Rusya’nın Ekonomik Başarısızlığı Yeni Bir Stalinizmi Davet Ediyor

Yazan

Rusya’nın 17 Ağustosta ilan etmek zorunda kaldığı devalüasyonla zirveye ulaşan ekonomik ve siyasal kriz, birçok uzman tarafından “yeni dünya düzeni”nin iflasının ilanı olarak değerlendirildi. ABD’de kapitalist şirketler ve yatırımcılar için tahminler ve tahliller hazırlayan Stratfor Systems Kuruluşunun başkanı George Friedman’ın International Herald Tribunein 11 Eylül 1998 tarihli sayısında yayımlanan makalesi, yaşanan gelişmelerin Rusya’yı “yeni Stalinizm” olarak adlandırdığı merkezi iktidarın otoriter biçimde yeniden güç kazanacağı bir sürece geri dönülmez biçimde soktuğunu, bunun “komünizm” sonrası dünyada biçimlenen politikaları temelden değiştirecek gelişmelerin başlangıcı olduğunu savunuyor. / E. Ö.

George Friedman

Çeviri: Ercüment Özkaya

“Yeni dünya düzeni” gerçekliğe tosladı ve öyle görünüyor ki, kazanan gerçeklik olacak.

Mali piyasaların çöküşüyle Rusya, IMFve Dünya Bankası dahil kimsenin yardımcı olamayacağı bir yere geldi. Batının Rus ekonomisini kurtarmak için yapabileceği hiçbir şey yok.

Ortadaki sorun bir para sorunu değil. Rusya’daki sorun, paranın sermayeye dönüşmemesi. Bütün yatırımlar yeteneksizlik ve hırsızlık yoluyla çarçur oluyor.

Paranın sermayeye dönüşmesi ve yatırımların yaygınlaşması için, taahhütlerin yasal, hesaplanabilir bir biçimde yerine getirilmesi, malların bir noktadan bir noktaya emin biçimde ulaştırılması, hükümetin ekonomik rekabette tarafsız kalması gibi şeyleri güvence altına alacak kurumlar bulunmalıdır.

Rusya’da bütün bu sayılanların hiçbiri bulunmuyor. Taahhütlerin yerine getirilmesi için hiçbir zorlayıcı güç yok, ülke temel altyapıdan yoksun, hükümetin ekonomiye müdahalesi yalnızca öngörülemez olmakla kalmıyor, hatta bazen kasıtlı olarak yıkıcı biçimler alıyor.

***

Rusya farklı bir yer. Ama “yeni dünya düzeni”, farklı yerlerin olmadığı, her makul insanın aynı makul tarzda hareket edeceği ve Harvard ile Goldman Sachs’ın öğütleriyle Rusya’nın ekonomik bir evrim gerçekleştireceği inancına dayanıyordu.

Aynı biçimde ekonomik büyümenin her makul insanı aynı görüşlere getireceği daha genel varsayımından çıkılarak, Rusya’nın siyasal olarak da evrimleşeceği varsayılmıştı. Refah liberal demokrasiyi hasıl edecek, liberal demokrasi de Rusları, aynen bizim Wisconcinliler gibi, ama sofralarında pancara biraz daha fazla yer veren Wisconcinliler gibi, uluslararası topluluğun hevesli üyeleri yapacaktı.

Bu mutlu senaryonun yerine, şimdi, Komünist Partinin Rus siyasetinde belirleyici bir güç olarak yeniden doğuşunu görüyoruz. Rus siyasetinde sorun Boris Yeltsin ya da Viktor Çernomırdin’in ne yapacakları değil, Dumada en büyük parti olan komünistlerin ne yapmalarına izin vereceğidir.

Ortadaki gerçek Yeltsin’in artık Dumanın desteği olmaksızın yönetemeyeceği ve Dumada gücün komünistlerle, öteki hiziplerin yanı sıra acayip faşist Vladimir Jirinovski’yi de içeren milliyetçi partilerin elinde bulunduğudur.

Yüzeysel bir bakışla bu durum, Dumada Yeltsin / Çernomırdin hizbinin kendi yararlarına kullanabilecekleri bir çatlak yaratıyor gibi görülebilir. Ama gerçekte komünistlerle milliyetçiler arasındaki bağ sanılandan çok daha güçlüdür. Aslında bizi “yeni dünya düzeni”nin sonuna getiren şey, bu çıkar ortaklığıdır.

Komünist Parti yitirilmiş bir Rusya adına konuşmaktadır: Görece yoksul ama Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra ülkenin büyük bölümünün içine düştüğü korkunç sefaleti tanımayan bir Rusya.

Daha da önemlisi bu Rusya, yoksulluğun bütün olarak paylaşıldığı bir ülkeydi. Şimdi, yeni rejimi kendilerini zenginleştirmek için kullanan küçük bir zenginler oligarşisiyle hayatlarını zorlukla devam ettiren kitleler arasında açılan inanılmaz uçurum, komünistlerin, geçmişin ne kadar kötü olursa olsun, var olan durumdan daha iyi olduğu yolundaki iddialarına güç kazandırıyor.

Bu yüzden, Yeltsin’i IMF ve Batının reformların sürdürülmesi hatta genişletilmesi yolundaki taleplerini reddetmeye zorlayanlar komünistlerdir. Onlar, Batı yardımının Rusya’ya zarar verdiğini dahası artık yeni yardımların gelmediğini ileri sürerek reformların geri alınmasını talep ediyorlar. Ekonominin yeniden kamu mülkiyetine alınmasını, ücret ve fiyat denetimlerini, merkezi planlamanın yeniden kurulmasını, kısaca önceki statükoya geri dönülmesini istiyorlar.

Komünistlerin konumlanışında Rusya’nın selametinin Batıda yattığı görüşünün reddi içkindir. Komünistlerin Batıya teknik karşıtlıkları Jirinovsi’nin liderliğindeki Dumanın üçüncü büyük partisi Liberal Demokratların fıtretten gelen Batı karşıtlıklarıyla güçlendiriliyor.

***

Jirinovski ve diğer milliyetçilerin gözünde ekonomik felaket jeo-politik felaketle ikiye katlanıyor. Komünizm döneminde Rusya ABD’ye eşit tutulan bir süper güçtü. Bugün ABD’nin herhangi bir müsteşar yardımcısının kendisinde, liderlerini sanki mektep çocuklarıymış gibi akıl öğretip azarlayabilme hakkını görebildiği bir vassal devlet durumuna düşmüştür.

Daha da kızdırıcı olan, büyük Rus imparatorluğunun, karşılığında hiçbir şey alınmaksızın bırakılmış olmasıdır. Rusya yalnızca Doğu Avrupa’yı değil, Baltık ülkelerini, Ukrayna’yı, Orta Asya’yı ve Kafkasya’yı da yitirdi. Çeçenistan gibi kendi parçalarını bile güçlükle elde tutabiliyor.

Komünistlerin ekonomik, milliyetçilerin jeo-politik Batı karşıtlıkları Stalinizm olarak adlandırılabilecek güçlü bir ideoloji yaratmak üzere birleşiyor. Stalin’in en büyük başarısı her şeyden önce güçlü bir iç denetim ve Sovyetler Birliğinin jeo-politik çıkarlarının derin bir kavrayışıyla birleştirilen merkezi planlamaydı.

Yaşanan durumun tek mantıksal sonucu -Stalin rolünü kimin üsteleneceği konusu bir yana- Stalinizmin yeniden doğuşudur. Çünkü Batının anlamlı bir yardımının mümkün olmamasından ve yumuşak iç reformların durumu kurtarmaya yetmeyeceğinden dolayı, iktidar komünistlerin ve milliyetçilerin eline geçecektir.

İki kanat arasında mantıksal köprü Aleksandr Lebed’dir. Şirketimizin 1997 ile ilgili hazırladığı tahminde şu görüşe yer verilmişti: “Eğer Yeltsin’in çevresini saran Batı yandaşları Lebed’i devredışı bırakmakta ya da etkisiz kılmakta başarılı olurlarsa, rüzgar ekmiş olacaklardır. Fırtına, destansı ve kanlı sahneleri eksik olmayan bir karşı-devrim olarak gelecektir. Lebed, kendisine manevra olanağı tanınırsa, demokrasi ve kapitalizmin bazı izlerinin hayatta kalabildiği bir restorasyonu başarabilir. Başka bir durumda, Rusya’nın demokratik liberal kapitalizmi 1997’de son bulacaktır ve yerini Rusya’da Batılılaşmacı işadamları ve aydınların geleneksel alternatifine, yabancı düşmanı, Slavofil bürokratlarla polislere bırakacaktır.”

Tarihinde yanıldık, ama temel kestirimimizde haklı olduğumuza inanıyoruz. Lebed devredışı bırakıldı ve şimdi fırtınayla karşı karşıyayız.

***

Bu yüzden genel olarak Batının, özel olarak ise ABD’nin Rusya’ya karşı bir reform sonrası politikası tanımlamaya başlamasının zamanı gelmiştir.

Rusya’nın dış politikasının ne olacağı çok açıktır: İlk ve her şeyden önce eski Sovyet sınırları üzerinde yeniden hak iddia etmek. Doğal olarak bu politikada anahtar Ukrayna olacaktır. Rusya şimdiden Belarus’la sıkı bir konfederasyon oluşturmuştur ve Ukrayna’nın yeniden bütünleşmesi kritik önem taşıyacaktır. Burada Bush ve Clinton’ın Moskova’nın nükleer silahlarına gösterdikleri saplantılı ilgi Batıya pahalıya mal olacaktır. Sovyetler Birliğinin dağılmasından bu yana Washington, Ukrayna’yı yeniden doğacak Rus emperyalizmine direnebilmek üzere güçlendirmek yerine, reformları cesaretlendireceği umuduyla Moskova ile bağlarını güçlendirmeyi yeğlemiştir. Bu politika Ukrayna’yı Rus baskısına karşı korunaksız bırakmıştır, bu yüzden, direnemeyecektir.

Sovyet imparatorluğunu yeniden canlandırmak için Rusya’nın bir kuşaklık zamana ihtiyaç duyması, Batının şansınadır. Ancak bu süreç Batıyı, güç kararlar almaya zorlamaktadır. ABD, Orta Asya’da büyük yatırımlar yapmıştır. Rusya’nın dönüşüne ne ölçüde direnecektir? NATO’yu Baltıklara dek genişletecek midir? Genişletmeyecekse, yerine ne gibi bir politika önermektedir?

Rusya’nın Kafkaslara dönüşüne hem Türkiye hem İran muhalefet edecektir. ABD’nin politikası ne olacaktır? Eğer Rusya daha da atılgan olursa, NATO, büyük stratejik önem taşıyan Slovakya’yı da içerecek biçimde genişletilecek midir? Değilse, Polonya ve Macaristan’ı pakta almaya çalışacak mıdır? Yoksa onlar da mı dışarıda bırakılacaktır?

Ve bir de ezeli ve çözümsüz Alman sorununun dönüşü var. ABD, Avrupa’yı savunma yükünü yeniden kendi omuzlarına mı almalıdır, yoksa bu rolü üstlenmeye Almanya’yı mı zorlamalıdır? Ama bu durumda Avrupa Almanya’nın 19. yüzyılda ulusal birliğini sağlamasından bu yana çektiği yükünü yeniden üstlenecektir.

Şansımıza, Rusya’nın stratejik konumu, küresel bir önem kazanmasını güçleştirecektir. Rusya’nın yeniden küresel bir güç olması için önce çok sayıda Ermeni, Leton ve Özbek’in ölmesi gerekecektir.

***

Ama Rusya’nın izleyeceği bölgesel bir emperyalizm politikası bile, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Sandy Berger’in cevabını bilmez göründükleri hassas bir soru doğuruyor: Yeltsin düşer de yerine diyelim Lebed gelirse, ortaya çıkacak binbir türlü sorun karşısında ABD’nin politikası ne olacaktır?

“Yeni dünya düzeni” siyasal ve askeri sorunların artık marjinal kaldığı varsayımını benimsemişti. Bu yüzden Clinton yönetiminin, Bush yönetiminin stratejik mirasını devralıp benimseyen strateji planlamacıları IMF operasyonları ve reformlar gibi tanıdık konular uğruna siyasal ve askeri konuları göz ardı etmeye devam ediyorlar.

Rusya ile ilgili olduğu ölçüde bu konular kapatılmıştır. Başkan Clinton bu sorunun farkında değilmiş gibi görünüyor. Rusya’nın ekonomik liberalizm deneyinin henüz ölmediği hayali uğruna hayati konular ihmal ediliyor.

Clinton’ın son Rusya ziyareti bir ziyareti felakete dönüştürecek tüm özellikleri taşıyordu. İlkin, bir siyasi cesetle buluştu, bu buluşma iktidarı şimdiden resmiyet dışında her anlamda gaspetmiş bulunan liderleri kızdırmış olabilir. İkincisi, şimdi artık Rusya’nın dünya ile ilişkisini biçimlendiren çözümü güç siyasal ve askeri konular yerine, artık denetlenmesi olanaksız ekonomik konuları ele aldı.

Yeni Stalinizm durdurulamaz. Komünistlerle milliyetçiler er ya da geç Rusya’yı yönetecek koalisyonu oluşturacaktır. Bu koalisyonun şimdiki rejiminkinden çok farklı bir gündemi olacaktır. Clinton’ın Yeltsin’le yaptığı zirve, kendisinin ekonomi odaklı “yeni dünya düzeni”nin hala kurtarılabileceğine inandığını göstermekten başka, bir anlam ifade etmiyor.

Onun Lebed ve diğer potansiyel liderlerle görüşmesini beklerdik. Ama onlara ne söylecekti ki? Amerika’nın stratejisi neydi? Şu ana dek bu strateji, apaçık ortada olanı kabul etmekten kaçınmak ve gözlerimizi kapatıp çok istersek olanaksız olanın gerçekleşeceğini ummaktan ibaret gibi görünüyor.

Okunma 10809 kez

Son ekleyen George Lukacs

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.