Kentli Modernlerin Radikalizm Örneği Olarak Gezi Direnişi

Yazan

 

 

Kentli Modernlerin Radikalizm Örneği Olarak Gezi Direnişi

Vedat Tanzili

Gezi olayları ‘ileri demokrasi’ Türkiye’sinde kaos durumuna işaret eder. Bu da gayet hayırlı bir durumdur. Devletin otoritesinin sarsıldığını göstermekle birlikte, düzenin işlemesini sağlayan kuralların işlemez hale geldiği bir ortamda hareket eden kesimler üzerinde devlet ideolojisinin işlevini kaybettiğini, artık eyleyenlerin bunu tanımadığını gözler önüne serer. Devlet ideolojisinin çağrısını tanımayanlar, başka çağrılara açık hale gelirler. Çoğu örnekte olduğu gibi çağrıyı kimin yaptığına bakmaksızın devrimciliğe, başka türlü davranmaya ve bu davranışlarına başka anlamlar yüklemeye meylederler. Ezilenler, böylesi ortamların devam etmesine ve olabildiğince de bu durumdan faydalanmaya çalışırlar. Böylesi ortamlarda eyleyen ezilenler için durum gayet iyidir.

Eylemcilerin fiilen açtığı alanda yer tutup, buradan bazı sonuçlar elde etmek politik öncülüğün gereğidir. Her şeyden önce, alana gelmiş farklı kesimleri kapsamak, onları tanıyarak uyum sağlayacakları politik çağrılarla seferber etmek, söz konusu kitleden bir adım önde olmayı gerektirir.

Gezi eylemi başladıktan kısa bir süre sonra, farklı yerlerden katılımlar gerçekleşti, eylem bir anda yaygın bir kitleselliğe büründü ve uzun bir süre de devam etti. Eylem anında veya sonrasında hemen hemen her kesim, geçmiş tarihe dönerek, karşılaştırıp kıyaslayacağı eylemler aradı. Akla, yakın dönemden bazı eylemler gelse de, bunların Gezi ile kıyaslanamayacakları, Gezi’nin onları her anlamda aşan bir eylem olduğu ortadadır.

Cumhuriyet tarihi boyunca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliği altında bulunan, Türkiye’nin batısında bu denli geniş katılımlı, yaygın ve belli bir süre devam eden bir başka eyleme rastlanmaz. Gezi bu yönüyle bir ilktir.

Devlet, oluşturduğu milliyetçi muhafazakâr ideolojisiyle, Türk ve Müslüman ezilen kesimleri egemenliği altına aldı. İç ve dış tehditlere karşı bu ideoloji sayesinde birliğini korudu. Türk-Müslüman ezilen kesimler, 30 yıldan beri hemen yanı başında devam eden, kendisinin de etkilendiği savaşı görmedi. Devletle aynı yerde durdu. Sınırların dışında gelişmelere, olaylara karşı tutumu devletin dış politikasıyla uyumlu oldu. Kürdistan’daki savaş açısından devlet, güçlü milliyetçi muhafazakâr ideoloji sayesinde Türkiye’nin batısında Kürdistan’daki mücadeleyi destekleyecek gerçek karşılıklar ortaya çıkmasını engelledi, otoritesini sarsarak düzenin işleyişini sekteye uğratacak her türlü gelişmeyi bastırdı, bu alanı böyle şeylere kapatmayı başardı.

Gezi eylemi gerçek anlamıyla kendisini kuşatan düzen içi örgütlenmeleri, bu örgütlenmelerde gerçekleşen devlet ideolojisini parçalayarak gerçekleşti. Bu, çok önemli bir gelişmedir. Bir araya gelen kitleler devletin ideolojik çemberini kırarak, kendilerine özgü bir hareket yarattılar. Oluşturdukları hareket kendiliğindenliğin hem avantajlarını hem de dezavantajlarını bünyesinde barındırıyordu. Hareketin bu kadar kitleselleşmesi ve uzun süre devam etmesi, kendiliğindenliğin sağladığı avantajla oldu. İsteyen istediği şekilde katıldı, tepkisini ifade etti, gündelik yaşamını tepeden tırnağa değiştirdi. Kendiliğindenliğin dezavantajı ise, eylem halindeyken dahi, eylemcilerin devletin ideolojik kalıplarıyla düşünerek kendilerini ifade etmelerinde, eylemlerini böyle anlamlandırmalarında kendini gösteriyordu. Kendiliğinden hareketin kendiliğinden ideolojisinde egemen ideolojinin öğeleri baskın durumdaydı ve bu durum etkisini zaman içerisinde gösterdi. Eylemin AKP karşıtlığının dışına çıkıp devleti hedefleyen aşamaya gelmesini engelledi. Buna rağmen eyleme katılanlar, olaylar sürdüğü müddetçe devletin kolluk güçleriyle çatıştılar. Bir ideolojik kırılma yaşadılar ve çatışmalar devam ettikçe kırılmalar yer yer politik kırılmaya dönüştü.

Her ne kadar yaşanan kırılmaya dair örnekler ve tersi örnekler mevcut olsa da, yaşanan örnekleri çoğaltarak bir eğilime dönüştürecek olan devletin kendisidir. Eylem esnasında bu yönde bir ayrışma da yaşandı. Polise taş atanlar ve atılmasını engellemeye çalışanların varlığı eylem alanında kendisini gösterdi.

Gezi eylemi, toplumsal hiyerarşi içinde farklı konumda bulunan kesimleri bir araya getirdi. Söz konusu kesimleri birleştiren şey, Türkiye Cumhuriyeti’nin muasır medeniyet seviyesi olarak tanımladığı modernleşme sürecini ideo-politik olarak benimsemeleridir. Toplumsal hiyerarşide farklı konumda olsalar da modernleşme ideolojisini kendi alanlarında üreterek sürece dahil oldular. Modernleşme ideolojisini benimsememiş toplum kesimleri karşısında kendilerini sürecin asli unsuru olarak gördüler. İnandıkları değerlerin devlet kurumlarından uzaklaştırılmasından ziyade, karşı oldukları ideolojinin devlet kurumlarına hakim olması karşısında büyük bir kaygı duyuyor ve hakim olan ideolojinin taşıyıcılarına tepki duyuyorlardı. Gezi bu kesimlerin buluşma zemini oldu.

Türkiye’de yaşanan modernleşme sürecine dahil olan ve süreci destekleyen toplum kesimleri, kendilerinden görmedikleri kesimin devlet kurumlarına hakim olmasını, devletin kendi içini bu kesim aracılığıyla düzenlemesini dehşetle izliyorlardı. Tehlike olarak gördükleri gidişat karşısında bir şeyler yapmak gerektiğinin farkındaydılar. Genel ve yerel seçimler dahil olmak üzere tüm girişimlerinde başarısız oldular. Her defasında nefret ettikleri AKP’ye yenildiler. Kaybetmenin yaratmış olduğu aşağılanma duygusunu yaşayan bu kesimler yaşanan süreci olumsuz algıladılar. Aslında bir yerde Gezi, bu kesimlerin bir öfke patlamasıydı. Gelenekselleşmiş, doğal davranışlarını “eski güzel günler”deki gibi rahatlıkla sürdüremeyenler, alışkanlıklarını Gezi’ye taşıdılar ve Erdoğan’a öfkelerini haykırdılar. Gezi direnişinin olumlu yönü, direnişte yer alanların yeni bir davranış tarzı benimseyecek olmalarıdır. Yaşanan çatışmalı sürecin doğal sonucu olarak bu aşamaya geleceklerdi. Süreci yaşayanlar olarak sürecin gidişatına boyun eğmek zorunda kalmışlardı. Daha önceleri, yapılan kimi uygulamalara itiraz ederken, daha sonra kendi durumlarını savunur pozisyona gelmişler ve artık uygulamalara da önceki gibi sert tepki gösteremez olmuşlardı. Davranışları kabullenmişliği yansıtıyordu. Gezi konjonktürü ile birlikte sürece yönelik negatif algıları pozitif yönde değişime uğradı. Elbette AKP’den yine nefret ediyorlar, ancak şimdi gelecekten umutlular, ilk seçimde sandıktan zafer bekliyorlar.

Aynı durum AKP için de geçerlidir. AKP, hükümet olduğu süre boyunca devletin hantal yapısını atarak, merkezi yapıyı güçlendirdi. Devlet kuruluşlarında ve özerk kuruluşlarda ideolojik birliği sağladı, yeni düzenlemelerle yeni üst yapı kurumları oluşturdu. Bütün bu süreçte, kendi çıkarlarına genel bir görünüm kazandırmayı başardı. Oluşturduğu demokratikleşme ideolojisini genel bir normmuş gibi sunarak, kendisini, demokratikleşmeyi gerçekleştiren parti olarak kabul ettirdi. Demokratikleşme adı altında toplumun genişçe bir kesimini peşine takmayı becerdi. AKP de gerçekten demokratikleşmeyi gerçekleştirdiğine inanarak yaşadı bu dönemi. AKP’yi destekleyen liberal aydınlar, süreç içinde yaşanan her türlü gelişmeyi demokratikleşmeyi sağlayan AKP’ye karşı antidemokratik girişimler olarak kabul ettiler. Tabii bunun gerçekleşmesi için devlet, elinde bulunan ekonomik imkanları, siyasal ve daha başka baskı biçimlerini sonuna kadar kullandı. Kitleleri, doğrudan değil dolaylı tehditlerle ortaya çıkardığı tehlikelerle, tehlikelerin karşısında yer almaya, yani devletten taraf olmaya yönlendirdi; “darbe” ve “askeri vesayet” söylemiyle toplumsal hafızaya yerleştirdiği ‘demokrasi dışı girişimler’ tehlikesine karşı, demokrasiden yana olmaya kanalize etti. Böylece yapılan uygulamaların demokrasi olarak tanınıp kabul edilmesini sağladı. AKP, kendisine karşı darbe yapılacağı tehdidini sonuna kadar sömürerek ve devletin yeniden yapılandırılmasında ihtiyaç duyduğu güçle bir kitle desteği yaratma olanağına sahip oldu ve elde ettiği desteği sonuna kadar kullandı. Kitle desteğini sağlamasındaki bir temel faktör, modernleşme sürecinin dışında kalan, başta İslamcı kesim olmak üzere, farklı kesimleri sürece dahil etmesiydi. Gelinen aşamada AKP, Türkiye egemenlerinin tarihinde yaşanmış bir sürecin benzerini yaşama durumuyla karşı karşıya gelmiştir. Gezi, 2. Cumhuriyet döneminin başladığını hem ilan etti hem de bu dönemin muhalefetinin yaratılması için ulusalcı Kemalistlere ihtiyaç duyduğu liberalleşme fırsatını sundu. AKP’nin bu süreci tam olarak ne zaman yaşayacağını, Arap Baharı ve ılımlı İslam sürecinin seyri belirleyecektir.

Gezi, içinden çıktığı kesimler bağlamında, artık oluşturulmuş politik kategoriler içinde düşünülemeyeceğini eylemin işaret ettiği sözle beyan etti. Eylem anının imkan verdiği kadarıyla, eylemin kendisine söylediğini tanımaya, gereğini yapmaya çalıştı. Kürt ve İslam’a daha liberal yaklaştı. Onun bu davranışını pragmatizm olarak adlandırsak dahi, son derece politik bir yaklaşımla direniş cephesini genişletmeyi amaçladığını görmek zorundayız.

Gezi bir tür ayaklanmadır. Gerçekleştirenleri ve gerçekleştiği zemin ayırt edilmeli, kendisine özgü yönleri belirlenmelidir, fakat ayaklanma olarak tanımlandığında dahi genel durumdan, ezilenlerin mücadelesinin dönemsel yükselişlerinden ve kendiliğindencilikler döneminden ayrıştırılarak ele alınmamalıdır. Gezi, tarihte meydana gelmiş klasik ayaklanmalar arasına değil, Arap Baharı vb’lerinin açtığı alana yerleştirilmelidir. Gezi bu alana yerleştirilmezse yaşanan çelişkilerin hangi biçim altında evrensel görünüme kavuştuğu, farklı yerlerde ve farklı adlandırmalarla ortaya çıkan olaylar arasındaki bağ ve ortak karakteristik özellik anlaşılamaz.

Gezi birçok farklı kesimin, ideolojinin, kültürün, simgenin bir araya gelip buluştukları bir zemin oldu. Günümüz Türkiye’sinde sadece Marksistler için değil, diğer ezilen devrimcileri, devletin kendisine uyguladığı baskı ve sömürüye son vermek isteyen herkes için Gezi olaylarından başka önemli bir olay yoktur. Atılacak her adımda, onun bu önemi göz önünde bulundurulmalıdır. Gezi, muhtemeldir ki Türkiye’de politik mücadelelerin hangi yönde ilerleyeceğini ve hangi biçimleri alacağını belirleyecektir.

Böylesi bir eylemi tanımlarken, onun konumunu belirlerken, dogmalarla hareket etmemek gerekir. Bu, hem genişleyen mücadele alanında karşı karşıya kalınan sorunlara pratik çözümler üretmek için hem de pratiğin gerçekleşmesini sağlayacak teori için gereklidir. Ancak bu gerekliliğin yerine getirilmesiyle, eylem alanında bir araya gelmiş farklı toplumsal kesimlerin kendiliğinden ideolojileri kapsanabilir, onlara bir birlik kazandırılabilir. Ortaya çıkan böylesi bir ihtiyaç karşısında, geri çekilmeci bir yaklaşımla, meydana gelmiş olayları saptamak ve anlamak için önceki dönemde başvurulan tanımlamaları yeni döneme taşımak, yeni dönemdeki politik mücadelenin ihtiyaçlarını karşılamayacağı gibi teorik politik mücadelenin gereklerini yerine getirmekten de uzak kalacaktır. Eylemin yaygınlığı, farklı toplumsal kesimlerin katılımı, Lenin’in deyimiyle teorik mücadelenin görevlerini arttırır.

Gezi eylemini tanımlamada, Aydınlanmacı-ilerlemeci-modernist ideolojinin farklı versiyonları ortaklaştı. Gezi’yi, cumhuriyetin kazanımlarını korumak adına yaşam tarzına müdahaleye veya hükümetin baskıcı uygulamalarına karşı bir tepkiye indirgediler.

Gezi’yi tanımlamada kullanılan bu tür ifadeler, kitleleri eyleme seferber etmek bakımından anlaşılır olsa da, gerçekte, kitlenin fiili eylemine karşı çıkan belirlemelerdir. Gezi olaylarına kadar devletin hakimiyetini kabul etmiş, eylem alanında dahi eylemini “devletin kendisine tanıdığı demokratik hakkını kullanma” şeklinde tanımlayacak kadar devletin ideolojik kalıplarıyla düşünen kitlelerin kendiliğinden eylemi, devletin hakimiyetini tanımayarak, devlete karşı gerçekleşmiştir. Devlet olgusunu atlayarak, eylemi sadece hükümetin kendisine ya da izlediği politikalara bağlayarak odağı kaydırmak, eylemi politik alandan ideolojik alana çekmektir. Gezi’ye kadar bu tür şeylerden uzak durmuş, katılmayı düşünmemiş, gündelik yaşamını sürdürmekte olan geniş bir kitlenin, normalde yasadışı olarak gördüğü şeyleri yapmasını politize etmenin karşılığı, onları içinde bulundukları durumu değiştirmeyi kafasına koymuş öznelere dönüştürmektir. Eylemi ideolojik alana çekmek ise, kitlelerin eylem alanındaki davranışlarına denk düşmeyen düşüncelerle, hükümet karşıtlığının gerçekliği ideolojisiyle AKP karşıtlığı üzerinden uzlaşmaktır.

Gezi olayları karşısında söylenenleri, ajitasyondan sıyırıp gönderimde bulundukları esas yönleriyle ele alacak olursak, genel alanda kendine yer bulan öznelerin, Gezi’nin fiilen söylediklerini esas alıp tanımadıkları görülecektir. Pratik olarak onu tanısalar da verdikleri yerle tanımlarını geri aldıkları görülür.

Bunun en açık örneklerinden ilki halk, diğeri de orta sınıf kavramıdır. Bu iki kavram Gezi’yi tanımlamada kullanılan başlıca argümanlar oldular. Halk kavramının işlevsel olduğu dönem ulusal kurtuluş mücadelelerinin geliştiği dönemdir. Bu dönemde halk kavramı her kesimin kendisini içinde bulduğu bir üst belirlenim halini aldı. Böylece hem mücadele alanını genişletip, genişleyen alandaki öznelerin birliğini ifade etti hem de bütün kesimlerin ortak bir hedef doğrultusunda mücadele ettiklerini belirtti. Ulusal kurtuluş mücadelesinin politik gündem olmaktan çıkmasıyla birlikte, halk kavramı da kapsayıcı özelliğini yitirmiş oldu.

Gezi’de bir araya gelen farklı kesimler, kendilerini halk kavramı içinde tanımlamıyorlar. Ezilen hareketi ya da başka tanımlamaları kabul ediyorlar. Dolayısıyla Gezi’yi halk kavramıyla karşılamak, bir önceki dönemde sağlanmış ideolojiler birliği içinde düşünmektir.

Halkın bütün katmanlarının sempatisini toplayacak bir hareketin gelişmesi güçtür, orta katmanların tamamı hiçbir zaman karşı yönde, burjuvazinin etrafında toplanmış gerici partileri tamamen ortadan kaldıracak biçimde hareketin etrafında toplanmayacaktır. O yüzden halk hep bölünmüş olacaktır.

İmgesel olarak tasarlanan halk ile gerçek halkın bölünmüşlüğünü Gezi’de de gördük. Gezi’de bir araya gelenlerin halkı temsil ettiğini ama AKP mitingine katılanların halkı temsil etmediğini söylemek, ayrımı devlet karşıtlığı üzerinden değil, ideolojik olarak tanımladığı için, AKP mitingine katılanları, burjuvazinin yalanlarla aldatıp kandırdığı kitleler olarak tariflediler. Bir ideoloji içinde davranan kitlenin davranışını doğru-yanlış bilinç ile yaftalayıp, pratiğin gerçekleştiği ideolojiyi yanlışa indirgemek politik tutumun değil, ideolojik tavrın ifadesidir.

Saflaşmanın yaşandığı bir anda, saflaşmayı halk kavramıyla karşılayıp, dışarıda yer alan, daha doğrusu devlet ve hükümetin arkasında yer alanların pratiğini yanlış olarak tanımlamak, onlar üzerinde etkide bulunmaya olanak tanımaz. Tam aksine onun devletli niteliğini göz ardı eder. AKP’nin mitinglerine katılan kitleler kandırılmış, aldatılmış değillerdir. Bilâkis, devletin düzenlediği siyasal pratiği tanıyıp ona katılmış ve o ideoloji içinde taraf olmuşlardır. Oyunu kurallarına göre oynamışlardır. Bu kesimler için oyunun kuralını Gezi eylemcileri bozmuştur. Gezi’dekiler için ise oyunun kuralını AKP bozmuştur.

Aynı şeyi orta sınıf kavramı için de söylemek mümkündür. Gezi’nin sınıfsal analizi için kullanılan orta sınıf kavramını, Marx’ın sınıf ve sınıf mücadelesi için kullandığı kimi ifadelerle destekleyerek, işçi sınıfına pratik bir misyon atfetmenin aracı haline getirdiler.

Sınıfın ekonomik kategoriler içinde konumunun tanımlanmasında geçerli ölçütün ne olması gerektiğine ilişkin yapılan tartışmalarda; üretim araçlarıyla ilişkisinin belirleyici olduğunu söyleyenler ile emeğini ücret karşılığında satan herkesin ücret kriteri üzerinden sınıfa dahil edilmesi gerektiğini söyleyenler arasında politik olarak bir fark yok. Bunlar teorik tartışmalardır ve belirlemeler de teoriktir. Sorun, bu teorik belirlemelerin ampirik algılanması ve gösterilmesidir, iki farklı düzeyin birbirine karıştırılıp, birinin diğerine indirgenmesi sorunudur. Teori ve politikayı işçi sınıfının ontolojik koşullarına indirgeyip, üretim içindeki koşullarından ötürü işçi sınıfının konjonktürde de ideo-politik olarak ilerici olduğunu ileri sürmek, tarihsel ilerlemeci anlayışın temel yanlışıdır. İşçi sınıfının, toplumsal gerçeğin bilgisine sahip olduğunu, içinde bulunduğu konjonktürde de bu bilgiyle davrandığını, bu özelliğinden ötürü diğer toplumsal kesimlere öncülük edeceğini iddia etmek teorik değil, ideolojik belirlemedir, teoriye teori alanının dışından, ideo-politik alandan müdahale etmektir. Daha da önemlisi bilgi ile gerçek arasındaki ilişkiyi pratik bir uygulama ilişkisi olarak anlamaktır.

Ezilen farklı toplumsal kesimler içinde açığa çıkan politik bir dinamiğe seslenebilmek amacıyla “alt katmanlar emekçidir”, “şehir küçük burjuvazi kökenlidir” gibi tanımlar yardımıyla sınıf kavramının içeriğini genişleterek, sınıfa pratik bir misyon biçmenin ve sınıf üzerinden seslenmenin politik bir karşılığı yoktur. İçinde bulunulan anda hangi talepler öne çıkıyorsa o talepleri kapsamak ve karşılığını oluşturmak yeterlidir.

Gezi, devrimcilerin pratik olarak devrimciliği sürdüremediği bir dönemde meydana geldi. Bu bir gerçekleşmedir. Her türlü akıl yürütmenin bu gerçeğin yerine konulmasına, bu vesileyle Gezi’den uzak durmak, direnişi küçümsemek için bahaneler üretilmesine müsaade etmemek gerekir. Gezi, an itibariyle devrimcidir, ilericidir. Başlattığı gerçekleşmeyi sürece yayabilirse devletin istikrar arayışını bozabilir. Gezi’ye katılanların bir önceki kuşağı, devrimci harekette karşılığını buldu. Yeni kuşak da yeni dönemde aynısını yapabilir. Bir olasılıktır, gerçekleşirse hayırlı olur. Şayet bu gerçekleşmezse, yeni kuşak, düzen içi reformlar talep ederek ve bu talebini düzen içi partilere bağlayarak seçimlerde eriyecektir. Bu olasılığın gerçekleşme oranı daha fazladır. Hatta mevcut durumda bu eğilim baskın durumdadır.

Devletli kanatların peşine takılmış eğilimlerden uzak durmak gerekir. Sorunlarının çözümü için devletin kapısını aşındıranların sorunlarını sorun edinmenin anlamı yok. Ama bu kesimlerle ideolojik olarak mücadele etmenin yol ve yöntemlerini bulmak gerekiyor. AKP’nin İslamcı kesimin tepkilerini örgütleyip devletli bir nitelik kazandırması örneğinde olduğu gibi, devletlinin ezilenlerin tepkilerini örgütleme yollarını öğrenmeye çalışmak politik devrimciliğin imkanlarını aramaktır. Bu anlamda her türlü sorununu mücadele konusu yapan kesimleri edinmenin önünde hiçbir engel yoktur. Devlet karşıtı olarak gelişen her hareket reformculaşmanın önünde engel, devrimciliğin ezilenler dünyasında pratik olarak var olmasının zeminidir. Belirleyici olan budur.

 

Okunma 7355 kez