıra fiilî silâhlı çatışmaların çıktığı uzun bir sınıra sahip olması yüzünden, “sosyal emperyalizm” ile mücadelesini daha sıkı tutmak durumundaydı. ABD ile ilişkilerini yavaş yavaş düzeltmesi bu durumu iyice belirginleştirdi. Tude, anti-sosyalist ve sadece emperyalizmin işine yarayan bir tavır olarak nitelediği bu politikaya şiddetle saldırıyordu.[118] Parti, Sovyetler Birliği’nin İran ile işbirliğini onaylarken, Çin’in aynı yöndeki politikasına çatıyordu.[119] Tude bu tutumunu 1970’lerde gittikçe sertleştirdi ve genel olarak Maoculuğa karşı çıkmak şeklindeki politikasını, karşı devrimciler ve SAVAK ajanları olmakla suçladığı İranlı Maocuları doğrudan hedef almak şeklinde değiştirdi.[120]

Tude’nin gerilla gruplarına karşı tavrı ise daha karmaşıktı. 1960’ların başında Şah’ın reformlarının İran’ın sosyo-ekonomik koşullarını değiştirmesinden önce, silâhlı mücadele ve partizan direnişi yürütmek yönünde bir öneri Tude önderliğince tartışılmıştı. Muhtemelen Küba ve Vietnam deneyimlerinin etkisiyle, eski Askerî Örgütün 25 üyesi, parti önderliğine sunulmak üzere İran’da gerilla savaşının imkânları, amaçları ve lojistik olarak yürütülebilirliğini inceleyen bir taslak hazırlamıştı.[121] Parti, taslağı incelemek ve yürütme komitesini bilgilendirmekle eski bir subay olan Hasan Nazari’yi görevlendirdi. Bu öneri ortaya atıldığında Tude’nin ülke içinde gerçek bir örgütlenmesinin kalmadığını ve her şeye sıfırdan başlamak gerektiği belirtilmelidir. Taslağı inceleyen Nazari, gerçekleştirilebilir bulduğu öneriye sahip çıkarak, uygulamaya geçmek için sorumlular atanmasını istedi. Taslağı ve Nazari’nin bunu destekleyen raporunu inceleyen parti önderliği, çeşitli gerekçelerle fikre karşı çıktı. Önderliğin öneriye karşı çıkışının gerçek nedenleri, belki de en iyi, Kiyanuri’nin 1961 Kasımında uygulamaya geçmek için sorumlular atanmasını isteyen Nazari’ye verdiği yanıttan anlaşılabilir:

Gerilla eylemi yürütebilecek güvenilir bir gönüllü meselesi benim için önemlidir. Bildiğim kadarıyla Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde bu göreve uygun kimse yok. Ne bizim aramızda, önderlik içinde, ne de parti yayınlarında ya da sekretaryada çalışan üyeler arasında (bazı asker yoldaşlar dışında) hiç gönüllü yok... Meselâ ben, akciğer problemim yüzünden ne katılabilir ne de yönetebilirim. Bütün liderler de aynı durumda.[122]

Nazari, niyetinin silâhlı mücadeleye önemli liderlerini fiilen katılmaya çağırmak olmadığını, bu işin gönüllülerle götürülebileceğini söylediğinde ise, Kiyanuri, benzer bir çağrının 1957’de yapıldığını, ama ancak 5 ya da 6 kişinin gönüllü olduğunu söyleyerek karşılık vermiştir. Zaten, yeterli gönüllü çıkmayacağı ve liderlerinin kondisyonunun bu işe uygun olmadığı itirazları bir süre sonra bir kenara atılıp, İran’da bir silâhlı mücadele örgütleme tartışması, Sovyetler Birliği’nin bu konuya yaklaşımı konusuna kaymıştır. Kiyanuri, ancak Sovyetlerin tam ve kesin yardımı (modern silâhlar gibi) sağlanabildiği takdirde partinin bu işe girişebileceğini savunarak şunları söylemiştir: “İran’da devrim ancak Sovyetler Birliği’nin yardımıyla muzaffer olabilir ve Sovyetler Birliği’ne dayanmayan (güvenmeyen) bütün hareketler karşı devrimcidir”. Liderliğin silâhlı mücadele önerisine karşı böyle bin dereden su getirmesinden sıkılan Nazari, parti önderliğinin sosyalist ülkelerde yaşamaktan çok hoşlandığı için İran’a dönmek istemediği izlenimine kapıldığını söylemekten kendini alamamıştır. Bir sonraki görüşmede ise Kiyanuri, Nazari’ye nesnel devrimci koşullar oluşmadığından Sovyetlerin İran’da gerilla eylemine karşı olduğunu ve Tude bu niyetinde ısrar edecekse kendilerinden başka destekçiler araması gerektiğini bildirdiğini söylemiştir.[123] Böylece Tude İran’da bir gerilla savaşı başlatma yolunda her türlü ihtimali reddetmişti. Silâhlı eylemin en ateşli taraftarı olan Nazari, parti önderliğiyle bu konuda yaptığı görüşmelerde yönetimin tavrı hakkında edindiği izlenimi şöyle özetlemiştir:

 “[şuna ikna oldum ki] ...parti liderliğinin niyeti silâhlı mücadele önerisinin zayıf noktalarını arayıp bulmak ve bunları merkez komite üyelerine abartarak aktarmaktı, öyle ki İran’ın mevcut koşullarında uygulanabilecek en önemli olumlu eylem önerisini bir kenara bıraksınlar ve şimdiki yetersiz faaliyetlerle yetinsinler. Göründüğü kadarıyla, bir işçi sınıfı partisinin bütün liderlerinin en önemli karakteristiği olan halk için kahramanca eylemler yapmak ve bunun gerektirdiği zahmetler, adanmışlık ve tahammül gücü, yoldaşların zevkine uymuyor. [124]

Böyle bir geçmişe sahip olan Tude 1971 Siyahkel harekâtı karşısında şoke olmuştu. Bu nedenle, silâhlı mücadele yürüten gruplar arasında 1975 yılına dek Marksizm-Leninizmi savunan tek grup olan Halkın Fedaileri’ne odaklandı ve 1971-75 arasında bu gruba karşı polemiklerini Puyan, Ahmedzade ve Ferahani’nin yazdıkları üzerinden yürüttü. Kendi yetersizlik ve yenilgilerinin bu yeni nesilden Marksistler üzerinde bıraktığı psikolojik etkiler konusuna hiç değinmeyen Tude, bunun yerine, yazarlarının hepsi savaşırken öldürüldükten sonra, Fedailerin teorik metinlerinde görülen kaçınılmaz yetersizliklerle uğraşmayı tercih etti. Gerilla hareketinin Tude üzerinde birleştirici bir etkisi olmuşa benzemektedir. Tude’nin Siyahkel eyleminden önce1970’te yapılan son plenumu olan 14. plenum ile 1975’te yapılan 15. plenumu arasında tam beş yıl vardır. Tude plenumlarının başlıca işlevi içindeki hizipler arasında bir hesaplaşma zemini olmak olduğundan, gerilla savaşının en yoğun dönemi olan 1971-75 yılları arasında plenuma gidilmemesi hizipler arası çekişmenin bu dönemde hafiflemiş olduğuna işaret etmektedir.

Tude’nin Halkın Fedaileri’ne karşı hücumları Puyan’ın “iki mutlak” kavramlaştırması, Ahmedzade’nin silâhlı mücadele kuramı ve işçi sınıfı arasında ajitasyonun gerekliliği gibi konular üzerinde odaklanmıştı. Yeni kuşaktan Marksistlerin Şahlığa olduğu kadar Tude’nin işçi sınıfının biricik partisi ve önderliği olma iddiasına da meydan okumasından alınmış gibi görünen Tude, Fedailerin gerçek komünist hareketi kendilerinin temsil ettikleri iddiasını alaya aldı.[125] Tude, Fedailerin teorilerinin Marksizm-Leninizme yabancı olduğunu iddia etti. Puyan’ın “iki mutlak” formülasyonunu bir yenilgi stratejisi olarak niteleyen Tude, siyasî polisin ve baskının varlığının kitle çalışmasını zorlaştırdığını ama imkânsız kılmadığını savundu.[126] Fedailerin rejime karşı silâhlı mücadele başlatmaktaki amaçlarının Tude’nin bozgunlarla dolu olumsuz anılarını temizleyerek bir öncü işçi partisi kurmak olduğuna dair açıklamalarını tümüyle duymazlıktan gelen parti, buna karşılık onları, işçi sınıfını - devrimci sınıfı - mücadeleden dışlamakla suçladı.[127] 1960’larda ülke içinde tek bir illegal hücre bile oluşturamamaktaki kendi başarısızlığını es geçerken, Fedailerin işçi sınıfının yerine devrimci aydınları koymaya çalıştığını iddia etti. Cezeni’nin görüşlerine karşı saldırıları ise ne silâhlı mücadele tahliline, ne İran toplumu hakkındaki değerlendirmelerine, ne de İran’ın yakın tarihi ve Tude’nin rolü hakkındaki düşüncelerine değil, geleceğin devrimci altüst oluşlarında bir işçi sınıfı partisine olan ihtiyaç konusundaki düşüncelerine yönelmişti. Cezeni ile Fedailer, mücadelenin başlamasından önce bir (komünist) partinin varlığının gerekli olup olmadığını tartışmanın anlamsız olduğunu düşünüyordu. Fedailere göre, işçi sınıfı partisi mücadele sırasında ve içinde kurulacaktı, öncesinde değil. Tude, gayet haklı olarak, Fedailerin bu tahlilinde, başka şeylerin yanı sıra, kendisi hakkında yine kendisinin ortaya atıp yaydığı işçi sınıfının biricik partisi olma iddiasını geçersiz kılma amacının yattığını gördü. Tude, Lenin’in yazdıklarına dayanarak bir işçi partisinin her modern devrimin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu, İran örneğinde de o partinin de kendisi olduğunu vurguluyordu.[128] İki grup arasındaki anlaşmazlığın kökünde İran toplumu hakkındaki farklı tahlilleri bulunuyordu. Halkın Fedaileri, bir devrimci durumun şimdiden var olduğuna (Ahmedzade) ya da yakın gelecekte oluşacağına (Cezeni) inanıyordu. Durum böyleyse, Marksistlerin görevi devrimi yönetecek devrimci öncüyü yaratmaktı ve hem Cezeni’nin hem de Ahmedzade’nin tezlerine göre, silâhlı mücadele bunun aracıydı. Tude ise kendisini işçi sınıfının tek partisi, dolayısıyla devrimin öncüsü ilân ederken, bir yandan da İran içinde bir dayanaktan yoksun olduğunun gayet iyi farkındaydı ve içinde bulunan dönemde şahlığın gücünü pekiştirmekte olduğunu, devrimci bir durumun öngörülemeyecek kadar uzak bir zamanda oluşacağını düşünüyordu. Tude’nin - bekle gör ve bu arada fırsat buldukça rejimle pazarlık yap anlayışına dayanan- stratejisiyle Fedailerin radikal silâhlı mücadele anlayışı arasında ortak zemin bulunmuyordu. Bununla birlikte, Tude, Fedailere siyasal alandaki bir rakip olarak tepki verdi. Bu yeni rakip, kendisinden ayrılan grupların aksine, Tude’yi kaale almıyor ve sözlerini eylemleriyle destekliyordu. Tude, gerilla hareketinin doktrinal zayıflıklarına dikkat çekerek aralarından adam devşirmeyi - bu umut 1976’da Fedailerden küçük bir ayrılığın olmasıyla kısmen haklı çıkmıştır - ve işçi sınıfının desteğini örgütlemekte kendi eylemsizlik ve yeteneksizliğini örtbas etmeyi umuyordu.

İTPDÖ ile Tufan ise 1970’lerde Tude’den bile kötü performans gösterdi. Daha önce belirtildiği gibi, İTPDÖ 1960’larda yurt dışındaki İranlı öğrenciler arasında çok tutulan bir hareket olarak ortaya çıkmış, ama İran içinde yer tutmak için yaptığı iki büyük girişiminde başarısız olmuş ve 1967 yılında örgüt içinde bir ayrılığı engelleyememişti. 1970’ler İTPDÖ açısından daha iyi olmadı ve İran içinde örgütlenmek için yaptığı daha iddialı iki girişim, bu kez daha büyük felâketle sonuçlandı. Önce, 1971 Aralığında İTPDÖ ile bağlantılı İran Halklarının Kurtuluş Örgütü [sazman-i reha-i bahş-i halkha-yi İran] adında, Cyrus (Kuroş) Nehavendi önderliğindeki bir grup, SAVAK’ın eline düştü.1960’ların ortalarında İran dışında kurulan ve İTPDÖ ile hem teorik, hem örgütsel bakımdan yakın ilişkileri olan grup, İTPDÖ ile işbirliği içinde kırsal bölgelerde silâhlı mücadele başlatmak amacıyla İran’a dönmüştü. Kırsal kesimde örgütlenmekte başarısız olan grup, SAVAK tarafından ortaya çıkarılmadan önce, banka soygunu, Tahran’daki ABD büyükelçisini kaçırma girişimi gibi birkaç kent gerillası eylemine kalkıştı. Tutuklanmalarının ardından - toplam 22 kişi - grubun önde gelen üyeleri SAVAK ile işbirliğini kabullendi.[129] SAVAK 1972’de Nehavendi’yi hapishaneden “kaçırdı” ve onun aracılığıyla İTPDÖ’yi yanlış istihbaratla manipüle etmeye başladı. İran içindeki devrimci gruplar, özellikle de Fedailer Nehavandi’ye kuşkuyla baktılar, ama İTPDÖ onu desteklemeye devam etmekle kalmayıp, hapisten kaçışına dair anlatımı ile İran toplumu ve devrimci mücadele hakkındaki tahlillerini bile örgüt yayınlarında yayımladı..[130] Onun sağladığı sahte istihbarata dayanarak İran’a gönderilen birçok İTPDÖ üyesi tutuklandı ya da öldürüldü.[131] Yine 1970’lerin başında, İTPDÖ’nün önde gelen üyelerinden Kuroş Leşai, direnişi örgütlemek üzere İran’a döndü ve yakalandı. Örgütün direneceğine dair beslediği umutları boşa çıkardı ve 1972 Aralığında ulusal televizyona çıkıp, İTPDÖ ve Marksizmi inkâr ederek, Şahlık rejimine karşı çıkmanın boşuna olduğunu iddia etti. Ülkeyi kendi gözleriyle gördükten sonra İTPDÖ’nün reform programı hakkındaki bütün dediklerinin asılsız olduğunun farkına varmıştı, o ve yoldaşları İran’ı gerçek anlamıyla idrak edememişlerdi, aydınlar olarak çok fazla şey istemişlerdi ve demokrasi dediğiniz şey göreli bir olguydu. Leşai itiraflarını İTPDÖ’deki yoldaşlarını İran’a dönüp gerçekleri kendi gözleriyle görmeye davet ederek bitirdi.[132] Bu ve benzeri olaylar, diğer muhalif grupların İTPDÖ’nün SAVAK’ın denetimine girdiği iddiaları ortaya atmasına neden oldu ve örgütün kan kaybını hızlandırdı. İTPDÖ, özellikle Batı Avrupa’daki İranlı öğrenciler arasında popüler bir grup olarak doğmuştu. Fakat bir yanda İran’da uğradığı başarısızlıklar, bir yandan da öğrenci hareketi içinde gerilla gruplarının ve Tude sabıkası olmayan yeni Maocu gruplarının güçlenmesi karşısında erimeye başladı. Gene de, SAVAK’ın 1975’te üye sayısının 200 civarına inmiş olduğunu bildirmesine rağmen, Tude ve Setare-yi Sorh’u yayımlamaya devam etmeyi becerdi ve yurt dışındaki rejim karşıtı muhalefette bir rol oynamaya devam etti.[133]

İTPDÖ, Tude ve gerilla hareketiyle zıtlaşmasında Maocu çizgisini izlemeyi sürdürdü. Yıllık 20 bin dolar tahsisat aldığı Çin’e eğitilmesi için ekipler göndermeye devam etti ve Pekin radyosunun Farsça servisinin kurulmasına yardım etti.[134] Çin Komünist Partisi’nin Sovyetler Birliği’ni ulusal kurtuluş hareketlerinin ve uluslararası sosyalizmin baş düşmanı ilan ettiği 1975 yılından itibaren, İTPDÖ Çin çizgisini destekleyen tek İranlı Marksist grup hâline geldi. Mao’nun öğretilerinin katı bir savunucusu kalarak,  sosyal-emperyalist olarak nitelediği Sovyetler Birliği[135] ile ilişkilerinden ve bu ülkeyi savunmasından dolayı karşı devrimci ilân ettiği Tude’ye sert saldırılar yöneltti.[136] Fakat belki de İTPDÖ ile Tude arasındaki zıtlaşmanın en şiddetlendiği konu, silâhlı mücadele ve devrim anlayışında ayrıldıkları İran politikası ile ilgili tahlilleriydi. İTPDÖ, Tude’yi Şahlık rejimine karşı şiddete dayalı araçlarla mücadele etmeye ve rejimi devirerek yerine proletarya diktatörlüğü kurmaya niyeti olmamakla suçluyordu.[137] İTPDÖ’nün İran içinde örgütlenme ve kitle desteği kazanma konusundaki kendi başarısızlığı düşünüldüğünde, devrimci mücadele hakkında Tude’ye karşı yürüttüğü keskin polemiğin esas olarak yurt dışındaki İranlıları kendine çekmeyi amaçladığı görülebilir. İşin ironik tarafı, Tude karşıtı bu uzlaşmaz üslubuna ve proletarya diktatörlüğü hakkındaki keskin söylemlerine rağmen, İTPDÖ’nün devrimci yükseliş başlar başlamaz Humeyni önderliğindeki İslâmcı hareketin ateşli bir destekçisi kesilmesidir.[138]

Tude gibi İTPDÖ de gerilla hareketine eleştirilerinde asıl muhatap olarak Fedaileri aldı. Fakat Fedaileri silâhlı mücadeleye aşırı önem verdiği için eleştiren Tude’nin aksine eleştirilerini radikal bir açıdan yapıyordu. İTPDÖ, Şah’ın reformlarının İran toplumunda önemli hiçbir değişikliğe yol açmadığına,  bu yüzden olası her türlü silâhlı eylemin Çin modelini örnek alması gerektiğine inanıyordu. Bunun anlamı, öncü örgütün faaliyetlerini köylülük arasında yoğunlaştırması ve kırlardan kentleri kuşatmaya çalışması gerektiğiydi.[139] Mao’nun görüşlerine uygun olarak, İTPDÖ devrimi yönetecek bir komünist partinin yaratılması gereğine inanıyor ve bunun adayı olarak da kendini görüyordu.[140] Ülke içinde örgütlenme girişimlerinde uğradığı başarısızlıklar örgütün İran toplumunu algılayışında ve silâhlı mücadeleye bakışında pek değişikliğe yol açmıştı. İTPDÖ, bu konulardaki bakış açısını ancak Şahlık rejiminin sonunun yaklaştığı günlerde değiştirmeye başlayacaktı.

Tude’nin diğer Maocu sürgünü, Tufan da 1970’leri esas olarak İran dışında varlık gösteren bir örgüt olarak geçirdi. Tufan’ın İran içinde örgütlenmek için yaptığı tek önemli girişim SAVAK’ın müdahalesiyle boşa çıktı. Tufan 1960’ların sonunda ülke içinde taban kazanmak göreviyle Hadi Caferi’yi göndermişti. Caferi, Tahran ve Meşhed’de bir miktar taraftar bulmayı başarmıştı. Ancak 1970 yılında bütün grup tutuklandı ve lider konumundakiler çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.[141]

1970’ler boyunca Maocu bir örgüt olarak kalan Tufan, Çin ve Arnavutluk yanlısı argümanlarla hem Tude’ye hem gerilla hareketine karşı çıktı. Esas olarak Batı Avrupa ve ABD’de toplanmış bir mülteci hareketi olarak İran Öğrenci Konfederasyonu içinde küçük bir grup olarak yer aldı. 1970-77 yılları arasında Tufan adıyla bir yayın organı çıkardı. Sovyetler Birliği’ni İran ile ilgili sömürücü niyetler besleyen sosyal-emperyalist bir güç olarak tanımladı[142] ve Tude ile İran’ın gerçeklerine kayıtsız ve ülkede süren devrimci mücadeleyle ilgisiz soyut bir ağız dalaşı yürüttü. Sosyal-emperyalizm tanımına bağlı olarak Tude’yi Sovyet uşağı, revizyonist bir parti olarak görüyordu.[143] Toprak reformuna karşı tavrı ise en iyi ifadeyle çelişkili ve kafası karışık diye nitelenebilir. Kırsal alanda kapitalist ilişkilerin kurulmasına yol açıp açmadığı sorusunu cevaplamaksızın reformların köylülük üzerindeki yıkıcı etkileri üzerinde durdu.[144] Köylülüğün işçi sınıfının başarılı bir devrim için ittifak yapmak zorunda olduğu devrimci bir güç olduğuna inanıyordu. Tude gibi Tufan da, gerilla hareketine, devrim için komünist partisinin varlığının gerekli olduğu ve Fedailer gibi grupların silâhlı mücadelede kitleler arasında politik çalışmayı ihmal ettiği gerekçeleriyle karşı çıkıyordu.[145]

1970’lerin başında Tufan’ın iki önde gelen üyesi Gulam Hüseyin Forutan ve Ahmed Gasemi arasında teorik tartışmalar ortaya çıktı ve bu tartışmalar 1977’de ayrılıkla sonuçlandı. İki lider arasındaki tartışma işçi sınıfı partisi üzerineydi. Katı ve dogmatik bir Stalinist düşünür olan Gasemi, bu konuda Ortodoks bir bakış açısına sahipti ve her ülkede sadece tek bir işçi sınıfı ya da komünist partisi bulunabileceğini savunuyordu. Öte yandan, Forutan bir ülkede iki ya da daha fazla komünist partinin var olabileceği görüşündeydi.[146] Gasemi hayatta olduğu sürece örgüt içinde onun görüşleri hâkimdi, ama 1975’teki ölümünün ardından dengeler değişti ve yeni anlaşmazlık konuları da ortaya çıktı. Tufan, tarihindeki ilk örgüt toplantısını 1977’de Batı Berlin’de yaptı. Toplantıda başlıca üç konu tartışıldı: komünist partinin niteliği, Çin’in dış politikası ve Arnavutluk’un buna getirdiği eleştiriler ve İran’da devrimci dalganın yükselişi. Bu konular üzerindeki tartışmalarda, örgütteki bölünmenin habercisi olarak iki ana grup şekillendi. Forutan önderliğindeki bir grup bir ülkede birden fazla komünist parti olabileceği, Çin’in Sovyetleri baş düşman ilân eden dış politikasının yanlış olduğu ve Arnavutluk Emek Partisi’nin doğru devrimci çizgiyi temsil ettiği görüşleriyle ortaya çıktı. ÇKP Karşısında AEP’in yanında yer almakla birlikte Mao’yu eleştirmeyi reddeden ve Tufan adını sahiplenen bu grup, yurt dışındaki İran öğrenci hareketi içinde çalışmaya devam ederek İTPDÖ ile birleşmeyi öngören bir çizgi izledi. Sencer kod adlı Ali Saadeti önderliğindeki ikinci grup, İşçi Köylü Partisi [hizb-i kargeran ve dehganan] adını aldı.[147] Mao sonrası ÇKP kadar Mao’nun kendisini de eleştiren ve Tufan gazetesinin yayın hakkını elde tutan bu grup, AEP’nin desteğini de kazandı. Grup, 1978 yılında yeniden bölündü ve Feridun Muntegimi öncülüğündeki hoşnutsuzlar Militan İşçiler adlı ayrı bir grup kurdular. Saadeti’nin önderliğindeki geri kalanlar devrimden hemen önce Emek Partisi [hizb-i kar] adını aldı.

Yurtdışındaki Marksist Hücreler

İran içinde şu ya da bu zaman aktif olabilen adı sayılan örgüt ve gruplardan başka, 1970’ler sadece yurtdışında faaliyet gösteren çok sayıda grubun ortaya çıkışına tanık oldu. Esas olarak İran Öğrenci Konfederasyonu çevresinde etkinlik gösteren ve yurtdışındaki genel rejim karşıtı hareketin bir parçası olan bu grupların önemi, gerilla hareketini desteklemekteki rollerinden ya da devrimden sonraki etkinliklerinden kaynaklanır.

İran dışındaki Marksist gruplar arasında önde geleni Komünist Birlik Grubu (güruh-u ittihad-i komonisti) idi. Grup, Ulusal Cephe’nin 1960’larda Marksizmi kabul eden ve Ulusal Cephe (Orta Doğu Kolu) adıyla cephenin sol kanadını oluşturan genç üyeleri arasından çıkmıştı. Grubun tanınmış kurucu üyeleri Hasan Mesali ile Hosrow Kalantari idi. Siyahkel harekâtı ve gerilla hareketinin ortaya çıkışıyla bu genç Marksistler Komünist Birlik adıyla bağımsız bir örgütlenme başlattılar. İran Öğrenci Konfederasyonu içindeki çalışmalarını sürdüren grup, bundan da önemli olarak gerilla hareketini aktif biçimde desteklemeye başladı. Hem Fedailer hem de Müslüman Mücahitler, 1970’lerin başında yurtdışındaki zayıflıklarından ötürü,  yeni grubu ve sağladığı desteği memnuniyetle karşıladı. 1970-73 arasında her iki grupla da işbirliği yapan Komünist Birlik, 1973’te kumanda yapısını kabul ettiği Halkın Fedaileriyle birleşme sürecine girdi. Yurtdışında yakın işbirliği içinde çalışan bu iki örgütün birleşme sürecinde aralarındaki görüş ayrılıkları konusunda girdiği yazılı polemikle, komünizmin İran’daki tarihinde nadir görülen canlı tartışmalara vesile olmakla birlikte birleşmeyi engelledi. Leninizmi savunan ve Stalin ile Stalinizmi Troçkist argümanlarla eleştiren Komünist Birlik, Fedailerden uzaklaştı. Stalinizme yürekten inanan Eşref yönetimindeki Fedailer, bu tartışmaları dogmatik bir düşünür olan Hamid Momeni’nin sorumluluğuna vermişti. Bu tartışmalar Komünist Birlik tarafından Estalinizm başlığıyla tam olarak yayımlanırken, Fedailer kendi saflarında sadece kendi argümanlarını dağıttılar. Birleşme ihtimalini iyice zayıflatacak şekilde, tartışmanın ikinci raundu Maoculuk üzerine yoğunlaştı. Taraflar bu konudaki görüşlerinin de taban tabana zıt olduğunu gördüler.[148] Fedailerin kendi içlerinde giriştiği tasfiyeler zaten gerilen ilişkilerin iyice bozulmasına yol açtı ve 1976 başlarında iki örgüt arasındaki bağlar koptu. Komünist Birlik, 1975 yılına dek Müslüman Mücahitlerle de ilişkilerini bir ölçüde korumuştu. Ancak, Mücahitlerin Marksist kanadının İslâmcı kanada karşı giriştiği kanlı tasfiye bu ilişkilerin de kopmasına neden oldu. Komünist Birlik, Mücahitlerin kanlı tasfiyesi karşısında kararlı bir tutum alan tek İranlı Marksist örgüt oldu ve bu nedenle Mücahitleri açıkça mahkûm etti.[149] Marksist Mücahitler tasfiye konusunda herhangi bir pişmanlık göstermedikleri gibi, kendilerine karşı çıkan Komünist Birlik ile ilişkilerini sürdürdüğü için Fedailere de çattı.

Devrim dalgasının Şahlık rejimini sarsmaya başladığı sırada, İran içinde gözle görülür bir varlığı bulunmayan Komünist Birlik, Troçkistlerle birlikte gelecek toplumsal devrimin doğası itibariyle sosyalist olması gerektiğini savunan birkaç İranlı Marksist gruptan biriydi.[150] Bu görüşüyle, işçi sınıfının önderliğinde olmak koşuluyla demokratik devrimin kabul edilir olduğunun savunan solcu grupların ezici çoğunluğuna karşı çıkıyordu. Komünist Birlik 1979 devriminden sonra Komünist Birlik Örgütü adını aldı.

    İran dışında 1970’lerde kurulup, devrim sonrasında önemli rol oynayan bir başka grup, 1970’de Kaliforniya, Berkeley’de (ABD) kurulan Devrimci Komünistler Örgütü [saızman-i ingilabiyun-u komonist] idi. Örgüt, 1966’da bir grup İranlı öğrencinin oluşturduğu bir araştırma grubundan doğmuştu. Grubun kurucu üyeleri farklı siyasal geçmişlerden geliyordu. Aralarında eski Ulusal Cephe taraftarları, eski İslâmcı militanlar ve milliyetçi aydın Ahmed Kesrevi’nin hayranları vardı.[151] Bu farklı geri plana rağmen, grup, Maoculuğu benimseyip, Komonist adında bir yayın organı çıkararak İran Öğrenciler Konfederasyonu içinde faaliyet göstermeye başladı.

İran’ın petrol gelirleri arttıkça emekçi sınıfından ve yoksul kesimlerden gelen birçok öğrenci eğitim için yurtdışına gitme olanağı buldu. 1972 yılından itibaren, eğitime hükümet desteği ve İran parası riyalin değerlenmesinin sağladığı olanak sayesinde Avrupa ve ABD üniversiteleri İranlı öğrencilerin akınına uğradı. Bunların büyük bölümü İran Öğrenciler Konfederasyonu’nun çekim alanına girdi ve Devrimci Komünistlerin kitle tabanını oluşturdu. Bu gelişme, İTPDÖ’nün kitle desteğini zayıflattı. Aslına bakılırsa. Devrimci Komünistler,  yurtdışındaki İran öğrenci gençliği içinde, özellikle de ABD’de İTPDÖ’nün baş rakibi haline geldi. Devrimci Komünistler özellikle yoksul ailelerden gelen öğrencilerin desteğini kazandılar ve bu öğrencilerin çoğunun profesyonel militanlara dönüşmesi devrim sonrasında örgütün en önemli güç kaynağı oldu.

Örgüt, Maocu olmasına karşın, diğer İranlı Maocu gruplarla derin görüş ayrılıkları içindeydi. En başta, görüşleri ne kadar yakın olursa olsun sosyalist ülkelerden ve başka komünist partilerden yardım almamak gerektiğine inanıyordu. Bundan başka, Çin ya da Arnavutluk örneklerini kopyalayan ve bunları İran’da uygulamaya çalışan İTPDÖ ile Tufan’ın aksine, Devrimci Komünistler İran’ın durumunun devrim öncesi Rusya’ya benzediğini düşünüyorlardı. 1906-11 Meşrutiyet Deviminin deneyimlerinden ders çıkararak, İran devriminin İTPDÖ’nün savunduğu gibi kırlara değil, kentlere dayanacağı sonucunu çıkarmışlardı.[152] İTPDÖ’yü İran içinde örgütlenemediği için eleştiren ve kendisini ona karşı seçenek olarak sunan grup, ülke içindeki gerilla gruplarını da silâhlı mücadeleyi abartıp, işçi sınıfı içinde siyasal çalışmayı ihmal ettikleri gerekçesiyle eleştiriyordu. Şahlığın reform programı hakkında tutarlı bir tahlil yapamayan grubun İran’ın reformlardan sonra bir burjuva-feodal toplum haline geldiğini savunması da ülke gerçekliğinden uzaklığını gösteriyordu.

1973 yılında, Filistin grubundan geriye kalanlar Puya kod adlı Hüseyin Riyahi’nin önderliğinde Devrimci Komünistler Örgütüne katıldılar. Örgüt, 1975 yılında adını İran Komünistler Birliği [ittihadiye-yi komonistha-yi İran] olarak değiştirdi. Kitle yayını olarak Hagigat teorik yayın olarak da Komonist dergilerini yayımlayan grup esas olarak bir mülteci örgütü olarak kalıp İran içinde kök salamadı. Bu nedenle de 1979’un devrimci gelişmelerinde doğrudan rol oynayamadı.

1970’ler Troçkist akımın İran versiyonunun ortaya çıkışına da tanık oldu. 1960’ların sonlarında Avrupa’daki radikal öğrenci hareketli ve Vietnam Savaşı karşıtı akım ve özellikle Fransa’daki 1968 olaylarının etkisiyle, İngiltere’de bir grup İranlı öğrenci Troçkist düşüncelerle tanıştı. Farklı siyasal geçmişlerden gelip 4. Enternasyonal’in görüşlerini kabul eden İran Troçkistlerinin tanınmış öncüleri arasında Hurmuz Rahimi ve Hojebr Husravi-azerbaycani vardı.[153] Troçkistler 1974’te çıkarmaya başladıklar yayının adıyla Kend ve Kev grubu olarak tanındılar.[154] Grup, 1970’ler boyunca insan hakları konusunda kampanya yürüttü ve İran Öğrenciler Konfederasyonu içinde çalıştı. Burada uluslararası Troçkist hareketin geleneğine uygun olarak özerk hizipler oluşturmaya çalışan Kend ve Kevciler bu yüzden Konfederasyonun Maocu önderliğiyle ve genel kitlesiyle sürtüşmeler yaşadı.[155] İngiltere’de Kend ve Kev grubuyla hemen hemen aynı sıralarda ABD’de de ABD Sosyalist İşçi Partisi’nin yardımıyla başka bir İranlı Troçkist grup kuruldu. Bu grubun en tanınmış üyeleri 1974’ten sonra Avrupa’ya taşınan Babek Zehrai ile (Azer Taber adıyla da tanınan) Efsane Necmabadi idi. Başlangıçta birbirinin varlığından haberdar olmayan bu iki İranlı Troçkist grup, 4. Enternasyonal’in aracılığıyla bir araya geldi. Sayıca az ve etkinlikleri sınırlı olan İranlı Troçkistler, Şahlığın çöküşüne dek İran’da aktif varlık gösteremedi.

Devrim dalgasının rejimin temellerini sarstığı sırada İran komünist hareketi rejimle bir tıkanma ve yenişmezlik durumu içine girmişti. Batı ülkelerindeki komünist gruplar esas olarak İran’daki insan hakları ihlalleri ve demokratik haklara riayet edilmemesi gibi hassas konular çevresinde etkinlik yürütüyordu. Bu etkinlikler rejim ve kendisini modern, ilerici, dünya çapında bir devlet adamı olarak göstermeye çalışan Şah için daimi bir baş ağrısıydı. Sosyalist kampta ise Tude şahlığa karşı benzer bir baskı uygulayacak imkân ve kaynakları harekete geçirmişti. Ülke içinde ise gerilla hareketi, rejime gücünün doruğundayken meydan okumuştu. Bu meydan okuma, rejime karşı adanmış Marksist öncünün yönetiminde bir halk devrimi başlatamamış olsa da, rejim de gerillaları ortadan kaldırmayı başaramamıştı. Bu tıkanma ve yenişmezlik ortamında gerillalar iki şeyi başardı. Birincisi, rejimin bütün askerî ve malî kaynaklarına rağmen yenilmezlikten uzak olduğunu kanıtladılar. Gerilla hareketinin birincisiyle yakından bağlantılı ikinci başarısı da, 1950 ve 1960’ların yenilgilerinin ardından, diktatörlüğe karşı bir direniş kültürü yaratmasıydı.[156] Bu direniş kültürü, gelecekteki devrimin arkasındaki başkaldırı ruhunun oluşmasında ve korunmasında doğrudan etkili olmuştur. Varılan bu tıkanma durumunu devrim bozdu ve Şahlık, başını İslâmcıların çektiği bir kitle tarafından süpürülüp atıldı. Bu İranlı Marksistlerin hiç beklemedikleri bir gelişmeydi ve hareket için ölüm kalım meselesi anlamına gelen bir meydan okuma oluşturuyordu.

 
 


[1] Alem, Şahın yeni partinin kuruluşunu ilan ederken kimseden fikir aldığına ilişkin hiçbir kayıt düşmemiştir.  Bkz. , Amir Esadullah Alem,The Shah and I: The Confidential Diary of Iran’s Royal Court ed.  Alinaghi Alikhani, (New York: St Martin’s Pres, 1992), s.  409-54.

[2] İttilaat, 18 Haziran 1973.

[3] M. S.  İvanov,Tarih-i novin-i İran, Çev.  H.  Tisabi ve H.  Gaimpenah, (Stocholm, İsveç: Tude Yayın Merkezi, 1977), s.  237-300.

[4] Alem, s.  146.

[5] Hamid Eşref, Cem bendi-i se sali, (Tahran: İHFGÖ Yayınları, 1979), s. 6.  Bu kitapta bu ve gelecek bölümde Fedailerle ilgili kısımlar daha önce yayımlanmış bir çalışmanın gözden geçirilmiş versiyonudur.  Bkz.  Maziar Behrooz, ‘Iran’s Fadayan 1971-88: A Case Study in Iranian Marxism’, JUSUR, the UCLA Journal of Middle Eastern Studies, c.  6, 1990 içinde.

[6] Eyleme katılan Cengel grubunun üyeleri şunlardı: Ali Ekber Sefai-farahani, İskender Rahimi-mispehi, Ahmed Ferhudi, Muhammed Ali Muhadis-gandçi, Muhammed Rahim Semai, Şuaeddin Meşhidi, Abbas Daniş-behzadi, Hadi Bendehuda-langerudi, Celil Enfiradi, İrec Neyyiri, Huşeng Neyyiri, Muhammed Hadi Fazeli, Nasır Seyfdelil-sefai, İsmail Muin-araki, Gafur Hasan-pur-asil, ve Mehdi İshaki.  Son dördü askeri eylemden önce tutuklanmıştı.  Gruptan tek sağ kalan kişi, ömür boyu hapse mahkûm edilen İrec Neyyiri oldu.

[7] Örgütü adlandırmak için hakkında gerek ben gerek başkalarınca Fedai sıfatının kullanılması aslında doğru değildir.  Kurucuları, Fedai sıfatıyla kendilerininki de dâhil belli bir örgütten çok, genel hareketin kendisini kastediyorlardı.  Ancak, göreceğimiz gibi, 1972’den itibaren gerillalar kendilerini Fedai Gerillalar Örgütü olarak adlandırmaya başladılar.  Sonraki yıllarda ad olarak çoğul şekliyle Fedaiyan (Fedailer) ya da terim olarak Fedai Örgütü kullanımları benimsendi.

* Puyan’ın “iki mutlak” ve “silâhlı mücadele” kavramlaştırması ile çağdaşı THKP-C teorisyeni Mahir Çayan’ın “sun’i denge” ve “öncü savaşı” formülasyonu arasındaki yakınlık dikkat çekicidir. Çayan’ın evrim ve devrim aşamalarının içiçeliği ve silâhlı propagandanın kurucu rolü hakkındaki görüşleri ise Halkın Fedailerinin diğer büyük teorisyenlerinden Cezeni’nin görüşleriyle paralellikler taşır. Ülkelerin büyük yakınlıklarına rağmen İran Solu ile Türkiye Solu arasında hiçbir zaman güçlü bir doğrudan ilişki ve etkileşim olmadığından, komşu ülkelerde aynı yıllarda yaşayıp öl(dürül)en bu devrimci kuramcı ve eylemcilerin benzer formülasyonlar geliştirmeleri, aynı tarihte benzer bir coğrafyada, benzer bir tarihsel, sınıfsal, sosyo-ekonomik/sosyo-kültürel ortamda mücadele vermelerinin ve benzer (uluslararası) deneyim ve kaynaklardan esinlenmelerinin sonucu, yani “Zamanın Ruhunun” tezahürü olarak anlaşılmalıdır. Bu kitapta da görüleceği gibi, aralarında bilinen hiçbir doğrudan etkileşim olmayan THKP-C ile Halkın Fedaileri,  uluslararası sosyalizm içinde ortaya çıkan saflaşmada aldıkları tavırdan (hem SBKP’ye hem ÇKP’ye - sonraları AEP’ye - mesafeli durmak), mücadele anlayışına, erdemleriyle ve zaaflarıyla çok benzer refleksler göstermiştir. -ç.n.

[8] Emir Perviz Puyan, Zaruret-i mubareze-yi muselahane ve red-i teori-yi bega (yyy: İHFGÖ Yayınları, 1970, s.  51-2.

[9] Mesud Ahmedzade, Mubareze-yi muselahane hem estirateji hem taktik, (yyy: İHFGÖ Yayınları, 1970), s.  78.

[10] Cezeni’nin yazılarının özet bir İngilizce çevirisi için bkz.  Bizhan Jazani, Capitalism and Revolution in Iran, (Londra: Zed Publication, 1976).

[11] Bijen Cezeni, Tarh-i camieşinasi ve mebani-yi estiratejik-i cunbiş-i ingılabi-ye halk-i İran (Tahran: Mezyar Yayınları, 1979), s.  144.

[12] Cezeni’nin yaşamı ve ölümü hakkında daha fazla bilgi için bkz.  Naser Mohajer, ‘Guzareş-i yek cinayet’ Nogte (Paris), no.  1, Bahar 1995.

[13] Ahmedzade, s.  42-57.

[14] Cezeni-Zarifi grubunun toprak reformu hakkındaki başlangıçtaki tahlilleri Ahmedzade’nin görüşlerine yakındı.  Ancak, daha sonraki yıllarda Cezeni’nin bu konudaki görüşleri değişti.  Bkz.  Tez-i Guruh-i Cezeni-Zarifi (yyy: 19.  Behmen Yayınları), s.  1-17.  Bijen Cezeni, Cembendi-imubarezat-i sisali-yiahirderİran, c.  1, (yyy: 19.  Behmen Yayınları, 1975), s.  96-114.

[15] Bijen Cezeni, Neberd be diktatori-i şah (yyy: İHFGÖ Yayınları, 1978), s.  26-35.

[16] Ali Ekber Sefai-farahani, Ançi yek ingılabi bayed bidened (yyy: Aheng yayınları, 1979) s.  30-1.

[17] Şimdilerde kendisini reform yanlısı bir aktivist ve İran solu üzerine uzman olarak sunan eski Peykar liderlerinden Turab Hakşinas, 1997 gibi geç bir tarihte bile bu suçlamayı tekrarlıyordu.  Bkz.  ‘İran’da Komünist Örgütler ve Partiler’, Nogte (Paris) içinde, no 7, Bahar 1997.

[18] Ahmedzade, s.  39-41.

[19] A. g. e.

[20] Hasan Ziya-Zarifi, Hizb-i Tude ve kudeta-yi 28 Mordad 32 ((yyy: İHFGÖ Yayınları, tarihsiz), s.  18.

[21] Cezeni, Cem bendi-i muberazat, c.  1, s.  58-9.

[22] A. g. e.

[23] Bijen Cezeni, Çe kisani be Marksizm-leninizm hiyanet mikonend, (yyy: 19.  Behmen Yayınları, tarihsiz), s.  43-5.

[24] A. g. e.  s.  46-52.

[25] Cezeni, Cem bendi-i muberazat, s.  81-2.  Cezeni, burada her ikisi de İTPDÖ üyesi olan ve tutuklandıktan sonra şahlık rejimiyle işbirliğine giden Perviz Nikha ile Kuroş Leşai’nin örneklerine değinmektedir.

[26] Ahmedzade, s.  73.

[27] Bijen Cezeni, Çegune mubareze-yi muselahane tude-i mişeved (yyy: İHFGÖ Yayınları, 1978) s.  16-26 ile 66-83.

[28] Age.

[29] Hruşçev, SBKP’nin 22.  Kongresine sunduğu tezlerinde sosyalizme giden yolun önünün esas olarak Sovyetler Birliği önderliğindeki sosyalist kamp ile ABD önderliğindeki kapitalist kamp arasındaki ekonomik mücadele ya da rekâbetle açıldığını savundu.  Mao ve ÇKP tarafından ağır bir eleştiriye uğrayan bu görüş, ikş rakip komünist ülke arasında 1960 ve 70’ler boyunca süren tartışmanın başlıca gündem maddelerinden biri oldu.  Cezeni, sosyalizme giden yolun esas olarak kurtuluş hareketlerinin mücadelesine dayanan devrimci bir yol olduğu görüşündeydi.  Bkz.  Cezeni, Cem bendi-i muberazat, c.  II, s.  189-202

[30] Cezeni, Tarh-i camie, s.  19-20; Farahani, s.  60.

[31] Cezeni, Cem bendi-i muberazat, c.  1, s.  80.

[32] Estalinizm (yyy: Komünist Birlik, 1979), s.  23-135; Ali Rıza Nabdil, Azerbaycan ve mesele-yi milli, (yyy: İHFGÖ, 1977).  Nabdil, Sovyetler Birliğine ve 1945-6 Azerbaycan krizindeki rolüne karşı özellikle eleştirel bir tavır takınır.

[33] Tarih-i ceryan-i kudeta ve nazarati der bare-yi hat-i meşy-i konuni-yi sazman-i Mucahidin-i halk-i İran (Tahran: Ebuzer yayınları, 1979), s.  14.

[34] Berasi-i saht-i iktisadi-i rusteha-i fars, Kırsal Araştırmalar Dizisi, no.  3 (yyy: İHFGÖ, 1973); Berasi-i saht-i iktisadi-i Kirman, Kırsal Araştırmalar Dizisi, no.  4 (yyy: İHFGÖ, 1978); Berasi-i şirketha-yi sehemi-i zirai, Kırsal Araştırmalar Dizisi, no.  2 (yyy: İHFGÖ, 1973); İslahat-i arzi ve netaic-i mutagim-i an, Kırsal Araştırmalar Dizisi, no.  1 (yyy: Tundar Yayınları, 1978).

[35] San Fransisco Chronicle, 12 Nisan 1971.

[36] Neberd-i Halk, İHFGÖ yayın organı, no.  5, Kasım 1974, s.  1-23.

[37] İdam-i ingılabi-yi Abbas Şehriyari, (yyy: İHFGÖ, tarihsiz).

[38] İlamiha-yi tozihi (yyy: İHFGÖ, tarihsiz, s.  26-9 ile s.  33-8.

[39] Fedailerin amblemi zaman içinde evrim göstermiştir.  Başlangıçta sadece İran Halkının Fedai Gerillaları yazarken daha sonraki versiyonuna “Örgütü” ibaresi eklendi.  Amblemin son şekli kızıl yıldız (devrimci öncü), yerküre (enternasyonalizm), İran haritası (ulusal kurtuluş), makineli tüfeği kavramış bir yumruk (silâhlı mücadele), orak-çekiç (işçi ve köylüler) çizimleri ile İran Halkın Fedaileri Gerillaları Örgütü yazısından oluşur.

[40] Cezeni, Çi hiyanet mikonend, s.  70-86.

[41] Mehdi Hanbaba-Tehrani, Nigah-i ez derujn be cunbiş-i çep-i İran (Saarbrucken, Almanya: Beztab Yayınları, 1989), s.  133.

[42] Usku, i Halkın Fedailerinin aktif kadın militanlarından ve devrimci çevrelerde tanınan bir şair oldu.  1974 Nisanında polisle girdiği çatışmada öldü.  Bkz.  Hatırati ez yek refik (yyy: İHFGÖ, tarihsiz).

[43] Mustafa Şuayan, Pasuhha-yi nasencide be ‘gademha-i sencide’ (Floransa: Mazdek Yayınları, 1976).

[44] Demokratik Halk Cephesinin tarihi ve Şuayan’ın çilesi hakkında daha fazla bilgi için bkz.  Mustafa Şuayan, Penc name-yi ser guşade be sazman-i çerikha-i Fedai halk (yyy: Mazdek Yayınları, 1979); Şişomin name-yi ser guşade be sazman-i çerikha-i Fedai halk (Floransa: Mazdek Yayınları, 1976).

[45] Neberd-i Halk, no.  7, Mayıs 1976.  Halkın Fedailerinin 1971-9 dönemindeki resmi yayın organı olan bu dergi toplam 7 sayı yayımlanmıştır.

[46] Iran Tımes, 9 Temmuz 1976.  Eşref’in ölümüyle ilgili ayrıntı için bkz.  İttihad-i Kar, Fedai Birlik Örgütünün merkezi yayını, no.  52, Ağustos 1998.

[47] Bu dönemde Fedailerin Maoculuğa duyduğu hayranlık için bkz.  Neberd-i Halkno.  3, Mart 1974, s.  38-47.

[48] Mustafa Medeni ile California, Irvine’de 1 Şubat 1992’de yapılan mülakat.  1970’lerde Fedailerin aktif bir üyesi olan ve 1979-80’de merkez komite uyeliğinde bulunmuş olan Medeni, kendisi o dönemde cezaevinde olduğu için ayrıntılarını bilmemekle birlikte, örgüt içinde kanlı tasfiyelerin yapıldığını doğrulamıştır.

[49] Tutuklanışı ve cezaevinden kaçışının ayrıntıları için bkz.  Eşref Dehgani Hamase-yi mugavemet, (Orta Doğu: Ulusal Cephe Yayınları, 1974).

[50] İttilaat, 19 Mayıs 1976.

[51] Hasan Mesali, ‘Tesir-i bineş ve meniş der muberaze-yi ictimai’, İran Sol Hareketinin Krizi Üzerine Konferans Sonuç Belgeleri (Frankfurt: 1985), s.  55.

[52] Eşref, Cem bendi-i se sali, s.  68-9.  Burada, Eşref bu konuda Ahmedzade ile görüş ayrılığını açıkça ortaya koyar.

[53] Mesali, s.  51-4.

[54] Siyaset ve sazman-i hizb-i Tude ez agaz ta furupaşi, c.  I, (Tahran: Siyasi İncelemeler ve Araştırmalar Kurumu, 1991), s.  217.

[55] Kopuş Grubu ile daha fazlası için bkz.  İlamiye tozihi-yi ideolocik-i guruh-i munşa’eb; Turac Haydari-bigvend, Teori-yi tebliğ-i muselahane inhiraf ez Marksizm-Leninizm (yyy: İHFGÖ Kopuş Grubu, 1978); Zinde bad hizb-i Tude-yi İran (yyy: İHFGÖ Kopuş Grubu, 1978).

[56] Ali Rıza Mahfuzi ile görüşme, Iranian Oral History Collection, Harvard University, 1987.  Bu noktada önderliğin diğer üyeleri şunlardı: Hasan Fercudi (kod adı Rahim), Simun Bijenzade (kod Saba), Rıza Cebrai (kod Mansur).

[57] Çerik (yyy: İHFGÖ, 1978).

[58] Ali Rıza Mahfuzi, İran Sözlü Tarih Derlemesi.

[59] On erkek ve iki kadından oluşan grubun üyeleri şunlardı: Hosrow Gulisorhi, Kerametullah Danişyan, Muhammed Rıza Allamezade, Teyfur Batai, Abbas Ali Samakar, Manuçer Mogadam-salimi, İrec Cemşidi, Murteza Siyahpuş, Ferhad Geysari, İbrahim Ferheng-razi, Şukuh Ferheng-razi (Mirzadegi) ve Meryem İttihadiye.

[60] Muhammed Rıza Allamezade’nin yazara mektubu, 11 Kasım 1997.

[61] Müslüman Mücahitlerin tarihiyle ilgili akademik bir araştırma için bkz.  Ervand Abrahamian, Radical Islam, the Iranian Mojahedin (Londra: I. B.  Taurus, 1989; örgütün kendi resmî tarihi için bkz.  Şerh-i tesis ve tarihçe-yi vegaye-i sazman-i mucahidin-i halk-i İran ez sal-i 1344 ta sal-i 1350 (Tahran: Mücahit Yayınları, 1979); Tarih-i ceryan-i kudeta ve nazarati der bare-yi hatt-i meş-yi konuni-yi sazman-i Mucahidin-i halk-i İran (Tahran: Ebuzer Yayınları, 1979).

[62] Abrahamian, Mojahedin, s.  105-45.

[63] Humeyni’nin bu olayı kendi tarafından anlatımı için bkz.  İttilaat, 26 Haziran 1980.

[64] Mücahitlerin kendi taraflarından anlatımı için bkz.  Peykar, no.  67-68 ve 69, Ağustos 11-25 1980;  no.  70’den no.  84’e dek, 1 Eylül’den 23 Kasım 1980’e dek.

[65] Şerif-vagifi ile Lebbaf’ın tasfiye ve ölümleriyle ilgili ayrıntılar için bkz.  İttilaat, 5 Mayıs 1979, 11 Ocak 1982.

[66] Müslüman ve Marksist Mücahitlerin amblamlaeri arasındaki fark, Marksistlerin Kur’an ayetlerini ve örgütün kuruluş tarihini amblemden çıkarmalarıydı.

[67] Necati, c.  I, s.  423; Müslüman Mücahitlerin olayı kendi açılarından anlatımı için bkz.  Tarih-i ceyan-i kudeta, s.  20-1.

[68] Beyaniye-i ilam-i mevaze-i ideolojik-i sazman-i Mücahidin-i halk-i İran, C.  I (yyy: Mücahidin Yayınları, 1976), bundan böyle Manifesto olarak geçecektir.

[69] Tağyir ve tahavvilat derun-i sazman-i Mucahidin-i halk-i İran (yyy: Peykar, 1979).

[70] Örneğin, bkz.  İktisat be zeban-i sade(yyy: Mücahidin Yayınları, 1972).

[71] Abrahamian, Mojahedin, s.  146.

[72] Piramun-i tağyir-i ideolojik-i sazman-i Mucahidin-i halk-i İran (yyy: yurtdışındaki Ulusal Cephe Yayınları, 10976), s.  2-5.

[73] Mesali, s.  59.

[74] Manifesto, s.  108-31.

[75] Age.  s.  47-58.

[76] Neşriye-yi vije-yi bahs-i derun-i du sazman, no.  1 (yyy: İHFGÖ Yayınları, 1976).

[77] Mesail-ihad-icunbiş-i ma (yyy: Mücahidin Yayınları, 1976).

[78] Se beyaniye ez sazman-i Mucahidin-i halk (yyy: Mücahidin Yayınlarlı, 1975).  Bu, her operasyonla ilgili askerî-politik bildirileri bir araya getiren bir derlemedir.  Suikastler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.  İttilaat, 25 Ocak  1976; Keyhan, 11 Ağustos 1975.

[79] Her ikisi de Marksist Mücahitlerce yayımlanan İtilaiye-yi Mehr 57; İtilaiye-yi tozihi-yi zemistan-i 57 bildirileri; Peykar no.  11, 10 Temmuz 1979.

[80] Peykar, no.  93, 9 Şubat 1981, s.  17.

[81] Tude’nin resmî belgelerinden Radmaneş’in 13.  plenum sırasunda görevden alındığı anlamı çıkmaktadır.  Fakat, İskenderi’ye göre, plenumdan sonra görevden alınmıştır.  Buradaki uyuşmazlık, muhtemelen, parti hukukuna göre merkez komitesinin birinci sekreteri görevden almaya yetkisinin olmaması ve resmî belgelerin bunu saklamaya çalışmasından kaynaklanmaktadır.  Bkz.  Esnad ve didgahha (Tahran: Tude Yayınları, tarihsiz), s.  572-8; İrec İskenderi, Hatırat-i siyasi, ed.  Babek Emir-husrevi ve Feridun Azernur, c.  III, s.  158 (Saint Cloud Cedex, Fransa: İran Demokratik Halk Partisi yayını, tarihsiz).

[82] İskenderi, Hatırat, c.  III, s.  162-78.

[83] A.g.e., s 163 ve 178-82.

[84] 14.  plenumla ilgili daha fazla bilgi için bkz.  Siyaset ve sazman, c.  I, s.  182; Esnad ve didgahha, s.  579-84.

[85] İskenderi, Hatırat, c.  III, s.  162-78.

[86] İskenderi’nin yaşamı hakkında daha fazla bilgi için bkz.  Cosroe Chaqueri, ‘Iradj Eskandary and the Tudeh Party of Iran’, Central Asian Survey, c.  7, no.  4, 1988, s.  101-33.

[87] Esnad ve didgahha, s.  905.

[88] Siyaset ve sazman, s.  209-24.

[89] Nevid’in tarihi için bkz.  Esnad ve didgahha, s.  901-22.

[90] Esnad ve didgahha, s.  913.

[91] Merdum-i Mahane, c.  VI, no.  17, Temmuz 1966.

[92] Esnad ve didgahha, s.  699-705.

[93] Tude’nin bu konudaki tavrını gösteren bir değerlendirme için bkz.  Mehdi Keyhan, Deh sal komek iktisadi ve fenni-yi ittihad-i şurevi be İran 1344-1354 (Stockholm: Tude Yayın Merkezi, 1976).  Keyhan, ılımlı fraksiyondandı.

[94] A.g.e., s.  32.

[95] Nureddin Kiyanuri, Hatırat-i Kiyanuri (Tahranİ Didgah Kurumu, 1992), s.  478.

[96] İhsanullah Taberi, Kej rahi, hatırat-i ez hizb-i Tude (Tahran: Emir Kebir Yayınları, 1987), s.  262.

[97] İskenderi, Hatırat, c.  III, s.  200.

[98] A.g.e., s.  201.

[99] A.g.e., c. IV, s.  18-9.

[100] 1.  plenumun seyri ve Tude parti programı hakkında bkz.  Esnad ve didgahha, s.  651-98.

[101] A.g.e., s.  691.

[102] A.g.e., s.  678.

[103] Dunya, Tude merkez komitesinin politik ve teorik yayın organı, c.  III, no.  7, Eylül 1975, s.  15-21.

[104] Dunya, c.  III, no.  11, Şubat 1976, s.  14.

[105] Cehangir Behruz ile Londra’da 13 Temmuz 1991’de yapılan görüşme; Ruzigar-i Now, no.  138, Temmuz-Ağustos 1993, s.  66-75; Eylül 1993.  Behruz, mühürlü zarfı Başbakan Huveyda’ya teslim etmiştir.

[106] İskenderi, Hatırat, c.  IV, s.  20-1.

[107] Kiyanuri, Hatırat, s.  483-4.

[108] Alem’in şahlık sarayında 1975 yılının olaylarıyla ilgili anlatımı için bkz.  Alem, s.  409-54.

[109] Sovyetler Birliği’nin İran devrimini kavramakta göterdiği yetersizliğin bir nedeni de, o sıralrda KGB’nin İran’daki faaliyetlerinin uğradığı zaaf olabilir.  O sıralar İran’da KGB adına çalışan Vladimir Kuziçkin’e göre, Büyükelçilikteki üst düzey yetkililer de dâhil, birçok ajanın merkeze çekilmesi ya da başka ülkelere atanması yüzünden 1977’den başlayarak KGB’nin İran ile ilgili istihbaratı ciddî bir düşüş göstermişti.  Bkz.  Vladimir Kuzichkin, Inside the KGB: My Life in the Soviet Espionage, çev.  Thomas B.  Beattie (New York: Pantheon Books, 1990), s.  148-9.

[110] İrec İskenderi, Yadmendeha ve yaddeşte-yi perakende (yyy: Merd-i Emruz yayınları, 1986), s.  135-6.

[111] Örneğin, Eylül 1978 tarihli, hareketi destekleyen parti bildirisine bakınız: Esnad ve ilamiyeha-yi hizb-i Tude-yi İran (Tahran: Tude Yayınları, 1980).

[112] Kiyanuri, s.  488-9.

[113] Kiyanuri, yürütme komitesinin İskenderi’nin konumunu destekleyen üyeleri olarak şu adları verir: Hamid Safari (ADP üyesi olması ADP fraksiyonunun ılımlılardan yana tavır belirlediğini gösterir. ), Muhammed Pur-hurmuzan, Meliktac (Melike) Muhammedi, Fetullah Nezir, Gulam Hüseyin Gaim-penah, Ali Gelavij, Mehdi Keyhan ve Aşut Şehbazyan.  İki fraksiyon arasında gidip gelmekle birlikte genelde ılımlı fraksiyona yakın duran Hüseyin Covdet de bu grubu desteklemiştir.  Kiyanuri çizgisini destekleyenlerse şunlardır: İhsanullah Taberi, Ferecullah Mizani, Manuçer Behzadi, Rafet Muhammedzade, Behram Daniş, Huşeng Nazimi, Babek Emir Husrevi.  A.g.e., s.  489-90.

[114] İskenderi, Hatırat, c.  III, s.  202-3.

[115] Kiyanuri, s.  497.

[116] İskenderi, Hatırat, c.  III, s.  207-9.

[117] Kiyanuri, s.  497-8.

[118] Dunya, c.  III, no.  11, Şubat 1976, s.  46-50; c.  III, no.  5, Ağustos 1978, s.  38-44.

[119] Dunya, c.  III, no.  8, Ekim, 1975, s.  34-8.

[120] Keyhan, s.  48-54.

[121] Zaman-i No, no.  6, Ekim 1984, s.  102-8.

[122] A.g.e., s.  110.  Bu konunun tartışıldığı toplantıya şu üyeler katılmıştı: Kiyanuri, Forutan, Segai, Şifabahş, Covdet ve Hasan Nazari.

[123] A.g.e., s.  116.

[124] A.g.e., s.  118-9.

[125] Dunya, c.  III, no.  12, Şubat 1976, s.  18.

[126] Esnad ve didgahha, s.  748.

[127] F. M.  Cevan, Çerikha-yi halk çe miguyend (Stassfurt: Tude Yayın Merkezi, 1972), s.  8-9.

[128] Dunya, c.  III, no.  6, Ağustos 1975, s.  7-17.

[129] Grubun kısa bir tarihçesi için şu broşürün ekine bakınız: Bijen Cezeni, Çe hiyanet mikonend, s.  1-7; Esrar-i faaliyetha-yi zidd-i İran der haric ez keşver (yyy: yayıncı yok, 1976), s.  19.  Bu broşür SAVAK tarafından yayımlanmıştır.

[130] Tude, İTPDÖ yayını, no.  23, Nisan 1973.  İTPDÖ’nün Nihavendi’yi savunuşu için bkz.  Sitare-yi Sorh, İTPDÖ yayını, no.  33, Ocak 1974.

[131] Tehrani, c.  I, s.  216.  Bunlar arasında şu adlar sayılabilir: Perviz Vaiz-vade, karısı Masume Tavaçiyan ve Mehveş Casimi, İlki polisla girdiği çatışmada, öbür ikisi sorgu sırasında işkencede öldü.

[132] Leşai’nin tutuklanmasından sonraki görüşleri için bkz.  Keyhan, 30 Aralık 1972.

[133] Esrar-i faaliyetha, s.  23.

[134] Tehrani, c.  I, s.  271-2.

[135] İTPDÖ’nün Maoizmi savunması ile ilgili olarak bkz.  Tude, no.  10, Eylül 1968; no.  12, Mart 1969.  Grubun Sovyetler Birliği hakkındaki görüşü için bkz.  Tude no.  20, Ağustos 1972.

[136] Tude, İTPDÖ yayını, no.  17, Ocak 1970.

[137] Örneğin, bkz.  Sitare-yi Sorh, İTPDÖ yayını, no.  7, Ekim 1970; no.  18 Şubat 1971; no.  40, Ekim-Kasım 1974.

[138] Sitare-yi Sorh, no.  1, Şubat 1979.

[139] Tude, İTPDÖ yayını, no.  22, Şubat 1972.

[140] A. g. e. , s.  28-32.

[141] Esrarha-yi faaliyetha, s.  27-8.  Bu SAVAK belgesine göre, bu olayda 60 kişi tutuklanmıştır.

[142] Tufan, Marksist-Leninist Tufan Örgütü yayını, no.  21, Temmuz 1971, s.  24-8; no.  27, Temmuz 1972, s.  54-8.

[143] Tufan, no.  44, Temmuz 1975, s.  84-95.

[144] Tufan, no.  21, s.  36-8 ve 41-2.

[145] Ruşenfikran, hizb, mubareze-yi muselahane, Tufan Örgütü Yayını, no.  34.

[146] Ali Şakiri ile görüşme, Los Angeles, 10 Nisan 1993.

[147] Kendisini iki sınıfa dayanan bir parti olarak tanımlamaktaki ısrarı yüzünden, grup sol çevrelerde alaycı bir tarzda ‘’iki sınıfın partisi’ (hizbi du tabage’ adıyla anılmıştır.

[148] Endişe-yi Mao Tse-dun ve siyaset-i harici-yi Çin (yyy: Komünist Birlik Grubu, 1977).

[149] Muşkilat ve mesail-i cunbiş (yyy: Komünist Birlik Grubu, 1977).

[150] İngılab-i sosyalisti ya demokratik? (yyy: Komünist Birlik Grubu, tarihsiz).

[151] Muhammed Emini ile görüşme, Los Angeles, 19 Nisan 1993.

[152] Aynı görüşme ve PervizŞoket ile görüşme, Berkeley, 18 Eylül 1997.

[153] Hojebr Husrevi-Azerbaycani ile görüşme, Londra, 8 Ağustos 1990.

[154] Karname-yi hizb-i kargeran-i sosyalist (yayımlanmamış elyazması), s.  3.

[155] A.g.e., s.  4-5.

[156] Örneğin, 1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında gerilla hareketiyle bağlantılı yeni kuşaktan Marksistlerin gelişiyle cezaevlerinin havasının değiştiği kesindir.  Tutukluların morali yükselmiş ve daha mücadeleci bir ortam doğmuştur.  Bkz.  Muhammed Ali Amui, Durd-i zamane (Tahran: Anzan Yayınları, 1998), s.  258-337.

Okunma 15022 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.