Düzey Problemi, Pusula ve Gelenek

Yazan

Metin Kayaoğlu

“Teori-işiyle uğraşmak için özel yeteneklere sahip olmak gerekmiyor. Buna yatkın olmak, sorunların farkında olmak ve onları yaşamak yeterlidir. Nasıl, örgütler alanındaki komünistleri ortalama seviyede tutan unsur, onların vasat zekalı oluşları değilse, bizi de parlak beyinler olmamız ya da olmamamız değil, konumlanmamız, politik-tarihsel gerçek karşısında aldığımız vaziyet belirleyecek.

            “... Biz sadece sorunların varlığını iliklerinde duyan ve onlarla uğraşmaya cesaret edenleriz. Uğraşmak, başlıbaşına bir sonuçtur. Ve uğraşımıza, kendimizi ‘büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak’ giriyoruz.

            “Biz, Engels’in sözünü ettiği ‘küçük insanlar’ız. Hiç istemediğimiz halde, karmaşık ve muazzam büyüklükte bir dünya ve sorunlarıyla ‘başbaşa’ kalmış durumdayız.

            “Uğraşacağız.”

Teori ve Politika’ya öngelen 1993 tarihli Taslak’ın (tam adıyla, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı) bu son sözleri bir vesileyle hatırlandı.

            Geçenlerde Gelenek Dergisinde (“Sunuş”, Gelenek / Seçki: 1986-91 Yazıları, Temmuz 1998), Teori ve Politika’nın misyonuna ilişkin bir değerlendirme yapıldı. İfade tam olarak şöyleydi: “Metin Çulhaoğlu’nun Türkiye solunun yasal parti deneylerindeki en geri örneği olan ÖDP’nin üyesi ve nasıl bir boşluğu doldurduğu anlaşılmaz Sosyalist Politika’nın yazarı olarak, Gelenek’i pek ‘değersiz’ bulması ve anti-Marksist Birikim ile gerçek bir düzey problemi olan pusulasız Teori ve Politika Dergisini ‘Marksist teorik yayınlar’ cenahına yerleştirmesi ...”

            Meselenin hikayesi, Çulhaoğlu’nun Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu adlı kitabında Türkiye solunun günümüzde “kuramsal derinlik aranışı” içinde olan örnekleri olarak Birikim, Mürekkep, Teori ve Politika ve Sosyalist Politika’yı sıralaması, ve Gelenek’i bu öbeğe dahil etmemesinin, Gelenek editörü tarafından Çulhaoğlu’yla aralarındaki hukuka ve tarihe yakıştırılamaması olarak ifade edilebilir. Bir bakıma, Teori ve Politika, Çulhaoğlu’nun tutumuna alınmanın kurbanı oluyor.

            Gelenek’in değerlendirmesini önemsiyoruz, ciddiye alıyoruz.

            ***

            Teori ve Politika düzeysiz ve pusulasız! Buna nasıl bir yanıt verilebilir?

Düzey sorunuyla ilgili ‘kategorik’ nitelikte söz pek olamaz. Buna tenezzül etmeyeceğimiz gibi, Gelenek’i bu konuda yetkili de görmüyoruz. Kendimize, elbette Gelenek’in değerlendirmesi dolayısıyla bir kez daha bakacağız: Düzeyimiz, önümüze koyduğumuz sorunlarla uğraşmaya ‘kategorik olarak’ yeterli mi, değil mi? (Biz ‘kategorik-olan’a pek önem veririz!) Fakat asıl olarak yapmamız gereken, Gelenek’in bakış açısından düzeyimizin neden sorunlu görüldüğüne kafa yormak olacaktır. Yani mesele salt bir içerleme kurbanı olmakla geçiştirilemez.

            İlgili metnin, nesnel ve bu anlamda nedenselleştirilebilir (yani “sürçmesiz”) bir ürün olarak değerlendirilmesi, Gelenek’in Teori ve Politika’yı pusulalı ve düzeyli görmemesini gerektiren bir sonuç mu verecek? Sorunun bir başka yönünü de bunun teşkil ettiği ifade edilebilir. Gelenek’in, Sosyalist Politika’nın misyonunu olumsuzlaması bir açıdan gereklidir; Teori ve Politika’nın bir yere yerleştirilmesi konusunda, “minder dışı”nı göstermesi de bir başka açıdan gereklidir. Gelenekçilerin bakış açısı, kendi Gelenek’lerini ancak bu şekilde anlamlı bir yerin sahibi yapabiliyor.

            ***

            Teori ve Politika, ortaya koyduğu sorunlar ve bunların tarzları bakımından karşılaştırılacağı bir örneğe sahip değil. O zaman, onun düzeyini ölçmenin bir tek kriteri kalıyor: Türkiye’deki verili solcu aydın topluluğunun konvansiyonu. Gelenek’in yazarları, şöyle ya da böyle, ama neticede bu topluluğun mensuplarıdır. Teori ve Politika’nın yazarları da bu topluluğun fiilen dışındadır. Teori ve Politika’nın düzeyine ilişkin Gelenek’in görüşünün sosyal anlamı budur.

            Gelenek’in değerlendirmesi, bize ilişkin teorik bir gerçeği değil; bize ilişkin sosyal ve politik bir gerçeği dile getiriyor. Gelenek, Teori ve Politika’nın teorisini, atfedilmiş bir sosyo-politik konumu öne alarak değerlendiriyor. Oysa Gelenekçiler ne bizim geldiğimiz toplumsal ve politik kesimlerle ilgilenirler, ne de bizim ilgilendiğimiz teori ve politika meseleleriyle... Gelenekçiler, teori konularına ve bizim düzeyimiz ve pusulamıza da, bize atfettikleri sosyal ve politik dünyaya baktıkları tarzda, ve tabii kendi sosyal ve politik dünyalarından bakıyorlar. Biz, bunlara bakmadan, Gelenekçilerin, illa bir şey söyleyeceklerse, söylediklerimizin içeriğini öne alan bir değerlendirme yapmaya çalışmalarını yeğlerdik. Ama bu, beklemek, ummak anlamına gelmiyor.

            Gelenekçiler “devrimci demokratlar”ı, bizim devrimci örgütlerimizi, bugün Türkiye’de soldan bile saymıyor. Sendikasız, sigortasız işçilerin işçiden sayılmadıkları gibi. Teori ve Politika da, aynı akıbete uğramakla mı karşı karşıya? Teorik sol’da sayılmamak. Gelenek’in, Çulhaoğlu’nun yaptığı sınıflamaya şiddetli itirazının altında yatan saiklerden biri de bu mu?

            Öyle ya, “devrimci demokratlar”dan ne zaman düzeyli bir ürün çıktı ki, Teori ve Politika buna istisna olsun! “Devrimci demokratlar” cenahı Gelenek’in geleneği tarafından hep uzaktan izlendi... Bunda anlaşılmaz bir şey yoktu. Dünyaları farklıydı. “Devrimci demokrasi”den gelen ama artık orada olmayan ve “geleneksel sol”a iltihak edenler arasında epeyi az da olsa birtakım örnekler gösterilebilirdi; fakat, “devrimci demokrat” reflekslerini hala koruduğu gözlenen bir öbeğin bu konuda bir erişkinlik göstermesi düşünülemezdi.  

            Bizler, Türkiye solunun “aydınlar topluluğu” arasında değiliz. Solun “seçkinleri” arasında sayılamayız. Buna, genel olarak ne “kültürel birikim”imiz, ne de politik tarih ve duruşumuz imkan verir.

            Politik tarih ve yerimizin, Türkiye solunun aydın rezervleri açısından tam bir çöl olduğunun da farkındayız. Aydın eğilimlere, biçimsel olarak bile uzak bir politik ve kültürel dünyadan gelen bizlerden, hiç kimse, geçerliği kendinden menkul kriterlere uygun akıl yürütmeler, olağan düşünüş tarzı, beklentilere uygun bir teori dili, ki muhatapların düzey konusunda fikir sahibi olduğu en önemli husus budur, beklemesin.

            ***

            Biz, kriz döneminin teorik-politik militanlarıyız. “Olağan dönem” ölçütleri bize uymaz. Bizim için, birtakım sorunlar önemlidir; gücümüzün yettiği, düzeyimizin elverdiğince onları ortaya koyarız; buna kendimizi zorunlu hissederiz; misyonumuzun bu hususları dile getirmek ve vargılar doğrultusunda hareket etmek olduğu anlayışındayız. Böyle bir manzarada, Marksizm için önemli ve yaşamsal birtakım sorunların varlığına kanaat getirmişse ve bu sorunlarla uğraşan başkaları yoksa, bir Marksistin beklemeye, düzeyini düşünmeye zamanı yoktur. O, bütün ve olanca edinimiyle, çalakılıç dalacaktır sorunların ortasına...

            Tarlayı kılıçla sürmeye, otları kılıçla biçmeye kalkıştığımız doğru. Böyle bir çabanın kendisinde bizatihi bir düzey problemi pekala var. Ancak şu anda ne sabanımız var, ne orağımız. (Ortada, birilerinin kullanacağı saban ve oraklar da yok.)

            Hal böyle olunca, düzey sorunundan bahsetmek lükstür, küçük-burjuvacadır, aydıncadır.

            ***

            Uğraştığımız her türlü sorunun, içinde olduğumuz her türlü girişimin yegane referansı Marksizmdir. Bu, en azından bilişsel olarak böyle. Marksist olmak dışında değer verdiğimiz bir şey yok. Marksist olma niteliğimizi -kanaatimizce pozitif olarak- ön-belirleyen sosyal, kültürel, eğitsel avantaj ve referans noktalarımız da yok. (Gelenekçilerin bu tür hususlara, örtük ya da belirtik olarak, pek önem verdiğini biliyoruz!) Ayrıca, biz kendimizi hiçbir zaman, teorisyenler olarak ilan etmedik. Böyle bir şeye, Marksizme ilişkin yükümlülüklerimiz açısından ihtiyaç duymuyoruz. Ama biliyoruz ve eminiz: Teori-işiyle uğraşıyoruz. Niçin? Fantezilerimiz için mi? Gücümüzün elverdiğince, Teori ve Politika’nın 13 sayısının bizatihi varlığıyla buna ilişkin bir yanıtlama çabası içindeyiz.

            Bizim ortaya koymaya giriştiğimiz Marksizmden, bilim, felsefe ve politikaya ilişkin birtakım temel belirlemelere işaret etme çabaları, kavramlaştırma adımları, çerçeveleme denemeleri, okur ve muhatap tarafından algılanabiliyorsa, bunları sorun ettiğimiz ve bunların Marksizm için önemine dikkat çektiğimiz anlaşılıyorsa, bu kadarı bile, yeterli... Durum buyken, düzeyimizi savunmaya neden ve nasıl ihtiyaç duyalım; ama uğraştığımız meselelerin yetkisini iddia, cüret ve ısrarla savunuyoruz.

            Bize, kendimizin öznesi olma rolünü oynamak düşmez, Gelenek bu örnekte bize ilişkin özne konumundadır. (Ama şu anda bu konumu kullanmıyor olsak da, biz de aynı hakla Gelenek’e ilişkin özneyiz.)

            Pusulamızın olup-olmadığı hakkında hüküm vermeye girişi böyle yapmak mümkün.

            ***

            Biz ne arıyoruz? Hedefimiz var mı?

            Marksizmin teorik ve tarihsel bütünlüğünün parçalandığı bir ortamın kriz anlamına geldiğini ve kriz ögelerine karşı, şu aşamada, güçleri dağıtarak savaşmanın enuygunluk arzettiğini ve böylece, kendimizi bir tür faaliyete teksif etmenin zorunlu bir yükümlülük olduğunu, bunun araçlarının yaratılmasına acilen girişilmesi gerektiğini ileri sürüyor ve olanca gücümüzle, bunu yapmaya çalışıyoruz.

            Marksistlere, teorik meseleleri ‘gidimli’ tartışma ve algılamanın canalıcı önemini anlatmaya çalışıyoruz. Onları Marksizm anlayışlarına ilişkin tutarlı olmaya çağırıyoruz. Teorik meseleleri, sanat-benzeri bir yaklaşım tarzıyla ele almanın vahametini vurguluyoruz.

            Sol hareketin pozitivizm eleştirisi dalgasına kapıldığını ve Marksizmin, ne idüğü belirsiz ‘eleştirel ideoloji’nin bir alt-unsuru konumunda ortaya konduğunu ileri sürüyoruz.

            Sol hareketin Marksizm olarak bellediği oluşumun epistemolojisinin Marksizme uygun düşmediğini, bu bakımdan, Marksist epistemolojinin zorunlu teorik öncüllerini ortaya koymanın önemini, varlığımız ve faaliyetimizle göstermeye gayret ediyoruz.

            Solun genel olarak anladığı Marksizmin, idealist nitelikte olduğunu ve felsefi bakımdan materyalist bir Marksizm anlayışı oluşturmak gerektiğini vurguluyoruz.

            Sol hareketin genel olarak devrimci olanı ve olmayanıyla, politik pratikte taktiksiz ve doktriner, felsefede idealist olduğunu, Marksizmin bilim temelini gözden kaçırmada post-Marksistlerle akraba olduğunu düşünüyoruz.

            Genel olarak Marksizm alanının bu manzarasından bütünsel bir Marksizm çıkmayacağını ileri sürüyoruz.  

            Marksizmin, teorik olarak dışında fakat tarihsel olarak ta içinde olan post-Marksizme karşı mücadele ve savunusuna; ve epistemolojik olarak (kendi iradesine rağmen) dışında fakat tarihsel ve politik olarak içinde olan dar-Marksizmi aşmasına ilişkin bir üs oluşturmanın önemini faaliyetimizle ortaya koymaya çalışıyoruz.

            Marksizmin teorisi üzerine çalışmaların, kendini bir süreç boyunca, devrimci politik kesimlerle birlikte anlamlandıran bir girişimin de ürünü olabileceğini göstermeye, bu anlamda Marksizmin bir teorik yapı olarak, genellikle devrimci olmayan politik yapıların yörüngesinde olan aydın çevrelerin tekel konusu olmasının önüne geçmeye çalışıyoruz.

            Devrimci politik akımların Türkiye’de Marksizmi ortaya koymak bakımından işgal ettiği yeri saptayan bir yönelimin teorik ve bütünsel sonuçlarını arıyoruz.

            Biz, bir Marksizm anlayışını Türkiye solunun içinde bir yönelim, eğilim, akım haline getirmeye çalışıyoruz. Bütün eksiklerimize rağmen, bu hedefin argümanı kendi varlığımızdır.

            ***

            Biz halen, “çölde vaaz veriyoruz”. Biz, Marksizm anlayışımız ve hareket tarzımızla, Türkiye solunda özel bir yerimiz olduğu kanısındayız. Kendimize biçtiğimiz misyon ile reel varlığımız arasındaki uçuruma rağmen... Bizim Marksizme ilişkin konumlanışımızın Türkiye solunda bir benzeri olduğunu bilmiyoruz.

            Türkiye solunun, olanca çeşitliliğine rağmen, Marksizm anlayışında bir homojenlik sergilediği kanısındayız. Politik nitelik ve teorik konum itibarıyla oldukça geniş bir yelpaze oluşturan ve bunu çeşitli düzeylerde oluşturduğu varlığıyla yaşayan Türkiye solu, Marksist olsun olmasın, devrimci ya da reformist, doktriner ya da pragmatik, legal ya da illegal olsun, büyük çoğunluğuyla, Marksizmin anlaşılışında birörneklik gösteriyor. Türkiye solunda, Marksizmi bir şekilde anlayanların yaygınlığı içinde, çeşitli düzeylerde olanlar var; en gerileri ve en ilerileri, en devrimcileri ve en liberalleri ...

            Buna karşılık, Teori ve Politika’nın, bir Marksizm anlayışını giderek belirginleşen bir tarzda ortaya koymak bakımından, politik düzeydeki birtakım kayıtlara rağmen, yeni bir kanalı temsil ettiği kanısındayız.

            Marksizmin bir şekilde anlaşılışı, Marksizme ilişkin görevlere bir şekilde yaklaşılışı, bir kollektif olarak oluşturucularının, ülkedeki politik yelpazede önemsedikleri politik ve tarihsel çizgiler bakımından Teori ve Politika’nın emsali yok. Eğer bu doğruysa, Gelenek, Teori ve Politika’nın düzeyi meselesini oldukça teknisist (politika-dışı) ve sosyolojist (tarihselci) bir açıdan ele alıyor demektir: Birtakım pedagojik kriterler, ya da düzeyin sosyolojisi.

            ***

            Teori ve Politika’nın belirli bir tutarlık içinde olduğunu, temel bir doğrultusu olduğunu iddia ediyoruz. Fakat bu, sayfalarımızda bir resmi görüşün sözümona teorik yansımalarının bulunacağı şeklinde anlaşılmamalı. Asla bir tartışma çevresi değiliz; bu anlamda, bir şeyleri yeniden keşfetme saflığı bizden uzak olsun. Temel bir yönelimimiz var ve bu yolda, teorinin doğası ve gerekleri yönünde ilerlemeye gayret ediyoruz. Daha farklı ve Gelenekçilerin anladığı türden bir pusulaya, içinde bulunulan açık uçlu aşamada ihtiyaç duyulmuyor.

            Gelenek, Teori ve Politika’yı pusulasız olmakla değerlendirirken, sadece bir konuda haklı olabilir: Teori ve Politika’nın yayını ve yazarları eliyle bir politik özneyi işaret etmemesi. Yok, bu değil de, Teori ve Politika’nın yazılarında ortaya konulan görüşler ve tezler açısından bir pusulasızlıktan söz edilebiliyorsa, bu bizi zorunlu olarak, ya arkadaşların politik faaliyetlerinin epeyce yoğunlaştığına, görüşlerimizi izleme imkanı bulamadıkları düşüncesine, ya da kendi konumlarından bir anlam veremediklerine, anlayamamış olduklarına hükmetmeye zorlar. Zira, ilgilendiğimiz meselelerle, Gelenek’in pek ilgilenmediğini biliyoruz. (Yani biz Gelenekçileri, onların bizleri tanıdığından çok daha iyi tanıyoruz.)

            Teori ve Politika’nın sürekli yazarları, kendilerince anlaşılmış temel konularda belirli bir oydaşma içindedir. Öte yandan, Teori ve Politika, sayfalarına yansıyan tartışmalar da yapmaktadır ve bunların da gereklerimiz açısından işe yarar olmadığı hakkında herhangi bir kanaatimiz henüz oluşmamıştır. Temel yönelimimize ilişkin yüreğimiz ferah; bu yüzden, diğerleri yanında, temel yönelimimizi dahi bizce uygun oldukça sayfalarımızda tartışıyoruz.

            ***

            Artık bilinsin, Marksizmin bazı meseleleri Marksolog akademisyenlere bırakılmayacak kadar önemlidir. Öte yandan, Marksizmin meseleleri, onu bir eylem felsefesi olarak anlamaya eğilimli Marksistlerin üstesinden gelebilecekleri cinsten de değil, zira başlıbaşına bu Marksistlerin kendileri ve Marksizm anlayışları Marksizmin meseleleri arasında yer alıyor. Biz Marksizm öğrencileri, bunlarla, “kafa-göz yara yara” ilgileniyoruz, ilgileneceğiz. Marksist teorinin üniversite kürsülerinde yeşereceği, veya sorunlarının ancak bu mekanların mürekkebini yalamış olanlarca anlaşılacağı ve ortaya konulacağı düşüncesi, bizim Marksizm anlayışımızın teorisine de politikasına da aykırıdır. Bununla, Gelenekçilerin bir aydınlanma yanılgısı içinde olduğunu mu ima ediyoruz? Hayır, böyle olduğuna ilişkin kuvvetli izlenimlerimiz var. Öte yandan, böylece, bir tür vulgarizasyon mu öneriyoruz? Marksist edinimimizin müsaade ettiği kadarıyla, hayır. İddiamız, üniversiter teorinin ancak ve sadece, Marksizmin bütünlüğü nosyonuna “karşılık gelen” ontolojik yer ve konumdakiler tarafından Marksizmin tarihsel bütünlüğüne tahvil edilebileceğidir.

            ***

            İlgilendiğimiz ve Marksizm açısından hayati önemde gördüğümüz meselelerle Marksistler pek fazla ilgilenmiyorlar, ya da ilgilenirlerse, bunu, bizim Marksist olmadığını ileri sürdüğümüz epistemolojik konumdan yapıyorlar. Bu durumda, bize haddimizi aşmak düşüyor; buna mecbur kalıyoruz.

            Hangi Marksist, piyasada Marksizm diye yayılıma tabi tutulanın niteliği konusunda kuvvetli olumsuz kanaatler beslerken, Marksizmi, kendi durumuna bakmaksızın, savunmaya, ortaya koymaya, anlatmaya, tanımaya girişmez. Böyle biliyor, böyle söylüyoruz.

            Düzey sorunumuz, uğraştığımız konular ele alınınca göze muhtemelen pek çarpıyordur. Bizim verili edinimimiz ile kendimize biçtiğimiz misyon arasındaki çarpıcı düzey farkı, elbette birçoklarından fazladır; fakat bu, bizim bulunduğumuz düzeyin diğer birçoklarından düşük olduğuna delalet etmez. Yüksek olan, bizim kendimizi ilgilenmek zorunda bulduğumuz meselelerin düzeyi; ve problemli olan, bizim bu düzeyde meseleler karşısında yer yer açmaza düşmemizdir. O halde bizim, bu türden meselelerle uğraşmak bakımından, bütünlüklü bir Marksizmimiz de yok. Bu konuda, diğer Marksistlerle aramızdaki başlıca farkı, onların Marksizmin bütünlüğünü koruduğunu sanmaları oluşturuyor. Çoğu Marksistin önsel kabulünün, temelli sorgu konusu olduğu üzerinde duruyoruz. Bu trajik farkın farkında olmadığımız düşünülmesin. Yükümler dünyamız çok ileride, ve biz onun çok gerisindeyiz.

            Biz Teori ve Politikacılar, entellektüalizmin her türlüsünü reddediyoruz. Entellektüelliği bir yazım ve yaşam tarzına indirgemenin, Lenin’in teorik çalışmaları karşısında hiddetten felç olan meslekten teorisyenler ve felsefecilerin konumunu işaret ettiğini ileri sürüyoruz. Teoriyi, evet, vulgar tarzlarda ortaya koyabiliyoruz; fakat bu bizim için dışsal bir meseledir, biz teoriyle teori-için ilgilenmiyoruz. Bizim sorunumuz Marksizmin bekası.

            Biz, pusula niyetine, Marksist teorinin örgütsel politikanın gereklerine hasredilmiş bir eyleyiş olarak algılanmasını reddediyoruz. Teorinin düpedüz politik pratik için olduğu bir düzlem vardır ve burada aksini savunmayı kategorik olarak reddederiz. Fakat, Marksist politikanın pusulasını Marksist teorinin pusulası olmaya teşmil etmeyiz.

            ***

            Her ne kadar en yakınlarda olmasa da, Gelenek, Teori ve Politika’nın etkileşim alanında bulunuyor. Yakın geçmişte Türkiye solunda önemli işlevler yüklenmiş olan, alan değiştirmiş olmakla birlikte önemli rolünü halen koruyan bu dergiyle ilgili herhangi bir değerlendirmenin yapılmadığı bu değinmenin, etkileşime verdiğimiz önemi vurgulayarak bitirilmesi gerekiyor.  

 

 

 

Okunma 11355 defa

Son Ekledikleri: Metin Kayaoğlu

Bu kategoriden diğerleri: « Kaos: Haddini bilmek