Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Marx’ın İnsan Anlayışı*

Yazan

Osman Albayrak

Erich Fromm’un, Marx’ın İnsan Anlayışı adlı eseri, Kaan H. Ökten tarafından Türkçeye çevrildi (İstanbul 1993, Arıtan Yay.). Psikoloji ve sosyoloji eğitimi almış olan Fromm, Marx’ın düşüncelerinden, ilk çalışmaları başta olmak üzere, önemli ölçüde etkilenmiş, “diyalektik hümanist” bir teorisyen olarak tanınır. Söz konusu eseri de, hümanizm üzerine Marx’ın düşüncelerini bir serimleme çalışmasıdır.

Fromm, 1960’lı yıllarda ABD’de öğretim görevlisidir. Yayıncının sunuşunda belirttiğine göre, bir şey Fromm’u şaşırtmıştır: Amerikalılar’ın Marx’ın düşünceleri konusundaki cehaletleri, Avrupalılar’dan fazladır. Fromm, etik nedenlerle Marx’ın düşüncelerini cahil Amerikalılar’a, tabii tüm dünyaya da, tanıtma ihtiyacı duyuyor.

Savaşta on milyonlarca insanın ölmesi, İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda ve özellikle 1960’larda, hümanizm akımının yeniden şekillenmesinde güçlü bir tarihsel zemin olmuştur. Sovyetler Birliğinin etkin durumu, Mao’nun önderliğinde gerçekleşen Çin Devrimi, Marksizmin etkisini dünya çapında güçlendirmiştir. Örneğin, varoluşçu felsefenin ünlü simalarından Sartre, kendisinin Marksist olduğunu ileri sürerek, Marksizmin boşlukta bıraktığı bireyselliği kendisinin doldurduğunu iddia etmiştir. Sartre’ın bu yaklaşımı kesinlikle hümanisttir. Fromm’un varoluşçuluğu referans noktası olarak göstermesinin nedeni budur.

Fromm, eseri boyunca, kendisinin de açık bir ifadeyle belirttiği gibi, Marx’ın Ekonomik Felsefi El Yazmaları (1844) ve Alman İdeolojisi (1845-46) adlı iki eserini temel referanslar olarak alıyor. Fromm, varoluşçu ve Marksist felsefenin, yabancılaşmaya karşı yürütmüş oldukları mücadeleyi ortak payda olarak görüyor. Bu ortak payda, Batı dünyasında sanayileşme ile birlikte ortaya çıkan “otomatlaşma” ve “olmak’tan uzaklaşma” olgusu üzerinde yükseliyor. Fromm’un Marx yorumunda, bu iki kavramın temel önemi var. Sanayileşme, üretim düzeyinde otomatlaşmayı sağlamış, bir başka düzlemde ise, insanın kendinden uzaklaşmasını, yabancılaşmayı sağlamıştır. Fromm, Hegel ve Marx’ın “yabancılaşma” kavramları yerine, “olmak’tan uzaklaşma” kavramını kullanıyor. Fromm’a göre, Marx; Spinoza, Fransız ve Alman aydınlanma çağı düşünürleri ya da Goethe ve Hegel gibi, Batı hümanist felsefe geleneğinin bir sentezidir.*

Fromm, Marx’ı hümanizm açısından okuyor ve Marx’ta hümanizme ilişkin ne varsa alıp çıkararak, kendi hümanizmine dayanak yapıyor. Oysa Marx’ın, sistemli diyebileceğimiz özgün bir hümanizm teorisi olduğundan söz etmek mümkün değil. Fromm, “Marx’ın felsefesi, bir başkaldırı felsefesidir” diyor. Fromm, öyle ileri/geri gidiyor ki, Marx’ın felsefesi ile kendi düşünceleri arasında özdeşlik kuruyor ve bunları, umutsuzluğa karşı bir çare olarak düşünüyor.

Fromm’u anlamak gerek; o kendi açısından Marksizmin ekonomist yorumuna tepki duyuyor. Marx’ın hümanist yönünü ön plana çıkararak bir Marx/Marksizm savunusu yapmaya çalışıyor. Çünkü, Fromm’a göre, ekonomizm sosyalizmi, sonuçta ekonomik ihtiyaçların giderildiği bir sisteme indirgiyor. Ama kendisi de, hümanizme dayalı bir Marx savunusuyla, Marx’ı sonunda idealizmin sınırları içerisine hapsederek “tekeden teleme çalmaya” çalışıyor.

Fromm, Marx’ın düşüncelerinin çarpıtılmasına karşı haklı olarak ahlaki bir tepki duyuyor. Güya, Marx’a göre “insanları yöneten ve onları belirli davranışlara iten dürtüleri sağlayan tek neden; para, kar ve refah arzusu”ymuş. Özellikle, dini ideolojinin alanından Marx’a bakarsanız, böyle bir eleştiriyi rahatlıkla yapabilirsiniz. Parçalı değerlendirildiğinde, Marx’ın eserinden bu tip sonuçlar çıkarmak elbette mümkündür. Çünkü Fromm’a göre, böyle bir yaklaşım, Marx’la 18 ve 19. yüzyılın burjuva yaklaşımı arasındaki farkı görememekten kaynaklanıyor. Aynı şekilde, Fromm da, Marksizm ile hümanizm arasındaki farkı göremiyor. Fromm da saf ve arı bir insandan yola çıktığı için, Marx’ın tarihsel insan’a ilişkin yapmış olduğu bilimsel değerlendirmeyi tarih dışı algılıyor. Eleştirdiği kesimle Fromm, tersinden Marx değerlendirmesinde birleşiyorlar. Fromm’un bu değerlendirme yöntemiyle karşısındakilere söz söyleme hakkı olamaz. Çünkü Marx’ı felsefi hümanizme indirgediğinizde, Fromm’un Marx’ta olmadığını iddia ettiği düşünceleri bulmak mümkün. Biz Fromm’un ahlaki tepkisinin düşünsel izini sürmeye devam edelim.

Fromm, bu çarpıtılmış Marx yorumuna karşı, Marx’ın aslında “ekonomik kalıplardan kurtulmuş, kendisinin dışındaki belirlenmişliklerle bağını kesmiş, bütünsel bir insanın onurunu ve benliğini yeniden kazanarak ortaya çıkmasını” savunduğunu söylüyor. Fromm daha da ileri giderek sözünü sakınmıyor; Marx’ı bir peygambere, Marksizmi de dine indirgiyor.

Yazarın en çarpıcı görüşlerinden biri de, “Sovyet komünistleri ile reformist sosyalistlerin sosyalizmi, kapitalist bir ruh içinde düşünüyor” olduklarıdır. Fromm, “reel sosyalizm” deneylerini, “işçi sınıfının daha yüksek bir sosyal düzeye getirildiği bir kapitalizm biçimi olarak” değerlendiriyor.

Fromm, “Marksist materyalizm”i “kaba materyalizm”e karşı savunuyor. O, ta gerilere giderek, materyalizm ve idealizmi tanımladıktan sonra, Marx’ın materyalizminin kendinden önceki materyalizmlerden kategorik olarak ayrıldığını söylemekle, Marksist felsefeyi, bir “eylem felsefesi”ne indirgiyor. Fromm’a göre, Marksist materyalizm, bütün psişik algılamaların aslen maddenin içinde yer alan biyo-kimyasal süreçlerin doğal bir sonucu olduğunu savunuyor. Ama Fromm, buradan kalkarak Marx’ın tutarlı, sonuna kadar giden bir materyalist görüşünün olduğunu da söylemiyor. Marx’ın, “diyalektik materyalizm” ve “tarihsel materyalizm” kavramlarını kullanmadığını da söyleyerek, Engels’le Marx arasında kesin bir ayrım yapıyor. Fromm’a göre, Marx, “tarihsel materyalizm” yerine “maddeci temel”, “diyalektik materyalizm” yerine de “benim diyalektik yöntemim” ifadelerini kullanmıştır. Fromm, Marx’la Engels arasında bu ayrımı yapmakla, Marx’a idealizmin kapısını aralatmaya çalışıyor. Marx’ı, açık bir biçimde idealist olarak niteleyemiyor ama, onun kendi materyalizminde idealizm ile materyalizmin yeni bir sentezini yaptığını söylüyor. Fromm’a göre Marx, kendi felsefi sistemini idealizmin ve materyalizmin bir sentezi olarak görmekte ve bunu “hümanizm” ve “doğacılık” olarak tanımlamaktadır.

Fromm, tarih konusunda Hegelci tarih anlayışına karşı çıkarken, Marx’ı Kant’a yaklaştırarak, özneci tarih anlayışını savunmaktadır. Fromm, haklı olarak, Hegel’e karşı çıkışıyla tarihin aktörleri olarak yazarları, fikirleri ya da ideleri değil de gerçekten gerçekleşmiş bireyleri görüyor. Fromm, böyle yapmakla Tanrıyı yeryüzüne indirmiş oluyor. Althusser’in Marx yorumuna göre, Marx, illa da bir özneden bahsetmek gerekiyorsa, bu, kitlelerdir, der. Bu ifade, özneyi reddeden bir niteliğe sahiptir. Fromm, kendi düşüncelerinin mantığını kovaladığında, Marx’ın tarih yaklaşımını “antropolojik tarih yorumu” olarak değerlendiriyor.

Fromm’un Marx’a atfettiği ciddi başarılardan biri, psikolojiye ilişkin güdülerin ayrılmasıdır. Marx’ın 18 ve 19. yüzyıl düşünürlerinden ayrıldığı nokta, kapitalizmin, insan doğasının kaçınılmaz bir sonucu olmayıp, aşılabilir bir tarihsel sorun olduğunu savunmasıdır. Bu açıdan, en yüksek kar güdüsünün “insanlardaki en temel hareket öğesi” olduğu anlayışı Marx’a mal edilemeyeceği gibi, insan güdüleri sadece bununla sınırlı da değildir. Marx’a göre, bunlar “izafi” güdüler kategorisine girer. “Sabit” ya da “değişmez” güdülere ise cinsellik ve açlık güdüsü örnek olarak gösterilir. Fromm, burada iktisat ideolojisinin kendisine dayanak yapmaya çalıştığı ideolojik nosyonları psikoloji alanından çürütmeye çalışıyor.

Fromm’da doğasallığa vurgu çok önemli. Bu, onun düşünce sisteminde kategorik bir yere sahip. Fromm, Marx’ta kendi düşüncesini doğrulayan temeller görüyor. İnsan her nasılsa, -tabii bir tarihe ve nedene sahip olarak- bir kez kendi doğasından çıkmış, uzaklaşmış, tamı tamına ona yabancılaşmış; işte bütün sorun, bu gayri-doğasallıktan kurtularak tekrar doğal duruma, doğayla ahenkli bir yaşama dönmek... Bu yaklaşımda, Doğu mistisizminin izlerini görmek zor olmasa gerek.

Yine Fromm, Marx’tan aldığı feyzle, “zor” kavramı üzerinde duruyor. Düşüncelerini Marx’a dayandırarak, toplumsal yapıda gelişmenin son aşamasında, değişime vurulacak zorunlu bir fiske olarak değerlendiriyor “zor”u. Tabii, bu yaklaşımın önemli politik sonuçları olsa gerek.

Yazar, özne-nesne ayrımına bir iç tutarlıkla karşı çıkıyor: Varlığı özne ve nesne biçiminde ikiye ayırdığınız taktirde, insanın doğayla ve kendi doğasıyla bütünleşmesi mümkün değildir. Bu ayırmanın kendisi de yabancılaşmanın işaretlerindendir. Fromm, bu aşamada, Marx’ı da atlayarak Hegel’e ulaşmaya çalışıyor. Doğrudur; böyle bir görüşün Marx’taki etkileri, eğer varsa, Hegel üzerinden gelmiştir. Fromm için, “dünyayı kavramak isteyen bir insan, ondan kopmak değil, onun bir parçası olmak durumundadır”.

Fromm, “akıl”ı kapalı devre çalıştırarak, “hümanist komüniteryen sosyalizm” önerisiyle Marx’ın “komünist toplum”una denk gelen bir toplum biçimi öneriyor. O burada insanları gerçek “özne-bireyler” olarak düşünüyor. Bu yaklaşım, Fromm’un düşünce sistemi açısından çelişki gibi görünebilir. Çünkü o, ta baştan özne-nesne ayrımını reddetmişti. Ama insanlara, içinde bulundukları yabancılaşmadan kurtulmaları için bir süreç gerekli. Dolayısıyla bu zorluk Fromm’u paradoksa sürüklüyor. İnsan, doğadan koparak hem doğaya, hem kendi kendine yabancılaşıyor. İnsan, yabancılaşmayla bir yanılsama içine giriyor ve kendisini özne sanıyor. İnsan bu yanılgıdan gerçek bir özne durumuna geçerek kurtulacaktır. Dolayısıyla insan ne özne ne nesne konumunda: Kendisini özne sandığında özne değil nesne, bu kez gerçek özne olduğunda nesne olmak durumunda. Fromm bu durumun kaçınılmaz olduğu ve “sosyalizm”in bu paradoksu çözeceği inancında. Üstelik bu paradoksun farkında olmakla kalmıyor, Marx’ı da kendi “günah”ına ortak etmeye çalışıyor.

Fromm, kendince Marx’la düşünce bütünlüğü kurduktan sonra, Hegel üzerinden Goethe ve Spinoza’ya uzanıyor. Spinoza’nın “pasif” ve “aktif” duygular ayrımından aldığı feyzle, Goethe’ye geliyor: “Bir insanın yalnızca hissettiklerini yazması onu bir şair yapmaz. Oysa bir insan, yüreğinde dünyayı taşıdığı ve bu dünyayı dile getirdiği sürece büyük bir şair olabilir” düşüncesinde Fromm’un bulduğu şey, insanla doğanın bütünleşmesine dönük ipuçlarıdır. Buradan psikolojiye ilişkin sonuçlar çıkarıyor. Fromm için, mutlu insan, doğayla bütünleşmiş üretken insandır. Bir insan kendisini ne kadar boşaltırsa o kadar dolmuştur. O, “sahip olmak” hırsını atarak “olmak” duygusuyla dolmalıdır. Görüldüğü gibi, burada yabancılaşmaya tepki, doğal hale dönüşe bir özlem vardır.

Fromm, bu merhaleden sonra Hegel’i aşarak, düşüncelerini teolojinin kavramlarıyla ifade ediyor. Hegel’in gizemleştirdiği Tanrıya dönüş düşüncesini yüreklice dillendiriyor. Doğayla bütünleşmeden söz ederken Marx’a gelmek istiyor. Marx’ın komünizm üzerine düşüncelerini aktarırken müthiş zevk aldığı kesin. Anlaşılıyor ki, insanın doğayla bütünleşmesi, Marx’ın komünizminde tecelli edecektir. Komünizmde insanlar bütün pisliklerinden arınacaklar, adeta cennet yeryüzüne inecektir. Şu vurgulanmalıdır: Marx’ın komünizm betimlemelerinde ütopik yönler olduğu bir gerçek.

Fromm, Marx’ın komünizme ilişkin ütopyasına gönderme yaparak, uzmanlaşmanın kalkacağı ve kalkması gerektiği temennisinde bulunuyor. Çünkü ona göre, bir iş üzerinde uzmanlaşma, insanın doğasallıktan uzaklaşarak o işin kölesi olması anlamına geliyor. Oysa işin insan üzerindeki egemenliği yerine, insanın iş üzerinde egemenliğinin sağlanması gerekir. Bu da, insanın istediği zamanda, istediği işi yapma özgürlüğüne erişebilmesiyle mümkündür. Yani, Marx’ın dediği gibi, sabahleyin işe gider, öğleden sonra balık tutar, akşam üzeri entellektüel uğraş içine girer...

Fromm, “yabancılaşma”nın üzerinde genişçe ve önemle durduktan sonra, onun ortaya çıkışının tarihsel kökenine kadar gitme ihtiyacı duyuyor. Burada Paul Tillich ve Augustinus’u imdada çağırıyor: “Putperestlik”te önemli olan, tek tanrı yerine çok tanrıya tapmak değil, tapılan putların insan elinden çıkma birer nesne olmasıdır. Putlar birer nesne olmalarına rağmen, insanoğlu onların karşısında diz çökmekte ve onlara, yani kendi yarattığı nesnelere tapmaktadır. Böylelikle insanlar da insan olmaktan çıkarak birer nesne haline gelmektedirler. Ne büyük buluş..! Fromm bunun yerine tanrı denen elle yapma putu değil, akılla “yaratılan” tanrı/özneyi geçirmeyi yeğliyor. Elle yaratılan tanrı yerine akılla “yaratılan” tanrı... Fromm, kendi yarattığı bu tanrı karşısında insanoğlunun diz çökmesini istiyor. Bu ifadelerden sonra, Fromm’un yabancılaşma konusundaki çözümlemelerinden alınacak kayda değer şeyler elbette vardır. Bu, ilgililer için ayrıca bir çalışma konusudur.

Fromm, buradan Marx’ın sosyalizm anlayışına geçiyor. Gerçi komünizmle sosyalizmi değerlendirirken iç ayrımlara gidiyor ve sarih değerlendirmeler yapmıyor, ama sosyalizme ilişkin ifadelerden sosyalizmin komünizme giden bir yol olduğunu çıkarıyoruz. “Sosyalist toplum, ilk kez yabancılaşmadan kurtulan ve kendisine dönen insan doğasının, tam anlamıyla gerçekleşmesine izin veren bir toplum yapısıdır.” Fromm, buradan hareketle peygamberlerle sosyalist toplumun insanları arasında ilginç benzerlikler kuruyor. Çünkü peygamberler, insanların kendi elleriyle yaptıkları putları kırmalarını istiyordu, aynı biçimde sosyalizmde de insanlar kendi elleriyle yaptıkları eşyalara akılla hükmediyorlar.

Fromm kendi sosyalizmini bir akıl işiyle önce epistemolojik düzeyde oluşturuyor. Dolayısıyla teori, ileride gerçekleşecek “sosyalizm”e içseldir. Şimdi kurulan “sosyalizm teorisi”yle, ilerki tarihte gerçekleşecek “sosyalizm” arasında hem tarihsel, hem de düzeysel açıdan kategorik bir fark var. Teori şimdiki zamanda ve epistemolojik düzeyde oluşturulurken, “sosyalizm” ontolojik düzeyde gerçekleşecektir. Oysa, Fromm’un elle yapılan putların yerine koyduğu akılla oluşturulan tanrı, tarih dışı. Tarih dışı olmak bakımından düzeyler arasındaki ayrım ortadan kalkmış oluyor. Birinde epistemoloji önde gelerek, teori sonradan ontolojik bir gerçeklik kazanırken, diğerinde ontolojik gerçekliğin varlığı teorik düzeyde ifade edilmiş oluyor. Fromm bununla da kalmıyor; tüm insanları “özne” kılarak tanrısallıkta buluşturuyor. Fromm’un bu mistisizmi bize, tipik insan-tanrı özdeşliğini çağrıştırıyor.

Fromm’a göre, gerçek ihtiyaçlarla, Marx’ın insan anlayışı arasında olmazsa olmaz bir ilişki var. Fromm ihtiyaç demiyor; o, gerçek ihtiyaçları yapaylarından ayırıyor. Çünkü gerçek ihtiyaçlar, insanı insan yapan gerçekliklerdir. Marx’ın “gerçek” ile “yapay” ihtiyaç ayrımını Fromm, psikolojinin diline çevirerek “nevrotik” ile “akılcı” ihtiyaç biçiminde ifade ediyor. Fromm, ihtiyaç konusundaki yeni kavramsallaştırmaya gerekçe olarak, çağımızda hangi ihtiyaçların gerçek, hangisinin yapay olduğunu ayırmanın oldukça zor olduğunu düşünüyor. Bunu yaparken, Marx’a dolaylı yoldan bir eleştiri getirmiş oluyor. İşte şimdi sosyalizmin ne işe yaradığını görebiliriz: Sosyalizmde insanlar, “yapay”/”nevrotik” ihtiyaçlardan arınarak “gerçek”/”akılcı” ihtiyaçlara kavuşarak gerçek insan olurlar.

Şimdiki yapay ilişkileri sermaye üretmektedir. İnsanların sermayeden kurtulması, onları sömürmek için oluşturulan yapay ihtiyaçlardan kurtulması anlamına geliyor. İnsanın, o ilk baştaki doğaya hakim olma “yanlış” eylemi, kendisine nelere patlıyor! Fromm için sosyalizm sürecinde insanın yakalayacağı zirve, doğaya hakim olma değil, doğayla bütünleşmedir.

Fromm burada Marx’tan ayrılıyor, ama ayrıldığını deklere etmiyor. Fromm, baştaki yanlış eylemden -“günah”tan- bahsediyor; tıpkı Adem ile Havva’nın buğday yiyerek -ilk günahı işleyerek- cennetten kovulmaları gibi... Oysa Marx’ta böyle bir “yanlış” eylem yok; “toplumlar” bir şekilde tarihsel nedenlerle evriliyorlar. Fromm, bir yandan insanları tanrı-özneler olarak görürken, diğer yandan Marx’la uyum içerisinde olduğunu söyleyerek, sosyalizmin eninde sonunda insanları doğayla bütünleştireceğini savunuyor. Ancak, doğayla tam bir bütünleşme sağlayan insan, “özne” olmaktan çıkar, tam bir nesne haline gelir. Ama bunu yapacağı yerde, doğayı hakimiyeti altına alsaydı, “özne” konumunu sürdürmüş olurdu. Zaten problem bu düşünceden, ve buna denk düşen eylemden doğuyor: Kendini özne sanan insan, doğaya hakim olmaya çalışıyor. Ama bakıyor ki, sonuçta kendisi doğaya değil, doğa kendisine hakim olmuş. Öyleyse, önce düşünce sistemini değiştirmelidir: Doğayla nasıl ahenk içinde yaşayarak onunla bütünleşirim?

Fromm, Marx’ı Tanrı konusunda değerlendirirken çubuğu tersine büküyor. Fromm’a göre Marx, tanrıtanımaz birisi değil; tam tersine, “kitlelerin düşüncelerini tanrılara atfedenler tanrıtanımazdır”. Bu açıdan, Marx’ın bu alandaki mücadelesi tanrı fikrine karşı değil, dinlerde somutlanmış tanrı düşüncelerinedir. Gerçi Marx’ın epistemolojik düzlemde sistemli bir tanrı çözümlemesi yok, o daha çok Hıristiyanlıkla Musevilik üzerinden teolojiyle bir tartışma yürütüyor. Ama buna rağmen Fromm, zorlama bir tartışmada ısrar ediyor.

Fromm’un eserdeki en can alıcı yaklaşımlarından biri, “ahlakla politikanın birbirinden ayrılamayacağı”dır. Fromm’a göre, Hıristiyanlık ve aydınlanma öğretisi ile 19. yüzyıl sosyalizmi bu konuda ortak düşünceye sahiptir. Ancak Fromm, bu ortak düşüncenin, rönesansla belirginleşen, Machiavelli ile bir idol haline gelen ve bugün modern devletlerin savundukları laik dünya anlayışı ile taban tabana zıt olduğunu söylüyor. Fromm doğru söylüyor: Anlayış bazında sosyalizmle, söz konusu ettiği düşüncelerin ortak yanları var. “Sosyalizm”de elbette politika ile ahlak arasındaki ayrılık ortadan kalkacaktır. Çünkü sınıfların ortadan kalktığı yerde politika olmaz. Ama içinde bulunduğunuz sistem, sınıfsal çatışmaların her alanda çok yoğun yaşandığı bir sistemdir. Zaten ontolojik gerçeklik düzeyinde, politik alanla ahlak alanı bölünmüş bir durumdaydı. Bu bir veri; kabul edelim, ya da etmeyelim...

Fromm, “Marx’ın düşüncesinin sürekliliği” konusunda ise bildik ayrımdan yola çıkarak tartışıyor. “Genç Marx” “yaşlı Marx” ayrımına karşı çıkmakla birlikte, eğer illa da bir ayrım yapılacaksa Fromm, “genç Marx”tan yana olmakta tereddüt etmiyor. Fromm, burada çelişkiye düştüğünün farkında, ama yapacak bir şeyi olmadığı için, içine düştüğü çelişkili durumu en az zararla kurtarma yolunu deniyor. Eğer Marx’ın her iki dönemi arasında hümanizm savunusu açısından “kategorik” bir fark yoksa Fromm, neden “genç Marx”ı yeğliyor? Fromm’un bu tutumu, Marx’ın her iki dönemi arasında hümanizm bakımından ciddi bir ayrım olduğunu gösteriyor; kendisi de zaten aynı görüşte. Tartışmanın ilerleyen bölümlerinde, bu ayrıma ilişkin aslında maddi deliller sunuyor. Fakat Fromm’un kafasında tarih bilimi ile felsefe arasında bir ayrım olmadığı için, sunduğu maddi delil bağlamında, Marx’ın “ekonomik ve toplumsal gerçekliği perdeleyeceği için, din ve idealizm kokan kavramları kullanmaktan kaçındığını” söylüyor. Eğer Marx’ın yaklaşımı böyleyse, bu teorik modellerde bir alan farklılığı var demektir. Fromm, düşüncelerini oluşturmayı Marx’la sınırladığı için, ister istemez, Marx’ı da içerisine alan bir Marksizm modeli kuramıyor. Marx’ı bir düşünce sürekliliği içerisinde hümanist yaklaşımın, o tarihsel kesitte, en ileri savunucusu olarak düşünüyor. Marx ona göre, “Batı hümanizmasının ulaştığı zirveyi temsil etmektedir”. Fromm, Marx’ın düşüncesinin sürekliliğinin ötesinde, hümanizm konusundaki kendi düşüncelerini, Marx’ın hümanizm anlayışının devamı sayıyor.

Öte yandan, kendince hümanizmi kurtarmak için, Marx ve Engels’ten sonra gelen Kautsky, Plehanov, Lenin ve Buharin gibi “Marksistler”in pozitivist düşüncenin etkisinde kalarak hümanizmden uzaklaştıklarını iddia ediyor; dolayısıyla Marx’la aralarında bir düşünsel bağın olamayacağını savunuyor. Aslında, pozitivist düşüncenin etkisini sorgulamak gerekirse, önce Marx ve Engels’ten başlamak gerekir. Metodolojik açıdan uygun olan budur. Zira Fromm, genç Marx’ı yaşlısına yeğlerken, yaşlı Marx’ta pozitivist düşüncenin etkilerini görüyor olmalıdır. Bu konuda kuşkuları olduğu için Fromm, “tarihsel zorunluk” gibi ifadelerin arkasına sığınmaya çalışıyor.

 

 

 


* Buna karşılık, Althusser, Marksizmi yapısalcı bir modelle, epistemolojik düzeyde bir anti-hümanizm olarak savunur. Althusser’e göre, Marksizmi, nedeni ne olursa olsun çağdaş bir hümanist felsefe olarak yorumlamak, idealizmin sınırları içerisinde kalmak anlamına gelir. Oysa, Marx, tarih felsefesinden tarih bilimine geçerken, felsefeyle bağlarını özenle kesmeye çalışmıştı. Althusser, muhataplarını, Marx’ı bütünsel değerlendiremedikleri için alabildiğine eleştirir. Zaten Fromm, Marx değerlendirmesindeki özensizliğini, Marx’ın ilk eserlerine dayandırmakla yapıyor. Gerçi Fromm, eseri boyunca, bir iç tutarlılıkla Marx’ın bir hümanist felsefe ortaya koyduğunu işliyor. Ama bu, Althusser’in eleştirisini boşa çıkardığı anlamına gelmiyor.

Okunma 20064 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.