Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Bir Ayrım Halkası Olarak Sosyalizm Kurgusu

Yazan

Musa Sala

“Marx ve Engels’in, kendi sosyalizmlerinin, daha önceki sosyalizmlerin ütopik özelliklerini taşımadığı yolundaki iddiaları, idealin gerçekleşmesi için gerekli adımları saptama yöntemlerinin yoğunluğundan kaynaklanır. Yalnızca, kapitalizmin yerini sosyalizmin alabileceğini söylemekle yetinmezler; böyle olmasının zorunlu olduğunu da söylerler. Ütopik sosyalistlerce arzulanan sonucun ayrıntılarını açıklamak için harcanan bütün enerji, Marksizmde, arzulanan sonucun kaçınılmazlığını göstermek için kullanılmıştır. Bu öylesine ileri götürülmüştür ki, söz konusu arzulanan sonucun kendisi hakkında çok az betimleme yapılmıştır.”[1] Bu sözlerde iki doğru saptama olduğu ileri sürülebilir. Birincisi, Marx ve Engels’in sosyalizmlerinin tarihi zorunluluğu, başka bir deyişle bilimsel oluşu, onların sosyalizm anlayışını diğerlerinin anlayışından ayırır. İkincisi, Marx ve Engels’te sosyalizme dair pek az ifade bulabilmekle birlikte, Marksizm içinde de konuyla ilgili ciddi bir çalışma bulmak mümkün görünmüyor. Gerçi elimizde, sosyalizme dair geriye fazlasıyla malzeme bırakmış olan "reel sosyalizm" deneyimleri var. Ancak, onlar, Marksistlerin ilgisine muhtaç bir şekilde bir kenarda duruyor.

Bu yazı, mevcuda bir itiraz olmak bakımından kaleme alınmıştır. Marksistlerle ütopik sosyalistler arasında, yalnızca “tarihsel zorunluluk” öğesinde değil, sosyalizmin kurgulanmasında da bir ayrım inşa edilmesinin mümkün olduğunu, bunun ipuçlarının Marx’ın çalışmalarında bulunabileceğini göstermek, bu yazının gerçekleştirmek istediği amacı oluşturur.

I. Özel mülkiyetin yeri

“Özel mülkiyetin iktisat içinde yeri nerededir?” “İktisat disiplini özel mülkiyeti kendisine konu edinebilir mi?” Orhan Gökdemir, “iktisadın bütün sırrı özel mülkiyeti varsaymasındadır. Özel mülkiyetin bu niteliği iktisadın alanı dışındadır”[2] saptamasında bulunur. Marx, “mülkiyet hırsızlıktır” diyen ve özel mülkiyeti gayri meşru ilan eden Proudhon’a karşı çıkar: “Evet, ama hırsızlık mülkiyeti varsayar.” Gökdemir, Marx’ın bu sözlerini hareket noktası alarak, iktisatçı Marx’a itiraz eder ve Marx’ın çalışmalarının (Grundrisse ve Kapital) ekonomi dışında olduğunu söyler.

O. Gökdemir’in, özel mülkiyetin niteliğini iktisat dışı kabul ederek ulaştığı sonuçlar sorunludur; ve yanlış bir sosyalizm kurgusuna kaynaklık eden bir çerçeve sunması açısından incelemeye değer niteliktedir. Gökdemir, özel mülkiyeti varsayan, ama diğer taraftan onun niteliğini gizlemeye çalışan formüller ürettiği için iktisat bilimine karşı çıkar: “Bir bütün olarak kapitalist üretim tarzının sırrını taşıyan bu formüller (iktisat teorileri - m.s.), irrasyoneldir, sermayedarın günlük işlerini yürüttükleri hayali biçimlerin dogmatik yorumudur.”[3] Ona göre, “Marx’ın itirazları, bir disiplin olarak iktisadın varoluşunu imkansız kılar”. Bu nedenle, Marx’ın kendisinde bir ekonomi teorisi aramanın ve böyle bir teori üretmenin saçma olduğunu vurgulayan Gökdemir; Marksist iktisatçıları, ellerinde bir tek emek-değer kuramı ile ve buna dayanarak, Marksizm içinde en ciddi restorasyonlardan birini gerçekleştirdikleri için eleştirir.

Gökdemir, yazısında ileri sürdüğü felsefi tezlere destek bulmak için, Marx’ı iktisat disiplini içinden çekip çıkarıyor. Ancak Marx’ı ve itirazlarını nereye yerleştirdiği açık değil. Bununla birlikte Gökdemir, kendi yordamınca basit eşitlemeler yapıyor yazısında. Ona göre; Marx’ın Grundrisse ve Kapital’de ortaya koyduğu itirazlar, değişen mekanizmayı açıklar: “Ezilen sınıf açısından değişen şey, mekanizmanın daha karmaşık bir hal alması, piyasa ve dolaşım aracılığıyla bir özgürlük görüntüsü yaratmasıdır.”[4] Asıl olarak ise, tezlerini ileri sürerken Marksist iktisadı kabul etmiş durumdadır. Marx’a göre, söz konusu olan, insanların kapitalizmin doğasını yanlış anlamaları değildir; kapitalist üretim tarzında, realitenin kendini dönüşmüş bir formda sunmasıdır. Bu nedenle Marx, asıl olan realitenin (artık-ürünün üretimi, emek ve kapitalin örgütlenmesi vb.) analizinden hareketle görüngüyü ters çevirmiştir. Gökdemir’in yazısında Grundrisse ve Kapital’den yaptığı alıntıların hemen hemen tümü, görüngünün tersi ile ilgili ifadelerdir. Bu ifadeler, Marksist bir iktisat teorisini dışlamazlar, tam aksine onun üzerinde yükselen ve teorinin bir parçası olan ifadelerdir.

Kapitalist üretim tarzının sırrını taşıyan en yetkin formüller, Marx’ın çalışmalarında, mevcut iktisat bilimine rağmen, iktisat disiplini içinde geliştirilmiştir. Marx bu formüllerle, “İnsan toplumunda maddi yaşama araçlarının üretim ve değişimini yöneten yasaların bilimini” geliştirmiştir[5]. Bu bilimin adı ekonomi politiktir, ve Gökdemir’in göremediği şey de budur.

Gökdemir, genel olarak, tüm iktisat teorilerini, toplumun ekonomiye tabi kılınmasının bir yansıması olduğu için reddeder. Bu nedenle, ekonomi politiğin temellerini, “özel mülkiyetin ekonomi dışı niteliği”nde arar. Özel mülkiyetin bu niteliği nedir? Yazısında buna cevap bulmak mümkün değil. Bu soruya cevap aramakta iyi bir örnek oluşturacak kişi Dühring’in kendisidir. Dühring özel mülkiyeti, ‘zor’ üzerine kurulu bir mülkiyet olarak tanımlar. Özel mülkiyeti, “Temel olarak belki sadece öbür insanların doğal varlık araçları kullanımından dıştalanmasını değil, ama bundan daha çok bir şey anlamına gelmek üzere, insanın bir köle hizmetine bağlanmasını"[6] egemenlik biçimi diye niteleyen Dühring, Engels’in sözleriyle, bütün ilişkiyi tepe aşağı çeviriyor.

Engels’in, özel mülkiyetin niteliğine dair Dühring’e cevabı şöyle: “Genel olarak, özel mülkiyet tarihte hiçbir biçimde hırsızlık ve zor sonucu olarak ortaya çıkmaz. Tersine, o daha, bazı nesnelerle sınırlı da olsa bütün uygar halkların eski doğal topluluklarında vardır. Daha bu topluluğun içinde, meta biçimini alana değin, önce yabancılar ile değişim içinde gelişir. Topluluk ürünleri ne kadar meta biçimini alır, yani ne kadar az üreticinin öz kullanımı ve ne kadar çok bir değişim ereğiyle üretilirse”[7] o kadar çok özel mülkiyet dolaylı ya da dolaysız biçimde genelleşir. Engels, özel mülkiyetin niteliğinin emek ürünlerinin meta durumuna dönüşmesinde olduğunu söyler. Bu durum, değişmiş üretim ve değişim ilişkilerinin sonucudur. Bir başka ifadeyle, özel mülkiyet, üreticinin, tüketeceğinden daha fazla üretebildiği bir üretim biçiminde; bu da yetmez, fazla ürünü değiştirebileceği bir değişim ilişkisinin ortaya çıktığı bir durumda söz konusu olabilir. Özel mülkiyet, bu niteliğiyle de iktisadidir.

Özel mülkiyetin iktisat dışı niteliğindeki ısrarların, sosyalizm kurgusunda bizi götüreceği yer; özel mülkiyet üzerinde ‘zor’a dayalı egemenliğin kaldırılmasıdır. Yani, sosyalizmde, işçi sınıfı üretim araçlarının mülkiyetini ele geçirerek ‘zor’a dayalı egemenlik biçimi ve onun öngördüğü üretim tarzını ortadan kaldıracak. Böyle bir çerçevede sunulan sosyalizm kurgusu, tarihsel bir zorunluluk olarak değil, etik bir seçim olarak karşımıza çıkar. Bu tür bir sosyalizm de, ancak ahlaki duyarlılıklarla savunulabilir. Ve Marksistlerin, ütopik sosyalistlerle ayrım noktaları ortadan kalkar.

Tekrar ediyorum, özel mülkiyetin niteliğini ekonomi dışında aramak ve ona ‘orada’ çözüm üretmeye çalışmak, bizi Marksizm dışına iter. Özel mülkiyeti gayri meşru ilan eden anarşist Proudhon, bir noktadan sonra bizlere daha cazip gelmeye başlar. Bu durumda devrimcilere Marx ile Proudhon arasında bir seçim yapmak düşer.

II. İşlevsel bir öğe olarak “proletarya diktatörlüğü”

Engels, “proletarya kamu iktidarına el koyar ve onun aracılığıyla, toplumsallaştırılmış üretim araçları, burjuvazinin elinden çıkıp, kamu mülkiyetine geçer. Proletarya bu eylemiyle üretim araçlarını şimdiye kadar taşıdıkları sermaye karakterinden kurtarır ve onlardaki toplumsal karakterin sonuna kadar kendisini göstermesine tam özgürlük tanır. Bundan böyle önceden belirlenmiş bir plana dayanan toplumsallaştırılmış üretim olanaklı hale gelir”[8] der. Engels, üretilen artık-değerin, değişim ve dağıtım alanındaki sermaye karakterinden kurtulması gerekliliğinin altını çizer. Böylece, bir üretim planına bağlı kalarak toplumsal üretimin özgürce gelişimi mümkün olabilecektir. Bunu gerçekleştirebilecek olan şey ise ‘devlet’in kendisidir.

Engels, sınıflara bölünmeyi üretimin yetersizliğine bağlar. Bu nedenle, sınıfların ortadan kalkması, modern üretken güçlerin tam gelişmesiyle gerçekleşebilir. Çağdaş üretim araçlarının, kapitalizmin baskısı altında bile gösterdiği devasa gelişmeye hayranlık duyan Engels, bu gücün özgür kaldığı ortamı düşler. Engels’in söz konusu ettiği çözüm, “Ancak çağdaş üretken güçlerin toplumsal niteliğinin eylemle (fiilen) tanınmasında, ve bundan ötürü, üretim, mal edinme ve değişim tarzları ile üretim araçlarının toplumsallaştırılmış niteliğinin uyumlu hale getirilmesinde bulunabilir”[9]. Engels böyle bir çerçevede, işçi sınıfının politik iktidarına (proletarya diktatörlüğüne), işlevsel bir rol biçer. Engels’in sosyalizm için işaret ettiği yer, kapitalizmde bulunan üstyapısal öğelerin işlevsel alternatiflerini bulmak ya da inşa etmektir. Üstyapının ekonomik temel tarafından belirlenmediğini iddia eden Engels, kitabında ileri sürdüğü sosyalizm düşüncesiyle çelişmez.

Bir soru ile devam edilebilir: Proletarya diktatörlüğü tarihsel bir zorunluluk mudur? M. Ali Tütüncüler, bu soruya bir “eğilim” olarak “evet” cevabı verir: “Marksizmin kurucuları, sınıflı toplumlardan sınıfsız topluma giden yola ilişkin, tarih bilimine dayanarak kimi ‘eğilimleri’ belirlediler. Proletarya diktatörlüğü, bu ‘tarihsel eğilimler’den biridir.”[10] Ancak böyle bir “eğilim”, bilimin kendisiyle hangi momentlerde, nasıl iş görür? Böyle bir moment var mıdır? Bunun da ötesinde, böyle bir “eğilim” teorik midir? Tütüncüler, proletarya diktatörlüğünün sınıfsız bir toplum perspektifinden bakılarak anlamlandırılabileceğini söyler. Tarihi bir zorunluluk olarak “proletarya diktatörlüğü” kavramını ideolojik bir çözüme kavuşturur. Destek noktası Marx’ın kendisidir: “Benim yeni olarak yaptığım şey, 1) Sınıfların varlığının üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu, 2) sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını, 3) bu diktatörlüğün yalnızca bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma bir geçiş olduğunu göstermekten ibarettir”.[11]

Marx’ın ilk ifadesi, tarih biliminin ekonomi disiplininde ifadesini bulur. İkincisi, sınıf savaşımında, siyasi düzlemde ortaya çıkan/çıkabilecek tarihsel bir görüngüdür, daha fazlası değil. Üçüncü ifadesinde Marx, altyapı ile asimetrik bir ilişki içinde bulunan proletarya diktatörlüğünü, tarih tezleriyle uyumlu hale getirmek çabası içindedir.

Engels, sosyalizmde proletarya diktatörlüğüne işlevsel bir rol yükler. Sorunu, modern üretim güçlerinin tam gelişmesinde çözmeye çalışır. M. Ali Tütüncüler, sosyalizmin özel bir üretim biçimine dayanacağını, böyle bir durumda sınıfların olmasının sorun yaratmayacağını ve ardından komünizmin geleceğini ifade ederek proletarya diktatörlüğünü yardıma çağırır görünür. Bunu yaparken, ‘yeni’ bir soru gündeme girer: Sosyalizmin üretim biçimi ne olmalı ya da nasıl olmalı?

III. Sovyetler Birliği örneği

Bu bölümde, Sovyetler Birliğinin 1925-1940 yıllarında gerçekleştirdiği ekonomik atılım üzerinde durulmaya çalışılacak. Konunun, ‘asıl sorun’dan uzaklaştırıcı etkileri ise gözardı edilecek. Sovyetler Birliği sistemi (ben bunun, işlevsel bir rol biçilen üstyapısal öğeler olarak ifade edilmesinin uygun olacağını düşünüyorum), kendi ekonomi doktrinine özgü bir iş/emek süreci geliştirememiş ve yaşama geçirememiştir. Sistemde, 1925-40 ekonomik atılımına egemen olan iki temel üretim formunun olduğu söylenebilir: Stahanov hareketi ve bu hareketle uyum halinde olan Gigantomaniya (büyüklük tutkusu) büyük ölçekte ekonomik yapılanma.

Stahanov hareketi, “1924’te başlatılan sanayileşme atılımında, belli bir mekanizasyon düzeyine erişildikten sonra, emek verimliliğini yükseltebilmenin salt insana bağlı unsurlarını da harekete geçirebilmeyi amaçlıyordu”[12]. Bu hareketin işçilerden istediği, “tek amaçlı makinaları kullanmada yetkinleşmeleri; makina ve üretim bandı hızına ayak uydurmaları ve böylece hem birim zamana hem de gün içinde birim makina başına düşen çıktı miktarını yükseltmeleriydi”[13].

Sovyetler Birliği sisteminde, makina ve üretim mekanizasyonunun yetersizliğinden kaynaklı üretim açığı siyasal-ideolojik araçların işçiler üzerindeki etkisi ile giderilmeye çalışılır. Aynı dönemde, ücret politikasında farklı bir uygulama vardır. Herkese eşit ücret politikası, yerini parça başına ücret sistemine bırakır.

Stahanov hareketi, asıl olarak, emek üretkenliğini amaçlayan Fordizmin seri üretim bandını hedefler. Bunun doğal sonucu ise, “tıpkı Fordist sistemde olduğu gibi, iş gücünün ‘tek işlevlileşmesi’, nitelikli işçiye olan gereksinmenin en aza inmesi; kısacası, işgücünün nesnel olarak ‘niteliksizleşmesi’dir”[14]. Uygulanmakta olan ücret sistemi de aynı şekilde, Fordist-Taylorist yaklaşımların bir ürünüdür.

Buraya kadar yazılanlardan kimi ara sonuçlar çıkarmak mümkün. Bir; Sovyetler Birliği, ne 1924-40 döneminde, ne de bundan sonraki dönemde, ekonomi doktrinine özgü uygulamaları hayata geçirebilecek üretim makinaları ve teknolojilerine (dışarı yansıyanın aksine) sahip olamamıştır. Bu nedenle, sosyalizmin devamı yolunda işlevsel üstyapısal öğeler yetersiz kalmıştır. İki; Sovyetler sisteminde, “herkese eşit ücret sistemi” yine aynı yetersizlikten dolayı kendisine uygulama alanı bulamamıştır. Üç; sistemde uygulanan “parça başına ücret sistemi”, Sovyet üstyapı kurumlarının kasıtlı işlediği bir suç değildir; bu durum, üretimin bir görünümü olan “ücretli emek” ile dağıtımın bir görünümü olan “ücretler” arasındaki yapısal ilişkiye işaret eder. Dört; herkese eşit ücret sisteminin gerçeklik kazanması ancak üretimin değişmesi, üretimin, dağıtım, değişim ve dolaşım üzerindeki ön hakimiyetinin yeniden yapılanması ile mümkün olabilir görünüyor.

IV. Marx’ın Proudhon’a cevabı ve üretimin belirleyiciliği

Marx, kapitalist üretim öncesi biçimleri incelerken, kabile ya da doğal topluluğu, toprağın geçici olarak ortaklaşa mülk edinilmesinin ve kullanılmasının bir sonucu değil, ön koşulu olarak görür. “İnsanlar nihayet bir yere yerleştiklerinde, bu özgün topluluğun, az ya da çok, ne ölçüde değişikliğe uğrayacağı, dışsal, iklimsel, coğrafik, fiziksel vb. koşullara ve onların özel doğal yapılarına -kabile niteliklerine- bağlı olacaktır.”[15] Bu durum, Marx’ta tarihsel ilk koşullardır ve “Emek süreci yoluyla gerçek mülk edinme, bu ön koşullar altında”[16] cereyan eder.

Marx’a göre, üretimin ilk koşulları başlangıçta kendi başlarına üretilmiş olamazlar. Emeğin başka nesnel koşulları bizzat emek ürünü olarak ortaya çıkmaz, doğa olarak zaten vardır. Bundan dolayı, “Birey, emeğin nesnel koşullarını, basitçe kendi malı, bunlar sayesinde gerçekleşen öznelliğin inorganik doğası olarak görür”[17]. Marx buradan hareketle Proudhon’la alay eder: “Proudhon, sermayeyi ve ücretli emeği -mülkiyet biçimleri olarak- ekonomi-dışı kökene sahip olmakla suçlayabilirdi ve suçlamalıydı. İşçinin kendi emeğinin nesnel koşullarını kendinden ayrı bir şey olarak, sermaye olarak bulmasından, ve kapitalistin de işçileri mülksüz, soyut emekçiler olarak buluyor olmasından ötürü...”[18] Çünkü, “Proudhon’un mülkiyetin ekonomi-dışı kökeni dediği şey -ki bununla toprak mülkiyetini kastetmektedir- bireyin, emeğin nesnel koşullarıyla olan burjuva-öncesi ilişkisidir.”[19] Bu koşullarda birey, bizzat kendisi organik beden olmakla kalmaz, bir özne olarak inorganik doğadır da.

“Mülkiyetin ekonomi-dışı kökeni, burjuva ekonomisinin tarihsel kökeninden, ekonomi-politik kategorileri tarafından teorik ya da ideal bir biçimde ifade edilen üretim biçimlerinden başka bir şey değildir”[20] diyen Marx, açıklanması gereken şeyin, canlı ve faal insanların doğa ile metabolik alışverişinin inorganik koşullarıyla olan birliği, dolayısıyla doğayı mülk edinmeleri değil; ücretli emek ile sermaye arasındaki ilişkide eksiksiz olarak tanımlanan, insan varlığının bu inorganik koşullarının bu faal varlıktan ayrılışı olduğunun altını çizer.

Marx, kapitalizm öncesi üretim biçimleriyle, kapitalizmle ilişkileri bağlamında ilgilenmiştir. Kapitalizm öncesini eksikli olarak ele almışsa da Marx, köleci tarzda, köleci toplumun çözülüşüne neden olan içsel çelişkilerin; feodal tarzda, feodal toplumun bağrından çıkan yeni üretim ilişkilerinin önemini özetler. Marx, feodaliteden kapitalizme geçişte soyutlanmış bir toplumdan hareketle bir model geliştirir. Ekonomik tahlil üzerine kurulu bu modele ilişkin geliştirilen teoriler, birbirine yapısal olarak bağımlıdır. Ekonomi politikte modele ilişkin geliştirilen her bir teori, tek başına Marksist açıdan iş göremez. Tek başına ele alındığında iş göremeyecek olan başka bir şey de, Marx’ta üretim tarzları sırasının (köleci, feodal, kapitalist), üretim güçlerinin gelişme derecesine göre dizili görüntüsüdür. Bu soruna, ilerleyen sayfalarda değinilecek.

Marx’ın modelinde, toplumsal formasyonlarda üretimin belirleyiciliği temel bir vurgudur. Marx, “üretimi ebedi bir gerçek olarak ele alıp, tarihi ancak dağıtım alanına havale eden iktisatçıların saçmalıkları”ndan bahseder.[21] Bunun nedeni, toplumlar bir bütün olarak ele alındığında, dağıtımın, üretimden önce geliyor, ve üretimi belirliyor gibi görünmesidir. “Fatih bir kavim, ülkeyi fatihler arasında bölüştürür ve böylelikle belli bir dağıtım ve belli bir toprak mülkiyeti biçimi kabul ettirir; bu kavim, böylelikle üretimi belirler. Ya da fethedilen halkları köle haline getirir ve böylelikle köle emeğini, üretimin temeli kılar. Ya da bir halk, devrim yoluyla, büyük mülkiyeti yıkar ve onu parçalar; böylelikle, bu yeni dağıtım yoluyla, üretime yeni bir nitelik kazandırır.”[22] Ya da proletarya devrim yaparak özel mülkiyeti ortadan kaldırır, üretim araçlarını eline geçirir, dağıtım yoluyla üretimi yeniden belirler: Herkese ihtiyacı kadar mal ve hizmet. Bu örneklerin hepsinde dağıtım üretimi belirliyor görünür, üretim dağıtımı değil.

Marx, dağıtım, değişim ve dolaşımı üretimden ayıran ekonomistleri ve aynı zamanda bu kavramları birbirine özdeş olarak kabul eden Hegelci yaklaşımları eleştirir. Bu yaklaşımlara dönük eleştirilerde bulunan Marx, “karmaşık” bir üretim kavramı geliştirir. Marx’ta, insanların üretim araçları arasında dağıtılması üretimin bir parçasıdır, ve dağıtımın bir parçası olan insanlar arasındaki ürünlerin dağılımını da belirler. “Dağıtım, ürünlerin dağıtımı olmaktan önce, şunlardır da: 1° üretim araçlarının dağıtımı ve 2° aynı ilişkinin başka bir belirlenmesi olan toplumun üyelerinin çeşitli üretim cinsleri arasında dağıtımıdır. (Bireylerin belirli üretim ilişkilerine tabi tutulması.) Ürünlerin dağıtımı, besbelli ki, üretim sürecinin içinde bulunan ve üretimin yapısın belirleyen bu dağıtımın sonucundan başka bir şey değildir. İçinde saklı bulunan bu dağıtımı hesaba katmadan üretimi ele almak, besbelli ki boş soyutlamadır...”[23] Marx, dağıtımı üretimin bir etkeni olarak görür ve bu durumun ön hakimiyetinde ürünlerin dağıtımının gerçekleştiğini ileri sürer. Bunların Hegelci tarzda özdeş olmadıklarını göstermek için ise Marx, farklı öğeleri (üretimin faktörü olan ve olmayan) dikkate alarak iki farklı düzlem belirler: “İlki, geniş anlamdaki üretim içinde, üretim ile dağıtım, değişim ve dolaşım ‘üretim faktörleri’ arasında dar olarak tanımlanmış bir ‘karşılıklı etkileşim’ vardır. İkincisi, bu geniş anlamda üretim, genel olarak dağıtım, değişim ve dolaşım üzerinde hakimiyete sahiptir.”[24]

V. Marksizmde ekonomi politik - tarih bütünselliği

Marx’ın ekonomi teorileri, onun tarih tezleri ile bir bütünlük oluşturur. Marx bu bütünlük içinde, kapitalizmi tarihsel bir sistem olarak eleştirir. Bundan dolayı, üretim tarzlarının üretim güçlerinin gelişme derecesine göre dizilmiş tarihsel görüntüsünün bir bütünlük içinde kurgulanmaması Marksizmi, liberalizmle teorik ve siyasal uzlaşıma götürür. Liberallerin tercihi de bu yöndedir.

“Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.”[25] Marx, Giriş’te ifade ettiği bu sözlerin bilimsel olarak ispat edilebileceğini ileri sürer. Marx’a göre, kapitalist üretim tarzında sermaye-emek ilişkisi, kapitalizmin varlığını sürekli tehdit eden yapısal bir çelişki üretir. Kapitalist ekonomide kısa dönemde ücretli emekçilere giden değişim değerinin oranı, kapitalistin aldığını düşürür. Ancak uzun dönemde de değişen bir şey yoktur. Uzun dönemde, kapitalin ve emeğin aldıkları oran artsa bile iki sınıf arasındaki yapısal çelişki devam eder. Bu durum, kapitalist üretim tarzının temel çelişkisidir. Bu temel çelişki iyi bilinir: “Bu, karını en üst düzeye çıkarmanın (ve bu nedenle ücretler de dahil olmak üzere, üretim maliyetlerini en aza indirmenin) yollarını arayan bireysel girişimci olarak kapitalistin çıkarı ile onun, üyeleri karlarını realize edemedikçe, yani ürettiklerini satamadıkça para kazanamayacak olan bir sınıfın üyesi olarak çıkarları arasındaki çelişkidir. İşte bu yüzden, alıcılara ihtiyaçları vardır ve bu, çoğunlukla işçilerin nakit gelirlerini artırmaya ihtiyaç duymaları anlamına gelmektedir.”[26] Post-kapitalist paradigmanın, bilgisayar teknolojisinin bütün toplumsal çelişkileri yok eden bir gelişme sürecini yaratması şeklinde özetlenebilecek en özlü önermesi, burada çuvallar. Teknolojideki gelişme, Marx’ın sözleriyle, “işçiyi kapitalistten ayıran sosyal yarışın genişlediğini gösterir ki bu, kapitalin üzerindeki gücündeki artışın ve emeğin kapitale daha çok bağımlı hale geldiğinin de işaretidir”. Bunun tersi de doğru; kapitalin emeğe olan bağımlılığının şiddetle arttığı...

Marksizmde, toplumsal formasyonlarda üretimin belirleyiciliği temel bir tezdir. Ancak bu tez, Marx’ın kapitalist üretim tarzını tehdit eden yapısal çelişki analizinden ayrı düşünüldüğü ölçüde, Marksist kalmak mümkün değildir. Ancak yine de bir sorun vardır. Bu sorun, Marx’ın (yalnızca kapitalizmde değil, tarihsel tüm toplumlarda) sınıf mücadelesinin sosyal devrime yol açacağı tezindedir. “Çünkü Marx, longue duree (uzun vadelilik) konusunda sandığımızdan çok daha kurnazdı.”[27]

VI. Sonuç yerine

1. Marksizmde, ekonomi politik ve tarih bilimi bir bütünlük arz eder. Bu bütünlüğün temelinde ekonominin belirleyiciliği yer alır.

2. Ekonominin belirleyiciliği, Marksizmin üretim tarzlarındaki yapısal çelişki analizinden ayrı düşünelemez. Düşünüldüğü oranda, Tarih, basit anlamda üretimin gelişmişlik düzeyine indirgenir. Bu durumda iki yol vardır. Ya post-kapitalist paradigmanın önermelerine mahkum olmak; ya da , kapitalizmi sadece egemen sınıfların ezilenler üzerindeki hakimiyetini pekiştirmeye yarayan bir sistem olarak ele alıp, sosyalizmi düzene karşı tercih edilebilecek bir alternatif kabul ederek ahlaki bir seçimde bulunmak.

3. Proletarya diktatörlüğünün tarihsel zorunluluğu, üretim güçleri ile sosyal üretim ilişkileri arası çelişkide aranmalı. Ancak Marksizmin çelişki analizinin sorunlu olduğu, “bu çelişkilerin olan biteni belirlediği mi yoksa sadece sınırları mı koyduğu noktası bulanıktır. Çelişkilerin birleşmesi (conjunction of contradiction) teorisine ihtiyaç vardır”[28].

4. Özel mülkiyetin ekonomi dışı niteliğine ilişkin her türlü varsayım ile, tarihi dağıtım alanına havale eden yaklaşım bizi siyasal olarak anarşizme; teorik olarak da en fazla ekonomizme yaklaştırır.

 

 



[1] A. Quinton, “Karl Popper: Özler Olmadan Siyaset”, Çev.: Tuğrul Eryılmaz; A. de Crespigny, K. R. Minogue (Der.), Çağdaş Siyaset Felsefecileri, İstanbul 1981, s. 160.

[2] Orhan Gökdemir, “İktisat ve Marx / Ekonomi Politiğin Temelleri”, Teori ve Politika - 5, Kış 1997, s.101

[3] A.g.y., s.101

[4] A.g.y., s.100

[5] Engels, Anti-Dühring, Ankara 1977, Sol Yay., s. 249-255.

[6] Aktaran Engels, Anti-Dühring, s. 290-301. Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, Çev.: M. Belli, Ankara 1992, Sol Yay., s. 233

[7] A.g.e., s.233

[8] F. Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Çev.: Öner Ünalan, Ankara 1990, Sol Yay., s. 117.

[9] A.g.e., s.109

[10] M. Ali Tütüncüler, “Proletarya Diktatörlüğü Üzerine”, Teori ve Politika - 9, Kış 1998, s. 110

[11] Marx, Engels, Seçme Yazışmalar 1, Ankara 1993, Sol Yay., s.75

[12] H. Aykut Göker, Bilim Teknoloji ve Sanayi Üçlemesi ve Türkiye Üzerine Söyleşiler, İstanbul 1995, Sarmal Yay., s.102

[13] A.g.e., s.102

[14] A.g.e., s. 102

[15] Marx, Formen, Çev.: Mihri Belli, Ankara 1992, Sol Yay., s.63

[16] A.g.e., s. 63

[17] A.g.e., s. 74

[18] A.g.e., s. 78

[19] A.g.e., s. 79

[20] Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 261-64. Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri, s. 160

[21] A.g.e., s. 159

[22] A.g.e., s 160

[23] A.g.e., s. 160

[24] R. Keat, J. Urry, Bilim Olarak Sosyal Teori, Çev.: Nilgün Çelebi, Ankara 1994, İmge Yay., s. 126

[25] Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 25-6

[26] R. Keat, J. Urry, a.g.e., s. 139

[27] Immanuel Wallerstein, “Marx ve Tarih: Kutuplaşma”; Balibar, Wallerstein, Irk, Ulus, Sınıf, Çev.: Nazlı Ökten, İstanbul 1995, Metis Yay. içinde, s.160

[28] Keat, Urry, a.g.e., s.141

Okunma 21934 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.