Tayyip Erdoğan ‘Kurumsal Kemalizm’e Meftun Değil Ama Mecbur

Yazan

 25 Mart 2015 tarihli aşağıdaki yazıyı "güncelliği"nden dolayı bir kez daha yayınlıyoruz.

Tayyip Erdoğan’ın, hızla tırmandığı hülyalı yokuşundan yavaş yavaş yuvarlanmaya başladığını söyleyebiliriz. Yuvarlandığı, uzaklaşmaya çalıştığı yerden başkası değil. Tayyip Erdoğan, TC’nin kurumsal Kemalist varlığına takılıp kalmaya dua etsin, aşağıya, tarihin çöplüğüne düşebilir!

Dilek, bu düşman figürün çöplüğe ezilenlerin devrimci tekmesiyle atılmasıdır. Ama bu işi, “tarihin bilinçsiz aletleri” de yapsa, hayırlı olacak! Rol, ABD ya da egemenlerin öteki kanadınca yerine getirilsin fark etmez.

İçinde bulunduğumuz konjonktürde, politik gelişmelerin düğümünü Tayyip Erdoğan’ın başkanlık hayalleri oluşturuyor.

Bu etmen, ezilenler bakımından, politikanın, ezen kesimlerinin bir kanadıyla bağlantılı yürümesinin koşullarını da dayatıyor ve yaratıyor. Zaten, Gezi’den beri harekete geçen ve olanakları kadar sorunları da olan dinamik buydu. Tayyip Erdoğan’ın yürüyüşünü kesen her gelişme tarihsel bakımdan ezilenler için hayırlı başlangıç olacaktır. Başlangıçtan ötesi, tamamen güçler ilişkisine kalmıştır.

Egemen kanatta giderilemez çatlak

Tayyip Erdoğan’ın hevesini kursağında bırakma ve onu giderek korktuğu akıbete sürükleme potansiyeli taşıyan gelişmenin somut varlığı sonunda kendini gösterdi. Bunu, Tayyip Erdoğan’a yakın bir gazeteci “büyünün bozulması” olarak ifade etti.

Türkiye’de egemenler baştan beri iki kanat halinde devlete hakimiyet mücadelesi yürütüyor. İdeolojik Kemalistleri birinci, İslamcı-muhafazakar olarak nitelenen ötekileri ikinci kanat olarak adlandırabiliriz.

Kemalistleri yenen ikinci kanat, devlete egemenliğini berkitmeye çabalarken, art ardına darbelerle sarsıldı. Kanat, biri Cemaatle, diğeri bugünlerde dar ekip içinde iki ağır çatlama yaşadı. Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği egemen kanat, yediği her darbenin ve yaşadığı her şokun ardından, daha dün ağır şekilde mahkûm ettiği birinci kanada el uzatmaya, ona benzer tepkiler vermeye başladı.

Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen Cemaatiyle kapışmasının ardından acilen Kemalistlerle ittifak arayışına yöneldi. Daha geçen günlerde Harp Akademilerindeki konuşmasında “aldatıldığından” bahsetmesi, TSK’nın kurumsal Kemalist omurgasına arz edilmiş bir özür ve havada bırakılmaması umulan bir bağlaşma eliydi.

Tayyip Erdoğan’ı TSK’nın kurmay heyeti karşısında o şekilde konuşmaya iten, ve birkaç gün sonra, Öcalan’ın Newroz mesajında geçen “Eşme ruhu” ifadesi üzerine, Genelkurmay’a, eski günlerini andırır bir açıklama yaptıran aynı dinamiktir. TC’nin “İslamcı” cumhurbaşkanı ile “laik” ordusunu aynı zeminde birleştiren tek ve güçlü bir etmendir. Tayyip Erdoğan’ın, fırsat bulursa ya da terbiye oldukça göreceği ‘kurumsal Kemalizm’dir sözünü ettiğimiz!

Gezi Ayaklanması, egemenlerin perişan haldeki birinci kanadının kendini toparlamasına fırsat verdi. ABD ve Batı dünyasından esen rüzgarın da etkisiyle, büyük burjuvazinin TÜSİAD’da birikmiş kesimi, Tayyip Erdoğan’la arasına açık mesafeler koymaya cüret eder hale geldi.

Ama asıl vahim ve etkili gelişme, bizzat ikinci kanadın içinde yaşanıyor. Önce, Fethullah Gülen Cemaatiyle oluşturulmuş koalisyon çevreye leş kokuları saçarak yıkıldı. Tayyip Erdoğan çetesini ideolojisiz niteliğiyle apaçık eden bu gelişmenin bir yılı henüz dolmuşken, bugünlerde, iktidarın omurgası çatırdıyor. İktidar çevrelerinde her gün birinin ötekine çatmasına tanık olunuyor. İdari yaptırımlar bu eğilimin önüne geçmeye yetmeyecektir. Tayyip Erdoğan, artık kendine tahammül edemediğini kamuoyuna ilan etmekte sakınca görmeyen bir hükümetle çalışıyor.

Tayyip Erdoğan, çürümüş ve konformist Kemalistlere karşı zaferini hakiki sanmakta tümden haksız değildi, ama bu zaferin, tamamen arkasındaki Batı dünyasıyla, çok kolay olduğu da gerçekti. Oysa hayat onun karşısına muhtemelen ancak şimdi çıkıyor.

Tarih ve talih, bu kifayetsiz ekibe sonsuzca kredi açmayacaktı. Hayat, üç-beş aylık konforlu hapsin rant edebiyatına her zaman izin vermez. Cumhuriyet boyunca Kürtlerin yaşadığı dururken, sünepe İslami algının Kemalist diktatörlük altında zulüm edebiyatı ile, gerçeği ne söz, şovu bile beceriksizlik şahikası “Şah Fırat Operasyonu”nda koparılan kahramanlık edebiyatı ikinci kanadın çapını gösteren birer simgedir.

Çok sayıda olgusal belirti, Tayyip Erdoğan’da simgelenen ekibin gidişatının tersine döndüğünü gösteriyor. Hükümetle Tayyip Erdoğan arasında ortaya çıkan ve giderilemeyeceği anlaşılan çatlak bu hayırlı gelişmelerden birini oluşturuyor. Mızrağın sivri ucu her uğrakta Tayyip Erdoğan’ı göstermelidir. Bu, Fethullah Gülen Cemaatiyle olan çatışmada nasıl geçerliyse, bugün hükümet cenahıyla gelişecek sorunlarda da geçerlidir. Tayyip Erdoğan’dan şaşmamak zorunludur.

Sürtünmesizliğe mahkûmiyet

Tayyip Erdoğan, durduğu anda düşeceği bir pozisyon yarattı kendine. Yenilgiye değil, en küçük duraklamaya bile dayanamayacak denli nazik bir pozisyon. Sürekli artacak başarıyla gitmeye mahkûm bir kader çizdi kendine Tayyip Erdoğan.

Önüne çıkacak ve aşamayacağı tek bir küçük engel onu gerisin geri yuvarlayacak bir kartopuna dönüşmeye adaydır.

Tayyip Erdoğan’ın artık umutsuz olduğu açık şekilde görülen ve sürekli olarak ivme artırmaya zorunlu ve mahkûm çabasının takılacağı bir küçük moment olmak zorunda. Bir sürecin bu kadar sürtünmesiz gidebileceğini varsaymak “hayatın olağan akışına aykırı”.

Kurucu baba olarak Tayyip Erdoğan!

Türkiye’de Osmanlı’dan beri süren egemen iki çizgi mücadelesi, yine Osmanlı’dan ama özellikle cumhuriyetten itibaren kurumsal Kemalizm zemininde yürüyor. Bu zemin, son yıllarda Tayyip Erdoğan’ın devlete hakim olmasından bu yana ortadan kaybolmadı.

Bugün, Tayyip Erdoğan’ın başkanlık kampanyasının söz konusu zemini ortadan kaldırma ve yeni bir kuruculuk ihdas etme girişimi olarak değerlendirilmesi söz konusu.

Şimdi TC’nin ana sorunu, Atatürk’ten sonra ikinci kuruculuk yaşayıp yaşamayacağıdır. Babalığa adayın Tayyip Erdoğan olması komedi değil, TC’nin dramıdır. Atatürk’ten sonra Tayyip Erdoğan tıynetinde bir kurucu babayı kendine layık görecek bir ülkede devrim davasının şiddetinin de çok derinden ve güçlü olması gerçeğiyle karşı karşıyayız. Kendine düşman olarak Atatürk gibi birini değil, Melih Gökçek kategorisinde Tayyip Erdoğan’ı bulacak bir devrimin işi gerçekten zordur.

Kuruculuk iddiasının gerçekleşebilirliğinin pek zayıf olduğu argümanına karşı Tayyip Erdoğan’ın hedeflerine adım adım yaklaştığı, hatta bu türden görüşlerin genellikle yanlışlandığı da isabetle söylenecektir. Fakat burada, bir kez daha yanlışlanmayı göze alarak, Tayyip Erdoğan’ın heveslerinin TC’nin soğuk ve köklü gerçeğine çarparak parçalanacağını ileri süreceğiz.

Tayyip Erdoğan, yeni bir cumhuriyet kuramayacak ve tarihe kurucu baba olarak geçemeyecektir. Çünkü Türkiye’de kurumsal Kemalizm güçlü ve köklüdür.

Kurumsal Kemalizmin gücü ve sürekliliği

Türkiye’nin, Osmanlı Devleti zamanından itibaren girdiği modernleşme sürecinin gidiş yol ve tarzını, bugünden bakarak, “kurumsal Kemalizm” olarak adlandırıyoruz. “İdeolojik Kemalizm” bunun ancak ikincil bir öğesidir.

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’le birlikte Atatürk dönemi, TC’nin bu niteliğinin adını bulduğu ve yoğunlaşarak karakterize olduğu yıllardır. Ama bu, sadece nominal bir nitelik taşımamaktadır. Türkiye, modernleşme sürecine bir yol seçerek ve bir egemen sınıf kanadının damgasıyla girdi. Fakat bu kanat, öteki kanatla bağlarını hiçbir zaman tümden koparmadı. İki kanat arasında geçişler ve dönüşümlere olanak veren kanallar hep açık kaldı. İkinci kanat, sürekli olarak ya öbür kanada güç verdi veya öbür kanat birçok momentte bu kanatla birlikte hareket etti. Kurtuluş Savaşı ile cumhuriyetin ilk yılları ve 27 Mayıs darbesi, iki kanadın çatışmasının en şiddetli olduğu momentlerdir. Tayyip Erdoğan’ın iktidar döneminde yaşanan Ergenekon operasyonları ise, çatışmanın şiddetinin öteki kanattan geldiği örnektir.

Demokrat Partinin, Adalet Partisinin, Anavatan Partisinin ve son olarak AKP’nin, ikinci kanadın temsilcileri olduğu söylenebilir. Bu durumda, bir bakıma, Türkiye’de her zaman ikinci kanadın hakim olduğu sonucu bile çıkacaktır. Fakat, DP’den başlamak üzere, TC’nin kurumsal bir belirleyiciliğe sahip olduğunun anlaşılacağını ve egemenlerin, ikinci veya birinci kanat olsun, kurumsal Kemalizm zemininde hareket ettiğini savunacağız. Bu durumda, gerçekte “çok partili hayat” boyunca neredeyse hep ikinci kanadın hakimiyetinde geçen yılların niteliğinin anlaşılması önem kazanmaktadır.

AKP’den önce adı anılan bütün kesimler devletleştikçe Kemalistleştiler aynı zamanda. (Buna tek ama çok zayıf istisna, Erbakan’ın başında olduğu partilerdir. Bu akım da devlet katından kararlı bir hamleyle dışlanmıştır.) İleri gidenlerin budanmasında sakınca görülmedi. Bu tesadüf değildi ve TC’nin yapısal bir niteliğini gösteriyordu. Bu yapısal nitelik kurumsal Kemalizmdi ve devlet, kendi evine geleni dönüştürüyordu.

Tayyip Erdoğan’ın da bugünlerde bu gerçekle karşı karşıya kaldığını ve kurumsal Kemalizme ya bir şekilde uyum sağlayacağını ya da kırılıp gideceğini öngörüyoruz. Bu serüvenin sonunda, yapısal etmenler bakımından, rejim değişikliği görülmüyor.

AKP iktidarları döneminin, hele Ergenekon ve Balyoz operasyonları sürecinden itibaren, ikinci kanadın hakimiyetini güçlü bir şekilde kurduğu yıllar olduğu ve bu konuda DP döneminden daha ileri gidildiği doğrudur. Bu gerçeğin kendisidir zaten Tayyip Erdoğan fanisini kurucu babalık hülyalarına iten!

İki egemen kanada bağlı iki solculuk türü

TC’de ikinci kanadın bu kadar güçlü olduğu kesintisiz bir zaman dilimi olmadı. Ama bunu, TC’nin önceki yıllarından radikal bir ayrım olarak değerlendirmenin, iki kanattan birine gömülü ve bağlı bir bakışın ürünü olduğunu söylemeliyiz.

“Ulusalcı” denilen ideolojik modernistler, Kemalist ya da sosyalist olmalarına bakmaksızın, birinci kanadı ilerici kabul ettiklerinden, Tayyip Erdoğan iktidarında bir geriye düşüş ve karşı-devrim görüyorlar. Türkiye’de Tayyip Erdoğan iktidarının geçmiş yıllarda (Ergenekon operasyonu, Anayasa referandumu) veya bugünlerde (Başkanlık tartışmaları) rejimi değiştirdiği veya değiştireceği, laik cumhuriyetin köküne kibrit suyu sıktığı veya sıkacağı ileri sürülüyor.

Aynı şekilde, “liberal” denilen öteki ideolojik modernistler de, “otantik burjuvazi” kabul ettikleri ikinci kanadı ilerici kabul ettiklerinden, Tayyip Erdoğan iktidarında bir ileri atılım, hatta devrim görüyorlar.

İki solculuk türü, geçmişi de aynı şekilde değerlendirir. Söz gelimi, DP iktidarı, birine göre devrimken ötekinde karşı-devrim; 27 Mayıs, ötekine göre devrimken berikinde karşı-devrimdir.

Oysa, egemenlerin bu iki kanadı arasında vehmedilen ölçüde bir ayrım hiçbir zaman olmadı. Aralarındaki ihmal edilemez ayrımın ideolojide ve toplumsal dayanaklarda olduğu vurgulanmalıdır. Her ikisinin de politik gericiliği kuşkusuz bu kanatların arasında tercih yapmak, devrimci niyetli solu misyon anlamında bitiren bir tutumdu ve bu halen geçerlidir.

Türkiye’de cumhuriyet, 90 yıl önce kurulduğu gibi sürüyor. İkinci bir cumhuriyete veya İslami rejime geçilmedi. Ve öyle görünüyor; olanca zorlamalara karşın geçilemeyecek.

Tayyip Erdoğan ekibi, rejimi değiştirmedi. Rejim, temel nitelikleri bakımından ne idiyse, aynen sürüyor. Rejimde birkaç yıl önce veya bugün olumlu ya da olumsuz bir değişme görenlerin, böylelikle, bir dış gerçeği değil, iki gerici egemen kanattan birine bağlı olduğunu kanıtladığını söyleyebiliriz.

Her iki egemen kanadın, günün gerçeklerine göre kendini ayarlayabildiği görülüyor. Bu konuda herhalde en başarısız deneyim, 28 Şubatçı Kemalistlere aittir. Her iki egemen kanat, geçmiş 90 yılda olduğu gibi, bugün de, eksenin oynamasına uyum sağlayabilmektedir. Bugün ideolojik Kemalistlerin “daha demokratik” olmasının nedeni budur.

Tayyip Erdoğan’ın temsilcisi olduğu kanadın önceki akımlarının temsilcileri kurumsal Kemalizme teslim oldu. 1960’ların sonlarındaki başbakanlığında, “68 gençliği”ne karşı “imam-hatipli imanlı gençlik ordusu”nu çıkaracağını haykırırken Tayyip Erdoğan’ı pek andıran Demirel’in bugün geldiği yer göz önüne alınmalıdır. Artık sıranın Tayyip Erdoğan’a geldiğini söylemek için geçerli nedenlerimiz var.

Tayyip Erdoğan ekibinin itikadi olarak İslamcı olduğu, “Kadıköy vapurundan inen mini etekli kadınlar”dan hiç hazzetmediği açık, ama bu, onların rejimi dinselleştirebileceği anlamına gelemez. Bu, iki nedenle mümkün olmayacaktır. Öncelikle, Tayyip Erdoğan ekibi, Türkiye gibi orta ölçekte bir ülkeyi yönetmek bir yana, kurucu tarzda yeni yönelimlere sokacak çap ve ideolojik güdüden yoksundur. Ayrıca, Türkiye’de cumhuriyetten önce başlayan ve Atatürk tarafından kurulan rejim, kurumsal Kemalizm olarak, sanıldığından çok daha köklü varlık gereçlerine sahiptir ve güçlüdür. Bu güç, farkında olmadan Tayyip Erdoğanları da sarıp sarmalamıştır.

Toplumun dinselleşmesi

Toplumun dinselleşmesine dönük devletten gelen etki ve girişimlerin, rejimin değişmesinin en açık kanıtı olduğu ileri sürülüyor, öyle hissediliyor. Eğitim-öğretim kurumlarından gelen günlük haberler bu algıyı haklı olarak güçlendiriyor. Oysa, bu toplumda dinselleşme enjeksiyonu İnönü’nün cumhurbaşkanlığının son yılları ve güçlü olarak DP iktidarından bu yana, devlet tarafından neredeyse kesintisizce ve kararlı bir şekilde yapılmaktadır. Fakat, bir yandan devletin tepesi adeta dinselleşmeyi törpüleyen bir gerçeğe indirgeme işlevi görüyor, öte yandan toplumdaki dinamikler çapraz etkilerle dinselleşmeyi törpülüyor. Bu hal, devletin, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana dinselliği bir egemenlik aracı olarak kullanma politikasının gerekçesini ve başarısını gösteriyor.

Dolayısıyla, içinde bulunduğumuz konjonktür, dinsellik pompalanması bakımından TC’nin tarihi boyunca çizilebilecek tablodan kategorik bir farklılık göstermemektedir.

Hal böyleyken, Kemalist ve sosyalist türden ideolojik modernleşmeciler, feveranlarıyla, bir yandan Kemalizme tarihsel güvenlerinin zayıf olduğunu gösteriyorlar, öte yandan, hasımlarının da en az kendileri kadar modernleşmeci olduğunu görmezden geliyorlar. İdeolojik farkı, çok önemsiyor, hatta tayin edici görüyorlar. Tayyip Erdoğan’ın, ne yaparsa yapsın, kurumsal Kemalizmi aşamaması, aslında Kemalizmin kurumsal bakımdan ne kadar güçlü olduğunun ve aslında Kemalizmin bu devletin ve toplumsal kurumların içine ne kadar yerleştiğinin kanıtıdır.

Kemalizm artık resmi ideoloji değil

Oysa, bir husus bakımından, evet, TC’nin tarihinde bir yenilikle karşı karşıyayız. Tayyip Erdoğan ekibinin TC’nin resmi ideolojisi olan Kemalizmi yerinden ettiği kabul edilmelidir. Kemalizm ideolojik tahtından indi inmesine ama, şu anda Türkiye Cumhuriyetinin yeni bir resmi ideolojisi bulunmuyor… Tam da Tayyip Erdoğan ekibinin niteliğine uygun bir hal! Çeteler ideolojiye ihtiyaç duymaz ve ideoloji kuramaz.

Tayyip Erdoğan ekibi, bu ülkeye bir resmi ideoloji ihdas edebilecek ideolojik nitelikten yoksundur. Esas olarak bir çıkar çetesi konumunda olan bu ekibin, İslam gibi hazır da olsa, bir ideolojiyi benimseyebilecek, kendi çıkarlarını ideolojiye bağlı kılacak yeterliği bulunmuyor.

İdeolojik Kemalistlerin bu hırsız çetesinden daha devletli olduğu açık. İdeolojik Kemalistler hukukta hırsızlığı kurumsallaştırmaya dönük bir terbiye içindeydiler, bu çete ancak hırsızlığın hukukunu her yeni hırsızlıkta oluşturmaya çalışıyor.

Dolayısıyla, ideolojik Kemalistlerin veya ideolojik sosyalistlerin Tayyip Erdoğan ekibinden bu kadar korkmasına mahal olmadığını söyleyebiliriz. Bu saptama, Tayyip Erdoğan ekibine karşı mücadele enerjisini düşürmeye yol açmayacak, doğru yönlendirmeyi sağlayacaktır.

İdeolojik Kemalizmi birtakım akıl fukarası Kemalistlerin kafasından ibaret görmemek gerek. Mustafa Kemal’in kendisi, koşulları zorlayabilecek gücü olsaydı, Musul’u alacak ve TC’nin Kürt misyonunu ve dolayısıyla bölge misyonunu bambaşka yaşayacağı bir yüzyıl geçirmesine neden olacaktı.

Türkiye’de yeni bir kurucu misyon yaratma hevesiyle yola çıkan bu ekibin, bu kadar uygun koşullarda, bu kadar farklı bir zeminde bile ancak rüyalarında görebilecekleri Emevi Camisinde cuma namazı kılma, Musul’a vasi olma hevesleri kursaklarında kalmıştır.

Tayyip Erdoğan, Kemalizme mecburdur, günahı kadar sevmese de, hiç hoşlanmasa da, Atatürk Türkiyesinin kurumsal kollarına sığınacaktır. Allah ideolojik Kemalizme mecbur etmesin! İşte zavallı Tayyip Erdoğan’ın hikayesinin kötü bitişi o olacaktır.



Okunma 215 defa
Apertura de cuenta bet365.es