Teori ve Politika'nın 75. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Taksim Ayaklanması ve Sonuçları Üzerine

Yazan

 

 

Taksim Ayaklanması ve Sonuçları Üzerine

Doğan Kaya

31 Mayıs – 1 Haziran 2013’te Gezi Parkı’nda ortaya çıkan direniş üzerinden başlayan ve kısa bir süre içinde tüm Türkiye’yi etkisi altına alan halk ayaklanması yaklaşık olarak bir ay boyunca devam etti. Bu ayaklanmanın nedenleri ve sonuçları üzerine birçok şey yazıldı ve söylendi. Biz bu yazıda kısaca, ilk anda gözlemlediğimiz sonuçların Türkiye Devrimci Hareketi ve TC devleti açısından ne anlam ifade ettiğine bakacağız.

I

Özellikle 90’lı yılların başında Türkiye Devrimci Hareketi’ne dahil olanlar, –bu, bir kuşak olarak nitelenebilir– mücadeleye, birçok olumsuzluğu ve ağır yenilgi halinin getirmiş olduğu psikolojik yükü sırtlanıp başlıyordu. 12 Eylül 1980 darbesinin ağır koşullarından sıyrılabilmek için büyük efor sarfeden bu dönemin kadroları, mücadele içinde ortaya çıkan ‘kitlesiz devrimcilik’ hâlinin geçici bir durum olduğunu düşünüyorlardı. Ancak, kitlesiz devrimciliğin Türkiye Devrimci Hareketi için adeta bir kader haline geldiği, sonraki yıllarda açıktan gözlemlenebilecek bir nitelik kazanacaktı.

Elbette, bunun nedenleri üzerine de birçok saptama yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Türkiye Devrimci Hareketi’nin Marksizmi algılayış biçimi ve buradan hareketle halk kitleleriyle kurmaya çalıştığı ilişki biçimi ilk akla gelenlerdir. Bu durumun politik alana tahvil edilmesinin sonucu olarak, özellikle de reformist sosyalist cenahta, devletin kendisine karşı giriştiği her hamleyi boşa çıkartıp karşı bir hamleyle cevap verebilmek şöyle dursun, devletin baskısını bir şikayet konusu haline getirip bunu kitlelere propaganda unsuru olarak yöneltmek, bir sosyalizmcilik türü olarak mücadele alanını kapsamaya başladı.

Yenilgilerin süreklileşmesi, devrimci hareketimizin sadece devlet gücüne karşı değil, aynı zamanda hitap ettiği kitleye karşı da marjinalleşmesini beraberinde getirdi. Kabul etmek gerekir ki, söz konusu kuşak, yenilgilerle cebelleşen; ama inatla mücadeleye devam eden bir kuşaktı. Marjinalize edilmiş ancak, 12 Eylül’ün bakiyesini sırtına almış, reel sosyalizmin çöküşüne bire bir tanıklık etmiş, bu çöküşün ortaya çıkartmış olduğu ideolojik krizle başetmeye çalışmış, 19 Aralık 2000 operasyonunun ortaya çıkartmış olduğu ağır sonuçların kasvetli havasını dağıtmaya yetememiş, bu gücü bir türlü üretememiş bir direngenlik... Gazi barikatlarının lokalize halini kendi kişisel devrimci tarihinde oldukça parlak bir istisna olarak gören, ‘96 1 Mayıs’ındaki kitlesel kalkışmayı da kitlesel devrimcilik açısından en üst seviye olarak aklının bir köşesinde tutan, sürekli buna gönderme yapan ve böyle yaşayan bir devrimcilik...

Ve bir gün gelecek, ortaya yeni bir kuşak çıkacak, geçmişteki tarihi ters yüz edecekti. Belki de, yenilgiler kuşağının yenilgisiz kuşağa devredebileceği tek miras, ancak direngenliği olabilirdi.

II

Bundan yaklaşık üç yıl önce patlak veren ve Arap coğrafyasını hızla etkisi altına alan ayaklanmaların başlangıç günlerinde, bu patlamanın neden meydana geldiğine dair birçok saptama yapılmıştı. Özellikle Mısır’da halkın dipten gelen rahatsızlıklarını hisseden Mübarek rejimi, yıllar boyunca bu rahatsızlıkları Siyonizm düşmanlığının propagandasıyla kontrol altında tutabilmiş; böylece mevcut düzenin bekâsını sağlama konusunda ‘yalancı’ Siyonizm düşmanlığı en önemli faktörlerden biri haline getirilmiş ve bu sayede toplumsal krizlerin önü alınmaya çalışılmıştı.

Milat, Tunus’ta başlayan ve Ortadoğu’yu kapsayan ayaklanmalar olmuştu. Yıllar boyunca baskı altında gerici-işbirlikçi rejimlerin boyunduruğu altında yaşayan ezilen halklar bir kez ayaklandıktan sonra, kendilerine karşı uygulanan manipülatif Siyonizm düşmanlığının da sonuna gelinmiş oluyordu.

Tam da bu noktada yukarıdaki manipülasyon örneği; TC devletinin bir devlet politikasının uygulanması dolayısıyla 90 yıldır Kürtlerin varlığı-yokluğu üzerine Batı'ya yönelik yapmış olduğu manipülasyonların doğurduğu sonuçlarla bir benzerlik taşıyordu.

Gezi Parkı’nda kurulan çadırlar, burada eyleme katılan insanlara yataklık eden bu çadırların köşesine iliştirilen notlar, bizlere, Kürt kardeşlerinin maruz kaldıkları ezilmişlik halini anlayamamalarından dolayı özür dileyen Türk kardeşlerinin de varlığına işaret ediyordu. Bu özür, pratik olarak Kürdü yanına alırken, devleti hedef tahtasına oturtuyordu.

Burjuva basınının ve TC devletinin yıllar yılı kendilerine Kürdistan’daki savaş dolayısıyla ne yalanlar attığının bilincine varan Türk ezilenleri, bunun bedelini devlete, kendi sırtında Türk bayrağı varken sırtında BDP bayrağı olan Kürt kardeşinin elinden tutarak veriyordu.

Basına yansıyan bu resim, sadece gazetelerde çıkan ve Taksim ayaklanması esnasında polis saldırısı sırasında gözler önüne serilen bir panik anını ya da kaçış telaşını değil, aynı zamanda Türkiye devriminin eksik, küçük ama muazzam bir değere sahip fotoğrafını bizlere gösteriyordu.

Dolayısıyla, Türk ezilenlerine yönelik uygulanmış olan devlet zulmünün boyutu ne kadar arttırılırsa arttırılsın, cin artık şişeden çıkmıştır. Bu saatten sonra devletin basın üzerinden Kürtlere yönelik kurgulayacağı manipülasyonun, bir Türk ezileninin kafasında yaratacağı etkinin sınırlarına gelinmiştir ve manipülasyonların Kürtlere karşı kolayca düşmanlığa dönüşmemesi artık ihtimal dahilindedir. Bu ayaklanmadan çıkartılacak ilk devrimci sonuç bu olmalıdır.

***

Ezilenlerin İslamı uzun yıllar sonra ilk kez Anti-Kapitalist Müslümanlar adı altında, Taksim ayaklanması vasıtasıyla politika alanına dahil olmuştur. Kendilerini eylemin özgürleştirici denizine bırakarak lâik, ulusalcı, komünist ve Kürtlerle buluşmuşlardır. Yukarıda örneği verilen Türk ezileni ile Kürt ezileninin el ele tutuşması durumuna ezilenlerin İslamı da eklendiğinde, küçük karedeki eksiklik tamamlanacak ve dolayısıyla Türkiye devriminin asli unsurları bir araya gelmiş olacaktır.

Bir başka açıdan bakıldığında da Anti-Kapitalist Müslümanlar’ın yoğun devlet saldırısı esnasında ısrarla alanda kalmış olması, aynı zamanda modernist sol-sosyalist cenahın algılarına da büyük bir darbe indirmiştir. Bu ezilen kesitinin kitlelerle buluşması, bundan sonraki süreç açısından olumlu sonuçlara yol açabilecek bir potansiyeli taşımaktadır. Taksim ayaklanması açısından ortaya çıkan başka bir sonuç ise bu olmuştur.

***

Türkiye toplumu ve onun gençliği 12 Eylül baskısının ortaya çıkarttığı olumsuz sonuçları ve ataleti parçalayıp bir kenara fırlatmıştır. Tarih, devrimci sonuçlar bağlamında gerici dönemlerin, anayasa referandumlarında kurulan oy sandıklarıyla değil, ezilen kitlelerin özgürleştirici eylemsel müdahaleleriyle kapatılabileceğini, oluşturulan korku duvarlarının bu biçimde yıkılabileceğini, buradan yola çıkarak da hiçbir dolaylı argüman kullanmadan, buna ihtiyaç duymadan devleti ve onu temsil eden sembolleri hedefe oturtabileceğini bir kez daha göstermiştir. Ortaya çıkan ve gözlemlenen bir başka sonuç da budur...

***

Türk ulusalcılarının, ‘AKP = devlet’, bir başka deyişle ‘devletleşen AKP’ algısını kafalarına yerleştirdikçe kimi ‘an’larda devrimci tutumlar alabilecekleri görülmüştür. Ayaklanma nedenlerinin sisteme yönelik değil, sistemin işleyiş biçimine itirazlarla dolu olması yukarıdaki belirlemeyi hiçbir biçimde değersizleştirmez. Fakat, belki de bu ayaklanmanın isyankâr bir asilik sınırında kalmış olmasının en önemli nedenlerinden biri de budur. Ayrıca, ulusalcı cenahın peşinden gidebileceği kimi figürlerin (generaller, ulusalcı-faşist siyasetçiler) hapiste bulunması ve onları tek bir çağrıyla evlerine döndürebilme kudretine sahip olmaları da herhangi bir şeyi değiştirmez. Keza, ulusalcı cenah kendi tercihleri ile sokakları terketmeyi uygun görseydi, CHP’nin varlığı rahatlıkla devreye sokulabilirdi. Öfkeyle devlete saldıran bu kesim, kimsenin sözünü dinleyecek durumda değildi.

Devletin ulusalcı cenahı evine döndürme hamlesi oldukça klasik tarzda oldu. AKP’nin (yani devletin gerici kanatlarından biri olan AKP’nin!) ideolojik manipülasyon merkezinin, başı beladayken devletin bekâsını ve sistemin işlerliğini sağlamak için, devletin bir başka gerici kanadı olan CHP’yi hedef tahtasına oturtarak adeta imdada çağırması, o ‘an’ için her iki gerici kanada da yedeklenmeme niyetinde olan kitlelere dönük boş bir hamle oldu.

Bu paralelde devletin ideolojik manipülasyon merkezi, ayaklanma ile birlikte ‘dış güçlerin provokasyonu’, ‘Ergenekon’ vb. argümanları öne sürmesine rağmen eylemde ısrarcı olan ezilenlerin kararlı duruşu sayesinde püskürtüldü. Devlet erkânı sonuçta konuyu, ‘Gezi Parkı’nda ağaç kıyımına karşı eylem yapanlarla onları provoke edip kışkırtan marjinaller’ söylemine bağlamaya çalıştı. Bu son söylem, aynı zamanda, ayaklanmanın birleşik unsurlarını bölme konusunda devletin ne kadar zorluk yaşadığının bir göstergesidir.

Devlet cenahı için meselenin dış yansımaları ve sonuçları da olmuştur. Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında koçbaşı pozisyonunda bulunan TC devletinin kendi demokrasisini pazarlama ve onu ihraç malı haline getirme safsatasının, özellikle kimi Ortadoğulu devletler nezdinde, bu ayaklanma ile birlikte ne kadar çökmüş bir halde olduğu gözler önüne serilmiştir. Bu çöküntü hali öyle bir boyuta taşınmıştır ki, Taksim ayaklanması esnasında Suriye devleti enformasyon bürosu, Suriye vatandaşlarına “Türkiye güvenli bir ülke değil, Suriye vatandaşları Türkiye’ye gitmesin” çağrısı yaparak, resmi ağızlarla TC’yi ‘ti’ye almıştır! Ayrıca ABD’nin ve AB ülkelerinin yapmış olduğu uyarılar ve açıklamalar da cabasıdır.

***

Devrimci kitleler, kitlesiz devrimciler; öğreten kitleler, öğrenen devrimciler; isyankâr, asi ve ayaklanmacı kitleler, direnişçi devrimciler... Taksim ayaklanmasında ‘an’da kendiliğinden öncüleşen ve hatta öncüye ihtiyaç duymayan kitlelerin devrimciliği gözlemlendi. Onlar ezilenlerdi ve çeşitli bölüklere ayrılmış olsalar dahi refleksleri bir ve aynıydı.

Devrimci örgütlenmeler açısından, devrimciliğin gereklerinden biri devlete karşı pratik-eylemsel konum almak ise, bir diğeri de her an hazırlıklı olma refleksini gösterebilmektir. Buradan ortaya çıkan sonuç devrimciliğimizin hazırlıklı olma reflekslerinin aşındığıdır. Orhan Yılmazkaya bir makalesinde, “Tarih devrimcilere soru sormaz, ondan yanıt bekler; ve yanıt verip veremeyeceğinin de hiçbir önemi yoktur” der. Türkiye sol-sosyalist-devrimci hareketleri, gelinen aşama itibariyle tarihin bu ‘an’daki sorusuna hazırlıksız yakalanmış ve cevap verememiştir. Tarih soruyu sormuş ve hızla yoluna devam etmiştir.

***

Ortaya çıkan bir başka sonuç ise, alanlara çıkan kitlelerin profili dolayısıyla, işçiciliğin pratik olarak da sükut-u hayale uğramasıdır. Tarihsel olarak işçi sınıfının devrimci olmasının, ‘an’daki tutum açısından hiçbir politik geçerliliği olmadığı bir kez daha ispatlanmıştır. Alanda eylem halinde olan ve işçi sınıfı içinde tariflenebilecek kesitin işçi kimlikleriyle değil; ekolojist, LGBT birey, kadın, işsiz, Kürt, Alevi, ülkücü vb. kimlikleriyle ayaklanmaya dahil olmaları ve kendilerini bu şekilde tarif etmeleri bunun bir ispatı gibidir. 'Ezilenler' teması Taksim ayaklanmasının büyük fotoğrafını oluşturmaktadır.

***

11 yıla yaklaşan iktidar döneminde sandıkta ve sistemin işleyişi bağlamında (Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi haricinde) adeta yenilgi yüzü görmeyen AKP, Taksim ayaklanmasının sonucunda ortaya çıkan yeni genç kuşağın tattırdığı yenilgiyle karşılaşıyordu.

Dolayısıyla devlet yeni bir nizam oturtmaya çalışırken, Kürt Özgürlük Hareketi’yle masada ‘denge’ arayışındayken ve dış politikası uzun bir süredir çıkmaz sokağa girmişken içeriden, hem de hiç ummadığı bir yerden kendisine karşı yepyeni bir cephe açılıyordu.

III

Sonuç olarak; yeni bir dönemin açıldığını, bu ayaklanmanın düşman surlarında bir gedik açtığını, devletin ‘an’ itibariyle yenilgiye uğratıldığını, bu ayaklanmanın devletin yeni nizamını oturtmaya çalıştığı bir süreçte AKP’yi/devleti sarstığı ve geriye düşürdüğünü, sahneye çıkan yeni genç kuşağın, deyim yerindeyse maça golle başladığını, ancak ayaklanmanın gelecek dönem açısından asilik sınırında mı kalacağı, yoksa barbarlığa mı evrileceği sorusunun cevabının belirsizliğini koruduğunu, bu sorunun cevabının, sadece bundan sonraki mücadelenin biçimini ve nasıl şekilleneceğini değil, aynı zamanda TC devletinin de geleceğini belirleyeceğini söylemek durumundayız.

Ancak şurası bir gerçek ki, devrim tüm ezilenlerin eseri olacaktır!

Okunma 7407 kez