PKK’nin Devrimci Şiddetinin Kürt Ezilenlerini Kazanması Üzerine

Yazan

 

 

 

PKK’nin Devrimci Şiddetinin

Kürt Ezilenlerini Kazanması Üzerine

Gülsen Güner

 

    • Sömürge dünyası ikiye bölünmüş bir dünyadır. Ayrım çizgisi hudut, kışla ve karakollarla temsil edilir. Sömürgelerde, sömürgeleştirilenin resmi ve kurumsal muhatabı, sömürgecinin ve baskı rejiminin sözcüsü polis ve ordudur.”

Frantz Fanon

Bu çalışmada,Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK: Partiya Karkerên Kurdistan) kuruluş ve silahlı mücadeleye hazırlık dönemi (1973-1984) ile onun “Diriliş” olarak tanımladığı Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı yürüttüğü, kendisine Kürt ezilenlerinin kitlesel desteğini kazandıran silahlı mücadelesinin tarihe mal olmuş ilk beş-altı yılı (1984-1990) sınırlı bir incelemenin konusu yapılacaktır.

26-27 Kasım 1978 tarihinde Lice’nin Fis köyünde çoğunluğu üniversite öğrencisi 22 kişiyle kurulan PKK (Jongerden/Akkaya 2012, s. 32),15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de gerçekleştirdiği ilk büyük askeri eylemiyle, Türk Devletine karşı savaş açtığını dosta düşmana ilan eder ve Kürt ezilenlerini bu savaşa katılmaya çağırır. Başlangıçta görece dar bir kesim tarafından kabul gören bu savaş çağrısı, 1990 yılına gelindiğinde Kuzey Kürdistan’da gerçekleştirilen “Serhildan”larda karşılığını bulur ve Kürtler içinde dikkate değer bir desteğe sahip olur.

Bu savaş içinde, TC Devletinin kurulduğundan bu yana kan ve zulümle ayakta tuttuğu Kürtleri İnkâr Sistemi, bu inkâra karşı bedeli yüksek bir mücadele veren PKK önderliğindeki Kürt ezilenleri tarafından delik deşik edilir. Devletin çıplak şiddete paralel olarak her türlü yalan dolan, entrika, üçkâğıt ve çeşitli oyunlarla sürdürmeye çalıştığı Kürt Hakikatini İnkâr Sistemi, bu savaş sayesinde çökertilir. Bugün artık “Kürtler yoktur; onlar karlı dağlarda yürürken ‘Kart-Kurt’ diye sesler çıkaran Dağ Türkleri’dir’ diyenlere kargalar bile gülmektedir.1 Bütün hakikatler gibi, Kürt hakikati de kendi yolunu kanla açmak zorunda kalmıştır.

15 Ağustos 1984 tarihinde Eruh ve Şemdinli’den yola çıkan PKK, bugün gelinen nokta itibarıyla sadece yerel düzeyde değil, bölgesel düzeyde de bir politik aktördür. PKK silahlı mücadeleyi başlattığı 1984’ten günümüze gelinceye değin çetin mücadelelerle geçen bu 30 yıl içerisinde Kürdistan’ın her bir parçasında ve Türkiye, İran, Irak ve özellikle son gelişmelerle birlikte Suriye’de ciddi bir politik güç haline gelmiştir; sadece buralarda değil Ortadoğu’da ve dünyada da adından söz ettiren ve politik olarak dikkate alınan bir halk hareketidir. Bugün Kürt ezilenlerinin önemli bir kesiminin desteğini alan PKK parti, ordu, kadın, gençlik, yurtdışı örgütlenmeleri ile birlikte milyonları etkileyen bir politik yapıdır.

Elbette ki, Kürt ezilenleri içinde kökleşip dal budak salmasında kültürel semboller ve sosyal ağların kullanımı, cephe gerisinin varlığı, gerilla savaşına uygun coğrafi yapı gibi, PKK’nin başarısına katkı sunan birçok önemli faktör rol oynamıştır. Fakat bu çalışmada PKK’nin halklaşmasındaki can alıcı ve tayin edici olan temel faktörün, onun devlete karşı uyguladığı çıplak devrimci şiddet ve devletin karşı-devrimci şiddetine gösterdiği direnç olduğu savunulacaktır.

Bu savunuya Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinde geliştirdiği şiddet analizi teorik temel sunar. Fanon’a göre, sömürge ülkelerde ezilenleri sömürgeciye karşı politik olarak örgütlemek çok zordur. Çünkü bu ülkelerde halk yığınları, sömürgecinin çıplak şiddeti altında devamlı bir korku ve panik içinde yaşadıklarından yılgındırlar; arkadaşlarına, akrabalarına, geçmişlerine, geleceklerine güvenmezler; kendilerini son derece küçük, düşmanlarını ise dev aynasında görürler.

Fakat yine Fanon’a göre, devletin çıplak şiddeti ezilenlerde sadece yılgınlık yaratmaz, aynı zamanda onların ruhunun derinliklerinde öfke ve karşı-şiddet de biriktirir. Fanon, devlet “saf şiddet” kullanarak baskıyı, tahakkümü gizlemeye çalışmayıp, şiddeti “sömürge tebaanın evlerine ve zihinlerine” kadar taşısa da, ezilen halkın yine de “ruhunun derinliklerinde hiçbir otoriteyi” (Fanon 2007 s. 58) yani askeri kışlaların”, “polis karakollarının tüm toprakları parsellediği” (s. 44)2 bu sömürge dünyasını kabul etmediğini yazar. En derinlerde ezilen, ezenin kendisi hakkındaki fikrine, yani değersiz olduğuna inanmaz. Fanon devam eder:

    • Üstünde egemenlik kurulmuştur ama ehlileşmemiştir. Aşağılanır, ama aşağılandığına asla inanmaz. Sömürgecinin üzerine atlamak için dikkatinin dağılmasını sabırla bekler. Yerlinin kasları sürekli gergindir, beklemededir. (...) Av rolünden çıkıp avcı olmaya her an hazırdır (ss.58-59).

Fanon’a göre buradaki temel mesele, “bu şiddet atmosferinden şiddeti eyleme geçirme aşamasına nasıl” geçileceği, kapağı kimin açacağı meselesidir (s. 75). Fanon, ezilenlerin en derinlerdeki içgüdüsünün, yani “kurtuluşlarına ancak ve ancak şiddet yoluyla” (s. 77) ulaşabilecekleri inancının üzerindeki kapağı açan faktörün, “tek çözümün şiddet olduğunu gösteren kan banyosu” (s. 76) olduğunu belirtir. Çünkü ona göre ezenler esas olarak “meşruluklarını şiddete borçludur” (s. 87), dolayısıyla ezilenler de “şiddette ve şiddet yoluyla” (s. 89) özgürleşeceklerdir.

İşte bu Fanoncu anlamdaki PKK, “şiddet atmosferinden şiddeti eyleme geçirme aşaması” arasındaki kapağı açmış, bir başka ifadeyle TC’nin Kürt ezilenlerinin üzerine “döktüğü betonu” kırıp, onların ruhunun en derinine kadar inmiş ve orada devlete karşı biriken şiddet ve nefret duygularını yukarıya çıkarıp, bunu düşmana karşı yetkin bir silahlı başkaldırı olarak örgütlemiştir.

Kuruluş ve silahlı mücadeleye hazırlık dönemi (1973-1984)

PKK Üzerine Düşünceler adlı çalışmasında, PKK öncesi 1970’li yıllardaki Kürt halkını “leş gibi yerde yatan“ bir kütle olarak tanımlayan İsmail Beşikçi, Türk Devletinin Kürt halkında yarattığı korku duvarının aşılmasında ve bu halkın ayağa kalkmasında, PKK’nin “adanmış ve kararlı” silahlı mücadelesinin çok önemli bir yeri olduğunu belirtir (Beşikçi 1992, s. 8). Beşikçi çalışmasında, bu mücadelenin olmadığı PKK öncesi dönemde Türk devletinin K. Kürdistan’daki uygulamalarına örnekler verir:

    • Türk güvenlik güçleri, komandolar köylere giriyor, erkekleri, kadınları, çocukları, ihtiyarları köy meydanında topluyordu. Sonra yetişkin erkekleri ayırıyordu. Bu erkekleri çırılçıplak yapıyor, erkeklik organlarına ip bağlıyordu. Bu ipi kadınların eline veriyordu. Onları bu vaziyette dipçik zoruyla köy meydanında dolaştırıyorlardı (a.g.e., ss. 138-139).

Beşikçi, bu aşağılanmaya maruz kalanların, kendilerine bu hakareti yapanlara karşı yine de isyan etmediklerini, bu aşağılanmayı kabullenip içlerine sindirerek yaşadıklarını yazar. Ta ki Abdullah Öcalan, Kürt halkının “kadavra” gibi ortada durmasından “utanç“ duyduklarını, bu halkın “çaresiz” duruşunun bu utanç duygularını “yüz kat daha” arttırdığını söyleyinceye kadar (Öcalan 1993, s. 117).

Öcalan önderliğinde PKK’yi kuran, çoğunluğu üniversite öğrencisi gençler, kuruluş döneminde (1973-1978) kendilerini Kürdistan Devrimcileri adı altında önce ideolojik bir grup olarak örgütlerler. Bu grup, “kitle hareketinin yükseldiği, devrimci mücadelenin geliştiği”,dolayısıyla “mücadeleye herkesin katıldığı” bir dönemde değil, tam tersine “devrimci yükselişin ezildiği, devrimci liderlerin, önderlerin katledildiği, devrimci örgütlenmelerin dağıtıldığı3 bir dönemde kurulur.

PKK’yi kuranların kökleri de, bu, “darağaçlarında, bombalar altında, işkence tezgâhlarında şehadet şerbetini içmeye götüren bir pratik hattı” (Kayaoğlu 2006, s. 7) kuran “’71 devrimcileri” ile ortaktır; PKK, ‘71 devrimcilerinin devlete karşı devrimci şiddet pratiği mirasını alan ve onu geliştirerek aşan tek politik yapıdır.4 Dolayısıyla PKK, ne ’68 reformist öğrenci hareketinin, ne de muhafazakâr, milliyetçi dünya görüşünü benimseyen ve devrimci bir geleneğe sahip olmayan Kürt milliyetçi hareketinin bir devamıdır (bkz. Jongerden/Akkaya 2012, s. 11).

Devrimci önderlerin devletin eline geçmesi ya da katledilmesi sonrasında yaşanan yenilgi koşullarında Öcalan ve yoldaşları, ‘73 Newroz’unda Kürt meselesini tartışmak için Ankara’da Çubuk Barajı Toplantısını yaparlar. Bu toplantıda Kürt tarihinin ve geçmişteki Kürt ayaklanmalarının araştırılması kararı alınır. Öcalan bu grubu “araştırma grubu” olarak değerlendirir; çünkü grup önüne henüz “eylem hedefleri” koymamıştır (Öcalan, akt. Birand 1993, s. 84).

Kürdistan Devrimcileri”nin 1975 yılı sonunda Ankara Dikmen’de yaptıkları başka bir gizli toplantıda devrime tam anlamıyla yoğunlaşmak için üniversiteyi bırakma ve K. Kürdistan’da örgütlenme kararı alınır. Onlar bu örgütlenme faaliyetinde, Türkiye solu ve Kürdistan adına örgütlenen gruplardan farklı olarak, “dergi ve dernekçiliğe” karşı çıkarlar; bu tarzı “legal tarz” olarak eleştirerek reddederler. Öcalan ve yoldaşları “böyle bir tarzla örgütlenmenin kadroları deşifre edeceği, savaşacak sağlam bir militan ve örgüt yapısı yaratamayacağı”5 tespitinden hareketle evlerde gizli örgütlenirler ve propaganda çalışması yürütürler. Bu sözlü propaganda çalışmaları sırasında Öcalan’ın “net ve açık tezleri” ve Kürdistan Devrimcilerinin silahlı mücadele konusunda verdikleri “mesajlarının netliği”, dinleyenler nezdinde onların “cazibesini” arttırır (Marcus 2009, s. 57); çünkü onlar Kürdistan’ın “kurtuluşu için silahlı mücadelenin zorunluluğu konusunda” hemfikirdirler (a.g.e., s. 60).

1976-78 yıllarının hız kazanan politik mücadelesi içinde Kürdistan Devrimcileri K. Kürdistan’ın özellikle Dersim, Maraş-Pazarcık, Batman, Antep ve Urfa gibi şehirlerinde örgütlenirler. Öcalan ve arkadaşlarının bu dönemde kazandıkları kesimler genellikle üniversite ve öğretmen okulu öğrencileridir (Heinrich 1989, s. 43).

Kürdistan Devrimcileri oluşumunda, Haki Karer (Ordu) ve Kemal Pir (Gümüşhane) gibi Kürdistanlı olmayan Türkiyeli devrimciler de yer alır. 1976 yılında gerçekleşen Ankara Dikmen toplantısında hareketin merkezini başkan Öcalan ve yardımcısı Karer oluşturur (Jongerden/Akkaya 2012, s. 53). Karer’in 18 Mayıs 1977’de öldürülmesinden sonra anısına çıkartılan Proleter ve Enternasyonalist Devrimci Haki Karer’in Anısına adlı kitapçıkta, Haki Karer’in de Che Guevara gibi, doğup büyüdüğü yerlerin dışında yaşayan ezilenlerin verdiği mücadelelere katılan gerçek bir enternasyonalist olduğu ifade edilerek, Türkiye solu içindeki Kemalizm sevdasından kaynaklı yaygın sosyal-şovenizm eleştirilir.

Kürdistan Devrimcileri, sol hareketin Türkiye’yi sömürgeci bir devlet olarak görmemesini ve Kürt halkının sömürgeci güce karşı verdiği mücadeleyi desteklememesini şiddetle eleştirirler. Onlar, Türkiye solunun da sık sık atıfta bulunduğu, Che Guevara’nın, “… İki üç daha fazla Vietnam” başlığıyla bilinen ünlü mesajındaki bir ifadeyi, Türkiye solunu eleştirmek için kullanırlar:

    • Bugün dünyadaki ilerici güçlerin Vietnam halkı ile dayanışması, Roma’daki pleblerin gladyatörleri desteklemesi gibi acı bir ironi ortaya koymaktadır. Mesele, bir saldırının mağdurlarına başarı dileme meselesi değildir; mesele ölüme veya zafere giden yolda mağdura eşlik etmektir (Guevara 1967, akt. Jongerden/Akkaya 2012, s. 56).

Kürdistan Devrimcilerine göre, Haki Karer’in “Kürdistan Bağımsızlık Mücadelesine” katılmasında, Türkiye sol hareketinin, Kürdistan’daki kurtuluş mücadelesinin meşruiyetini tanımama olarak kendini ortaya koyan sosyal-şoven tutumunun önemli bir rolü olmuştur (e.b.d., s. 57).

Öcalan, 1978 tarihinde kaleme aldığı Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto) adlı eserinde, devriminin yolunun şiddetten geçtiğini yazar. Fakat ona göre devlete savaş açmadan önce ilk kurşun “işbirlikçi ihanete” sıkılmalıdır; çünkü “ajan şebekeleri ve istihbarat örgütlerinin ağ gibi örüldüğü bir ülkede devrimci taktik, ilk etapta ajanlaşmış yapı ve istihbarat örgütleriyle kıyasıya bir mücadeleyi“ gerektirir (Öcalan 1993, s. 125).

    • Madem ki dış zor bu kadar yoğun bir şekilde örgütlenmiş ve halkımız üzerinde her gün, her saat, her dakika etkisini duyurmaktadır, o halde halkımızın çıkarına olan devrimci zor da, karşı-devrimci zoru her gün, her saat, her dakika, her saniye dövmelidir. Yeni bir dünyaya ulaşmanın başka tür bir yolunu bilim henüz keşfetmemiştir (a.g.e., s. 124).6

Aynı şekilde PKK, 1978 yılında yayınladığı Kuruluş Bildirgesi’nde, “faşist, sosyal şoven ideolojileri ve güç mihraklarını ne pahasına olursa olsun ivedi olarak” dağıtacağını ve örgütsel varlığına kast eden sivil polis ve ajan provokatörlere karşı “devrimci terör” uygulayacağını ilan eder ve Kürdistan halkı için öngördüğü düzenin “ancak hayatın her alanında uzun vadeli, basit biçimlerden karmaşık biçimlere doğru verilecek bir savaştan sonra” kurulabileceğine inanır (PKK 1984, s. 38).

Silahlı mücadeleye yaklaşımına paralel olarak ideolojik ve siyasi propaganda çalışmasını yoğunlaştıran PKK, yoksul Kürt köylülerini, Kürdistan’da Türk Devletiyle işbirliği içindeki feodal toprak ağalarına karşı örgütlemeye girişir. Toprak işgalleri ve işgal edilen toprakların yoksul ve topraksız köylülere dağıtılması PKK’nin bölgede ezilenler içinde tutunmasını sağlarken, toprak ağalarının silahlı güçleriyle de şiddetli çatışmaları beraberinde getirir. Bunlardan, bölgenin en güçlü toprak ağası olan ve “her dönem ‘milletvekili’, ‘senatör’ sıfatıyla sömürgeciliğin merkezinde yer alan Mehmet Celal Bucak”7, 30 Temmuz 1979’da, PKK’nin ona karşı gerçekleştirdiği bir cezalandırma eyleminden” canını yaralı olarak zor bela kurtarır.8

12 Eylül askeri darbesi öncesinde, Kürdistan’daki diğer politik grup ve yapılarla karşılaştırıldığında, onlardan farklı olarak sadece PKK esas olarak proleter, alt-proleter ve yoksul köylülerin ağırlığını oluşturduğu bir kitle tabanı üzerinde yükselmeyi başarabilmiştir (bkz. Roehse 1991, s. 258). Beşikçi de, PKK’nin “Kürt halkının yoksul kesimlerinin; işçilerin, köylülerin, devrimci küçük burjuvazinin, aydınların, öğrencilerin hareketi olarak” (Beşikçi 1992, s. 80) kendini örgütlediğini yazar. Devlete uyguladığı çıplak devrimci şiddetin yanında, bu sınıfsal temel ve buna bağlı politik devrimcilik, PKK’nin bir başka ayırt edici özelliği olarak görülmelidir.

PKK, Kürt halkının ulusal kurtuluşu için siyasi birliğini sağlama yolunda sadece toprak ağası, işbirlikçi yapılanmalara karşı değil, aynı zamanda Kürdistan’da faaliyet yürüten diğer reformist siyasal yapılanmalara karşı da mücadele eder. Bunlar lafız düzeyinde silahlı mücadeleyi reddetmemekle beraber, Kürt meselesinin devrimci çözümünü eylemlerinin merkezine koymayıp, silahlı mücadeleyi “şartlar olgunlaştığında“, “belli koşullarda”, “son tahlilde” vb. gibi ifadelerle bilinmeyen bir geleceğe erteleyen grup ve partilerdir (Brauns/ Kiechle 2010, s. 44).

Kürt meselesinin silahlı mücadele yoluyla çözümünü eyleminin merkezine koyan PKK, ki bu yaklaşımı onu bütün diğer grup ve partilerden ayırır, 1980 darbesi öncesi Kürdistan’da ve Türkiye’de örgütlü birçok sol siyasi grup tarafından9 “milliyetçi”, “terörist” hatta “karşı-devrimci” bir yapı olarak görülür ve dışlanır (Heinrich 1989, ss. 44-46). Örneğin DDKD/KİP’in (Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri-Kürdistan İşçi Partisi) yayın organı niteliğindeki Jina Nûdergisinin Nisan 1980 tarihli 5. sayısında yayınlanan “Sol Maceracılık Yenilgiye Götürür” başlıklı yazı dizisinde PKK, “karşı devrimci” bir yapı olarak görülür ve “Apoculuğa karşı mücadelenin, sömürgeciliğe karşı mücadeleyle sıkı sıkıya” bağlı olduğu ifade edilir10.

PKK siyasi hasımlarının kendisi hakkındaki tespitlerini, devlete karşı verdiği silahlı mücadele pratiğiyle kısa sürede boşa çıkarır. PKK’nin, 1980 darbesi sonrasında en ağır kayıpları almasına rağmen, 15 Ağustos 1984’te Türk Devletine karşı gerilla savaşını başlatmasıyla birlikte, bu yapılar PKK hakkındaki görüşlerini değiştirmek zorunda kalırlar (Demirkol/Solmaz 1997, s. 39). Çünkü PKK, Türkiye Sol Hareketine mensup devrimci örgütleri yenilgiye uğratan devletin kendisini ezme girişimini boşa çıkarttığı gibi, bu savaşta kendisini sağlamlaştırıp güçlendirmeyi de başarır. Eğer devlet PKK’yi daha henüz rüşeym halindeyken ezmeyi başarsaydı, büyük ihtimalle PKK bugün tarih kitaplarına, siyasi hasımlarının onun için söyledikleri “karşı-devrimci örgüt” ya da “büyük toprak ağalarına bağımlı faşist çete” olarak geçmiş olurdu (Heinrich 1989, s. 47).

Gazeteci Marcus, PKK’nin kuruluş yıllarındaki esas gücünün kaynağını, Öcalan’ın silahlı mücadelenin hemen başlatılması konusundaki kararlılığında görür. Ona göre öteki gruplar toplantılar düzenleyerek “insanların bilinçlerini devrim yolunda geliştirmeye çalışırlarken”, Öcalan ve yoldaşları devrimi başlatabilmek için alanı temizleme uğraşındadır. 70’li yılların sonlarına doğru Öcalan ve yoldaşlarının yüksek bedele rağmen “kavgada öne çıkma” (Marcus 2009, ss. 61-62) kararlılıklarını ve dövüşme niyetlerini somut olarak ortaya koymaları, onlara Kürt ezilenleri içinde önemli mevziler kazandırır. Örgüt “silahlı yöntemi ve militan yapısıyla” bölgede “giderek en etkili Kürt siyasi grubu” haline gelir (Ballı 1992, s. 205).

12 Eylül 1980 askeri cuntasının gelişiyle birlikte PKK, devlete yenilmemek için zorunlu olarak kendisini yeniden örgütler.11 Bu koşullarda, geri kalan silahlı güçlerini TC’nin sınırları içinde tutmanın tehlikeli olacağına karar veren PKK, kadrolarını savaşmak için geri dönmek üzere Suriye’ye çeker (Heinrich 1989, s. 49). 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte Suriye’ye geçen birçok siyasi yapı ise12, buraya ancak bir iki yıl dayanabildikten sonra, 1982-1984 yılları arasında Suriye’deki örgütsel varlıklarına son vererek “önder kadro, üye ve siyasi çalışmalarını, belli bir politik perspektife sahip olmadan Avrupa’ya” kaydırırlar (Brauns/Kiechle 2010, s. 51). Öcalan ise kendini sadece Suriye’yle sınırlamayıp, Ortadoğu’da gerilla mücadelesi veren örgütlerle de ilişki kurar. Lübnan’da Naif Havetme önderliğindeki Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi’nin (FDKC) lider kadrosundan Ebu Leyla ile görüşür. Ebu Leyla Amerikalı gazeteci Marcus‘la yaptığı röportajda Marcus’a, diğer “Türkiye Kürtleri”ne göre Öcalan’ın tutkulu konuştuğunu, ciddi göründüğünü ve onlardan askeri ya da mali yardım değil, aksine sadece eğitim kamplarına13 “geleceğe yönelik olarak eğitilmek üzere ... gönüllüler göndermek” istediğini anlatır (Ebu Leyla, akt. Marcus 2009, s. 81):

    • Bu insanlar gerçekten ciddi, gerçek savaşçılar, gerçek askerler haline geldiler... [Öcalan’ın] Kürdistan’da şu ya da bu derecede, ama gerçekten bir halk desteği olduğu açıktır ve adamları, öteki gruplarla kıyaslandığında çok daha disiplinli ve sağlamdı. Bu grubun [PKK] Türkiye Kürdistanındaki en ciddi grup olduğunu düşünüyorduk. Onları [kamplarda] tutmamızın nedeni de buydu (Ebu Leyla, akt. Marcus 2009, s. 84).

Ebu Leyla’nın da belirttiği gibi, PKK’nin savaşma ciddiyetine ikna olan FDKC, Helve Kampı’nı14 onlarla paylaşır. Böylece örgüt kadroları o yıllarda İsrail’e karşı mücadele eden Filistinli savaşçıların desteğiyle, bir gerilla savaşı için zorunlu olan ilk askeri eğitimlerini burada alırlar. 1980-1982 yılları arasında 300 PKK kadrosu gerilla eğitiminden geçer. 1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgali etmesi sırasında PKK militanları da Filistinli gruplarla birlikte işgalciye karşı savaşa katılırlar. Savaşta 12 gerilla öldürülür, 12’si de İsrail tarafından esir edilir. Bu savaşla birlikte Filistinlilerin PKK’ye duydukları güven daha da pekişir; kamp tamamen PKK’nin denetimine geçer. (Birand 1993, ss. 117-118).

1982 yılında İsrail işgali altında bulunan Lübnan’daki bu kampta yapılan 2. Kongre, "Devrimci Kurtuluş Savaşının” başlatılması ve örgütlendirilmesi kararını alır. Kongre kararlarına uygun olarak Lübnan’da gerilla eğitimi görmüş kadrolar küçük gruplar halinde Kuzey Kürdistan dağlarına doğru yola çıkarlar (Brauns/Kiechle 2010, s. 53). 1982’de 2. Kongre’nin aldığı “ülkeye geri dönüş kararı” ile birlikte PKK, “Ayaktaki Ölüler Topluluğu”nu diriltmek için silahlı propaganda birliklerini 1982 Eylül’ünden itibaren Kürdistan’ın stratejik alanlarına gönderir. 1983 yılıyla birlikte Güney ve Doğu Kürdistan bölgelerinde üslenen PKK güçleri, Kuzey Kürdistan’ın iç kesimlerindeki stratejik alanlara taşırılır. İlk silahlı propaganda birimleri dağları mesken edinmeye başlamıştır artık:

    • Ülke karış karış tanınmaya çalışılacaktır. Coğrafyayı tanımak, sığınak hazırlamak, halkı tanımak, bazı çevrelerle ilişki kurmak, dost kesimler edinmek, düşmanı tanımak, güçleri nerededir, nasıl mevzilenmiştir, nasıl mücadele edilecektir biçiminde geniş bir araştırma, inceleme, tanıma ve pratik hazırlık yapma çalışması yürütülecektir. Bu çalışmalara bir nevi gizli siyasi-askeri üsler denilecektir. Bu ciddi gizlilik ve özveri isteyen çalışma faşist cuntanın yarattığı tahribatları ortada kaldırmak için yapılan bir yürek işi olacaktır.15

1984 kışına kadar Lübnan’daki kampta ve ülkede aydın, öğrenci ve yoksul köylülerden oluşan toplam 500 gerilla silahlı mücadele için hazır beklemektedir. PKK bir gerçeği çok iyi kavrar: Bir devrimci örgüt, kendisini doğuran topraklardan kopup mülteci konumuna düşerse, bu durum, “eşyanın tabiatı gereği, o örgüt için zaman içinde ideolojik ve örgütsel çözülmeyi de beraberinde getirir” (Heinrich 1989, ss. 49-50). Bu nedenle örgüt, en kısa zamanda Kürdistan topraklarına dönüp Türk devletine karşı silahlı mücadeleyi başlatma kararını uygulamaya sokar.

15 Ağustos 1984:

Gerilla Savaşının Başlama Vuruşu

    • Savaş, zorunlu olduğunda hep haklı bir savaştır ve silah ezilenlerin biricik umuduysa, kutsaldır.”

Romalı Livius IX

15 Ağustos 1984’te PKK gerillaları Botan alanının Eruh ve Şemdinli ilçelerindeki askeri karakollara aynı anda bir saldırı düzenleyerek bu iki ilçede geçici olarak denetim kurarlar ve Kürdistan Kurtuluş Birliği’nin (HRK: Hezen Rizgariya Kurdistan) kuruluşunu ilan ederler. PKK burada, “düşürülmüş” halk gerçekliğinden hareket ederek devlete Fanoncu anlamda “ilk kurşunu” sıkar ve Kürt ezilenlerinin içinde yaşadığı “leş” gibi kokan atmosferi değiştiren “Dirilişin startını verir. Böylece Kürt halkının şimdiye kadarki ayaklanmalarıyla karşılaştırıldığında en uzun süren ve en örgütlü olan 29. Ayaklanması da başlar.

PKK’nin başlattığı savaşa Kürt ezilenlerinin verdiği yoğun destek karşısında balığı öldürmek için denizi kurutma politikasını devreye sokan devlet, kısa süren şaşkınlıktan sonra bütün şiddetini, PKK’yi destekleyen silahsız halka çevirir ve savaşı halka yayar. Devletin buradaki hedefi gerilla güçlerini halktan yalıtmak, onları maddi destek, istihbarat, barınaktan yoksun bırakmak ve gerillaya yeni katılımları engellemektir (Jongerden 2012, s. 101).

PKK’nin kendisine meydan okumasına devlet ilk olarak, 1985 yılında Kürdistan’da Köy Koruculuğu Sistemi’ni yürürlüğe sokarak cevap verir. Buradaki hedef “Kürdü Kürde kırdırmaktır” (Görer 2003, s. 81). Köy korucularının görevi, köylülerin PKK’ye vereceği desteği engellemek, devletle işbirliği içinde olanları korumak ve Türk ordusuyla birlikte sınır ötesi olanlar da dahil, gerillaya karşı operasyona çıkmaktır (Roehse 1991, s. 262).16 Gerillanın fiziksel ve toplumsal yaşam alanını tahrip etmek, Kürt ezilenlerinin PKK ile olan ilişkisini koparmak ve verdikleri lojistik desteği kesmek için devlet ikinci önlem olarak, özellikle sınır bölgelerindeki binlerce köyü boşaltır, yakar, yıkar, bombalar (Görer 2003, ss. 89-91). Devlet, resmi rakamlara göre bölgedeki 14 ilde 833 köy ve 2382 mezra olmak üzere toplam 3215 yerleşimi boşaltır ve tahrip eder (Jongerden 2012, s. 92). 1990-94 yılları arasında zorla göç ettirilen “iki ile üç milyon arasında insan” Diyarbakır, Van, Mersin, Adana, İzmir ve İstanbul’un varoşlarına sığınırlar (Güneş 2013, s. 243).

Fakat devletin bu politikası yine de ters teperek, bir bumerang gibi gelir kendisini vurur ve niyetinin tersine, bir süre sonra köy boşaltmaları kendi aleyhine ama PKK’nin lehine işler. Çünkü gerillayı destekledikleri için devlet tarafından köyleri başlarına yıkılan yoksul Kürt köylüleri, kendilerine en yakın şehirlere akın ederek geldikleri yerleri de PKK lehine politikleştirirler. Özellikle Kürdistan’daki şehirlerde, köylerinden sürülmüş yoksul Kürt ezilenlerini de örgütleyen PKK, böylece dağlarda devam eden gerilla mücadelesinin yanına, 1990’la birlikte kent yoksullarının Serhildanlarını da katarak devlete karşı açtığı cepheyi büyütür (Gürbey 1997b, s. 127).

1990 Serhildanı

Belirtildiği gibi 1990, PKK’nin silahlı mücadelesinin geldiği nokta açısından tayin edici bir yıl olur. 1984 yılında başlayan gerilla savaşına Kürt ezilenlerinin verdikleri devasa kitlesel destek, 1990 yılına gelindiğinde hiçbir gözün görmezlikten gelemeyeceği bir boyut kazanır17. 1990 yılı ile birlikte PKK, Kürtler içinde desteğe sahip bir gerilla hareketi olmanın yanında, önemli bir atılım daha yaparak Kürt şehirlerinde yaşayan halkı da örgütleyen ve devlete karşı harekete geçiren bir politik güç haline gelir. Böylece 1970’li yılların sonunda görülen Kürt halkının kitlesel sokak eylemleri, aradan on yıl geçtikten sonra, 1989’la birlikte önce birkaç köyle başlayıp giderek şehirlere yayılır (Erzeren 1991, s. 160). Devlet, halkın kitlesel eylemlerine şimdiye kadar konuştuğu dil olan baskı ve şiddetle yanıt verse de, yığınlar üzerinde arzu ettiği sindirici etkiyi yaratamaz; çünkü PKK, TC’nin Kürt ezilenlerinin üzerine döktüğü “betonu” delmiştir artık.

1990 baharı ile birlikte Kürt halkının kitlesel eylemleri, başta gerilla hareketinin bel kemiğini oluşturan Botan eyaleti olmak üzere, Kürdistan’ın birçok şehrine yayılır. PKK silahlı mücadeleyi başlattığından bu yana sessizce ölen gerillaların naaşlarına, ilk kez Nusaybin’de kitlesel olarak sahip çıkan halk, Newroz öncesinde öldürülen 13 gerillanın hesabını sormak için devletin yasaklarını dinlemeyerek alanlara çıkar (Marcus 2009, ss. 193-195). Nusaybin’de gerillaların katledilmesine yönelik öfke seli durmak şöyle dursun, bu öfke Newroza da taşınır. Devletin yasağına rağmen, eylemler PKK’nin çağrısıyla Kürdistan’ın Silopi, Midyat, İdil, Diyarbakır ve Elazığ gibi illerine yayılırken, Cizre’de büyüyerek geçici bir halk iktidarı denemesine kadar ulaşır. Kısa süre içinde çok sayıda militan kitlesel gösteriler, yürüyüşler ve esnafın yüzde 90’lık katılım sağladığı kepenk kapama eylemleri gündeme gelir (Görer 2003, ss. 70-72).

Kuzey Kürdistan’daki bu halk ayaklanmasına (Serhildane Gel) katılan on binlerce çoluk çocuk, kadın erkek, genç ihtiyar tarafından kararlı bir şekilde atılan “Kahrolsun Türkiye”, “Yaşasın Kürdistan”, “Yaşasın Apo”, “Yaşasın PKK” sloganları, yığınların fikrinin ve eyleminin istikametini, Türk devletinin bölgedeki temsilcileri olan polis, asker, jandarma, özel tim, korucu ve diğerlerine açık bir şekilde gösterir (Beşikçi 1992, s. 78). Ayaklanmanın yaşandığı alanlardaki Kürt halkı, yediden yetmişe “taş, sopa, silah, ne bulursa düşmana karşı” kullanmaktan çekinmez. Bu eylemlerde Kürt ezilenleri, TC devletini temsil eden tüm kurum ve sembollere saldırır. Türk devleti, halkın bu saldırısına her zamanki gibi karşı-saldırıyla yanıt verir. Bu çatışmalarda devlet, 16 kişiyi öldürürken 80 kişiyi yaralar, 500’e yakın kişiyi de gözaltına alır ya da tutuklar.18

Her zaman devletin dümen suyunda giden burjuva basını bile, 1990 Ayaklanmasını görmezlikten gelemeyerek ondan söz etmek zorunda kalır. Kürt ezilenleri ’90 Newroz Ayaklanmasında PKK’ye verdikleri desteği, o denli açık seçik ortaya koyarlar ki, gazeteci Erzeren’e göre PKK’nin can düşmanları bile bu örgütün sayılamayacak kadar çok sempatizanı olduğu gerçeğini itiraf etmek zorunda kalırlar (bkz. Erzeren 1991, s. 163). Amerikalı gazeteci Marcus, 1990 yılı başlarında PKK, 500.000 nüfusa sahip Diyarbakır’daki milislerinin yardımıyla “yalnızca birkaç günlük bir duyuruyla bütün şehirde kepenklerin inmesini sağlayabiliyordu” diye yazar (Marcus 2009, s. 236). ’90 yılı ile birlikte PKK’nin Kürt halkı içinde hatırı sayılır bir desteğe sahip olduğu19 sadece dostları tarafından değil, düşmanları tarafından da kabul edilir artık. Bu kesimler tarafından Filistin İntifadası ile 1990 Newroz Ayaklanmasının karşılaştırılması bu kabulün en açık kanıtını sunar (bkz. Bozkurt 1994, s. 143).

Fakat bazı kesimler yine de, bu buz gibi gerçeği görmezden gelerek, kerameti kendinden menkul tezler üretmeye devam ederler. Onlar, ’90 Newroz Ayaklanmasını, PKK’nin devlete karşı verdiği silahlı mücadelenin belirleyici rolünden bağımsız olarak, bu tayin edici politik özne faktörünü görmezlikten gelerek, salt hükümetin ve askerin baskısına karşı Kürt halkının gösterdiği kendiliğinden bir tepki olarak yorumlarlar (Weiss 1991, s. 152).

PKK saflarında mücadele eden kızlarından ve oğullarından binlercesinin Türk devleti tarafından öldürüldüğünü bizzat iliklerinde yaşayan Kürt halkının ’90 Newrozundaki devlet karşıtı ayaklanmasında, PKK’nin silahlı mücadelesinin belirleyici rolünü görmezlikten gelen bu türden yaklaşımlar temelsizdir. PKK’nin kurucu kadrolarından Duran Kalkan, Türk Devletinin uyguladığı Kürtleri “inkar ve imha sisteminin gerilla direnişi ile kırılması”nın (Kalkan 2006, s. 197), “Kürt Serhildanlarına” giden yolun önünü açtığını belirtir. Tam da böyle olduğu içindir ki, ’90 Newroz ayaklanması sonrasında devlet tarafından öldürülen gerillaların naaşları, o zamana kadar kendi evladının ölüsünü bile sahiplenmekten korkacak denli sindirilmiş halk tarafından devletten istenir ve politik bir gösteriye dönüşen cenaze törenlerinin ardından defnedilir (Marcus 2009, s. 197). Bu durum, Kürt halkının PKK’ye sahip çıktığını gösteren bir başka kanıt olarak görülmelidir (bkz. Strohmeier/Yalçın-Heckmann 2000, s. 113).

1991 yılı ile birlikte özellikle üniversitelerde okuyan kadınlı erkekli binlerce genç, PKK’nin saflarında devlete karşı savaşmak için Kürdistan dağlarının yolunu tutar. PKK kitleselliği yakalamaya doğru hızla yol alır. Bu desteğin önemli nedenlerinden biri Marcus’a göre, örgütün “aralıksız gerilla savaşıydı”; bu sebatkâr savaş ona “kitlenin güvenini ve saygısını kazandırmıştı” (Marcus 2009, s. 215). Bu saygı ve güven PKK’ye halklaşma olarak geri döner; örgüt, yürüttüğü mücadeleyle kendini Kuzey Kürdistan’ın hemen hemen her yerinde görünür kılar.

PKK’nin Kürdistan’da yaşadığı halklaşmaya TC devleti topyekûn savaşla yanıt verir; devlet, bu savaşta elini rahatlatacak her türlü yöntemi meşrulaştırmak için de, 6 Ağustos 1991 tarihinde Avrupa Konseyi’ne başvurarak, “Güneydoğu Anadolu” bölgesinde ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit eden tehlikeli güvenlik sorunları nedeniyle bu bölgede “temel insan haklarının” askıya alındığını bildirir (Görer 2003, s. 92).

Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in “Düşük Yoğunluklu Savaş” olarak tanımladığı çatışma, kısa sürede Türk Devletinin PKK’ye karşı elindeki panzer, tank, top, savaş uçağı, heron ve kobrayı kullandığı, yüzbinlerce askeri, köy korucusunu, jandarmayı, özel tim polisini ve itirafçıyı harekete geçirdiği bir “topyekûn savaş” halini, alır (Gerger 2008, s. 157). Ayrıca devlet, 1992 Newroz öncesinde 100.000 dolayındaki askeri var olanlara ek olarak Kürdistan’a kaydırarak gücünü takviye eder (Görer 2003, s. 72).

Kürt ezilenleri, TC devletinin şiddetini gece gündüz tam kapasite faaliyete sokmasına rağmen, Kürdistan’da ve Türkiye’de yüzbinler halinde 1992 Newroz gösterilerine katılırlar. Devlet, Kürt halkının bu cesaretine katliamla yanıt verir. 1992 yılında Şırnak'ın Cizre ilçesinde Newroz gösterileri için bir araya gelen kitlenin üzerine kontrgerilla tarafından ateş açılır. Resmi kaynaklara göre 57, gayrı resmi kaynaklara göre ise 90’dan fazla kişi hayatını kaybeder; yüzlerce insan yaralanır ve gözaltına alınarak tutuklanır (Güneş 2013, s. 243).

1990-1992 yılları arasında PKK, Kürdistan kırsal kesiminin önemli bir bölümünde (Hakkari, Van, Şırnak, Siirt, Batman, Diyarbakır, Bingöl) denetimi ele geçirerek (Jongerden 2012, s. 96) “devlet otoritesinin yerine” geçer (Marcus 2009, s. 239). 1992 yılında K. Kürdistan şehir köy ve kasabalarında pratik olarak biri devletin biri de PKK’nin olmak üzere iki ayrı hukuk ve idari sistem ortaya çıkar.

Kürt halkının kendisine verdiği desteğin kuşkusuz doruk noktasını yaşadığı 1992 yılında PKK’nin, devletin Kürdistan’da kaldırdığı vergileri hayli aşan bir geliri vardır artık. Bu olgu, PKK’nin bölgede devleti temsil eden kurumları çalışamaz hale getirdiğinin bir başka kanıtı olarak da görülebilir (bkz. Bozarslan 1997, s. 101).

Türk Devleti, F-16 savaş uçaklarının, tankların, topların, helikopterlerin v.b. içinde yer aldığı ağır silahları, 300.000 askeri, 60.000 köy korucusu ve OHAL yasalarıyla savaşmasına rağmen, PKK’yi askeri olarak yok etmeyi başaramaz (Erzeren 1991, s. 164). Zamanın Genelkurmay Başkanı Güreş, PKK’nin devlete yenilmeme nedenini, bölgede Kürt halkının yüzde onunu oluşturan 400.000 aktif PKK sempatizanı olmasına bağlar (Gürbey 1997a, s. 30). Devlet, PKK’nin bir avuç “haydut”tan ibaret olmadığını anlamıştır; onun “halklaştığı” gerçeğini istemese de itiraf etmek zorunda kalır.

PKK’nin Halklaşmasında Tayin Edici Faktör Olarak Çıplak Şiddet

Silahlı mücadele halkı harekete geçirir, yani onları geri dönüşü olmayan tek bir yöne iter.” Frantz Fanon

PKK’nin en önemli karakteristik özelliğinin, ezilenlerin şiddetine yaklaşımındaki ciddiyet ve sorumluluk olduğu söylenebilir. Örgüt, kuruluş yılları ve sonrasında çıplak şiddete hem teorik hem de politik/pratik olarak özel bir değer biçer.1977 yılında Öcalan Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto) adlı eserinde zoru, gerici ve devrimci zor olarak ikiye ayırır (Öcalan 1993, s. 122). Ona göre bir ülkede “gerici zor ne kadar yoğun ve örgütlüyse, devrimci zor da o kadar yoğun ve örgütlü olmak zorundadır” (a.g.e., s. 123); çünkü tarihteki şiddet aygıtları, ancak karşı-şiddet örgütlerinin gücüyle yıkılabilmiştir. Tüm sömürge halklarının kurtuluş mücadelesinin öğrettiği genel bir kuralın altını çizer Öcalan:

    • Bir halk, ... eğer savaşacaksa, uzun süreli bir halk savaşına hazırlanmalıdır. Bu savaş, çeşitli evrelerden geçerek o halkı kurtuluşa götürecektir. Bu kural, bizim için de doğrudur. Kürdistan halkı eğer savaşmaya cesaret etmişse, mutlaka uzun süreli ve çeşitli evrelerden geçecek olan bir halk savaşına hazırlanmalıdır (Öcalan 1993, s.124).20

Kürt halkı, geçmiş yenilgilerin bıraktığı açık bir çaresizlik ve gizli bir öfke ile yüklü, kasları gerili bir halde silahlı mücadeleyi başlatacak bir öncüyü uzun süre bekler; fakat PKK’nin silahlı mücadeleyi başlatmasından kısa süre sonra, onun başlattığı mücadeleyi sahiplenerek, savaşmaya cesareti olduğunu “Serhildan”larla gösterir. Eski bir PKK gerillası, gazeteci Marcus’a, bölgede silahlı mücadele yönünde bir eğilim” olduğunu, ama başarısız Kürt isyanları dolayısıyla“ insanların buna kalkışmadıklarını gördüklerini, eğer silahlı mücadeleyi başlatırlarsa insanların desteğini kazanacaklarını anladıklarını ifade eder (Marcus 2009, s. 112).

Bir şeyi başarmak için silahlı” olmak gerektiği tespitinden hareket eden PKK’liler, deneyimlerinin bu tespiti doğruladığını mücadele içinde görürler. Bir başka eski PKK gerillası, gazeteci Marcus’a başarılarının sebebini anlatır:

    • Devlet bizi bertaraf edemedi ve insanlar bunu gördüklerinde, çağrılarımıza yeniden cevap vermeye başladılar... Ordu nihai olarak başarısızlığa uğradı, çünkü bulunduğumuz yerlerde tutunabilmeyi becermiştik (a.g.e., s. 138).

PKK’nin, devletin anladığı dil olan çıplak şiddet diliyle konuşma gücüne sahip biricik politik yapı olduğunu pratik olarak göstermesi ve devletin karşı-şiddetine rağmen bulunduğu yerlerde tutunmayı başarması, onu Kürt ezilenlerinin gözünde sahiplenilecek, desteklenilecek ve saflarında savaşılacak bir politik hareket haline getirir (Deschner 1991, s. 126).

Kürt halkının ’90 ve sonrasındaki Newroz ayaklanmalarını, PKK’nin yürüttüğü silahlı mücadeleden bağımsız olarak, salt halkın devlet şiddetine kendiliğinden verdiği bir tepki olarak değerlendiren bazı kesimler, Kürtlerin PKK’ye yoğun katılımını da, PKK’nin silahlı mücadelesi üzerinden değil de, yine devlet şiddeti üzerinden değerlendirirler (Lüdemann-Dundua 2006, s. 196). Bu kesimlerin göremediği gerçek, devlet şiddetinin Kürdistan’dan hiç eksik olmadığı ama Kürt ezilenlerinin ancak, devlete onun anladığı dilden cevap veren ve onun şiddeti karşısında yenilmeyen PKK’yi gördüklerinde mücadeleye katıldıkları gerçeğidir. Ayrıca bu kesimlere, devlet şiddetinin Kürt ezilenlerini neden diğer Kürt örgüt ve partilerine değil de, özellikle PKK’ye yönelttiği sorusu da sorulmalıdır.

Şurası bir gerçektir ki, PKK devlete vurduğu için ezilenleri kazanmış, diğerleri devlete vurmadıkları için kaybetmişlerdir. PKK gerillalarının sayısı, onun devlete vurmasıyla doğru orantılı olarak artmıştır.21Devlete karşı yürüttükleri silahlı mücadelenin Kürt ezilenleri üzerindeki olumlu etkilerini pratik olarak yaşayan eski bir PKK’li, gazeteci Birand’a “Ne zaman bir silah patlasa, nerede bir eylem yapılsa, hemen ardından katılmalar oluyordu” diye anlatır (Birand 1993, s. 138).

Bir başka yaklaşım ise, PKK’nin “Kürtleri başarılı şekilde harekete geçirmesinde” onun söylemi ve “dile getirdiği talepler”in “temel” bir rol oynadığını iddia eder. Buna göre PKK’yi diğer Kürt politik gruplarından farklı yapan, Newroz efsanesi gibi kültürel sembolleri söyleminde başarıyla kullanmasıdır (Güneş 2013, s. 57). PKK’nin kültürel sembolleri başarıyla kullandığı doğrudur; fakat kültürel semboller, teknik, maddi kaynakların yaratılması v.b. gibi PKK’nin başarısına katkı sunan bütün diğer faktörler, onun hiçbir Kürt örgüt ve partisinde olmayan, şiddet-politik pratiğinin ardından gelir; bunun önünde bir yer işgal etmez.

Benzer şekilde yine, PKK’nin kuruluş yıllarındaki sosyalist/ sınıf mücadeleci söyleminin, onun Kürt ezilenlerinin desteğini kazanmasında etkili olduğu (Lüdemann-Dundua 2006, s. 196) iddia edilir. Bu sav da temelsizdir; çünkü Kuzey Kürdistan’da örgütlü irili ufaklı birçok Kürt sosyalist örgüt ve siyasal partileri, 1970’li yıllarda kendilerini solda tanımladıklarından, ulusal taleplerini de sosyalist bir söylem çerçevesinde ifade etmişlerdir (Bozarslan 2007, s. 1169).PKK de bundan muaf değildir; o yıllarda diğer birçok politik yapı gibi PKK de, Kürdistan’ı Türkiye’nin sömürgesi ve devrimi de proletaryanın önderlik edeceği, ilk aşaması burjuva demokratik bir karakter taşıyan milli demokratik devrim olarak tespit eder. Dolayısıyla PKK ile diğer birçok Kürt politik grupları arasında programatik, ideolojik düzeyde ciddi bir ayrım olduğu söylenemez (Heinrich 1989, s. 43; Ballı 1992, s. 29).

Ayrıca mesele, diğer Kürt politik grupları içinde de silahlı mücadele zorunluluğunun tartışılması ya da savunulması da değildir; nitekim o yıllarda Kürdistan’da silahlı mücadeleyi programatik düzeyde savunan politik yapılar vardır.22 Mesele, TC devletine karşı silahlı mücadeleyi bir gerçeklik haline getiren politik öznenin kim olduğu meselesidir. PKK, kendisi ile diğerleri arasına kesin ayrımı bu noktada, yani şiddet-politik pratiği ile çekmiştir. PKK silahlı mücadele söylemi üzerinden değil, bizzat devlete karşı silahlı mücadele pratiği ve devletin onu yok etme savaşına karşı ayakta kalma kabiliyeti üzerinden Kürt ezilenlerini kazanmıştır; başarısının sırrı buradadır. Öcalan’a göre bir siyasi örgütün ne kadar sosyalist ya da Marksist olduğunu pratik mücadelesi belirler. Bu anlamda PKK “ne kadar savaşıyorsa, toplumu ne kadar dönüştürüyorsa” o kadar sosyalisttir (Öcalan, akt. Ballı 1992, s. 219).

Öcalan’ın dediği gibi PKK, devlete karşı savaştığı ve toplumu dönüştürdüğü ölçüde devrimcidir, sosyalisttir. PKK bu çalışmada incelenen dönem içinde, Türk devletinin şiddet tekelini kırarak ona karşı silahlı savaş içinde kendini politik bir özne olarak kurmayı başarmış, böylece Kürt ezilenlerinin gözünde meşruiyetini elde etmiş ve politik alanı da onlar lehine genişletmiştir. PKK, TC devletinin şiddet üzerinden elde ettiği Kürdistan’daki “oyun kurucu” rolünü, devrimci şiddetiyle Kürt ezilenleri lehine akamete uğratmıştır.

TC devleti kurulduğundan bu yana Kürdistan’da ancak topu ve tüfeğiyle kendini var edebilmektedir. PKK’nin, TC devletine karşı uyguladığı devrimci şiddetin meşruiyetinin teorik savunusunun dayandığı maddi temeli, Marx’ın bilinen ifadesi verir. Buna göre bir fiziki güç (örneğin tank, panzer, top, tüfek v.b.), ikna yöntemi veya eleştiri yoluyla değil, ancak başka bir fiziki güçle bertaraf edilebilir. Marx’ın dediği gibi, “eleştiri silahı, silahların eleştirisinin yerini alamaz”.

Kaynakça

    • Ballı, R. (1992): Kürt Dosyası, İstanbul
    • Beşikçi, İ. (1992): PKK Üzerine Düşünceler. Özgürlüğün Bedeli, İstanbul
    • Birand, M. A. (1993): Apo ve PKK, İstanbul
    • Bozarslan, H. (1997): Kurdistan: Kriegswirtschaft- Wirtschaft im Krieg, in: Borck, C. et al. (Hg.): Ethnizität, Nationalismus, Religion und Politik in Kurdistan, Münster, ss. 79-112
    • Bozarslan, H. (2007): Türkiye’de Kürt Sol Hareketi. Gültegingil M. (der.). Modern Türkiye’de siyasi Düşünce, Cilt 8: Sol Düşünce, İstanbul, ss. 1169-1180
    • Bozkurt, A. (1994): Das Kurdenproblem in der Türkei. Die Manifestation und Konsolidierung des ethnischen Konflikts und die Frage seiner Lösung, Frankfurt am Main/Berlin/Bern/New York/ Paris/Wien
    • Brauns, N./ Kiechle, B. (2010): PKK - Perspektiven des kurdischen Freiheitskampfes : zwischen Selbstbestimmung, EU und Islam, Stuttgart
    • Demirkol, M./ Solmaz, E. (1997): Die PKK und die Kurdenfrage in der Türkei. Entstehung, Entwicklung, Lösung, Berlin
    • Deschner, G. (1991): Die Kurden: das betrogene Volk, Frankfurt am Main
    • Erzeren, Ö. (1991): Von der Guerilla zur Intifada? Die Arbeiterpartei Kurdistans und ihr Führer Abdullah Öcalan, Nirumand, B. (Hg.): Die kurdische Tragödie. Die Kurden-verfolgt im eigenen Land, Hamburg, ss. 156-166
    • Fanon, F. (2007): Yeryüzünün Lanetlileri, İstanbul
    • Gerger, H. (2008): Die türkische Außenpolitik nach 1945. Vom „Kalten Krieg“ zur „Neuen Weltordnung“, Köln
    • Görer, İ. (2003): Programme und Akteure der Kurdenpolitik in der Türkei. Versuch einer Einschätzung der interethnischen Koexistenz perspektiven, Osnabrück
    • Güneş, C. (2013): Türkiye’de Kürt Ulusal Hareketi. Direnişin Söylemi, Ankara
    • Gürbey, G. (1997a). Autonomie - Option zur friedlichen Beilegung des Kurdenkonfliktes in der Türkei? Hessische Stiftung Friedens- und Konfliktforschung (HSFK), HSFK-Report 5/1997
    • Gürbey, G. (1997b): Optionen und Hindernisse für eine Lösung des Kurdenkonfliktes in der Türkei, in: Borck, C. et al. (Hg.): Ethnizität, Nationalismus, Religion und Politik in Kurdistan, Münster, ss. 113-154
    • Heinrich, L. A. (1989): Die kurdische Nationalbewegung in der Türkei. Deutsches Orient Institut, Hamburg
    • Jongerden, J. (2012): Kürdistan’da Yaygın Savaş Hali (1993-2002): Toplumsal Mekansal Bir Perspektif. Jongerden, J./ Akkaya, A. ( 2012): PKK Üzerine Yazılar, İstanbul, ss. 85-111
    • Jongerden, J./ Akkaya, A. ( 2012): PKK Üzerine Yazılar, İstanbul
    • Kalkan, D. (2006): Kürdistan’da Demokratik Siyasetin Rolü Üzerine, İstanbul
    • Kayaoğlu, M. (2006): Hangi Tarihin Mirasçısıyız? Bir Tarih Anlayışı İçin Anahatlara Doğru, Teori ve Politika, Sayı: 39, İstanbul, ss. 5-84
    • Krech, H. (1999): Der Bürgerkrieg in der Türkei (1978-1999). Der bewaffnete Konflikte nach dem Ende des Ost-West-Konfliktes, Berlin
    • Lüdemann-Dundua, A. (2006): Kurden in der Türkei. Die Gewaltordnung der PKK, in: Siegelberg, J. et al. (Hg.): Gewaltordnungen bewaffneter Gruppen. Ökonomie und Herrschaft nichtstaatlicher Akteure in den Kriegen der Gegenwart, Baden-Baden, ss. 193-202
    • Marcus, A. (2009): Kan ve İnanç. PKK ve Kürt Hareketi, İstanbul
    • Öcalan, A. (1993): Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto), Köln
    • PKK, (1978): Kuruluş Bildirisi, (yer belirtilmemiş)
    • Roehse, P. (1991): Der Kampf der Kurden um Selbstbestimmung in der Türkei, in: Siegelberg, J. (Red.): Die Kriege 1985 bis 1990. Analyse ihrer Ursachen, Münster/Hamburg, ss. 250-265
    • Strohmeier, M./ Yalçın-Heckman, L. (2000): Die Kurden. Geschichte, Politik, Kultur, München
    • Weiss, H. (1991): “Um zu überleben, müssen wir für uns selbst kämpfen”. Die Kurden in der Türkei, in: Nirumand, B. (Hg.): Die kurdische Tragödie. Die Kurden -verfolgt im eigenen Land, Hamburg, ss. 140-155
    • http://www.pkkonline.com/tr/index.php?sys=article&artID=1345 , 34. PKK Yılında Parti Tarihinden Dersler-1- (Erişim tarihi: 11.10.2013)
    • http://www.pkkonline.com/tr/index.php?sys=article&artID=1352, 34. PKK Yılında Parti Tarihinden Dersler -3- (Erişim tarihi: 15.10.2013).
    • http://www.pkkonline.com/tr/index.php?sys=article&artID=1198, (Erişim Tarihi: 20.10.2013).
    • hthttp://www.academia.edu/4380263/Kurt_hareketinin_orgutlenme_sureci_olarak_1970ler, (Erişim tarihi: 30.11.2013).
    • http://www.hezenparastin.net/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=177:k-kuran-hpgye&catid=34:hpg&Itemid=298 , (Erişim Tarihi: 26.10.2013).
    • http://www.serxwebun.org/index.php?sys=arsiv&arsiv_id=24 (Erişim tarihi: 10.11.2013).

1 Kürtleri İnkar Sistemi’nin çökmüş olması, bu meselede mızrağın artık çuvala girememesi, Kürt Özgürlük Hareketi’nin bugün karşı karşıya olduğu devasa sorunların yok olduğu anlamına gelmez.

2 Takip eden sayfa numaraları Fanon’un sözü edilen eserine aittir.

3 http://www.pkkonline.com/tr/index.php?sys=article&artID=1345 , 34. PKK Yılında Parti Tarihinden Dersler -1- (Erişim tarihi: 11.10.2013)

4 Aynı şekilde Jongerden/Akkaya da, PKK’nin “Türkiye’deki devrimci soldan açık biçimde etkilenmiş” olduğunu ve geleneksel “Kürt partileri” ile bir bağları olmadığını ifade ederler (Jongerden/Akkaya 2012, ss. 28-29).

5 http://www.pkkonline.com/tr/index.php?sys=article&artID=1352, 34. PKK Yılında Parti Tarihinden Dersler -3- (Erişim tarihi: 15.10.2013).

6 Öcalan’ın kullandığı “zor” terimi burada şiddet olarak anlaşılmalıdır.

7 http://www.pkkonline.com/tr/index.php?sys=article&artID=1198, (Erişim Tarihi: 20.10.2013).

8 PKK bu eylemle kuruluşunu resmi olarak ilan eder. Eylemden sonra devlet, PKK’ye yönelik geniş bir operasyon başlatır. PKK Merkez Komite üyelerinden Şahin Dönmez bu operasyonda yakalanır ve poliste çözülür. Kuzey Kürdistan’da güvenli bir yer bulmanın giderek zorlaşması üzerine Öcalan, Temmuz 1979’da bir Kürt köylüsünün yardımıyla sınırı geçerek Suriye’ye gider (Marcus 2009, ss. 72-73).

9 Devlet de bu gruplardan farkı düşünmez. Korgeneral Kaya Yazgan anılarında, PKK’nin ilk çıkış yıllarında devletin onu “daha çok haydut” olarak nitelendirdiğini itiraf eder (Birand 1993, s. 126).

10 http://www.academia.edu/4380263/Kurt_hareketinin_orgutlenme_sureci_olarak_1970ler, (Erişim tarihi: 30.11.2013).

11 Bir politik yapının devlete karşı devrimci mücadele verip vermediğini anlamada, onun hapishanelerdeki militan sayısı önemli bir kriter sunar. Bu açıdan bakıldığında 12 Eylül yıllarında Kürdistan hapishanelerinin PKK militanlarıyla dolu olduğu görülür. Çünkü daha önce de ifade edildiği gibi devlet, PKK’ye oldukça sert yönelir; önemli kadrolarını ve binlerce taraftarını gözaltına alır ve tutuklar. Askeri hapishanelerde “en çok militanı bulunan Kürt örgütü” (Marcus 2009, s. 79) PKK’nin yetenekli ve ileri düzeyde 60 kadrosu devlet tarafından öldürülür (Demirkol/Solmaz 1997, s. 49).

12 Türk Devletine karşı birlikte mücadele vermek amacıyla 1982 yılının haziran ayında sekiz politik örgüt (PKK, Dev- Yol, TKEP, İşçinin Sesi, SVP, TEP, Acilciler ve Devrimci Savaş) bir araya gelerek FKBD-C’yi (Faşizme Karşı Birleşik Devrimci Cephe) kurarlar (Jongerden/Akkaya 2012, s. 24). Önce PKK ile birlikte Türk Devletine karşı savaşta ortak hareket etme kararı alan fakat kısa süre sonra aldığı kararın arkasında durmayan Türkiye’nin 1980 öncesi en fazla silaha ve toplumsal desteğe sahip devrimci örgütü Dev-Yol’un bu birliktelikten çekilmesi, oluşumun sonunu getirir; çünkü diğer Türkiyeli sol gruplar zaten küçük ve etkisiz gruplardır.

13 PKK kadroları, Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi’nin yanında ayrıca Fetih, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Halk Mücadelesi Cephesi ve Lübnan Komünist Partisi gibi İsrail’e karşı savaşan diğer devrimci örgütlerden de gerilla eğitimi alırlar (Marcus 2009, s. 84).

14 1986’da Mahsum Korkmaz’ın Kürdistan’da askerlerle girdiği bir çatışmada öldürülmesi üzerine, Helve Kampı’nın adı Mahsum Korkmaz Kampı olarak değiştirilir (Brauns/Kiechle 2010, s. 52).

15 http://www.hezenparastin.net/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=177:k-kuran-hpgye&catid=34:hpg&Itemid=298 , (Erişim Tarihi: 26.10.2013).

16 Köy korucularının sayısı 1985’te 5 bin, 1995’te 67 bin, 2003’te ise 59 bindir (Jongerden 2012, s. 89).

17 Marcus, PKK’nin Kürt ezilenlerinin “talep ve eleştirilerini dikkate alma iradesi” ve onlara saygı duyduğunu göstermesinin, örgütün halk desteğinin artmasında önemli bir etmen olduğunu, fakat bu destekte “kuşkusuz, belirleyici” olanın ise, PKK’nin Türk devletine karşı verdiği savaş olduğunu belirtir (Marcus 2009, s. 165).

18 http://www.serxwebun.org/index.php?sys=arsiv&arsiv_id=24 (Erişim tarihi: 10.11.2013).

19 1990’lı yılların başında bir kitlesel hareket karakterini kazanan Kürt Hareketi, devletin köy yakma ve boşaltma siyasetinin sonucunda yerlerinden yurtlarından edilen Kürt yoksullarını, Fırat’ın doğusunda olduğu kadar olmasa da, Fırat’ın batısında da örgütleme çalışmalarına girişir. İllegal alanda ayağını yere sağlam basan ve Kürdistan’daki ‘90 Newroz Ayaklanmasını arkasına alan Kürt Hareketi, hemen iki ay sonra Haziran’da yasal parti HEP’i (Halkın Emek Partisi) kurar. Seçimlere girmesi yasaklandığından SHP ile seçim ittifakı yapan HEP, ’91 seçimlerinde 22 vekili Parlamentoya gönderir. HEP’in ömrü uzun olmaz; devlet partiyi Mayıs 1993’te kapatırken, vekillerini de tutuklar. (Güneş 2013, s. 300).

20 Öcalan’a göre şiddete dayanan Halk Savaşı yönteminin “ilk etabı veya taktiği”nin nasıl olması gerektiği sorusu “somut koşullar, ülke üzerindeki mücadele pratiği ve dünya halklarının devrimci” deneyimleri dikkate alınarak yanıtlanmalıdır (Öcalan 1993, s. 125).

21 1989 ila 1990 ağustosu arasında geçen bir yıllık süre içinde Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu (ARGK: Artêşa Rizgarîya Gelê Kurdistan) bölgede üç yüz on dört (314) askeri eylem yaptı. Devlet bu eylemlerde bin beş yüz (1500) kayıp verdi (Berxwedan 15 Ağustos 1990, akt. Güneş 2013, s. 198).

22 PKK’ye benzer bir şekilde, Kawa da uzun süreli bir halk savaşı fikrini savunur (Ballı 1992, s. 146).

 

 

 

 

Okunma 15286 kez