Kapital’de Sistem, Yapı ve Çelişki

Yazan

 

 

 

Les Temps Modernes, Kasım 1966, Sayı: 246. The Socialist Register 1967’deki İngilizcesinden çevrildi.

Kapital’deSistem, Yapı ve Çelişki

Maurice Godelier

Çeviri: A. Ercüment Özkaya

Bir olay ile bir yapı arasındaki ilişkileri yapısalcı bir bakış açısını terk etmeye zorlanmaksızın tahlil etmek mümkün müdür? Bunlar iki âcil sorundur ve kimileri bu sorulara olumlu bir yanıt vermeyi şimdiden göze almıştır. Yeni bir durum belirmektedir, bu durumun veçhelerinden biri de yapısalcılık ile Marksizm arasında bir diyaloğun sürdürülmesidir. Marx’ın kendisi yüz yıl önce toplumsal hayatın tamamını “yapılar” bakımından tanımlamış, altyapılar ile üstyapılar arasında farklı toplum “tiplerini” karakterize eden zorunlu bir karşılıklılık (denk düşerlik) olduğu varsayımını ileri sürmüş, son olarak da bu toplum tiplerinin “evriminin” yapıları arasındaki “çelişkilerin” ortaya çıkması ve gelişmesiyle açıklanabilirliğini iddia etmiş olduğu için bu hiç de şaşırtıcı değildir.

Fakat, Hegel’in ve az ya da çok tanınmış birçok Marksistin diyalektik “kerametlerini” hepimiz hatırlıyor olduğumuzdan, “çelişki” kelimesinin görünür oluşu bu yeniden başlayan diyaloğu yarıda kesecekmiş gibi gözükebilir. Ama bu sorun şöyle basitçe yanıtlanabilir: Marx’ın diyalektiği Hegel’inki ile aynı mıdır? Marx’ın bu konudaki kendi açıklamaları ikirciklidir: “Diyalektiği bilimsel olarak” yararlı kılmak için “yeniden ayakları üzerine dikmek” ve çevresini saran Hegelci idealizmin bütün mistifikasyonlarından arındırmak yeter.

Kapital’in metnine geri dönerek bu sorunu yeniden ele almak istiyorum. Aslında, aynı çelişki mefhumlarına bağımlı olmadıkları için, temel ilkelerde Marx’ın diyalektiğinin Hegel’inkiyle hiçbir alâkasının bulunmadığını gösterebileceğimi sanıyorum. Bu durumda, Marksistler için bile büyük ölçüde bilinmeden kalmış bir Marx’a, en güncel bilimsel düşünce için beklenmedik ve verimli unsurlar sağlamaya muktedir olan bir Marx’a yer açmak üzere geleneksel Marx yorumlamaları çöker.

1. Kapitalist Sistemin Görünür İşleyişinden Gizli İç “Yapı”sına

Marx’ın, bir ekonomik “sistem” derken meramı nedir? Maddî malların özgül üretim, dolaşım, dağıtım ve tüketim tarzlarının belirli bir bileşimi. Bu bileşimde baskın rolü malların üretimi oynar. Bir üretim tarzı birbirine indirgenemez iki yapının bileşimidir: Üretici güçler ve üretim ilişkileri. Üretici güçler mefhumu belirli bir çağda belirli bir toplumu karakterize eden ve söz konusu toplum için zarurî olan maddî malları üretmek üzere özgül bir tarzda bir araya getirilmesi gereken üretim, kaynak, âlet ve insan faktörleri kümesine işaret eder. Üretim ilişkileri mefhumu üretim sürecinde ve üretim faktörlerinin denetiminde bireylerin ve grupların yerine getirdiği işlevleri gösterir. Örneğin, kapitalist üretim ilişkileri üretici güçlerin ve sermayenin özel mülkiyetine sahip bireylerden oluşan bir sınıf ile bu mülkiyete sahip olmayan ve sahip olanlara bir ücret karşılığında emek güçlerinin kullanımını satmak zorunda bulunan bir sınıf arasındaki ilişkilerdir. Bu sınıfların her biri öbürünün tamamlayıcısıdır ve öbürünün varlığını gerektirir.

Marx’a göre, kapitalist sistemin bilimsel anlaşılışı görünür işleyişinin ardında gizlenen iç yapısının keşfedilmesinden oluşur.

Bu yüzden, Claude Lévi-Strauss’a göre1, Marx’ın gözünde “yapılar” görünürdeki “toplumsal ilişkiler” ile karıştırılmamalıdır, aksine bunlar görünmeyen ama görünür toplumsal ilişkilerin arkasında var olan bir gerçeklik düzeyi oluştururlar. Toplumsal ilişkilerin mantığı, ve daha genel olarak toplumsal pratiğin yasaları bu gizli yapıların işleyişine bağımlıdır ve bu sonuncuların keşfedilmesi “gözlemlenen bütün olguları hesaba kat”mamıza izin verecektir.2

Marx’ın tezinin çok kaba bir özeti şu şekilde devam edebilirdi: Kapitalist sistemin pratiğinde her şey sanki işçinin emeği ödenmiş ve sanki sermaye kendiliğinden otomatik büyüme ve sahibine bir kâr sağlama özelliğine sahipmiş gibi cereyan eder. Gündelik pratikte sermayedarın kârının işçilerin ödenmemiş emeği olduğunun doğrudan bir kanıtı, işçinin kapitalist tarafından sömürüldüğüne ilişkin dolaysız bir deneyim yoktur.

Marx’a göre kâr, birincil maliyetleri düştükten sonra metaların sahiplerinin elinde kalan değişim değerinin bir kesiridir. Metaların değişim değeri, kendilerinin ölçülebilir olmasını mümkün kılan bir ölçü biriminin varlığını ön gerektirir. Bu ortak birim metaların kullanışlılığı (işe yararlığı) olamaz, çünkü meyve sebzelerle bir dolmakalemin değişim değerleri arasında hiçbir ortak yön bulunmaz… Metaların kullanım değeri ancak emek ürünleri oluşları nedeniyle ortak olarak paylaştıkları bir özellikten çıkar. Bu yüzden değerin özü bu metaların üretilmesi için toplumsal olarak gerekli olan emektir. Kâr, işçilerin ücret şeklinde ödenmeyen emek güçlerince yaratılmış olan değerin bir kesridir.3 Bu yüzden kâr ödenmemiş emektir, bedava emektir. Fakat pratikte, işçilerin ve kapitalistlerin gözünde, her şey sanki işçinin sağladığı bütün emeğin karşılığı (primler, parça başı ücretler, fazla mesai ücretleri) ödenmiş gibi cereyan eder. Böylece, ücretler işçinin ödenmemiş emeğine ödenmiş emel görüntüsü verir: “Fiilî ilişkiyigörünmez kılan ve aslında bu ilişkinin tam tersini gösteren bu görüngüsel biçim, gerek emekçi gerek kapitalist hakkındaki bütün hukuksal mefhumların, kapitalist üretim tarzının bütün mistifikasyonların temelini oluşturur.”4

Gerçekten, ücretler bir kez emeğin fiyatı şeklinde göründü müydü kâr artık ödenmemiş emek şeklinde gözükemez. Zorunlu olarak sermayenin ürünüymüş gibi gözükür. Her sınıf üretimden hakkı olan kazancı elde etmiş gibi algılanır. Bir sınıfın öbürünü görünür bir sömürüsü yoktur. Böylece, görünürdeki gündelik iş ilişkilerini ücretler, kârlar, faizler vb. iktisadî kategoriler ifade eder ve bu şekilde bilimsel bir değer değilse de pragmatik bir yararlılık taşır. Doğrusu, iktisat bilimi kendisini bir kez bu kategoriler üzerine oturttu mu “burjuva üretim ilikleri içinde kısılıp kalmış olan burjuva üretim faillerinin kavramlaştırmalarını doktriner bir tarzda yorumlamak, sistemleştirmek ve savunmak”tan fazla bir şey yapmaz. “Öyleyse harcıâlem iktisadın iktisadî ilişkilerinin yabancılaşmış dış görüntülerinde kendisini özellikle rahat hissedişi … ve bu ilişkilerin kendi iç ilişkileri kendilerinden ne kadar gizlenirse o kadar daha kendiliğinden aşikâr gözüküşü bizi şaşırtmamalıdır.”5 Toplumun üyelerinin hâlihazırdaki kavrayışlarının bu sistemleştirilmesiyle getirilen anlaşılabilirlik ve tutarlılık ancak mitolojiyle sonuçlanabilir. “Emeğin fiyatından söz etmek sarı renkte bir logaritmadan söz etmek kadar akıl dışıdır.” Mitler burada görüntülerin, pratikte olmuş gibi gözükenin tutarlı bir teorisini oluşturur. Toplumsal gerçekliğin bilimsel kavrayışı bireylerin kendiliğinden ya da yansıtılmış kavrayışlarından “soyutlama yoluyla doğmaz”. Tersine, toplumsal hayatın gizli iç mantığını ortaya çıkarmak için bu kavrayışların alışılmış aşikârlığını yıkması gerekir. Bu yüzden Marx’a göre, bilimin kurduğu model görünür gerçekliğin arkasında saklanan bir gerçekliğe karşılık düşer. Ama bunun daha bile ilerisine gider; ona göre bu saklama bilincin bu yapıyı “algılama” yeteneğine sahip olmayışı yüzünden değil bizzat yapının kendisi yüzündendir. Şayet sermaye bir şey değil de bir toplumsal ilişki, yani hissedilmeyen bir gerçeklik ise hammaddeler, âletler, para vb. hissedilir biçimler şeklinde ortaya çıktığında kaçınılmaz olarak gözden yitmek zorundadır. Mesele öznenin kendini kandırması değil, gerçekliğin özneyi kandırmasıdır ve kapitalist üretim tarzının içlerinde kendisini gizlediği görüntüler bireylerin kavrayışlarının başlangıç noktasıdır. Marx’a göre, belirli bir görüntü tarzı gerçeğin bir belirli yapısına karşılık düşer ve bu görüntü tarzı, yapının ne bilincin ne de bireyin sorumlusu olduğu bir çeşit kendiliğinden bilincinin başlangıç noktasıdır. Bunun arkasından, bir yapının bilimsel kavrayışının aynı yapının kendiliğinden bilincini ortadan kaldırmadığı gelir. Bilimsel kavrayış kendiliğinden bilincin rolünü ve etkilerini biraz değiştirip düzeltir ama onu baskılayıp gözden uzaklaştırmaz.6

Marx yapının görünürdeki ilişkilerle karıştırılmaması gerektiğini düşündüğünde ve bu ilişkilerin gizli mantıklarını açıkladığında modern yapısalcı geleneği başlatmış olur. Ve yapıların incelemesinin bu yapıların doğuşu ve evriminin incelenmesine önceliğini önerdiğinde yapısalcı gelenekle tam bir uyum içindedir. Bu yeni temaya girmeden önce, Lévi-Strauss’un Les Structures Elémentaires de la Parenté’deki7 Murngin akrabalık sisteminin övgüye değer tahlilinin ana karakteristiklerine geri dönerek, geliştirmeye kalkışmaksızın, Marx’ın bilimsel pratiği ile Lévi-Strauss’unki arasında kaba bir karşılaştırma yapmak istiyorum.

Bu Avustralyalı akrabalık sistemi, şu “klasik” denen Avustralya sistemlerinin tipolojisi içinde asla tam olarak sınıflandırılamadığından uzmanlarca “tipik olmayan” bir sistem sayılır. Bu klasik denen sistemler anasoylu sınıfların sayısının iki, dört ya da sekiz olup olmamasına göre üç tipe ayrılır. İki parçalı sistemde çapraz kuzenler arasında evliliğin onaylandığı buna karşılık paralel kuzenler arasında evlenmelerin yasaklandığı kabul edilmişti. Dört kesimli Kariera sisteminde de aynısı geçerliydi. Bu yüzden iki parçalı sistemden dört kesimli siteme geçişte evlilik serbestiyetleri ve yasaklamaları bakımından hiçbir şey değişmemişti. Buna karşılık, Arandaların sekizli sisteminde ister çapraz ister paralel olsun birinci nesil kuzenler arasında evlilikler yasaklanmıştı.

Ne var ki Murngin sistemi hem Kariera hem Aranda sistemlerinden farklıdır. Bu sistem tıpkı Aranda sistemindeki gibi sekiz alt kesime ayrılmıştır ama anasoylu çapraz kuzenler arasındaki evlenmelere Kareira sistemindeki gibi izin verilir. Ancak, Kariera sistemi ister anasoylu ister babasoylu olsun bütün çapraz kuzenler arasında evliliğe cevaz verirken Murngin sistemi babasoylu kuzenlerin evliliğini yasaklar ve böylece çapraz kuzenler arasına bir ikilik sokar. Sistem başka benzersiz özelliklere de sahiptir: Akrabalık ilişkilerinin takibi için Aranda sisteminde dört, Kareira sisteminde iki nesil yeterliyken bu sistemde yedi nesil gerekir; akrabalık terminolojisi Arandalarda kırk bir, Kareiralarda yirmi bir terimden oluşurken bu sistemde farklı akrabalık biçimlerini/derecelerini tanımlayan yetmiş bir terim vardır.

Bu yüzden, çapraz kuzenler arasındaki ayırım, anasoylu kuzenler arasındaki evliliklerin tercih edilmesi ve sistemin diğer kendine özgülükleri bir açıklama gerektirir. Claude Lévi-Strauss, –Murngin sisteminin görünüşü olan sekiz altbölüm arasındaki görünürdeki kısıtlanmış alma-verme sisteminin altında– Murginlern kendilerinin bilicinde olmadıkları ve akrabalık üzerinde uzmanlaşan etnologların henüz gerçekten tanımlayıp kuramlaştırmış olmadıkları tamamiyle farklı bir yapının, Lévi-Strauss’un “genelleşmiş alma-verme yapısı dediği bir yapının görünmeyen dört bölümlü sisteminin var olduğunu ve işlediğini varsaydığımız takdirde bu açıklamanın sağlanabileceğini göstermiştir.

Kısıtlanmış bir alma-verme sisteminde A grubundan bir erkek B’den bir kadınla evlenirse B’den bir erkek de A’dan bir kadın alabildiği için evlilikler daima aynı kurala uyarken, genelleştirilmiş bir alma-verme sisteminde A’dan bir erkek B’den bir kadınla evlenirse B’den bir erkek C’den bir kadınla, C’den bir erkek de A’dan bir kadınla evlenecektir. Demek ki A, B’den bir kadın almış ama bunun “karşılığında” C’ye bir kadın bağışlamıştır. Burada karşılıklılık belli sayıda ortak arasında belirli ve değiştirilemez bir yöne yöneltilmiş ilişkilerin etkileşimiyle cereyan eder: A→B→C→A. Genelleştirilmiş bir alma-verme sisteminde anasoylu çapraz kuzenlerin daima Egonun kendi sınıfından hemen sonra gelen sınıfta yer aldığını ve bu yüzden onu daima karı olarak alabileceği, buna karşılık babasoylu çapraz kuzenin daima evliliğin yasak olduğu bir önceki sınıfa ait olduğu gösterilebilir. Böylece böyle bir sistem yapısı Murngin evliliğinin kuramsal formülünü sağlar ve çapraz kuzenler arasındaki ayrım yasasını kurar.

Bundan sonra dört bölümlü bir genelleştirilmiş alma-verme sistemine anasoylu bir ikili sistem dahil edildiği takdirde, her bölümün iki altbölüm şeklinde ikiyle çarpılarak Aranda tipi bir kısıtlı evlilik çifte sistemi görünüşüne sahip bir sekiz altbölümlü sistemin ortaya çıktığını göstermek kolaydır. Aynı zamanda sistemin bütün öbür özgüllükleri, soy çizgileri sayısı, aşırı geniş akrabalık terminolojisi, bu görünmeyen içsel yapının çok sayıdaki zorunlu sonucu olarak, sistemin iç mantığının tamamlayıcı çehreleri olarak görünür.

Lévi-Strauss’un sergilemesinin muazzam önemi kolayca görülür. Geleneksel etnolojik tipolojinin bölümlemesi altında sınıflandırılamayan özgün, tipik olmayan8 bir örneğin açıklamasını ararken, daha önce bilinenlerden çok daha karmaşık ve asıl önemlisi alma-verme döngüsü “öyle dolaysızca algılanabilir” olmadığı için tanımlaması çok daha zor olan yeni bir yapılar ailesinin varlığını9 keşfetmiş ve doğasını açıklamıştır. Akrabalık sistemlerinin ayırt edici özellikleri şimdi açıkça gösterilmiş eski kısıtlanmış evlilik sistemlerini içeren yeni bir sınıflandırması gerekli ve mümkün olmuştur. Pratik alanda, Çin, Hindistan, Güney Doğu Asya ve Sibirya’daki şimdiye dek alma-verme mefhumunun dışındaymış gibi görülmüş olan bazı karmaşık akrabalık sistemlerinin incelenmesi ve anlaşılması için kullanılabilecek bir âlet elde edilmiştir.

Lévi-Strauss’un yöntembilimsel ilkeleri ve sonuçları da daha az önemli değildir. Bir yapının Murginlerde olduğu gibi içkin10 ya da Katşinlerde olduğu gibi alenî olup olmayışı asla ampirik düzeyde görülebilir ya da deşifre edilebilir değildir, aksine varsayımlar ve modeller üretmek şeklinde kuramsal emek yoluyla keşfedilmek zorundadır. Bu yüzden, Lévi-Strauss’un yapısal tahlili, Radcliffe-Brown’ın işlevselci yapısalcılığını11 ve genel olarak yapıyı ampirik gerçekliğin bir parçası olarak gören tüm Anglo-Sakson ampirik sosyolojisini reddeder.12

Lévi-Strauss için de yapı gerçekliğin bir parçasıdır ama ampirik gerçekliğin değil. Bu yüzden bir yapı kendisini temsil etmek için inşa edilen kuramsal modelin karşısına çıkarılamaz. Yapı, sadece insan zihni içinde ve sayesinde var olur ve bu Lévi-Strauss üzerinde hak iddia eden idealist ve formalist yapısalcılıkların eşit derecede reddidir.13 Formalist yapısalcılığın konumu, her yerden daha açık bir şekilde Yapısal Antropoloji‘de kendisini etnografik verilerle çelişen yalancıktan-yapılar keşfetmekle suçlayan Maybury-Lewis’e verilen yanıtta ortaya konur: “Elbette, son söz deneye ait olmalıdır. Ne var ki deney, tümdengelimci akıl yürütme tarafından önerilir ve onun kılavuzluğunda yürütülür ki bu da bütün sürecin kendisiyle başladığı ham akıl yürütmelerle aynı olmayacaktır. Bunlar daha derin tahlillere bile daima yabancı kalacaktır. Molekül yapısının nihaî kanıtı fiilî molekülleri görmemize olanak veren elektronik mikroskop tarafından sağlanır. Bunun başarılmış olması, bundan böyle molekülün çıplak gözle görülebilir olacağı anlamına gelmez. Benzer şekilde, yapısal bir tahlilin somut toplumsal ilişkileri algılama tarzımızı değiştireceğini beklemek beyhude olur. [Böyle bir tahlil] Sadece bu ilişkileri daha iyi açıklayacaktır.”14

Yapısal yöntemin ikincil bir sonucu her türlü psikolojizmi ve toplumbilimsel erekselciliği eleştirmesidir. Structural Elémentaires’den itibaren Lévi-Strauss, Warner’ın psikolojik kabullerinin Murgninglerde yedi soy çizgisinin bulunması sorununa aldatıcı yanıtlar verdiğini göstermiştir.15 Warner, bunu bu soy çizgileri olmadığı takdirde grup içinde Ego ile annesinin erkek kardeşi yani gelecekteki karısı olacak olan anasoylu çapraz kuzeninin babası arasında çıkabilecek gerilimleri çözme ihtiyacı ile açıklamaya çalışmıştı.16 Sorunun yanıtının psikolojiye hiçbir şey borçlu olmadığını, aksine genelleştirilmiş alma-verme sisteminin mantığının kendi içinde bulunacağını görmüştük. Warner’ın ise bu sistemin varlığından bile haberi yoktu.

Daha temel olarak, bir yapının mantığının tahlili o yapının imkânlarını ve yeteneklerini açığa çıkarmamıza izin verir. Bir yapının kökenine ve doğuşuna yönelik araştırma bir anlamda onun mekanizmasının bilgisi “kılavuzluğunda” yürütülür. Murngin örneğinde, Lévi-Strauss, onların kendi özgün evlilik sistemleriyle uyumlu kılmak zorunda kaldıkları sekiz alt bölümlü sistemi başka bir yerden ödünç aldıklarını varsayar.17Ardından, olası biçimlerini ve evrim tarzlarını belirleyerek böyle bir sistemin “istikrarsız” olduğunu gösterir. Bu istikrarsızlığın ilke olarak “uyumlu” düzene ait olan bütün genelleştirilmiş alma-verme sistemlerinin karakteristiği olduğunu ortaya koyar, çünkü bunların kardeşlik kuralları bir bireyin toplumsal konumunu tanımlayan yerleşme kurallarıyla aynıdır, buna karşılık, kısıtlı alma-verme sistemleri ilke olarak “uyumsuz ve istikrarlıdır”.18 Bundan, bu iki yapı ailesinin görünüşünün ve evriminin eşitsiz kapasitesi için temelin burada olduğu sonucunu çıkarır.19 Bu yüzden bu kapasiteler yapıların nesnel özellikleridir, bireylerden bağımsız ve zorunlu olarak onların bilinçlerinin dışında kalan özelliklerdir. Örneğin, Murgin sistemi ödünç alma ve benimsemenin ürünü ise böylece bilinçli ve arzu edilmiş bir etkinliğin ürünüdür, ama, temellerinde, Murnginler kendi niyetlerine bütünüyle bağımlı olmayan yeni sistemlerinin mantığı ve evrimleşme kapasitesi hakkında bilinçsiz kalırlar. Bu perspektiften, toplumsal evrim bir önemsiz olaylar zinciri olmaktan çıkar.20

Lévi-Strauss’un ilk çalışmalarının birkaç parçasının bu çok kısa tahlili gene de Marx ile modern yapısalcılık arasında bir karşılaştırma yapmaya yeter. Bu tahlil, Lévi-Strauss’un uygulamasında yapısal tahlilin iki ilkesini çıkarsamama izin veriyor: Birincisi, yapının gerçekliğin bir parçası olduğu ama görünür ilişkilerin bir parçası olmadığıdır; ikincisi de bir yapının iç işleyişinin incelenmesinin o yapının doğuşunun ve evriminin incelenmesinden önce gelmesi ve bu incelemeyi aydınlatması gerektiğidir. İlk ilkenin Marx’ta mecut olduğunu zaten göstermiş bulunuyorum. Şimdi de Kapital’in mimarisinin ikinci ilke olmaksızın anlaşılamayacağını göstermek üzere devam edeceğim.

2. Yapıların İncelenmesinin, Ortaya Çıkışlarının ve Evrimlerinin İncelenmesine Olan Önceliği

Bu öncelik, Kapital’in mimarisine şöyle bir göz atmakla görülür. Eser, sermaye kuramı ile değil değer kuramını kurmakla yani, ister özgür köylü, ister köle, ister serf isterse de ücretli işçi vb. emeğine dayansın, her türlü meta üretim sisteminin incelenmesi için gereken bir kategoriler kümesinin tanımlanmasıyla başlar. Bu kategoriler kümesi bir metanın değişim değerinin tanımlanmasından yola çıkarak geliştirilir. Ardından işlevi öbür metaların değişim değerini ifade etmek ve ölçmek olan özel bir meta olarak para tanıtılır. Sikke (madenî para) paranın bir biçimi olarak tanımlanır. Sikke, sikke biçimiyle sermaye hâline geldiğinde, kullanılmasıyla başlangıçtaki değerine değer katar olduğunda, metaların dolaşımının basit bir aracı olmaktan çıkar. Biçimi ne olursa olsun (ticarî, malî ya da sınaî) sermayenin genel tanımı, değer yaratan ve artı-değer getiren değer olmasıdır.

Böylece Marx, Kapital’in I. Cildinin ikinci kesiminde kapitalist iktisadî sistemin özgül yapısını, sermaye-emek ilişkisini teşhis ve sermaye kuramını inşa etmek için gereken kuramsal araçları hazırlamış olur. Bu kuramı kurmaya girişmeden önce meta mefhumunun özenli bir tanımının yapılması zorunludur, çünkü sermaye-emek ilişkisi içinde emek gücü bir meta olarak görünür. Bunu yapmak, kapitalist sistemin içyapısının bir tahlilini, yani sermaye-emek ilişkisi yoluyla artı-değer üretiminin bir incelemesi mümkün olur. I. Cilt artı-değerin iki biçimini uzun uzadıya tahlil eder: (Ücretleri artırmaksızın iş gününü uzatmakla elde edilen) Mutlak artı-değer ve (işçilerle aileleri için gereken geçim araçlarını üreten iş kollarında emeğin üretkenliğini artırmak yoluyla işçi çalıştırma maliyetlerini azaltarak elde edilen) nispî artı-değer.

I. Cildin ancak sonundadır ki okuyucu Marx’ın klasik iktisatçıların “ilkel birikim meselesi” dedikleri şeyi tartışmak yoluyla kapitalist üretim ilişkilerinin doğuşu meselesine el attığını görür. Böylece Marx, her türlü tarihselcilikten ve olaylara dayanmadan bir kopuşu işaretler. Bir yapının doğuşu/ortaya çıkışı ancak o yapının önceden var olan bilgisinin “kılavuzluğu” altında incelenebilir. Kapitalist sistemin özgül yapısının doğuşunu incelemek, kişi olarak özgür ama üretim araçlarından ve paradan mahrum kılınmış, emek gücünün kullanımını üretim araçlarına ve paraya sahip bulunan ama bu araçları harekete geçirmek ve paralarına para katmak için başkalarının emek güçlerini satın almak zorunda olanlara satmaya mecbur kalan bireylerin ortaya çıktığı tikel tarihsel koşulları belirlemek demektir. Ama Marx, kapitalizmin Avrupa’da belirişinin bazı koşullarına, biçimlerine ve evrelerine hızla bir göz atarak bu ortaya çıkışın sadece ana hatlarını çizer ve bu bir kapitalizm tarihi oluşturmaz. Bu evreler arasında İngiltere’de feodal maiyetlerin dağıtılmasını, çiftçilerin mülksüzleştirilmesini ve kısmen topraklarından sürülmesini, “çitleme/kapatma” hareketini, tacirlerin tacir-imalatçılara dönüşmesini, sömürgelerle ticareti, korumacılığın gelişmesini sayabiliriz. Bütün bunlar, on beşinci, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda, Portekiz, İspanya, Fransa ve İngiltere’de şurada burada belirmiş ve genellikle, üretim araçlarından yoksun çok sayıda üreticinin ortaya çıkışı ve bunların yeni bir üretim yapısı içinde kullanılmalarıyla sonuçlanmıştır.

Kapitalist sistem emekçilerin emeklerini gerçekleştirebilecekleri araçların her türlü mülkiyetinden tamamıyla ayrılmalarını öngerektirir. Kapitalist üretim kendi ayakları üzerinde durmaya başlar başlamaz bu ayrılmayı devam ettirmekle kalmaz, aynı zamanda durmadan genişleyen bir ölçekte yeniden üretir. Bu yüzden, kapitalizmin yolunu açan süreç, emekçiyi kendi üretim araçlarına sahip olmaktan çıkaran süreçten başka bir süreç olamaz; bir yandan toplumsal geçim ve üretim araçlarını sermayeye, öbür yandan doğrudan üreticileri ücretli emekçiye dönüştüren bir süreç. Şu ilkel birikim denen şey, bu yüzden, üreticiyi üretim araçlarından koparan tarihsel süreçten başka bir şey değildir. İlkel olarak gözükür çünkü sermayenin ve ona karşılık düşen üretim tarzının tarih öncesi evresini oluşturur. Kapitalist toplumun ekonomik yapısı feodal toplumun ekonomik yapısından yetişip çıkmıştır. İlkinin çözülmesi ikincisinin unsurlarını serbest bırakmıştır.”21

Bu yüzden bir yapının tarihsel doğuşunu tahlil etmek, o yapının iç unsurlarının doğduğu koşulları ve birbirleriyle ilişkilenmelerinin yolunu tahlil etmektir. Kendi kuruluşu içinde iktisadî tarih bu unsurları önceden varsayar ve ilişki zaten teşhis edilmiştir, öyle ki iktisadî kuramı önceden varsayar. Marx’ın metninde bir sistemin doğuşu bir başka sistemin çözülüşü ile eş zamanlı olarak tasvir edilir ve bu iki etki aynı sürece bağımlıdır, eski sistemin içindeki (kendilerinin de kuramlaştırılması gereken) çelişkilerin gelişmesidir.

Yapının teşhisinden incelenmesine doğru bu genel ilerleme, Marx’ın bizzat farkında olduğu bir engel üzerine kurulacak gibi gözükebilir. Çünkü bir sistemin içindeki iç çelişkilerin görünümü varsayımı söz konusu sistemin işleyişinin, işleyiş koşullarını zorunlu olarak yeniden üreteceği tezi le nasıl bağdaştırılabilir? Örneğin, kapitalist sistemin işleyiş mekanizması üzerine kurulmuş olduğu sermaye-emek ilişkisini durmadan yeniden üretir. Kâr ve ücret mekanizması daima kapitalist sınıfın yeni sermaye biriktirmesine ve yöneten sınıf olarak kendini yeniden üretmesine imkân tanır, buna karşılık öte yandan işçi sınıfını emek gücünü yeniden satışa sunmaya ve böylece yönetilen sınıf olarak kendisini yeniden üretmeye zorlar.22 Sermaye-emek ilişkisi bu yapının bütün çeşitlemeleri boyunca kapitalist iktisadî yapıda sabit unsur olarak gözükür: Serbest rekabet kapitalizminden özel tekel ya da devlet tekeli kapitalizmine geçiş, yeni üretici güçlerin belirişi, işçi sınıfının bileşimindeki değişmelerde, sendika ve politik örgütlenme biçimlerinde vb. Bu sabitin keşfedilmesi ve tanımlanması sistemin bilimsel incelemesi için, doğuşunun ve evriminin bilimsel incelemesi için gereken ayrım noktasını oluşturur. Bu ikincisi [doğuşunun ve evriminin bilimsel incelemesi] sistem yapısının sabit unsurunun yeniden üretimi ile uzlaşabilir çeşitlemelerin incelenmesi olarak görünür. Bu düzeyde politik iktisattan iktisat tarihine geçiş yeniden başlar. Eşsüremli ve artsüremli tahliller mümkündür (Bir sürecin evriminin çeşitli uğraklarının tahliline karşılık gelen çeşitli durumlarının tahlilleri). Fakat çeşitlemelerin artsüremli tahlilleri hiçbir yapısal uyuşmazlık, hiçbir değişiklik durumu üretmeyen bir sabit ilişkinin yeniden üretimi ile uyumludur.23

Ama, sistemin devamlılığının ta kendisi bunların sistemin yeniden üretimi ile uyumlu olduğunu kanıtlıyorsa, bir sistemin işleyişinin içinde uyuşmaz çeşitlemeler üreyebilir mi? Kapital’in tüm yöntemini ve planını aydınlatmada belirleyici bir çifte rol oynadığı için Marx’ın çelişki mefhumunu ayrıntılı biçimde tahlil etmeden önce bu “yapısal uyumluluğu” biraz daha geliştirmek istiyorum. Bu, Marx’ın kapitalist sistemin işleyişinin başlangıçta reddettiği görünür biçimlerini hesaba katmasına imkân tanır. Aynı zamanda, sermayenin “Nuh nebiden kalma” biçimlerinin24 –ticarî sermaye ile finans sermayesi– modern kapitalizmin çerçevesi içinde işlediklerinde aldıkları yeni biçim ve rolleri açıklamasına da izin verir. Yöntembilimsel sonuçlarını anlayabilmek için bu iki hususu kısaca özetleyeceğim. Görmüş olduğumuz gibi, Marx her şeyden önce artık değer mekanizmasını tahlil etmiş ve bunun ödenmemiş emeğin üretiminden oluştuğunu göstermişti. Ardından, artı-değer bir kez işçiye ödenen ücretle değil de kapitalistin ortaya koyduğu bütün sermaye ile ilişkilendirildi miydi artı-değer ile emek arasındaki zorunlu ve içsel bağlantının gözden kaybolduğunu yani artı-değerin kâr şeklinde gözüktü müydü gözden kaybolduğunu göstermişti. II. Cildin sonuçları III. Cildin Birinci Kısmında kapitalist girişimciye en çok kârı sağlayan karmaşık koşullarını tahlil edebilmesine izin verir. Asıl amaçlarımızı gözden kaçırmaksızın, bu meseleleri –değer ile fiyat, fiyat ile kâr, normal kâr ile süper kâr, çeşitli iş kolları ile ulusal ekonomi düzeyindeki kâr oranları vb. arasındaki ilişkileri– bir yana bırakabilirim. Esas önemli olan, Marx’ın vardığı sonuçları akılda tutmamız gerektiğidir. Kapitalist –sınırı kendi işçilerinin gerçek sömürüsüyle pek az ilgiliymiş gibi gözüken– kârından fabrikasının kurulduğu arazinin sahibine rant olarak giden bir pay, bir kreditöre ya da bankaya giden başka bir pay ve devlete vergi olarak borçlu olduğu bir başka pay ayırmak zorundadır. Geriye kalan girişiminin kârını oluşturur. Bazı kapitalist kategorilerinin üretim süreci ile doğrudan bir bağı yokmuş gibi gözükse bile artı-değer üretim mekanizmasının kapitalist kârın görülebilir biçimlerinin ortak kökeni olduğunu göstermekle, Marx sistemin içyapısının çalışmasının başında ilke olarak kaçındığı görülebilir biçimlerle eklemlenmesinin tahlil edilebilmesini mümkün kılmıştır.

Marx, bir ve aynı zamanda sistem içindeki gerçek işleyişlerini ve incelemesinde önceliği verdiği temel yapılarla olan içsel uyumluluklarını göstererek bu görülebilir biçimlere geri döner. Modern terimlerle, ilerleyişi kendi iç bileşim yasaları üzerinde bir sistemin çeşitli unsurlarının bir çeşit ideal doğuş/ortaya çıkışını oluşturur. Marx bizzat bunu para ile ilgili olarak tanımlamıştı: “Herkes, başka hiçbir şey bilmese bile, metaların hepsinde ortak olan bir değer biçimine sahip olduğunu ve bu biçimin kullanım değerlerinin değişik fiziksel biçimleriyle belirgin bir karşıtlık gösterdiğini bilir. [Metaların] Para-biçimlerini kast ediyorum. Ne var ki, burada önümüze bir ödev, burjuva iktisadının henüz hiç yeltenmediği bir iş, en basit, neredeyse fark edilmez dış çizgilerinden yol çıkarak göz kamaştırıcı para biçimine dek bu para-biçiminin ortaya çıkışının, metaların değer-ilişkisinde ima edilen değer ifadesinin gelişiminin izini sürme ödevi çıkıyor. Bunu yapmakla, aynı zamanda paranın ortaya attığı muammayı da çözeceğiz.”25

Fakat iktisadî kategorilerin ideal ortaya çıkışı dediğim şeyden doğabilecek bir yanlış anlamadan kaçınmak isterim. Çünkü bir nesne mübadele amacıyla üretildiği anda bir meta oluyorsa, bu mübadele takas biçiminde de yapılabilir ve böylece paranın varlığının gerekliliğini hiç de ima etmeyebilir. Metaların mübadelesi bir metanın öbür metaların değişim değerlerini ölçmek ve ifade etmek için uzmanlaşmasını ancak belirli somut koşullarda gerektirir (bu metanın kakao tanesi, deniz kabuğu, sığır ya da altın olup olmaması işlevini değiştirmez). Paranın genel biçimi bir değerli maden olarak kabul görecekse başka kesin koşullar da gerekir. Bu yüzden Marx bir kategoriyi öbüründen “çıkarsayarak” bir Hegelci gibi iş görmez. Bir yapının içindeki bir unsurun ya da bir sistemin içindeki bir yağının işlevini aşikâr kılar ve bu işlevin sınıflandırmadaki yerini açıklar. Bu nedenle “paranın ortaya attığı muammayı” çözmek için ilk paranın nerede ve nasıl icat edildiğinin keşfedilmesini beklemek gerekmez. İktisadî kuramın konusu bu işlevleri açığa çıkarmak ve bunların verili bir sistem içindeki yerlerini açıklamak böylece de bunları bir çeşit mantıksal doğuş içinde birbirine eklemlendirmektir. Ama bu doğuş gerçek doğuş değildir, gerçek doğuşun yerine de geçmez. Bir kez daha iktisadî kuram, iktisat tarihi ile karıştırılmaksızın, tahlilleri için bu tarihe kılavuzluk eder, buna karşılık kendisi de bu tarihin sonuçları sayesinde gelişir. Marx burada her türlü tarihselciliği ve bir sistemin tarihsel incelenmesini yapısal incelemesinden önemli görmek yönündeki her türlü eğilimi reddeder ve dilbilim ve toplumbilimdeki Saussure ile Lowie’yi on dokuzuncu yüzyıl evrimciliğini redddetmeye götüren krizleri yarım yüzyıldan fazla öncesinden öngörür.

Rant sermayesiz anlaşılamaz ama sermaye rantsız anlaşılabilir. Sermaye burjuva toplumunun her şeye hükmeden ekonomik gücüdür. Sonu olduğu kadar başlangıç noktasını da oluşturmak zorundadır ve toprak sahipliğinin gelişmesinden önce gelişebilir. Her biri ayrı ayrı dikkate alındıktan sonra, karşılıklı ilişkileri tahlil edilmelidir. Bu yüzden, ekonomik kategorileri tarihin akışı içinde belirleyici etmenler oldukları düzen içinde düzenlemek pratiklikten uzak ve yanlış olacaktır. Aksine aralarındaki ardışıklık düzeni modern burjuva toplumunda birbirleriyle olan ilişki tarafından belirlenir ve bu doğal düzenleri ya da tarihsel gelişimlerinin düzeni gibi gözüken şeyin tam karşıtıdır. Bu, ekonomik ilişkilerin farklı toplum biçimlerinin tarihsel art arda gelişlerinde işgal ettikleri yer meselesi değildir. Ne de “İdea içinde” (Proudhon) art arda gelişleri meselesidir (tarihsel hareketin belli belirsiz bir kavranışı). Bu, bunların modern burjuva toplumuna nasıl eklemlendikleri meselesidir.26

Bu, neden bir yapının işleyişinin öbür yapıların işleyişi ile uyumlu olması gerektiğini ya da bunlar aynı sisteme ait olacaksa öyle olmak zorunda olduğunu açıklar. Kapital’de ticaret ve finans sermayelerinin tahlilini aydınlatır. Aslında, meta üretimi münhasıran modern kapitalizmin bir karakteristiği değildir. Kadim Doğu, Yunan ve Roma köleci toplumları ve Ortaçağların feodal toplumları gibi farklı üretim ilişkilerine sahip bazı toplumlarda önemli bir meta mübadelesi var olduğu ölçüde, ticaret işlemleri ve bunlara uygun ölçüde kredi işlemleri de var olmak zorunda olmuştu. Fakat her iki örnekte de bu meta ilişkilerinin biçimleri ve önemi değişikti. Marx, örneğin, pek çok kapitalizm öncesi toplumun karakteristiği olan tefeci faizlerinin ve uluslararası ticaretten elde edilen muazzam kazançların sanayi sermayesinin gelişmesi ile uyumsuz olduğunu ve sanayi sermayesinin yeni kredi biçimlerinin yaratılmasını ve çok daha düşük faiz oranlarının oluşmasını gerektirdiğini gösterir. Bu durum, ticaret ya da finans sermayesine giden meta değerlerini muazzam ölçüde değiştirmiştir.

Kredi sistemi tefeciliğe bir tepki olarak gelişir. Ama bu yanlış anlaşılmamalıdır… İşaret ettiği şey, faiz devşiren sermayenin kapitalist üretim tarzının koşullarına ve ihtiyaçlarınaboyun eğmesinden daha fazla ya da daha eksik bir şey değildir.”27

Böylece, yeni yapıların görünmesi kendilerini dönüştürmeye mecbur kalan daha eski yapıların varlık koşullarını ve rollerini değişikliğe uğratır. Tahlilimiz, farklı yapıların işlevsen uyumluluklarına bir sınır mefhumuyla sona eriyor. Bir kez daha yeni yapıların doğuşu meselesine ve Marx’ın çelişki mefhumuna gelmiş bulunuyoruz.

3. “Kapital”de İki Çelişki Mefhumu

Marx’ın çelişkiden söz ettiğini gördüğümüz çeşitli bağlamların listesini yaparak başlayacağım. Her şeyden önce işçilerle kapitalistler arasında çelişki vardır. Sonra, içlerinde, üretim ve tüketim arasındaki, değer ve artı-değerin üretim koşulları ile gerçekleştirilme koşulları arasındaki ve temel olarak üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerin görünür olduğu ekonomik “krizler” vardır. Son olarak, kapitalizm ile küçük köylü ya da zanaatkâr mülkiyeti, kapitalizm ile sosyalizm vb. arasındaki çelişkiler vardır. Bu basit liste, kimisi sisteme içsel, kimisi sistemle başka sistemler arasında olan bu çelişkiler arasındaki doğa ve önem farklarını açığa çıkarır. Bu nedenle kuramsal olarak tahlil edilmelidirler.

İlk çelişki, sermaye ile emek, kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındadır. Birisi sermayenin sahibidir, öbürü sermayenin mülkiyetinden dışlanmıştır. Birinin kârı öbürünün ödenmemiş emeğidir. Bu ilk çelişkiyi karakterize eden nedir? Bu, kapitalist “üretim ilişkileri” içindeki bir çelişkidir. Bu yüzden “bir yapının içsel çelişkisidir.”

Bu çelişki kapitalist üretim tarzına özgüdür.28Bu üretim tarzını niteler, onu köleci, feodal vb. öbür üretim tarzlarından ayırt eder. Özgül olduğundan, sistemi başından itibaren niteler ve sistemin işleyişi durmadan onu yeniden üretir. Bu yüzden, bir sistemin başlangıcından itibaren varolduğu ve sistem ortadan kalkana dek bâki kaldığı anlamında özgündür. Sistemin gelişmesiyle birlikte gelişir, kapitalizmin serbest rekabetten tekelciliğe evrilmesi ve işçi sınıfının sendikal ve politik örgütlenmesinin evrimi tarafından dönüştürülür. Bu çelişki uzlaşmaz bir çelişkidir: Bir sınıfın işlevi öbürünü sömürmektir. Kendisini sınıf mücadelesinde açık eder. Görünürdür ve bir ölçüde bireyleri farklı işlevleri ve statüleri bakımından ayırt eden psikolog ve sosyologlar tarafından, iktisatçılar ve tarihçiler tarafından ve nihayet adalet, eşitsizlik vb. üzerine düşünürken filozoflar tarafından deşifre edilebilir.

Tarihsel sahnenin başköşesini işgal ediyormuş gibi gözüken bu temel uzlaşmazlık gerçekten kapitalizmin temel çelişkisi midir? Hayır. Marx’a göre temel çelişki, üretici güçlerin gelişmesi ve toplumsallaşması ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişkidir.

Çok genel bir tarzda ortaya konacak olursa, çelişki kapitalist üretim tarzının, içerdiği değer ve artı-değere bakmaksızın ve kapitalist üretimin içinde cereyan ettiği toplumsal koşullara bakmaksızın üretici güçlerin mutlak gelişimi yönünde bir eğilim taşımasından, buna karşılık amacının var olan sermayenin değerini korumak ve bu sermayenin kendiliğinden yayılmasını en yüksek sınırına dek teşvik etmek (yani bu değeri daha bile hızlı büyümeye doğru teşvik etmek) olmasından oluşur.”29

Bu çelişki nasıl görünür olur? “Bu çarpışma kısmen periyodik krizlerde aşikâr olur.”30

Bir krizde temel çelişki üretim ile tüketim arasında, metaların üretimi ile dolaşımı arasında görünür olur. Daha derinden, kâr oranlarının düşme eğiliminde tezahür eder.

Bu çelişkinin karakteristikleri nelerdir?

Bu, bir yapı içinde değil iki yapı arasındaki çelişkidir. Bu yüzden, bireyler ya da gruplar arasında doğrudan bir çelişki değil ama üretici güçler yapısı –bu güçlerin giderek daha fazla toplumsallaşması– ile üretim ilişkileri yapısı –üretici güçlerin özel mülkiyeti– arasında bir çelişkidir.

Şimdi paradoks, kapitalizmin evrimini ve kaçınılmaz ortadan kalkışını açıkladığı için temel olan bu çelişkinin özgün olmayışıdır. Evrimin “belli bir aşamasında”, 31 sistemin “belli bir olgunluk aşamasında” 32 belirir. Ve bu aşama, geniş ölçekli sanayi aşamasıdır yani üretici güçlerin belli bir gelişme durumudur. Marx, Kugelmann’a yazdığı bir mektubunda bunu açıklığa kavuşturur: “Geniş ölçekli sanayii sadece uzlaşmazlığınanası olarak sunmakla kalmayıp aynı zamanda bu uzlaşmazlığın çözümü için gereken maddî ve manevî koşullarınyaratıcısı olarak da gösterdiğimi görmüş olacaktı.”33

Aksine, kapitalist üretim ilişkileri başlangıçta üretici güçlerin gelişmesiyle çelişmek şöyle dursun, bu güçleri ileriye itmiş ve manüfaktür örgütlenmesinden mekanizasyon ve ağır sanayinin ortaya çıkışına doğru ilerlemek için gereken dürtüyü vermiştir. Tarım ve (yok edilen) kırsal ev sanayisinin birbirinden ayrılmasını tamama erdiren makineleşmiş sanayi “ilk kez bütün iç pazarı sınaî sermaye adına fetheder” ve bu sermayeye “kapitalist üretim tarzının ihtiyaç duyduğu kapsamlılık ve tutarlılığı” verir, bu üretim tarzı işbölümünün gelişmesiyle “birleşik ve bilimsel”34 hâle gelir. Makinalaşmadan önce, manüfaktürleşmiş üretim bu “radikal dönüşümü” beceremezdi.

Böylece, başlangıçta, kapitalizm ile üretici güçlerin gelişimi arasında bir çelişki olmak şöyle dursun bir karşılıklılık, teknik ilerlemenin ve kapitalist sınıfın dinamizminin temelini oluşturan işlevsel bir uyumluluk vardı. Ama bu kapitalizm ile üretici güçler arasındaki yapısal karşılıklılığın ta kendisi, bu üretici güçler ile feodal üretim ilişkileri arasında bir bağdaşmazlık anlamına gelir. Ve Marx’a göre, bu bağdaşmazlık feodal ve kapitalist ilişkiler arasındaki, beyler sınıfı ile kapitalistler sınıfı arasındaki nesnel çelişkinin temelidir. Çünkü görmüş olduğumuz gibi, kapitalistler olacaksa onların karşısında kişi olarak özgür ve emek güçlerini satışa çıkarmaya zorlanmış, yani üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun kılınmış emekçilerin de olması zorunludur.35

Toprakla bağlı olmaktan ve köle, serf ya da azap olmaktan çıktıktan sonra doğrudan üretici, emekçi sadece kendi şahsına sahip olabilirdi… Bu nedenle, üreticileri ücretli işçiye değiştiren tarihsel hareket bir yandan onların serflikten ve lonca kısıtlamalarından kurtulması şeklinde gözükür. (Sanayi kapitalistlerinin) toplumsal zaferi hem feodal beyliğe ve onun çileden çıkarıcı ayrıcalıklarına hem de loncalara ve onların üretici güçlerin serbest gelişmesine ve insanın insan tarafından serbestçe sömürülmesine getirdikleri kısıtlamalara karşı yürütülen muzaffer mücadelesinin meyvesi olarak belirir.”36

Böylece, kapitalist üretim tarzının temel çelişkisi söz konusu üretim tarzının gelişmesi sırasında doğar ve sistemin başlangıcından beri mevcut değildir. Bu çelişki, hiç kimse belirmesini arzulamaksızın belirir. Bu yüzden bu çelişki niyetlenilmiş değildir. Sistemin bütün faillerinin eyleminin ve sistemin bizzat gelişmesinin sonucudur ve asla herhangi bir bilincin projesi değildir, hiç kimsenin hedeflediği amaç değildir. Bu yüzden Marx hiçbir bilince atfedilemeyecek ve ne de bilinçle açıklanamayacak gerçeklik veçhelerine dikkat çekmektedir. Bu sonucu “bilinçsiz olarak” üreten, üretim tarzının kendisidir, sermayenin değerlenmesidir.37

Fakat bu temel, niyetlenilmemiş, başlangıçta olmayan çelişki, özneler arası eylemin şeffaf olmayan kalıntısı değildir. Niyetlenilmemiş ve erekselcilikten uzaktır ama “önemli” olduğu için bilimin karşısında şeffaftır. Özel mülkiyete dayanan kapitalist üretim ilişkilerinin doğumuna yol açtığı üretici güçlerin gelişimine uygun düşebilmesinin mümkün olan sınırlarını gösterir.

Bu sınırlar kapitalist üretim ilişkilerinin doğasına içkindir ve sermayenin değerlenmesi muazzam üreticiler kitlesinin sömürülmesine bağımlı olduğundan “aşılamazlar”38, bu yüzden (bireyler ya da iktisadî eyleyiciler olarak kapitalistlerin ya da işçilerin değil) kapitalist üretim tarzının nesnel özelliklerini ifade eden sınırlardır.

Bütün kapitalist üretim tarzı ancak engelleri mutlak olmayan göreli bir tarzdır. Bu engeller ancak bu tarz için, yani onun temelleri üzerinde mutlaktır.”39

Bu sınırlar, içlerinde üretici güçlerde devasa çeşitlemelere izin verirken, üretim ilişkilerinin sabit kalabildiği sınırlardır. Bu sınırlar bu yüzden sistemin nesnel özellikleridir ve bu özellikler sistemin evriminin ve yok olmasının zorunluluğunu verirler. Sistemin kendi üstünde eyleyişte bulunabilirler ve yapının kendi üzerindeki nedenselliğidirler. “Kapitalist üretimin gerçek engeli sermayenin kendisidir.40

Bu nedensellik her yerde eylemlidir ama etkisinin yerini tespit etmek hiçbir yerde mümkün değildir. Bilinçli olsun olmasın, yani etkileri niyetlenilmiş olsun olmasın her birine kendi boyutlarının tümünü vermek üzere bir olaydan öbürüne her yere müdahale eder. Marx’a göre, yapının özellikler kümesi eyleme nesnel boyutlarını vererek daima bir neden ve onun etkileri arasında gelir.

Böylelikle, sermaye üretici güçleri durmadan geliştirirken, “bilinçsizce daha yüksek bir üretim biçiminin maddî gereklerini ”41 ve özel mülkiyete dayanan büyük-ölçekli üretimin kapitalist koşullarının “genel, ortak toplumsal koşullara” 42dönüşümünün zorunluluklarını “yaratır”. Kapitalizmin gelişimi “daha yüksek” bir üretim tarzının, bir sosyalist ekonomi sisteminin ortaya çıkışını mümkün ve zorunlu kılar. Ama burada “yüksek” ne anlama gelir, bu değer-yargısının dayandığı ölçüt nedir?

Ölçüt, sosyalist üretim ilişkilerinin yapısının kapitalizm tarafından yaratılmış olan yeni, devasa, çok daha toplumsallaşmış üretici güçlerin hızlı gelişme koşullarına işlevsel olarak uygun düştüğü gerçeğidir. Bu yüzden ölçüt, tarihsel olarak belirlenmiş bir yapının imkânlarını, nesnel özelliklerini ifade eder. Bu uygunluk her türlü önsel mutluluk, “gerçek” özgürlük, insanın özü vb. fikrinden tamamen bağımsızdır. Marx böylece önsel bir rasyonellik ölçütünden yola çıkmaksızın bir değer-yargısı oturtarak yeni bir üretim tarzının mümkünlüğünü ve zorunluluğunu gösterir.43 Bu değer-yargısı “halkın” kararı değildir, “maneviyattaki herhangi bir ilerlemeyi, kapitalist topluma karşı sosyalist toplumda “ahlâkî ilkelerin” herhangi bir zaferini göstermez. O, bir yapının “özelliklerinin”, görünüşünün ve işleyişinin tikel koşullarının bir hükmüdür.

Yeni bir üretim tarzının ortaya çıkışının zorunluluğu, artık bunlar ister idealist ister materyalist olsun, insanın özünün sadece filozoflara açık edilen sırlarında gizlenen bir erekbilimden türetilmez, çünkü bundan böyle üretici güçlerin belirli bir düzeyine denk düşen kapitalist üretim ilişkilerinin tarihsel olarak belirlenmiş çelişkilerini insanın “gerçek özünün” işçilere burjuvazi tarafından dayatılan “gayri insanileştirilmiş var oluşa” isyanının felsefî draması şeklinde okumak mümkün değildir.

Kapital’de kapitalist sistemin çelişkilerinin tahlili iktisat bilimini her türlü ideolojiden radikal biçimde ayırır ve Marx’ın genç Marx ile pek alâkası yoktur. Çünkü ideoloji tam olarak üretim tarzının “sırf tarihsel geçici” zorunluluğunu Doğa’ya atfedilebilir bir karakteristiğe dönüştürmekten oluşur.44 Marx’ın tahlili sosyalizmin üstünlüğü için getirilebilecek bütün “hümanist” haklılaştırmaları reddeder. Bu, eğer materyalist ise bir hümanist ideoloji içinde dile getirilebilecek gerçek meseleleri reddettiği anlamına gelmez. Fakat bu meselelerin kuramsal olarak tahlili sosyalist yapılara özgü toplumsal evrim için yeni imkânları tahlil etmektir.45 Sosyalist toplum, kapitalist sömürü ve tahakküm ilişkilerini bastırarak tıpkı kapitalist toplumun daha önceki feodal toplumu ve onun kölelik biçimlerini yıkarak yaptığı gibi, toplumsal evrimin yeni koşullarını yaratır.

Kapital’de iki çelişki tip ayırt etmiş ve sistemin evrimini aydınlatan temel çelişkinin sistemin yapıları arasındaki çelişki olduğunu ve bu çelişkinin üretici güçler belli oranlarda değişkenlik gösterirken kendini sabit olarak koruyan üretim ilişkilerinin nesnel sınırlarından doğduğunu göstermiştim. Şimdi, Marx’ta zımnen bulunan ve Marx’ın diyalektiğini Hegel’inkine radikal biçimde karşıt kıldığını düşündüğüm çelişki kuramının bir tanımını yapmaya girişebilirim.

4. Marx’ın Diyalektiği ile Hegel’in Diyalektiği Arasındaki Radikal Karşıtlık

Marx ve Engels’in bu meseleyi ortaya koyuşunu hâlâ karanlıkta bırakan terimler iyi bilinir. Bir yandan, Marx kendi diyalektik yönteminin Hegel’inkinin “doğrudan karşıtı” olduğunu ilân eder, Engels diyalektiğin “Hegelci biçiminde faydasız” ve sadece Marx’ın diyalektiğinin “rasyonel” olduğunu söyler. Ama aynı zamanda, Marx, “rasyonel biçimini” bulmak için ve Hegelci diyalektiği “yeniden doğru tarafına dikmenin” yeterli olduğunu ve yeniden doğru tarafına [ayakları üzerine] yerleştirmenin bu diyalektiğe Hegel’in mutlak idealizminin getirdiği “gizemli yanı” ortadan kaldıracağını ekler. Mesele basit ve ikna edici gibi gözükür. Fakat Louis Althusser son makalelerinde46 kelimelerin oluşturduğu bu örtüyü yırtıp atmış ve bizi bu varsayımsal “Hegel’i tersyüz etme”nin akla gelmez saçmalığını görmek zorunda bırakmıştır.

Hegel’in eserindeki diyalektiğin özünün Hegel’in ideolojisiyle kirlenmemiş olacağı… Hegelci ideolojinin basit ve mucizevî bir “damıtma işlemiyle” Hegelci olmaktan çıkıp Marksist oluvereceği akla hayale sığmaz.”

Althusser’e göre Marx’ın diyalektiğinin özgül farklılığı Marx’ın çelişkilerinin “üstbelirlenmiş” olduğu gerçeğinde bulunacaktır. Başka bir düzeyde değerli olumlu unsurlar sağlıyor olsa da, bu yanıt bana esas hususu kavramış gibi gelmiyor. Meseleyi bir başka açıdan ele alırsak, Marx iki çeşit çelişki tasvir eder. Bunlardan biri, üretim ilişkileri yapısının içinde olanı, kapitalist üretim tarzının iki yapısı, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasında azar azar üretilen öbüründen önce belirir. İlk çelişki, üretim tarzı ile birlikte ortaya çıkar ve onunla birlikte ortadan kalkar. İkincisi ilk çelişkinin işleyişinin bir etkisi olarak sistemin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkar, ancak sistemin ortadan kalkışının maddî koşullarını yaratan bu ikincisidir; bu çelişki temel çelişkidir. İki çelişki arasındaki ilişki böylece, üretim ilişkileri içindeki ilk çelişkinin çözümü için gereken koşullar kümesini kendi içinde taşımadığını gösterir. Üretici güçler üretim ilişkilerinden tümüyle ayrı ve onlara indirgenemezbir gerçeklik, kendi iç gelişme koşullarına ve kendi zamansallığına sahip olan bir gerçeklik olduğundan bu çözümün maddî koşulları ancak kendi dışında var olabilir.

Üretim ilişkilerindeki çelişkinin çözümünün öbür koşulları politik, kültürel üstyapılar düzeyinde bulunur ve bu yapılar da aynı derecede üretim ilişkilerine indirgenemez ve kendi gelişme kiplerine sahiptirler. Marx’a göre, üretim ilişkileri yapılarının bir iç çelişkisinin çözümü sırf bu çelişkinin kendi iç gelişimi tarafından yaratılmaz. Bu çözümün gerekli koşullarının daha büyük kısmı çelişkinin dışındadır ve onun içeriğine indirgenemez.

Öte yandan, ekonomik sistemin yapıları arasındaki ikinci çelişkinin çözüm imkânı sistemin iç gelişiminden (ve göreceğimiz gibi, toplumun bütün yapılarının hareketinden) doğar. Bu ikinci çelişkinin çözümü, üretici güçlerdeki değişmelerle onları uyumlu kılmak üzere üretim ilişkilerinde bir değişmedir. Bu değişme böylece kapitalist üretim ilişkilerindeki iç çelişkinin temelinin ta kendisini izale ederek üretim araçlarından özel mülkiyetin dışlanmasını ima eder. Ama bu izale ancak üretim tarzının gelişiminin belli bir uğrağında, üretici güçlerin gelişiminin bir uğrağına mümkündür. Üretim ilişkilerinin içinde sınıf mücadeleleri “kaynayıp taşabilir” ama üretici güçlerde gelişme olmadıkça bundan zorunlu olarak bir çözüm çıkmayacaktır (ya da tersine, toplumsal çatışmanın döngüsel yeniden üretimi, durgunluk vb. olabilir).

Tahlilimiz Marx’ın bir “karşıtların özdeşliği” kuramını benimsemiş olabileceği ihtimalini kesinlikle dışlıyor. Aslında bu varsayım bir yapının içsel çelişkilerine içsel bir çözüm olduğunu göstermek için Hegel tarafından uydurulmuştur. Eğer böyle bir çözüm mümkünse, yapının içinde çelişen unsurların her biri aynı zamanda kendi karşıtı olmak zorundadır. Sentez çelişkileri içinde zaten içeriliyorsa, tez kendisi ve kendi karşıtı anti-tez olmak zorundadır. Ne bir yapı içerisindeki çelişkinin içindeki unsurlar, ne de bir sistem içindeki çelişkili yapılar birbirine indirgenebilir olmadığından, birbirine özdeş olmadığından, Marx’ın eseri bu ihtimali radikal biçimde dışlar.

Bu gösterir ki, Hegelci diyalektiğin temeli olan karşıtların özdeşliği, sadece mutlak idealizme “kanıt” sağlamak ve mutlak tinin mutlak bilgisi, bütün çelişkileri sayesinde özdeşliğini koruyarak doğanın dışsallığı ve Logos’un içselliği içinde kendi kendisiyle çelişen bir bütünlük olarak Hegelciliği kurmak için gereklidir. Aslında, karşıtların özdeşliği Hegel’in mutlak bilgi olan düşünceler sarayını47 kurmak ve mutlak idealizme doğru görünmeyen çıkış noktası olarak hizmet gören ideolojik hokkabazlığa rasyonel bir görüntü kazandırmak için edinmek zorunda olduğu büyülü işlemcidir. Bu yüzden, bu çelişki mefhumunun özgül içeriğini Hegel’in felsefî idealizmi belirler ve karşıtların özdeşliği ilkesine dayanan bu yapı, diyalektiği “bilim için faydasız” kılarak48, Marx’ın çelişki mefhumunun tersyüz edilmesidir. Aslında karşıtların özdeşliği varsayımıyla bir şey yani hiçbir şey kanıtlanamaz.

Marx’ın Katkı’dan itibaren niçin şunu ilân etmiş olduğunu anlamak artık kolaydır: “Bu yüzden bir Hegelci için en kolay iş üretim ve tüketimi özdeş olarak ele almaktır…”49 ve şunu ekler: “Vardığımız sonuç üretim, dağıtım, mübadele ve tüketimin özdeş değil ama aynı bütünlüğün üyeleri, tek bir birliğin içindeki farklılıklar olduğudur.”50

Ve Engels, Anti Dühring’de “bu diyalektik… dolambaçlara…” yadsımanın yadsımasının “geleceği geçmişin rahminden çıkaracak bir ebe olarak” iş gördüğü ve “bir gülün bir gül olduğunu ve olmadığını sırasıyla ilân ederek… çocukça zaman geçirmek”ten51 oluşan (ona göre) sonuçta her şeyin aynı şeye çıkacağı karışık ve yanıltıcı fikre” indirgenemeyeceğini göstererek Marx’ın diyalektik yöntemini savunmuştu.52

Burada Althusser’in tahlilleri gerçekten geçerlidir. Karşıtların özdeşliği kabulü Hegel’in her zaman tahlil edilecek içsel çelişkilere hayalî bir çözüm getirmesini garantilemiştir ve bu çözüm genellikle “basit” bir diyalektik içindeki bir büyüsel ideolojik işlemdir.

O zaman, Marx yorumcularının Marx ile Hegel arasındaki radikal farklılıkları teşhis etmeyi beceremeyişlerini nasıl açıklayabiliriz? Bunun yanıtı pek de karmaşık değildir. (Yapılar içindeki ve arasındaki) İki çeşit çelişkinin kuramsal olarak ayırt edilmesi ve karşılıklı eklemlenmelerinin açıklanması Marx ya da Engels tarafından asla yeterince açık biçimde vurgulanmamış ya da geliştirilmemiştir. Böyle olunca, “göze çarpan” çelişki kapitalistlerle işçiler arasındaki çelişki olmuş, ve ikinci çelişki, bununla yani yapının içsel çelişkisi ile karıştırılmıştır. Böylece tahlil Hegel’in gizemli ve gizemleştirici diyalektiğinin, karşıtların özdeşliğinin, içsel çözümün vb. büyüleyici diyalektiğinin etki alanına kaymıştır. Ve Marx ile Engels’in müphem formülasyonları da, dogmatik Marksizmin bilim karşıtı alışkanlıkları da bu büyüyü bozmaya yardımcı olmamıştır: “Kapitalist üretim tarzının sonucu olan kapitalist edinim tarzı kapitalist özel mülkiyeti üretir. Mülk sahibinin emeği üzerine kurulduğundan, bu bireysel özel mülkiyetin ilk yadsınmasıdır. Ancak, bir Doğa yasasının aman vermezliğiyle, kapitalist üretim kendi yadsınmasına yol açar. Bu yadsımanın yadsınmasıdır.”53

Fakat Marx için bir mecazdan fazlası olmayan şey, Engels için “doğanın, tarihin ve düşüncenin son derece genel –ve bu nedenle son derece uzun erimli ve önemli– yasası” hâline gelir.54

Doğrusu, Marx’ın çelişki mefhumunun özgül karakteri tahlil edilmemiş olarak kaldığı ölçüde, karşıtların özdeşliğinin mistifikasyonundan kurtulunduğunda yadsımanın yadsınması hâlâ rasyonelmiş gibi gözüken tek genel Hegelci kavram idi.

Anladığım kadarıyla, Marx’ın yapılar arasındaki çelişki temel mefhumu en son bilimsel uygulamalarla örtüşür. 55 Bu mefhum, yapıların belli nesnel özelliklerini, yeniden üretim imkânlarının, verili içsel ve dışsal işleyiş koşullarının çeşitliliğine rağmen esasen sabit kalmalarının ve daha önemlisi, başka yapılarla ilişkilerini, bağlantılarını yeniden üretmelerinin nesnel sınırlarını aşikâr kılar. Bir çelişkinin görünüşü, aslında, bir yapının değişmezlik koşulları üzerinde bir sınırlamanın görünüşüdür. Bu sınırın ötesinde yapıda bir değişme zorunlu hâle gelir. Bu bakış açısından, ileri sürüyor olduğum çelişki mefhumu belki sibernetikçilerin ilgisini çeker. Bu bilim, psikolojik, iktisadî ya da her ne olursa olsun her sistemin içsel ve dışsal işleyiş koşullarındaki belirli bir çeşitlilik yelpazesine rağmen kendisini idame ettirmesine izin veren imkânların ve iç düzenlemenin sınırlarını araştırır. Bu tahlil doğa bilimlerini ve beşerî bilimleri bir araya getirir. Uçuk bir örnek verecek olsam, bir buzul çağı bir dinozor türünün yeryüzünden silinmesine neden olmuşsa, bu türün iç çelişkilerinin kendiliğinden gelişmesi yoluyla mahvolmadığını aksine iç fizyolojik yapısı ile varlığının dışsal koşullarının yapısı arasındaki bir çelişki yüzünden mahvolduğunu söyleyebilirdim.

Bu yüzden benim çelişki kuramım diyalektiği bilimsel karakteri içinde onarma yeteneğindedir ve aynı nedenlerle bu bilimsel diyalektik ancak materyalist olabilir. Çünkü, diyalektik yöntem artık “ karşıtların özdeşliği” varsayımına bağımlı değilse ve bir yapının işleyişi içinde doğan çelişkiler o yapının “sınırlarını” ifade ediyor ve görünüşte ve çözümde kısmen bu yapının dışında koşullanıyorsa, doğanın ve tarihin evrimini düzenleyen bir içsel ereklilik yoktur.

Bu temel üzerinde bilimlerle Marksizm ve yapısalcılıkla Marksizm arasında –yapıların zorunlu karşılıklılığı üzerinde odaklanan– yeni bir diyalog kurmak mümkün olacaktır. Bu denemeyi, bu varsayımı Marx’ın tezlerinden, bununla çelişiyormuş ya da en azından bir ideolojik hokkabazlıkla önemini azaltıyormuş gibi gözükebilecek bir başkasıyla karşılaştırarak bitirmek istiyorum: Toplumsal hayatın evriminde ekonomik yapılar tarafından “son kertede”56 oynanan belirleyici rol tezini kast ediyorum.

  

Politik Ekonominin Eleştirisine Katkıya Önsöz’deki ünlü cümleye herkes aşinadır: “üretim ilişkileri maddî üretici güçlerin belirli bir gelişim aşamasına karşılık gelir. Bu üretim ilişkileri kümesi toplumun ekonomik yapısını –üzerinde hukukî ve politik üstyapıların yükseldiği ve belirli toplumsal bilinç biçimlerinin karşılık geldiği gerçek temeli– oluşturur… Maddî hayatı üretim tarzı hayatın toplumsal, politik ve manevî süreçlerinin genel karakterini belirler… Ekonomik temelin değişmesiyle bütün bu muazzam üstyapı az ya da çok hızla dönüştürülür.”57

Marx’ın altyapılarla üstyapıların bütün o karşılıklı nedensellikler kümesinin etkileşiminde iktisadî olana bahşettiği ayrıcalıklı nedensellik genellikle yanlış yorumlanmıştır. Altyapı içinde bile Marx’ın üretim ilişkileri ile üretici güçleri birbirinden ayırdığını ve bu iki yapıyı asla birbirine karıştırmadığını görmüştük. Yapıların bu indirgenemezliği ekonomiye münhasır kılınamaz ve Marx’a göre, her toplumsal yapının kendi içeriğine ve kendi işleyiş ve evrim tarzına sahip olduğuyla başlamalıyız. Bu indirgenemezlik ekonomik belirleyici nedenselliğin iki çeşit yorumunu ânında dışlar.

Bir yandan, ekonomik olmayan yapılar ekonomik ilişkilerden “ortaya çıkamazlar”: Ekonominin nedenselliği üstyapının altyapının içinden doğması demek olamaz. Öte yandan, ekonomik ilişkiler az ya da çok “otomatik”58 etkide bulunan tek etkin nedensellik olup da ekonomik olmayan yapılar ekonomik etkinliğe sadece toplum hayatına edilgin bir tepkiyle eşlik eden basit “görüngüler” değildir. Her iki durumda da, hangi garip simya ile ekonominin diyelim akrabalık hâline geleceğini ya da hangi esrarengiz nedenle akrabalığın ardına (acemice) gizleneceğini söylemek zordur. Bu yüzden, bir yanıt alabilmek için başka yere bakmamız ve yapıların “karşılıklılığını” daha yakından incelememiz gerekir.

Örneğin, kendi kapitalist toplumuzdaki üretim sürecini irdeleyelim. Kapitalistler ile işçiler arasındaki üretim ilişkileri ve ikincilerin birinciler için çalışma yükümlülükleri kendi aralarında olabilecek dinsel, politik hatta ailevî bağlardan büyük ölçüde bağımsızmış gibi gözükür. Her ekonomik yapı geniş anlamda “özerk” gibi gözükür ve iktisatçılar ekonomik olmayan yapıları “dışsal değişkenler” olarak ele almaya ve “kendi içinde” ekonomik olan bir rasyonalite aramaya eğilimlidirler. Bu nedenle yapıların karşılıklılığı esas olarak “dışsalmış” gibi görünür. Arkaik bir toplumda durum bu değildir. Örneğin Marksist iktisatçılar bu toplumların üretici güçlerini (avcılık, balıkçılık, tarım vb.) kolayca ayırt edebilirler ama bu toplumların üretim ilişkilerini “yalıtılmışlıkta” ayırt edemezler. Ya da en iyi ihtimalle bu ilişkileri akrabalık ilişkilerinin kendi işleyişi içinde ayırt edebilirler. Akrabalık ilişkileri bireylerin toprak ve toprağın ürünleri üzerindeki haklarını, başkaları için çalışma yükümlülüklerini, ne alacaklarını ve ne vereceklerini belirler. Bu ilişkiler aynı zamanda politik ve dinsel işlerde belli bazı insanların başkaları üzerindeki otoritesini de belirler. Böyle bir toplumda toplumsal hayata akrabalık ilişkileri baskındır. Marx’ın bakış açısı içinde son kertede akrabalığın baskın rolünüve ekonominin belirleyici rolünü nasıl anlayabiliriz?

Eğer akrabalık ve ekonomi temel ve üstyapı olarak ele alınırsa bu imkânsızdır. Arkaik bir toplumda akrabalık ilişkileri aynı politik ilişkiler şeklinde işlev gördükleri gibi ekonomik ilişkiler olarak da işlev görürler. Marx’ın kelimelerini kullanırsak, akrabalık ilişkileri hem altyapı hem üstyapıdır59 ve arkaik toplumlardaki akrabalık ilişkilerinin karmaşıklığının bu ilişkilerin böyle toplumlarda üstlendiği çoğul işlevlerle ilgili olduğunu düşünmek gayet yerinde bir tahmindir.60 Aynı şekilde arkaik toplumlarda akrabalık ilişkilerinin baskın rolü ve karmaşık yapısının, üretici güçlerin, bireylerin işbirliğini ve böylece geçim ve üreme için grup hayatını dayatan genel yapısı ve düşük gelişme düzeyiyle ilgili olduğu da öne sürülebilir.61

Bu soyut örnekte ekonomi-akrabalık karşılıklılığı artık dışsal bir ilişki olarak değil aksine, akrabalar arasındaki bütün o kafa karıştırıcı ekonomik ilişkiler ve politik ve cinsel ilişkilerle, içsel bir ilişki olarak görülür. Böylece, bu çeşit toplumlarda akrabalığın gerçekten üretim ilişkileri şeklinde işlev gördüğü ölçüde, ekonominin belirleyici rolü akrabalığın baskın rolü ile çelişmez, aksine kendisini bu rol aracılığıyla ifade eder.62

Bu perspektif Marx’ın gelecekte toplumsal yapıların ve bu yapıların çoklu evriminin bilimsel araştırılmasına yapacağı katkıyı, yorumcuların ona atfettiği ya da onda reddettiği katkılardan son derece farklı bir katkıyı tahmin etmeyi mümkün kılar. Çünkü, gerçekten indirgenemez olan, yapıların evrimi ve işlevleridir, öyleyse yapıların farklılaşması, işlevlerinin dönüşümü ve evrimi ile açıklanmalıdır. Örneğin, arkaik toplumlarda yeni üretim koşullarının belirmesinin bu toplumların demografisini değiştireceğini, yeni otorite biçimleri talep edeceğini ve bunlarla birlikte yeni üretim ilişkileri getireceğini öngörmek mümkün olacaktır. Belli bir sınırın ötesinde eski akrabalık ilişkilerinin bu yeni işlevleri yerine getirmeye muktedir olmayacağını düşünmek yerinde bir tahmindir. Bu yeni işlevler akrabalığın dışında gelişecek ve kendi paylarına üretim ilişkileri olarak işlev görecek apayrı politik ve dinsel toplumsal yapılar getirecektir. Akrabalık ilişkileri politik ilişkilere dönüşmeyecek, aksine eski akrabalık ilişkilerinin politik işlevi yeni meseleler temelinde gelişecektir. Akrabalık ilişkileri farklı toplumsal öneme sahip yeni bir role kayacak ve (hem altyapısal hem üstyapısal) yeni işlevler yüklenen politik ve dinsel ilişkiler bunlardan boşalan merkezî yeri işgal etmek üzere harekete geçecektir.

Ekonominin belirleyici rolünü açıklamak, aynı zamanda belirli tipte bir toplumda ekonomik olmayan yapıların baskın rolünü açıklamaktır ve zaman ve mekânca apayrı toplumlar, yapıları bir bütün olarak karşılaştırılabilir nitelikte yani toplumsal yapıları arasındaki ilişki,işlevler tarafından belirleniyorsa ve her birinin önemi karşılaştırılabilir nitelikte ise aynı “tip”e aittir. Bu perspektif, alışılmış karşıtlıkların, yapı-olay (antropoloji-tarih) ve yapı-birey (sosyoloji-psikoloji) karşıtlıklarının yeni bir tarzda uzlaştırılmasını mümkün kılar.

Bir olay –ister dışarıdan ister içeriden olsun– daima unsurlarından biri üzerinde edimde bulunarak bütün yapı üzerinde edimde bulunur. Bir ya da birden fazla yapının bilinen ve bilinmeyen özellikler kümesi daima bir neden ile sonuçları arasına müdahalede bulunur. Bu yapısal nedensellik bir olaya bütün bilinçli ve bilinçsiz boyutlarını verir ve niyetlenilmiş ve niyetlenilmemiş etkilerini açıklar. Bu yüzden yapısalcı bakış açısını terk etmek ya da olaylar adına yapıyı bir yana bırakmak doğru değildir. İnsanlar, edimleri yoluyla yeni yapıların belirmesinin koşullarını yarattıklarında aslında büyük ölçüde bilincinde olmadıkları, olaylar aracılığıyla keşfettikleri ve bu yapıların işleyiş koşulları değiştiğinde ve artık aynı işlevi yerine getiremez olup dönüştüklerinde, sınırlamalarına zorunlu olarak boyun eğdikleri yeni nesnel imkân alanlarının yolunu açarlar. Bir toplumun üyelerinin niyetlenilmiş davranışsal rasyonalitesi daima o toplumu karakterize eden toplumsal ilişkilerin hiyerarşik yapısının niyetlenilmemiş temel rasyonalitesinin içerisine kazınmıştır. Bir toplumun yapılarının rolünü ve ilişkilerini açıklamak için bireylerden ve onların tercih hiyerarşilerinden başlamak yerine, bu rolü ve bu ilişkiyi toplum tarafından bilinen ya da bilinmeyen bütün yönleri içinde açıklamak ve “değerler”in yani kurallarla belirlenmiş davranışların toplumsal normları için bu yapılar hiyerarşisine bakmak gerekir.

Bu, tarihe antropoloji ile63 ya da antropolojiye tarih ile meydan okumayı, psikoloji ile sosyolojiyi ya da sosyoloji ile tarihi kısır bir karşıtlığa sokmayı imkânsız kılar. Beşerî “bilimler”in mümkün oluşu kesinlikle toplumsal yapıların işleyişinin, evriminin ve içsel karşılıklı uygunluklarının yasalarını keşfetmenin mümkün olmasına bağımlıdır. Ve bir gün, bu beşerî bilimler aynı zamanda “birey”in de bilimleri hâline gelerek Aristoteles’i yalancı çıkaracaktır. Beşerî “bilimler”in mümkün oluşu, yapıların ve işleyişlerinin çeşitlenmesini ve evrimini açıklamaya muktedir olmuş bir yapısal tahlil yönteminin genelleşmesine bağlıdır. Bu genelleşme, incelemenin ekonomide mi, akrabalıkta mı, politikada ya da dinde mi olduğunu bağlı olarak bugün pek eşitsiz gelişmiştir. Belki Marx’ın eseri, müphemlikten arındırıldığında bu gelişmeyi hızlandırmaya yardım edebilir.

1 Claude Lévi-Strauss: “On Structure”, Structural Anthropology içinde, XV. Böl. S. 279.

2 A.g.e., s. 280.

3 Kâr bir girişimde gerçekten üretilen artı-değere denk düşebileceği gibi denk düşmeyebileceği de için bu kasten yapılmış bir basitleştirmedir.

4 Capital I, s. 540 (Moskova 1961). Başka türlü belirtilmedikçe vurgular bana ait.

5 Capital III, s. 797.

6 Aynı şekilde Spinoza’ya göre ikinci çeşit bilgi (matematiksel bilgi) birinci çeşidi (gündelik deneyimi) ortadan kaldırmaz.

7 Claude Lévi-Strauss: Les Structures Élémentaires de la Parenté (Paris, 1949), XIV. Böl., s. 216-246. Ayrıca bkz. A. Weil’in cebirsel incelemesi, XIV. Böl., s. 278-287.

Çapraz kuzenlik: Cinsiyetleri ayrı kardeşlerin altsoyları arasındaki akrabalık ilişkisi (hala ve dayı çocukları); paralel kuzenlik: Aynı cinsiyetten kardeşlerin altsoylarının akrabalık ilişkisi (teyze ve amca çocukları). ç.n.

8 Newton’ın eserinden çıkan bütün on dokuzuncu yüzyıl fiziğini alt üst eden küçük bir “ayrıntı” (Karş. Bachelard) olan “kara-beden” ışınımı deneyinin sonuçlarıyla karşılaştırın.

9 Bu tam olarak doğru değildir. Lévi-Strauss, anasoylu çapraz kuzen evliliği kuralı ve özgül bir toplumsal yapı arasındaki doğru orantıyı keşfetme onurunu Hodson’a verir. Ama Hodson, istendiği kadar sayıda altbölüme sahip olabilir ve sadece “uyumlu” olma zorundayken bu yapının ancak üç taraflı ve babasoylu olabileceğini düşünmüştü.

10 Sistemin görünüşü bir başka yapıyı, Aranda sistemininkini akla getirdiğinden, bu durum keşfini daha bile zorlaştırmıştı. Fakat, “Kariera ve Aranda sistemleri arasında sahici bir simetri bulmak yerine, gerçeklikte üst üste binmiş iki asimetrik sistemden doğan sahte bir simetri bulduk.” Structures Élémentaires, op.cit., s. 242.

11 A. R. Radcliffe-Brown: Structure and Function in Primitive Societies (Londra 1952).

12 Claude Lévi-Strauss: “On Manipulated Sociological Models”, Bijdragentot de taal-, land, en volkenkunde içinde, Deel 16, Anthropologica, (‘s-Gravenhage 1960),s. 52.

13 Lévi-Strauss’un pek çok idealizm ve formalizm eleştirisi aslında bilimsel yapısalcılığın esaslı hasımları olduğu için; karşılaştırınız “La Structure et la Forme”, Cahiers de l’ISEA, ve Le Cru et le Cuit’nin Önsözü.

14 “On Manipulated Sociological Models”, op.cit., s.53.

15 Structures Élémentaires, op.cit., s. 253.

16 Warner: “Morphology and Function of Australian Murngin Type of Kinship”, American Anthropologist, C. 32-33, s. 179-182.

17 Avustralya’da akrabalık, mit, dans vb. dizisi içinde bir toplumsal kurumun tümüyle ya da kısmen ödünç alınması yaygındır. Stanner, Nangiomeri tarafından bir akrabalık kurımının ödünç alındığı bir örneği bizzat gözlemleyebilmiştir (Structures Élémentaires, op.cit., s. 227).

18 Örneğin, Kariera sistemi anasoylu ve babayerlidir.

19 “(Uyumlu düzenlerin) Bu karakteristiği evliliğin genelleştirilmiş bir alma-verme sistemiyle düzenlendiği her yerde bir sınıflar sisteminin gerçekleşmesinin niçin öylesine nadir olduğunu açıklar” (A.g.e., s. 272).

20 Lévi-Strauss’un on dokuzuncu yüzyıl çağrışımcı evrimciliğine eleştirisi bu yüzdendir (A.g.e., s. 28 ve 185).

21 Capital I, s. 714-715.

22 Bazı işçilerin kapitalist olmasına izin veren ya da rekabetle ve bazı kapitalistlerin ya da işletme kategorilerinin yıkımıyla yaratılan toplumsal hareketlilik görüngüsü bunu zayıflatmaz.

23 Bu artsüremlilik daima eş zamanlı olarak yeniden yaratılıyormuş ya da en azından işleyiş koşullarının yerel çeşitlemeleri verili olduğunda aynı yapının çoklu varoluş tarzlarını gösteriyormuşa benzer. Karş. Marx: “… sayısız farklı ampirik durumlara, doğal çevreye, ırksal ilişkilere, dışsal tarihî etkilere bağlı olan aynı ekonomik temel –esas koşulları bakımından aynı– ancak ampirik olarak verili koşulların tahliliyle anlaşılabilecek görünüşteki sonsuz çeşitlemeleri ve derecelenmeleri göstermeyi (engellemez).” (Capital III, s. 772).

24 Capital III, s. 580.

25 Capital I, s. 47-48.

26 A Contribution to the Critique of Political Economy, Çev: N. I. Stone, (Chicago 1904)[Düzeltilmiş, İng. ç.n.]

27 Capital III, s. 586.

28 Capital III, s. 856

29 Capital III, s. 244

30 Capital III, s. 258.

31 Capital III, s. 237.

32 Capital III, s. 261.

33 Kugelmann’a mektup, 17 Mart 1868.

34 Capital I, s. 748-749

35 Capital I, s. 168.

36 Capital I, s. 715.

37 Capital III, s. 254.

38 Capital III, s. 245.

39 Capital III, s. 252.

40 Capital III, s. 245, vurgu Marx’ın.

41 Capital III, s. 254.

42 Capital III, s. 259.

43 Engels, Paul Lafargue’a 11 Ağustos 1884 tarihli mektubunda şunu yazar: “Marx, ona atfettiğiniz ‘politik, toplumsal ve iktisadî ideali’ reddederdi. Bir bilim adamının ideali olmaz, o bilimsel sonuçları değerlendirir ve aynı zamanda politik bağlılıkları da varsa, bunları pratiğe geçirme mücadelesi verir. Ama idealleri varsa, başlangıçtan itibaren taraflı olduğu için bir bilim adamı olamaz.” (Engels-Lafargue Yazışmaları, Éditions Sociales, Paris, s. 235).

44 Capital III, s. 237.

45 Marx’ın Gotha programı ile ilgili bütün tartışmasına ve bu programın “eşit haklar”, emek için adalet vb. hümanist bildirimlerini paramparça edişine bakınız.

46 “Contradiction et SurDétermination” ve “Sur la Dialectique Matérialiste”, yeniden basımı Pour Marx içinde Paris 1965; “Contradiction and Overdetermination”, New Left Review 41, Ocak-Şubat 1967.

47 Kirkegaard, The Concept of Dread’de varoluşçuluğun yolunu açarak, bu hususta Hegel ve rasyonalizm konusunu ele alır.

48 Lenin’in diyalektiğin “karşıtların özdeşliğinin kuramı” ya da “şeylerin ta özlerindeki çelişkinin araştırılması” olduğunu ilân ettiğinde bu iki tanım arasında sahte bir eşitlik önerdiğini öne sürüyorum.

Aynı şekilde Mao Ze-Dung karşıtların birliğini özdeşliği ile durmadan karıştırır: “Nasıl… (karşıtlar arasında) birlik ya da özdeşlikten söz edebiliriz? İşin aslı, çelişkinin bir yönünün kendi başına hiç var olamayacağıdır. Karşıt yön yoksa, her bir yön kendi varlık koşullarını yitirir… Toprak ağaları olmadan yarıcı-köylüler olamazdı; yarıcı-köylüler olmasaydı da toprak ağaları olmazdı. Burjuvazisiz proletarya olmazdı; proletaryasız da burjuvazi olmazdı… Bütün karşıt unsurlar şunun gibidir: Belli koşullar altında bunlar bir yandan birbiriyle karşıttır bir yandan da aralarında bağlantılı, iç içe geçmiş, birbirine karışmış, karşılıklı bağımlıdırlar; özdeşlikten kast ettiğimiz budur.” (On Contradiction, Pekin 1960, s. 47; ve Selected Works I içinde)

49 A Contribution to the Critique of Political Economy, op.cit., s. 282.

50 A.g.e., s. 291. (Düzeltilmiş, İng. Çevirmenin notu).

51 Anti-Dühring, s. 195. Marx ile Engels’in çok iyi bildiği gibi, diyalektik yöntem Hegel’in bütün karşıtları özdeşlikleri içinde birbirine karıştırmaya götürmemiş ne de felsefî söyleminde tutarsızlığa yol açmıştı. Karşıtların özdeşliğinin bu söylemin hem ilkesi hem nesnesi ve bu yüzden bu söylemin hayalî temeli, mutlak idealizmin kuramsal geçerliliğinin üzerinde kurulduğu kurgusal dayanak olduğunda kuşku yoktur. Ama, karşıtların özdeşliği ilkesi a fortiori karşıtların birliği ilkesini getirdiğinden, Hegel’in başvurduğu tek ilke değildir. Bu yüzden Hegel’in kurgusal denizinde karşıtların birliği üzerinde düşünmekten doğan pozitif adalar olabilir. Örneğin Zihnin Görüngübilim’indeki efendi-köle ilişkisi. Efendi ile kölenin kurgusal özdeşliği (efendi kölesinin kölesidir, köle efendisinin efendisidir) içerisinde efendi ile kölenin ilişkisi birbiriyle örtüşmeyen ya da karıştırılmayan iki simetrik ilişkiden, efendinin köle ile, kölenin efendi ile ilişkisinden oluşur. Efendi-köle ilişkisi bu olgu tarafından kutuplaştırılır ve belirlenmiş, geri döndürülmez bir doğrultuda evrilir.

Belki Marx, Hegel’in diyalektiğinin olumlu çekirdeği (Kern) ile şu aşağıdaki özellikler kümesini kast etmişti: Karşıtların birliği, bu birlik içindeki ilişkilerin asimetrisi, belli bir doğrultuya yönelmiş ve geri döndürülemez bir hareketle canlandırılmış bir ilişki. Belki, ikinci derecede öneme sahip bazı Hegelci tahliller de bu özellikler kümesine katılabilir: Örneğin niceliğin niteliğe dönüşümü.

Bu, Marx’ın kendi diyalektik yönteminin Hegel’inkiyle ilişkisine işaret etmek için kullandığı iki mecazı aydınlatır: “Çekirdek” mecazı ile “tersyüz etme” mecazı. Çünkü, ilk önce hem ilk yöntembilimsel ilkesi hem mutlak idealizminin son dayanağı olan karşıtların özdeşliği ilkesini kesip atmaksızın Hegel’in diyalektiğini yeniden ayaklarının üzerine yerleştirmek ona tümüyle “rasyonel” bir hava vermeye yeterli değildi. Böyle bir çekirdeksel parçalama, söz konusu çekirdeğin Marx’ın diyalektiğinde mecazın akla getirdiği gibi el değmemiş olarak kalmadığını gösterir.

Ama Marx’ın, hem felsefeyi hem de bilimsel bilgi alanını devrimcileştirecek tek on dokuzuncu ya da yirminci yüzyıl düşünürünün Hegel ile ilişkisi hakkında tamamen yanıldığını tahayyül etmek zordur. Muhtemelen Marx’ın Hegel’e kuramsal borcu olarak, devraldığı olumlu miras olarak gördüğü çekirdeğin şu parçasıydı: Karşıtların birliği kavramı ve ona bağlı özellikler kümesi. Bu durumda –Marx’ın bizzat yaptığı gibi– şöyle demek zorunludur; karşıtların birliğinin açıkça geliştirilmiş kuramı olarak diyalektik yöntem, henüz bilimsel değildir yani gerçek bir var oluşa sahip değildir. Göreceğimiz gibi eğer değişik çeşitten çelişkiler belki de “sınır” kavramı ile bağlantılı olmalı ise bu daha bile doğrudur. Bu, –bizzat Kapital’in varlığının kanıtladığı üzere– zaten bilimlerin sorguladığı “nesnelerin” alanlarının işleyiş sınırlarını açıklayan bilimsel pratiklerin sayısı kadar örtük biçimde diyalektik tahlilin bulunduğu anlamına gelir. Fakat hiçbir şey (operasyonel normları bilimsel araştırmanın gölgesinde çalışan) bu pratiklerin her birinin yöntembilimsel ilkleri bir kez aşikâr oldu mu benzersiz ve birleştirici bir diyalektik içindeki yerlerini alacaklarını önsel olarak garantilemez.

52 A.g.e., s. 169 .

53 Capital I, s. 163.

54 Anti-Dühring s. 193; karş. S. 190’daki insanlığın özel mülkiyet üzerinden ilkel komünizmden gerçek komünizme diyalektik evriminin on beş satırlık taslağı.

55 Ve bu pratik içinde, “sınır” mefhumunun araştırılmasında matematik ve sibernetik ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Toplumsal bilimlerdeki kullanımlarının gitgide genelleşmesinin bir nedeni budur. Ama matematiğin gerçek etkililiği ilke olarak zaten formalize edilebilen ve ele alınmaları için matematiğin yeterli işlemsel gücünün olduğu kısıtlı problemler kümesi içinde sınırlıdır.

Yapısal tahlilin daha karmaşık problemleri –örneğin bu kipliklerin niçin bu bağlantılı yapılar içerisinde bir baskın işlev tetiklediği bakımından (toplumsal ya da değil) bir sistemin yapılarının bağlantı kipliklerinin tahlili– için yapıların bilimsel kavramı görünüşe göre hâlâ çok dardır. Dahası, bir sınır (limit) kavramını kullanmak, bir sistemin yapıları arasında izin verilen ilişkiler kümesini, bu yapılarla uyumlu çeşitlemeler kümesini belirlemektir. Bu aynı zamanda bağlantılı yapılardan birinin ortadan kaldırılmasını tetikleyebilecek ve sistemi değiştirebilecek uyumsuz çeşitlenmeler kümesini de belirlemektir. Eğer birincisi şimdiden kısmen araştırılmışa benziyorsa da (örneğin matematiksel kümeler kategorisi konusunu bir şeyler kümesi ve bu şeyler arasında inin verilen işlevler sistemi şeklinde alır), ikincisi ile ilgili olarak hâlâ büyük ölçüde bilgisiziz.

Matematik hâlâ çok zayıf olduğu problem alanlarına uygulanır uygulanmaz, bir yanıltıcı bilgi, bilimsel hayaletler yaratma riski vardır. Aynı şekilde, bilmeksizin ya da istemeksizin yani hiçbir ideolojik niyet taşımaksızın, bilimsel bilgiyi ideolojiden daima ayıran görünmez ama gerçek çizginin aşılmış olacağı riski de vardır.

56 Engels, Joseph Bloch’a 21 Eylül 1890 tarihli mektup: “Eğer birisi bunu ekonomik unsur tek belirleyici olandır şeklinde çarpıtırsa, bu önermeyi anlamsız, soyut ve boş bir ibareye dönüştürür.” (Marx-Engels, Selected Works II, s. 488)

57 A Contribution to the Critique of Political Economy, op.cit., s. 11-12; Marx-Engels, Selected Works I, s.363. [Düzeltilmiş, İng. çevirmenin notu]

58 Engels: Starkenberg’e 25 Ocak 1894 tarihli mektup.

59 The Origin of Family, Private Property and the State (Marx-Engels, Selected Works I, s. 170, Birinci Basıma Önsöz) içinde Engels, “tarihte belirleyici etmenin son duruşmada dolaysız hayatın üretimi ve yeniden üretimi” olduğunu ilân ederek bu toplumlarda gerçekten ekonomik altyapının bir unsuru olduğu için, akrabalığın ekonominin yanı sıra belirleyici bir rol oynadığını ima eder.

60 Bu çoğul işlevlilik Beattie ve öbür antropologları akrabalığın kendi başına bir içeriği olmadığı aksine içinde toplumsal hayatın içeriğinin (ekonomik, politik, dinsel ilişkiler ve benzeri) ifade edildiği bir içerici ya da simgesel biçim olduğunu yani akrabalığın sırf bir dil, bir ifade aracı olduğunu iddia etmeye götürmüştür. Schneider, akrabalığın toplumsal hayatı simgeleyen bir dil şeklinde işlev gördüğü mefhumunu reddetmeksizin onlara akrabalığın ekonomik, politik, dinsel yönlerinden çıkarılarak bulunabilecek kendi içeriğine sahip olduğu itirazını getirir. Toplumsal hayatın ifade araçları ve simgesel dilin terimleri olarak kanbağı ve yakınlık ilişkileri kümesi o zaman görünür olacaktır. Burada, akrabalık hem toplumsal hayatın özel bir içeriğidir, hem de bütün öbür içeriklerin görünüş ve ifade tarzı olarak hizmet eder.

Fakat bu yolla akrabalık için bir içeriği yeniden keşfetmek üzere yola koyulduğunda Schneider, Gellner’i suçladığı biyolojizmden pek kaçınamaz. Herkesin bildiği gibi, akrabalık daima içinde soy zinciri ve yakınlığın toplumsal olarak düzenlendiği bu ilişkilerin özel bir “grubu” olduğu için, biyolojik kanbağı ve yakınlık ilişkileri kümesi akrabalık değildir. Bu ilişkiler seçildiği ve “korunduğu” için, gerçek akrabalık biyolojik değil toplumsal bir olgudur.

Schneider ve Beattie bu çeşit akrabalığın içeriğini ekonomik, politik ve dinsel olanın dışında aramakla ortak bir yanlışı paylaşırlar, çünkü akrabalık ne bir dışsal biçim ne de bir kalıntı içerik olmayıp ekonomik, toplumsal vb. ilişkiler olarak doğrudan ve içsel olarak ve bu yüzden toplumsal hayatın bir ifade tarzı ve bu hayatın simgesel bir biçimi olarak işlev görür.

Böylece, bilimsel sorun niçin bunun bu kadar çok toplum tipinde böyle olduğunu belirleme sorunu hâline gelir ve yöntembilimsel alanda sonuç şu kavram çiftiymiş gibi gözükür: biçim-temelleri, içeren-içerik toplumsal yapıların işleyişini dikkate almak için doğru kavramlar değildir.

Gellner: “Ideal Language and Kinship Structure”, Philosophy of Science, c. XXIV, 1957; Needham: “Descent Systems and Ideal Language”, A.g.e., C. XXVII, 1960; Gellner: “Concept of Kinship”, A.g.e., C. XXVII, 1960; Barnes: “Physical and Social Kinship”, A.g.e., C. XXVIII, 1961; Gellner: “Nature and Society in Social Anthropology”, A.g.e., XXX, 1963; Schneider: “The Nature of Kinship”, A.g.e., C. XXXI, 1964.

61 Bu konuda bkz. Claude Lévi-Strauss: “Ekonomik ihtiyaçların giderilmesinin bütünüyle evlilik toplumuna ve cinsel işbölümüne dayandığı gruplarda durum tamamıyla farklıdır. Erkekle kadın teknik olarak farklı uzmanlaşmış ve bu yüzden günlük işler için gereken şeylerin kurulmasında birbirine bağımlı olmakla kalmazlar ama kendilerini değişik türden yiyeceklerin üretimine adamışlardır. Bu yüzden tam ve her şeyden önce düzenli beslenme bu tam “üretim işbirliğine”, hane halkına bağımlıdır… Özellikle sert coğrafî çevrenin ve tekniğin gelişmemiş durumunun avlanmayı, bahçeciliği, devşirme ve toplayıcılığı aynı derecede tehlikeli kıldığı ilkel toplumlarda kendi başına bırakılan bir birey için hayatta kalmak neredeyse imkânsızdır.” (Structure Élémentaires, op.cit., s. 48.

62 Marx, belirlenmiş bir üretimle karakterize olan bir toplumda toplumsal yapıların “derece ve etkisi” hakkında yazmıştı: “Özelliği sayesinde bütün öteki renklerin kendisiyle renklenip değiştiği evrensel ışıktır. İçinde görünen her şeye özgül çekim gücünü veren özel esîrdir.” ( A Contribution to the Critique of Political Economy, Introduction, op.cit., s. 302).

63 Karş. Roland Barthes: “Les Sciences Humaines et l’Oeuvre de Lévi-Strauss”, Annales, Kasım - Aralık 1964, s. 1086.

 

 

 

Okunma 17360 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.