Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Çarşamba, 22 Mayıs 2019 12:34

Erdoğan'ın 19 Mayıs Şovu ve CHP

Yazan

 

22 Mayıs 2019

19 Mayıs 2019'da Samsun'da, bugünkü Türkiye'nin “ulusal kurtuluşu” savaşımının 100. yıldönümünü kutlamayı amaçladığı söylenen bir devlet töreni yapıldı. Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu devlet törenine, hem de hırsız ve sahte Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan'ın çağrısı üzerine katılması, CHP yönetiminin sefaletini bir kez daha gözler önüne serdi. CHP'nin bir gerici burjuva muhalefet partisi olduğu belli. Dahası bu partinin kökeninde, İttihat ve Terakki kadrolarının, yerel eşrafın vb., elkonan Ermeni ve Rum mallarını koruma ve yaşanan jenosidin hesabının sorulmaması için kurduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin yattığını biliyoruz. Tek parti diktatörlüğü döneminde (1923-50) ülkeyi demir bir yumrukla (asker terörü, jandarma dayağı vb.) yöneten bu parti daha sonraki yıllar ve onyıllarda belli bir siyasal evrim geçirmiş, sözümona sol ve sosyal-demokrat bir kılığa bürünmüş, ancak gerici bir burjuva -muhalefet- partisi olmanın ötesine geçememiştir. Evet CHP, kendine özgü bir gerici burjuva muhalefet partisi. Ama bu onun ille de, bugün Türkiye halklarının BAŞ düşmanı olan çürümüş ve kokuşmuş Erdoğan-AKP diktatörlüğü karşısında uşakça bir tavır içinde olmasını, kendisini İslami gericiliğin bendesi konumuna sokmasını ve onun önünde ezilip büzülmesini gerektirmiyor. CHP yönetiminin gerek 1960'ların ikinci yarısında ve 1970'lerdeki konumu ve gerekse bugün İmamoğlu ve ekibinin kişiliğinde sergilediği duruş, CHP gibi “devletçi” bir partinin bugünkünden daha farklı bir burjuva çizgi izlemesinin ve yeni-Osmanlıcı ve yeni-İttihatçı AKP'ne karşı muhalefetin -kararsız, ürkek ve ikiyüzlü de olsa- bir parçası olmasının pekala olanaklı olduğunu göstermektedir. Konuya biraz daha yakından ve hem “ilkesel” ve hem de taktiksel açıdan bakalım. Önce birincisi.

İdolü ve baş kahramanı, 1876-1909 yılları arasında tahtta oturan padişah II. Abdülhamit olan AKP ve onun da bir parçasını oluşturduğu siyasal İslam, 1923'de kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'ne ve onun “ilkeleri”ne olduğu gibi onun kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'e de karşıdır ya da karşı gibi durur. Erdoğan'ın, cumhuriyetin iki kurucusu ve devlet başkanına, yani Atatürk ile İnönü'ye layık gördüğü sıfat, “iki ayyaş”tır. AKP ve siyasal İslam, 2002 öncesinde yürürlükte olan bürokratik laisizme karşıdırlar ve deklare edilmiş amaçları “dindar bir gençlik” yetiştirmektir; AKP iktidarının eğitim sistemini dinselleştirmesinin ve hem aydınlara ve hem de sanat, bilim, kültür etkinliklerine karşı olmasının nedeni budur. En azından kentli ve iyi eğitimli kadınları belli ölçüde toplumsal yaşama katmayı amaçlayan Kemalist rejimden farklı olarak siyasal İslamcılarımız kadının esas işlevinin çok çocuk yapmak, evinde oturmak ve kocasına hizmet etmek olduğu kanısındadırlar. AKP'nin ideologlarına göre Türkiye Cumhuriyeti bir “yüzyıllık parantez”di ve bu parantez 2023'e varıldığında kapatılmış ve Türkiye, asıl olması gerektiği çizgiye, yani “İslam dünyasının önderi” bir yeni Osmanlı İmparatorluğu çizgisine oturtulmuş olacaktır. Erdoğan Samsun'da yapılan ve sadece kendisinin konuşma yaptığı devlet töreninde 2023'de varılacak “İslam cumhuriyeti” hedeflerine bağlı olduklarını bir kez daha belirtirken şöyle demişti:

“Sultan Alparslan'ın kazandığı zafer iki ordunun çarpışmasından oluşan bir zafer değildir. Osmanlı'nın takati kesildiğinde de yerini taze bir nefes olarak cumhuriyet almıştır. Bizim geleneğimizde devletin ismi ve yöneticileri değişir, bizim devletimiz hep tektir... 
“Bugün 19 Mayıs'ta Samsun'dan başlayarak 29 Ekim 2023'e kadar sürecek bir dizi 100. yıl etkinliklerine başlıyoruz. Bu tür yıl dönümleri köklü bir muhasebe yapmamızı sağlıyoruz. TBMM ile muhasebemizi yaparken bu çatı altında verilen kararları enine boyuna düşünüp tartışacağız.
“Biz kendi hesabımıza bu muhasebeye uzun yıllarca yaptık. 2023 hedefleri ile milletimizin önüne çıktık. Her şeye rağmen 2023 hedeflerimize bağlıyız, takibini sıkı bir şekilde yapıyoruz.” (“Samsun'da devlet zirvesi: Mustafa Kemal'in ayak bastığı yerdeler”, Yurt, 19 Mayıs 2019)

Kendi çizgisini, “Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız” diyerek tanımlayan Erdoğan kliği Türkiye'nin, bir parçası olduğunu düşündüğü “İslam ümmeti”nin lideri olması gerektiğini ileri sürmekte ve buna bağlı olarak yayılmacı ve yeni-Osmanlıcı bir rota izlemeye çalışmaktadır. Atatürk-İnönü döneminin sahte ve ikiyüzlü “yurtta barış, dünyada barış” sloganını “pasiflik” olarak gören AKP Türkiyesi'nin Irak, Somali, Sudan, Mısır, Libya, Yemen gibi ülkelerin işlerine burnunu kabaca sokması, Suriye'deki çatışmalarda aktif bir taraf olması ve Türkiye'yi İslami terör örgütlerinin koruyucusu ve lojistik destek üssü haline getirmesi vb., işte bu yayılmacı ve emperyal bakış açısının bir sonucudur.

Kuşkusuz Türk gericiliğinin bu iki fraksiyonu arasındaki farklılık göreceli ve bulanık bir nitelik taşır. Ama bu, böylesi bir tarihsel ve siyasal farklılığı yok saymayı, görmezden gelmeyi haklı çıkarmaz. Devrimci bir politika gütmek, ülkedeki -ve tabii bölgedeki ve dünyadaki- sınıf ve güç ilişkilerinin somut ve güncel halinin doğru ve bilimsel bir analizini yapmayı zorunlu kılar. Bunu yapamayan, içinde bulunulan evrede baş düşmanın, ikincil düşmanın kim olduğunu, hangi güçlerin tarafsızlaştırılması gerektiğini, hangilerinin geçici bağlaşıklar konumunda olduğunu saptayamayan ve salt genel devrimci formülleri yinelemekle ve “sol” gevezelik yapmakla yetinen bir devrimci öncü, işçi sınıfına ve halka önderlik edemeyecektir. Lenin'in dediği gibi,
“Marksizm, bizi, sınıflar ilişkisinin ve tarihin her anının somut özelliklerinin en doğru, aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını yapmaya zorunlu kılar. Biz Bolşevikler, bu kurala, bilimsel temellere dayanan bir siyaset bakımından kesinkes zorunlu olan bu kurala her zaman bağlı kalmak zorundayız.

“Marx ve Engels, ezbere öğrenilen ve yinelenen, olsa olsa tarihsel sürecin her evresinin, somut iktisadi ve siyasal durumuyla zorunlu olarak değişen genel hedefleri gösterebilen 'formüller'le haklı olarak alay ederek, her zaman, 'bizim öğretimiz bir dogma değil, ama bir eylem kılavuzudur' demişlerdir.” (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, s. 22-23)

Konuya taktiksel açıdan baktığımızda ise şunu görürüz: CHP yönetimi bu “ulusal birlik” şovuna, Erdoğan-AKP diktatörlüğünün, tam da böyle bir desteğe gereksinim duyduğu koşullarda katılmıştır. Yani ona; ülkeyi çok yanlı bir çöküşün eşiğine getirdiği, İslami-faşist rejimi pekiştirmek için bir dizi adım attığı, CHP de içinde olmak üzere TÜM muhalefete karşı savaş açtığı ve dolayısıyla önemli ölçüde yalnızlaşmış olduğu bir dönemde destek vermiştir. Oysa, muhalefete düşen görev, Erdoğan-AKP diktatörlüğünün içine sürüklenmekte olduğu siyasal izolasyonu derinleştirmek ve onun sahte yurtseverliği ve sahte “ulusal birlik” çığırtkanlığını sergilemekti. Üstelik CHP yönetimi bunu, Erdoğan kliğinin İstanbul'da yapılan 31 Mart yerel seçiminin sonuçlarını kabul etmemiş, 23 Haziran'da yinelenecek -ya da yinelenmeyecek- olan yerel seçim öncesinde her türlü hile, yalan, sahtekarlık ve tehdidi devreye sokmuş, var olan burjuva hukukunu da paspasa dönüştürmüş ve dolayısıyla kendi burjuva meşruiyetini kendi eliyle yıkmış olduğu koşullarda yapmaktadır. Dahası da var: AKP; HDP'nin çağrılmadığı ve CHP ile Saadet Partisi gibi muhalefet partilerinin liderlerinin de katıldığı 19 Mayıs töreninden hemen sonra, yani 20 Mayıs'ta, aralarında Kemal Kılıçdaroğlu'nun da bulunduğu -ve çoğu HDP'li -25 milletvekili için hazırlanan 44 dokunulmazlık dosyasını TBMM'ne göndermiş bulunuyor.

Bugün Erdoğan-AKP diktatörlüğünün esas hedefi Kürt halkı ve onun siyasal öncüleridir. Ancak Erdoğan kliği; sadece Kürt halkını, onun yasal temsilcisi olan HDP'ni, bu partinin seçimle işbaşına gelmiş olan belediye başkanlarını, onun il ve ilçe yöneticilerini gözaltına almakla, tutuklamakla, terörize etmekle kalmıyor; o CHP gibi bir gerici burjuva muhalefet partisini, onun yöneticilerini de en ağır bir biçimde suçluyor ve onlar için hemen hemen her gün “vatan haini”, “terörist” gibi hakaret sıfatları kullanıyor. Erdoğan, yerel seçimlerde AKP-MHP bağlaşmasına karşı “Millet İttifakı” adı altında bir araya gelen CHP ile İyi Parti için “zillet ittifakı” terimini kullanıyor. O, 21 Nisan'da Ankara'nın Çubuk ilçesinde herkesin ve devletin üst düzey yetkililerinin ve “güvenlik” kuvvetlerinin gözü önünde Kemal Kılıçdaroğlu'na karşı linç ve terör eylemleri düzenliyor, bu saldırının kimlikleri ortada olan piyonları hakkında tutuklama kararı verilmesini engelliyor ve CHP genel başkanına bir “geçmiş olsun” mesajı bile vermemek suretiyle bu saldırı eyleminin arkasında kendisinin olduğu kanısını doğruluyor. Hırsız ve sahte cumhurbaşkanına en küçük bir eleştiride bulunanı hapse tıktırmakta duraksamayan Erdoğan-AKP diktatörlüğünün bu ve benzer saldırılar karşısında sessiz kalmasının bir siyasal nezaket ya da hoşgörü belirtisi olduğu düşünülemez elbet; bazı muhalif gazetecilere ve belediye başkanlarına karşı gerçekleştirilen saldırıların da gösterdiği gibi Erdoğan kliği 23 Haziran'a yaklaşıldığı ölçüde tüm muhaliflere karşı terör ve zorbalığı tırmandıracak ve kazanamayacağı kanısına vardığı takdirde de bu seçimi belirsiz bir geleceğe erteleyecek ve belki de açık diktatörlüğünü ilan edecektir. Sivil halka karşı düzenlenebilecek terör eylemleri eşliğinde tırmandırılacak saldırıların esas hedefinin de HDP ve Kürt halkı olacağını ileri sürmek bir kehanet olmayacaktır.

Bu koşullarda Kılıçdaroğlu'nun önderlik ettiği CHP'nin, yıllardır yapmakta olduğu gibi, AKP gericiliğinin koltuk değneği, payandası ve uşağı rolü oynamaya devam etmesi bir siyasal mazohizm gösterisi olmanın ötesine geçmez ve geçemez

Okunma 2423 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.