logored

Ermeni Soykırımının Politikleştirilmesi ve Liberal Cazibe

Yazan

Bugün sol hareketin geniş kesimleri liberal ideolojik hegemonya altındadır. Çoğu momentte, sosyalist sol ile Batılı liberal kamuoyu bir yana, birçok devletin sözcülerinin zihniyetini ayrıştırmak mümkün olmamaktadır. Bu hal, 24 Nisan Ermeni soykırımı meselesinde de kendini göstermektedir. Sol hareket, genel olarak, ezilme durumlarında liberalizmle ilişkisini “vicdan”, “uygarlık” ve “insan” gibi terimler aracılığıyla kurmaktadır.

*

1915’teki devlete de düşmandık, bugünkü TC’ye de düşmanız… Mücadeleyi bir yok etme konusu olarak gördüğümüzden, düşmanlarımızı zorlayan her şey nesnel olarak hayrımızadır.

Bugün, 1915’te Ermenilere yapılanın Birleşmiş Milletler’in 1948’de kabul ettiği bir sözleşmede tanımlanan “soykırım” suçunun kapsamına girip girmediği devrimci sol hareketin gündemi olamaz. Bu, açıkça büyük devletlerin politik oyun sahalarına ilişkin bir meseledir ve bu özneler dışındakilere figüranlık düşüp düşmeyeceği de belli değildir. İçinde bulunduğumuz dönemde, bir devrimci özne, bu meselenin hukuki boyutunu kendi konumundan yola çıkarak politikleştirecek güç ve kudretten yoksundur. Hukukileştirmek, sonunda bile değil, önünde, devletler arası ilişkilerin konusu olacak ve kendini buna bağlayanlara da ilgili devletlerin yancısı olmak düşecektir.

Devrimci bir solun meselesi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin zor durumda kalması, zayıflaması, daha kolay mücadele edilebilir hale gelmesi bakımından tamamen politik olmalıdır.

Bugünün öncelikleri bakımından, hukuksal bir terim olan soykırımla ilgimizi, ancak soykırımın politik muhtevası belirleyebilir. Hukuki olarak, Osmanlı Devletinin Ermeni halkına yaptığının soykırım olup olmadığı art sıraların konusudur. Önemli olan, soykırım teriminin bugün, TC’yi zor duruma düşüren bir politik içeriğe sahip olmasıdır ve devrimci bir bakış bu noktaya odaklanmalıdır.

Osmanlı Devleti, politik olarak, Ermenilere soykırım uygulamıştır! Hukuksal olana bu momentten geçeriz ve TC’nin, soykırımın hukuksal sonuçlarına katlanmasını dileriz.

*

En son Hrant Dink’in katledilmesi olmak üzere, Ermenilerin trajedisiyle vicdani bir ilişki kuran topluluk ve çevreleri rahatsız etmek istemeyiz. Ancak bizim açımızdan, bir davanın takipçisi olmak, her şeyi o davanın aktığı vadiye yerleştirmek anlamına gelmelidir. Bu işe yaramayan hiçbir vicdan veya yüce duyguya kapılmamak gerekecektir; verili atmosferde açığa çıkan vicdan buharlarını başta devletler, örgütlü güçlerin santraviçleri emecektir.

Vicdanı ve ezilenlerin acılarını esas alan bir yaklaşım, sonunda vicdansız olmak zorundadır. Ezilenlerin acısı, hiçbir vicdanın layıkıyla yüklenemeyeceği kadar fazladır tarihte ve günümüzde. Vicdanlı, tıpkı kimsesiz çocuklar arasından birini evlatlık olarak seçmek durumunda kalan kimse gibi, vicdanını bazı acılara fazla yatıracak, acıların çokçasına ilgisiz ve duyarsız kalacaktır; yani vicdansızlık! Vicdanlılık, hiçbir yere götüremeyecek bir yoldur…

Acıları vicdan kantarına vuran liberal duyu, ön adıyla çağıracak kadar yakınlık duyduğu “Hrant” kadar, aile üyelerine varıncaya dek bildiği Gezi Ayaklanması şehitleri karşısında, sayılarını bile tam söyleyemeyeceği 6-7 Ekim Kobane Serhıldanı şehitlerinin varlığının sillesini yiyecektir.

Ama biz, yanımızda kalmayı sürdürebilen vicdan sahiplerini yine de duyarlıkla el üstünde tutacağız. Yeter ki bizimle vicdanlaşsınlar.

Bizim meselemiz, vicdanlılığı politik bir kimlik ve politikaya bağlayan bir yol olarak görme eğilimindeki solculuğun ideolojik havasıyladır.

Bu politik vicdanlılık, devletin militarizmine karşı olmaktan her tür devlete ve her tür militerliğe karşı olmaya giden bir eğri üzerindedir. Bugün değilse ama mutlaka yarın ulaşacaktır o menzile…

Bu politik vicdanlılık, devletin öldürmesine iliklerinden karşıdır, ama yanı başındakinin öldürmesine de karşı olmak zorunda hissetmektedir kendini. Öyle ya, tutarlılık bunu gerektirmektedir!

Devlet öldürürken kötüdür elbette, ama öldürme fiilinin kendisi bizatihi faili kötüleştirecektir… Her şiddet kötü olacak, her silah kendini kullananı kirletecektir. Bu eğimin can alıcı sonucu olarak; her bütünsel davadan, zorunlu kötülükler yapacağından uzak durmak gerekecektir.

Biz bir dava peşindeyiz ve yeryüzündeki her acıya aynı şekilde yakın, her zulme aynı şekilde tepkili olmak durumundayız. Fakat böyle bir şey gerçekleşemez ve özne, acı çekenlere haksızlık yapmak zorunda kalır. O halde, meselemizi acının eksen olduğu bir doğrultuda oluşturamayız.

*

Ne olmuştu 1915’te?

Osmanlı Devleti, bir ortamda, başta Rusya cephesine doğru ikmal hatlarındakiler olmak üzere, topraklarında yaşayan Ermeni nüfusu kendine tehdit olarak değerlendirmiş ve tehdidi ortadan kaldırmak için bir uygulamaya gitmiştir.

Bir düşmanın yaptığının, az ya da çok ağır olmasının ancak propaganda bakımından bir değeri olabilir; yoksa, düşman olarak Osmanlı Devletinin Ermenileri yerleşik oldukları bölgelerden sürmesi ile, onları, Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli karar ve tanımı bağlamında soykırıma tabi tutması arasında bizim duruşumuz bakımından bir ayrım yoktur.

Üstelik, bir öznenin, bu düşman olsun ya da biz olalım, fark etmez, kendi selametini kendi kudreti yettiğince arama hakkı sonuna kadar vardır. Burada, bir soyut ilke peşinde koşan ahmak liberaller açısından, elbette Stalin’in savaş ortamında ve ardından, Nazilerle işbirliği içinde gördüğü ve büyük oranda da bunu gerçekleştiren Sovyet halklarını topluca sürgün etmesinin de hiçbir mazur görücü nedeni olamaz. Bu halklarda, kendilerine bağımsızlık vaat eden Nazilere karşı işbirliği eğilimi gerçektir ve Stalin’in, açıkça zararına olan bu duruma karşı önlem alma hakkı vardır. Hakkın herhangi bir soyut sınırı da yoktur üstelik. Hakkını arayan öznenin gücü ve uygun gördüğüdür sınırın kendisi…

Ne demek istiyoruz? Mücadele ve özellikle politik mücadele soyut haklar değil somut güçler mücadelesidir ve burada güçlerin hakları kudretleri kadardır.

Bir başka ve daha çok etkili örneği, Hitler Almanya’sının Yahudilere uyguladığı oluşturmaktadır. Bilindiği gibi, uluslararası hukukun tanıdığı tek örnek, Hitler Almanya’sının Yahudilere uyguladığının bir “soykırım” olduğudur. Bu devletin Çingeneler, komünistler ve Sovyet esirlerine uyguladığının hukuksal karşılığının boş bırakılmasını gözden kaçırmadan, Avrupa solunun bu liberal kesif havadan etkilenip anti-Semitizm suçlamasına maruz kalma korkusuyla İsrail devletine düşmanlıktan kaçınmasını vurgulamalıyız. Oysa, Nazilerin Yahudilere yaptığının tanınmasının Çingenelere yaptığının tanınmaması sayesinde olduğunun bilinmesi ve bugün İsrail’in ve ABD’deki Yahudi lobisinin, Ermenilerin, soykırımın ABD’ce ve sonra da BM’de tanınması çabalarına köstek olmalarına bu hal neden olmaktadır.

Ve nihayet, liberalizme gömük solcu zihniyet, başka bir özgüllükten, bu kez, Osmanlı topraklarında değil de Rus İmparatorluğunda devrim mücadelesi verenlerin ve ardından, Ekim Devrimi sonrası yıkıcı saldırılara uğrayan Sovyetler Birliğindeki devrimcilerin konumundan ele alamaz Ermeni meselesini…

Bu liberal solculuk, 1920’de Sovyetler Birliğinde yapılan Doğu Halkları Kurultayında Ermeni meselesiyle ilgili olarak şu sözlerin neden edildiğini anlayamaz: “Türkiye’deki Ermeni kıyımı haberleri üzerine Avrupalı sosyalistler gösteriler ve zalim sultana karşı muhteşem protesto mitingleri düzenlemekten geri kalmıyorlardı. Fakat, Fransız hükümetinin Fas’a oradaki Müslüman topluluklarının kökünü kazımak için deniz aşırı askeri birlik üzerine askeri birlik gönderdiği yıllarda sosyalistler sessizliklerini koruyorlardı. Hindistan’da yapılan zulümlerde, İran’ın vahşice ezilmesinde, Mısır’ın boyunduruk altına alınmasında, İngiliz birliklerinin siyah kıta üzerinde gerçekleştirdikleri kitle kıyımlarında ve kanlı kampanyalarda aynı sosyalistler tek kelime dahi etmediler.”

Bu liberal solculuk, ünlü John Reed’in aynı kurultayda, aynı konuda ABD’yi nasıl teşhir ettiğini ve Radek’in, “İngiliz, Fransız ve Amerikalıların on yıllardır Türk ve Kürtlerle savaşmaya ittikleri zavallı Ermeniler”den söz etmesini de anlayamaz.

Bu liberal solculuk, meseleyle ilgili akıntıya karşı bir tutum gördüğünde onu hemencecik, elindeki neredeyse tek damgayla, “milliyetçilik”le damgalayacak ve Türk şovenizminin kollarına atacaktır. Adres de bellidir; bu konuda Rus ve Sovyet kaynaklarında arşiv çalışması yapmış olan ve Avrupa hukukunda Türkiye Cumhuriyetinin pozisyonunu güçlendiren bir politik atağın sahibi Vatan Partisi ve Doğu Perinçek’tir.

Liberal solcular ve şoven solcular, farklı yollar önerseler de, modernleşme sürecini aynı hararet ve inançla savunur. Buna rağmen, liberal solcu, TC’nin Dersim katliamını da aynı vicdanlılıkla lanetler. Oysa, modernleşme sürecinin zorunlu sonucu değil midir, bir devletin kendi topraklarında oturan nüfustan asker ve vergi alma kudretine erişmesi… O halde, liberal ve şoven solcunun kendilerine rahatça yer bulduğu geniş paradigmanın dışına çıkmak gerekiyor.

Ermeni soykırımı tartışmasının liberal atmosferde yürüdüğü, Hrant Dink’in katlinin esas olarak, kendilerine “Hrant’ın arkadaşları” payesi veren toplulukça, AKP’nin Kemalistlerle mücadelesinin bir enstrümanı olarak istismar edildiği ortadadır. Eksiklik, birçok temel meselede olduğu gibi, egemenlerin iki düşman kanadından bağımsız bir devrimci konumun hegemonya mücadelesi vermekten kahredici yoksunluğudur.

Hedef şaşmamalıdır. Tayyip Erdoğan’ın tepesinde bulunduğu çete bugün her türden devrimci mücadelenin baş düşmanıdır. Fakat, düşman bizim düşmanımız olmalıdır, başkalarının düşmanı değil…

Bugün Ermeni soykırımı meselesi, Türkiye’nin ittihatçı-Kemalist geleneğiyle hesaplaşma konusu değildir. Bugün Ermeni soykırımı meselesi, Tayyip Erdoğan devletiyle hesaplaşma konusudur. Hayaletlerle değil gerçek varlıklarla yapılır mücadele. Varsa geriye gitme derdi olan; bu yol Tayyip Devletinden başlamaktadır. Tayyip Erdoğan, o katliamcı devletin zincirinin karşımızdaki son halkasıdır. Sonuç ancak böyle alınır.



Okunma 11384 defa
Apertura de cuenta bet365.es