“Kim Jong-un” kimin için tehlikeli?*

Yazan

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC); bölgede ABD’nin işbirlikçileriyle ortak tatbikatlar yapması, BM Güvenlik Konseyinin yeni yaptırım kararlarına maruz kalması ve ABD’den tehdit sesleri yükselmesine benzer durumlara, genellikle bir silah denemesi yaparak yanıt veriyor. Örneğin, 2012’de gerçekleştirdiği füze denemesinin ardından BM Güvenlik Konseyinin Rusya ve Çin’in de desteğiyle uygulanmakta olan yaptırımları genişletme kararı üzerine, KDHC Ulusal Savunma Konseyi hemen bir bildiri yayınlayarak “baş düşman ABD’ye karşı yüksek düzeyde bir nükleer deneme ve yeni uzun menzilli füze atışları yapılacağını” duyurabiliyor. Bu bildiride yer alan “ABD ile hesabımız sözcüklerle değil, kuvvet yoluyla çözülmek zorunda”[1] ifadesi, konuya hangi temelde bakıldığını gayet açık anlatıyor. Ve bazen bu silah denemelerine espri katılarak, 1998’de olduğu gibi orta menzilli bir füze ABD’nin bağımsızlık günü olan 4 Temmuz’da fırlatılabiliyor.

KDHC, ABD ile göze göz dişe diş bir mücadeleye hazır olduğunu her fırsatta gösteriyor. Bu tutum devrimcidir ve aynı zamanda günümüz dünyasında sosyalizmin silahsız kurulamayacağı ve korunamayacağının da bir göstergesidir. Dünya ezilenlerinin ortak düşmanı ABD’ye karşı mücadele eden herkesin yüreğini ferahlatıcı niteliktedir. Bundan ancak devrimcilikten arınmış bir sosyalizm hayal edenler rahatsızlık duyabilir ve nitekim duymuşlardır. EMEP ve ÖDP, 26 Mayıs 2009’da KDHC’nin bir nükleer denemesinin ardından yaptıkları açıklamalarda, nükleer silahların insanlığa karşı olduğunu ve ülke kaynaklarının silahlanmaya değil, eğitime ve sağlığa ayrılması gerektiğini belirtmişlerdir. [2]

Egemen medya, konuyu, KDHC’nin nükleer güç edinmesini haksız, ABD’nin ise Trump’ın kişiliğinde bunlara karşı çıkışını haklı gösterecek biçimde ele alıyor. Olaylar, ‘ideolojik takıntılarla hareket eden bir grup Koreli delinin, insanlığı tehlikeye düşürücü boyutlarda bir ABD düşmanlığı sergilemesi’ olarak anlatılıyor. “Kuzey Kore diktatörlüğü, halkını açlıktan öldürürken füze denemeleri yapıyor! Üstelik bu ülkede cep telefonu, internet yasak, tek tip saç tıraşı olunuyor ve sosyalist hanedanlık hüküm sürüyor!”

Tabii bu edebiyata, “kullanışlı aptal” rolü oynamaya dünden razı bir kısım “solcu” da gecikmeden katılıyor. Yaygın bir konformist sol kesim egemen medyanın etkisinde kalarak durumu sessizce geçiştiriyor. Sol kesimlerin bu tür tutumlarının başlıca gerekçesi “yüksek insanlık idealleri” ve “nükleer tehlike” misali yalanlara kendini kaptırmış olmasıdır.

Teori ve Politika’nın sözlüğünde “insan” yalnızca bir canlı türüdür ve toplumla ilgili değerlendirmelerimizde yeri yoktur. Topluma baktığımızda, ezen ve ezilenler görüyoruz. İçindeki yerimizi de otomatiğe bağlayıp her ezilenin yanında olmak gibi değil, ezenine karşı mücadele eden ezilenden yana olmak olarak saptıyoruz. Bu tavrımız, Marx’ın Yahudi Sorunu kitapçığında “insan hakları” kavramını eleştirmesiyle başlayan ve Althusser’in hümanizm eleştirileriyle süren bir anlayış doğrultusundadır. Dolayısıyla KDHC’ye yönelik her türlü “barışçı, insanlık adına, geleceği kurtarıcı” vs. eleştiriyi peşinen reddediyoruz. Bu eleştirilerin, “ama biz ABD’nin silahlanmasına da karşıyız” misali liberal kılıflara büründürülmesine de herhangi bir ayrıcalık tanımıyoruz. Açık ve net; KDHC’nin silahlanmasından ve uygun gördüğünde bunu düşmanına karşı dilediği gibi kullanmasından yanayız.

“Nükleer tehlike” konusuna gelince… Tehlike nötr bir kavram değildir; toplumdaki geri kalan her şey gibi, anlamını ezen ve ezilenler mücadelesi içinde kazanır. Bir nesnenin neden olabileceği tehlikenin boyutları, öznenin o nesne üzerinde ne ölçüde hüküm kurduğuna ve nesnenin hareketini ne kadar yönetebildiğine göre değişir. Nesneyi yönetebilirlik ise, öznenin toplumsal varoluş koşullarınca belirlenir. Öte yandan, değil nükleer enerji ve silah, su bile ezenlerin elinde kolayca ezilenlerin yaşamını tehdit edici bir niteliğe bürünebiliyor. Çünkü egemenler suyu türümüzün doğal gereksinimlerini gidermek amacıyla değil, kâr etmek ve iktidarlarını pekiştirmek için kullanıyor. Yalnızca nükleer gücü değil, su, toprak, hava vb. her şeyi kârını çoğaltmak ve iktidarını tahkim etmek için kullandığından dolayı, kaynakların egemen sınıfın elinde olmasına karşıyız. Ve bu yüzden iktidarı fetheden devrimlerin ilk işi üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermek oluyor.

Tepeden tırnağa silahlı bir dünyada nükleer silah ve enerjiye düşmanın elindeyken karşıyız. Dünyaya tehdit, soyut olarak silah değil, düşmanımızın kendisidir. Bu bakımdan, düşmanımızı caydıracak veya kahredecek her türlü silaha sahip olmak meşrudur. Bu konu güç ilişkisi çerçevesinde düşünülmek zorundadır, hukuksal ya da bilimsel (ekolojik) ilkelere göre ele alınamaz. Egemen medyanın bu konuda sürekli biçimde ABD’nin tutarlı davranarak nükleer silahsızlanmadan yana olduğu, ama KDHC’nin ne yaptığının anlaşılamadığı şeklinde hikâyeler anlatmasının nedeni, konuya siyaset pratiği çerçevesinden bakmamızın önüne geçerek, bizi ABD’nin tehdit edici varlığının ve ‘liderliğinin’ veri kabul edildiği liberal bir zemine çekmek istemesidir. Öyle ki, konuya adeta herkes için geçerli / toplum üstü bir anlayış çerçevesinde, “hukuksal eşitlik” ve “ekolojik bilimsellik” içinden bakmaya zorlanıyoruz. ‘Güçlü ve akıllı’ ABD, hepimizi Kore’dekiler gibi ‘nükleer manyaklar’dan korusun diye!..

ABD, ister silah isterse enerji santrali olsun, dünyadaki tüm nükleer kaynakların denetim altında tutulmasını savunuyor. Mantığı, gayet basit bir güç ilişkisine dayanıyor: Kendisinin silahı denetim altında, düşmanınınki denetim dışı!

ABD’nin, başta BM olmak üzere uluslararası denetim kuruluşlarını kendine bağladığı bilinmedik bir durum değil. Ayrıca uluslararası kurumlardan istihbarat örgütü gibi yararlandığı da bir sır sayılmaz. İşte KDHC bu örgütlerin böyle bir ikiyüzlülük içinde çalıştığını bildiğinden, kurulduğu günden beri, iç ya da dış ilişkilerinin bunlar aracılığıyla denetlenmesine kolay kolay izin vermiyor. Bir denetimi ancak siyasi bir anlaşma çerçevesinde ve karşı tarafın da aynı yükümlülüklere uyması koşuluyla kabul ediyor. Eşitliğin bozulduğunu saptadığı an, anlaşmadan çekilerek geleneksel bağımsızlıkçı tavrına dönüyor. KDHC’nin bu davranışları, emperyalistler ve karikatürleri tarafından “keyfî” ya da “tutarsız” olarak nitelendiriliyor.

Nükleer silah, “kazara” ya da “bir delilik sonucu” değil, bilinçli olarak bir kez ABD tarafından kullanıldı. Başta Japon halkı olmak üzere bütün dünya, atom silahlarının ne kadar yıkıcı olduğunu gördü. ABD bundan kaynaklanan korkuyu yıllarca dünyaya karşı kullandı. ABD, başka ülkelerin nükleer silah edinmesini bu konudaki tekelini kaybedeceği için engellemeye çalıştı. Tekelin, “soğuk savaş” yıllarında Sovyetler Birliği tarafından kırılmasından sonra, başka ülkelerin ve hele egemenlik sahasındaki küçük ülkelerin nükleer silah edinmesini, uluslararası dengeyi bozucu bir faktör olarak değerlendirdi. Şimdi, Pasifik’te “büyük güçler”le dengesini korumaya çabalarken, “küçük” Kore’nin bu dehşet dengesini bozucu bir unsur olarak ortaya çıkmasından alabildiğine rahatsız. Dolayısıyla KDHC’nin patlattığı her bomba, ABD ideolojik hegemonyasını biraz daha yıkıyor; sorun bu.

(*) Teori ve Politika’nın önümüzdeki sayısında yer alacak yazının bir bölümüdür.



[1] Barış Adıbelli, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti: Devlet, İdeoloji ve Politika, İstanbul 2016, IQ Yayınları, s. 369

 
Okunma 779 defa
Apertura de cuenta bet365.es