Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Marksizm ve Biçim'in Düşündürdükleri

Yazan

Hatice Barak

F. Jameson’ın, Mehmet H. Doğan çevirisi ile dilimize kazandırılan Marksizm ve Biçim adlı eserinin, diyalektik yöntemin enine boyuna tartışılması ve 20. yy. diyalektik yazın kuramlarının ayrıntılı dökümü ve eleştirisi bakımından bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum. Kitapta tartışılan eserlerin bir kısmının dilimize hala çevrilmemiş olması bir handikap oluştursa da yazarlarının görüşlerinin Türkçe okuyucusuna pek de yabancı olmadığı söylenebilir.

Diyalektiğin sanat alanında tarihsel aşamalarını serimleyen, özellikle “bütünsellik ilkesi”ne vurgu yapan Jameson, kitabının önsözünün sonunda okuyucuya amacı ile ilgili bir fikir veriyor: “Benim post-endüstriyel diye adlandırmayı denediğim bu sonuncu tür Marksizm bağlamında, Hegel felsefesinin -parçanın bütüne ilişkisi, somut ile soyut arasındaki karşıtlık, bütünsellik kavramı, görünüşle özün diyalektiği, özne ile nesne arasındaki karşılıklı etkileşim gibi- büyük temaları bir kez daha gündemdedir.”[1] Jameson yazın eleştirisini yaparken “betimleyici olduğu kadar, tanı koyucu olmak" istediğini belirtmiş.

Yazarın, 20. Yüzyıl Marksizm alanındaki tartışmalara katılması ve ilginç betimlemelerde bulunması da dikkati çeken başka bir nokta. Örneğin: “ 1930’ların Marksist eleştirisinin uğraşmak zorunda kaldığı gerçeklik, bugün artık varolmayan daha basit bir Avrupa ve Amerika gerçekliğiydi… özellikle de Birleşik Devletler’de post-endüstriyel tekelci kapitalizmin gelişmesi, soğuk savaşın başlangıcından beri medyanın özellikle korkunç harcamalarıyla reklamcılığın uyguladığı mistifikasyon teknikleri yoluyla, sınıf yapısının giderek daha fazla gizlenmesi olayını da beraberinde getirdi.” “…süper devlette sokağın yeri neresidir, bu yeni devleti yapan sımsıkı bütünleşmiş pazarlama ve otomatik üretim ağı içerisinde, her şeyden önce eski tip sokak hala aynı şekilde var mıdır, yok mudur?” (s. 15-17) Yazara göre Marksizmin, en azından gelişmiş ülkelerde kuramsal sorunları bunlardır. Buna bağlı olarak Marksizmin gelişimini üç ayrı alanda tarif eder; sosyalist blok, üçüncü dünya ülkeleri ve batı tekelci kapitalizmi.

Jameson, Marksizmin gelişimini üç tipe ayırırken kendisinin de içinde bulunduğu Batılı Marksizmin, gelişmiş ülkelerde yetmediğini, bunun için Marksizmden “bir tür kopuş” gerektiğini, epistemolojik anlamda “en azından klasik Marksizm anlamında” bir değişimi öngörüyor. Bu öngörü çerçevesind Jameson, diyalektiğin yeniden yorumlanması, Hegel idealizmi, Marksizm, varoluşçuluk, fenomenoloji ve psikanaliz arasında dolayımlar kuran ve onları da   aşan bir türden söz eder. Yazar bu çabasında yalnız değildir. “Eleştirel Teori” (Martin Jay’in, Frankfurt Okulu üzerine yaptığı Diyalektik İmgelem adlı çalışmasından da ayrıntılı öğrenebileceğimiz gibi) bu tip bir çabanın ürünüdür. Sartre’ın Diyalektik Aklın Eleştirisi adlı eserinde ortaya koymaya çalıştığı “kendi anladığı anlamda varoluşçuluk” ve Marksizmi aşma çabası da, bu çerçevededir. Diğer taraftan, Lukacs’ın “Praxis Felsefesi” anlayışı da, birtakım farklılıklara rağmen, aynı çabanın ürünü görünüyor. Bu yaklaşım sahipleri genel olarak, bugünkü kapitalizm ve işçi sınıfının, Marx’ın tanımladığından çok farklı olduğu, farklılığın nicel olmaktan çok, nitel bir farklılık olduğu ve bu bağlamda yeni bir teorik açılım gerektiği konusunda hemfikirdirler.

Jameson, yukarıdaki ifade edilmeye çalışılan amaçları doğrultusunda, ilk bölümde, Frankfurt Okulu yöneticilerinden (sanat ve özellikle müzik konusundaki yorumlarıyla içinde bulunduğu okulun bile savunmakta güçlük çektiği) T. W. Adorno'yu eleştirir. Nitekim, Adorno'nun “negatif diyalektik” ve “estetik kuramında” tartıştığı konular varoluşçularla aynı düzlemdedir. Yazar, yine Frankfurt Okulu temsilcilerinden Walter Benjamin ve Marcuse yanında Schiller'i de eleştirir. Bu düşünürler psikanalizi Marksizmle bütünleştirmeye çalışan, ruh bilimini Marksizmin sorunlarında yardıma çağıran “bağımsız entellektüellerdir”.[2] Hemen belirtmek gerekir ki Marcuse, Marksistlerden çok Heidegger’e yakındır. Daha sonraki çalışmaları ile, varoluşçu terminolojiyi Marksist literatüre taşıyan ve Marksist olduğunu söyleyen biridir. Marcuse, proletaryayı “tarihsel özne” olarak alır ve “günümüzde tarih açısından gerekli olan edim ancak proletaryanın edimi ile mümkündür. Çünkü, varlığı bu tarihsel edimi gerektiren, burada olan (dasein) yalnızca proletarya(dır)" der .[3]

Jameson’ın kitabının en önemli bölümünü; "Georg Lukacs Davası" oluşturuyor. Bu bölümde yazar, kapsamlı bir Lukacs savunmasına girişmiş görünüyor. Bilindiği gibi, önemli eseri Tarih ve Sınıf Bilinci yoğun eleştiri alan Lukacs, özeleştiri vermiştir. Lukacs’ın eserleri Marksist literatürde üç bölümde incelenir ve yazarın üç ayrı döneminin birbiri ile çeliştiği savunulur.[4] Jameson’a göre; Lukacs başından sonuna kadar tutarlıdır ve Marx'ın “bilimde” yaptığı devrim gibi, Lukacs da Tarih ve Sınıf Bilinci'de felsefi bir devrim yapmıştır. Jameson burada, Lukacs’ın Marksizm içi “varoluşu” -bu varoluş, işçi sınıfının, meta üretimi ile birlikte önce kendini nesnelleştirmesi, daha sonra kendinin ve diğerlerinin farkına varması, yani yabancılaşarak bir bakıma bilinçlenmesi, dünyayı diyalektik bir bütün olarak kavraması ve “kendisi için varlık” olma imkanı ile tarih öznesi olmasıdır- gerçekleştirebilecek güçte olduğu yorumunu yapar.

Jameson kitabının “Sartre ve Tarih” bölümünde Sartre’ı Marksizm içi görmekte, Marksizm ve varoluşculuğu uzlaştırma yolunu aramakta, hatta uzlaşmanın gerçek hayatta olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Bu düşüncesini, Sartre’ın, Marksist bir partiye üye olmasa da, tüm politik eylemlere katılan bir eylemci olduğunu ifade eden örneklerle pekiştirmeye çalışır. Jameson, Sartre’nin ağzından “tarihsel maddeciliğin tarihin tek geçerli yorumunu verdiğine, varoluşçuluğun ise gerçekliğe tek somut yaklaşım olarak kaldığına, aynı zamanda inanıyorduk” diyor ve devam ediyor: “Marksizm tarihin nesnel boyutunu dışarıdan anlamanın bir yoludur; varoluşçuluk ise, öznel, bireysel yaşantıyı anlamanın bir yoludur. Bu yüzden “bir yöntem araştırması[5], bir zıtları uzlaştırma şeklini değil, daha çok birbirinden tamamen farklı iki ontolojik görüngünün ortak bir denklemler dizisini paylaşabileceği ve bir tek dilbilimsel ve terminolojik sistemde ifade edilebileceği, bir tür birleşik alan kuramı şeklini alır.”(s.183)

Kitabının bundan sonraki bölümlerinde yazar, uzun uzun varoluşçuluğun popüler ve kulağa hoş gelen kavramlarını edebi bir üslupla Marksizme uyarlıyor. Bu arada Marx ve Engels’ten alıntılarla savını desteklemeye çalışıyor.

Jameson’ın, diyalektik yöntemin geniş bir kullanımını sunması ve özellikle tarihsel diyalektiğin evrimini serimlemesi bakımından önemini teslim etmek gerekir.

Yazara göre Marksizm bütünsellikten yoksundur. Başka bir deyimle, diyalektik bütünsellik için tamamlanmamışlık söz konusudur. Bunu aşmanın yolu da, Marksizm ile varoluşçuluk arasında bir köprü kurmaktır. Bu arada psikanalizi de unutmamak gerekir. Bunu yapmaya, “hiç değilse küçük bir katkıda bulunmaya” çalışan yazar, bir üst yapı unsuru olarak[6] sanat ile sosyo-ekonomik durum arasında diyalektik bir bağ kurmaya çalışıyor. Bu bağı kurarken madde ile tin arasında bir bağlaşım kurmaya, özneden nesneye, nesneden özneye diyalektik bir gidiş-geliş olduğunu göstermeye çalışıyor.

Öncelikle sorulması gereken soru, epistemolojik anlamda Marksizmle varoluşçuluk arasında bir köprü kurmanın mümkün olup olmadığıdır? Marksızmde, özneye yer yoktur. Diyalektik yasalar, nedensellik ilkesine göre, doğada ve onun bir paçası olan insan ve insan yaşamında da geçerlidir. Beynin bir ürünü olan bilinç, içinde bulunduğu koşulların ve tarihin durumuyla belirlenir. Lenin’in verdiği örnekte olduğu gibi, “Çiftçi, çiftçi gibi düşündüğünden, çiftçi olmaz, Çiftçi olduğu için, çiftçi gibi düşünür.” Düşünce, maddeye ve maddi yaşama ilişkindir. Varoluşçulukta ise, varoluş özden önce gelir. İnsanın kendisi ne isterse, ne yaparsa o olur. Önceden bir özü yoktur; özü oluşturan varoluştur. Her ne kadar, kaç tane varoluşçu varsa o kadar varoluşçuluk vardır denilse bile, kabul gören, bu belirlemedir.

Varoluşçulukta, bilinç “bilen ben” yoksa, doğa da yoktur. Diyalektik, bu anlamda doğada kullanılamaz, hatta var olup olmadığı bile söylenemez. Bu yaklaşımı ile varoluşçuluk bilinemezcidir. Marksizmde ise doğa bilinebilir. Bilim geliştikçe doğayı, “kendinde şey olarak” bilir, onu değiştirir, bu değişim, yeni bilinecekleri getirdiği için, gerçek gerçek ile bilim sonuşmaz bir devamlılık içerir.

Marksizm ve varoluşçuluk arasında bir ilgi kurmak, Jameson’ın deyimi ile, “Diyalektik bütünselleştirme”, öznenin, dolayısıyla idealizmin kabulüdür. Başka bir deyişle evdeki su ve düşüncedeki tarhana ile çorba yapılamaz.

 

 

 

 

 

 



[1] Fredric Jameson, Marksizm ve Biçim, Çev.: Mehmet H. Doğan, Yapı Kredi Yay., İstanbul 1997, s.17 (Bundan sonra sadece metin içinde sayfa numaraları verilecek.)

[2] Buradaki bağımsızlık; hem resmi ideolojiden, hem de Marksist legal ve illegal partiler ve bunların ideolojilerinden bağımsızlıktır. (Bu konuda bak.: Martin Jay, Diyalektik İmgelem, Çev.: Ünsal Oskay, Ara Yay., İstanbul 1989)

[3] Martin Jay, a.g.e., s.111

[4]Bu konuda detaylı bilgi için bak.: Andrew Arato, "Lukacs:Devrimci Bir Özne Arayışı", Çev.: Mehmet Küçük, Teori ve Politika, S.6, Bahar 97, s.95

[5]Yöntem Araştırmaları, Sartre’ın, Marksizm ile kendisi arasındaki ayrılıkları ortaya koyduğu, bir bakıma kendi felsefi sistemini oluşturduğu eseri. Türkçeye bu kitabın sadece bir bölümü, Serdar Rıfat Kırkolu tarafından 1981’de kazandırılmış ve Yazko tarafından yayınlanmıştır. Kitabın diğer bölümleri çevrilmemiştir.

[6] Yazar, üst yapıyı "Biçim”, alt yapıyı “İçerik” olarak ifade etmektedir

Okunma 16792 kez

Son ekleyen Hatice Barak

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.