Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


İlerlemecilik

Yazan

Erhan Baltacı

Gerçeklik, ancak kendimizi seraplardan ya da geçmişin hem de geleceğin ontolojik oyalamalarından soyutlamamız koşuluyla görünür hale gelir bize.

(F. Jameson)

Proudhon, “insan, kendisini evrende insan olmayan her şeyin karşısına koyarak olduğu gibi olur; ama insan olmayan her şey -en azından teologlara göre- Tanrı tarafından yönetilir. Tanrı varsa, o zaman İnsana karşı olmalıdır ve bildiğimiz tek iyi, insani iyi olduğuna göre, Tanrı kötüdür” diyor ve ekliyor: “Tanrı -eğer bir Tanrı varsa- hiç de felsefecilerin ve rahiplerin çizdikleri portrelerde göründüğü gibi değil; Tanrı insanın ayırt edici niteliği olan analiz, basiret ve ilerleme yasasına göre düşünmüyor ve hareket etmiyor; tam tersine ters ve gerici bir yol izliyormuş gibi görünüyor; zeka, özgürlük, kişilik Tanrı’da bizde olduğundan farklı bir şekilde oluşuyor; ve doğanın bu özgünlüğü... Tanrı’yı esas itibarıyla, uygarlığa karşı, özgürlüğe karşı, insana karşı kılıyor.... İleriye doğru her adım Tanrı’yı alt etme yönünde bir zaferdir”[1]

Aydınlanma ve laikleşmeyle gökyüzünden indirilen Tanrı, İnsan kimliği kazanmıştır. İnsan-tanrı’dan Tanrı-insan’a gelinmiştir. Bunun maddi ve düşünsel zemini ortaçağdan itibaren bilim ve felsefedeki gelişmelerle sağlanmıştır. İnsanın doğaya karşı konumlanışı onu, zaman-mekanda daha farklı bir koordinata taşımıştır. Orada, bu gelişmeyi sindirmeyle reddedişin diyalektiği saklıdır. İnsanın doğal gereksinimlerinin insan tarafından koşullanıyor olması, gereksinimleri insan yaşamının kesikliliğine, sonluluğuna mahkum etmiştir.

Köle sahipleri ya da derebeyleri, zaman-mekandaki hareketlilikte, insanın tarihsel oluşunu karşılayacak temel dinamik olamayacak kadar hantallaşmışlardı. İnsan, varlığının oluşsal hacmini, hız ve yönünü artık kendi ürünlerinin kontrolüne verebilirdi. Bunlar için maddi kaynaklar Coğrafi keşiflerden, manevi kaynak Rönesans’tan gelecekti.

İnsanın doğaya meydan okuyuşu, Engels’in de kullandığı metaforla, “cennet”teki “bilgi ağacından yasak elma”yı yemesiyle yaşanan süreç, kafa-kol emeğinin ayrılması süreci, insanın doğaya karşı konumlanışını pasiflikten, saldırıya taşıdı. Doğal varlık ve doğal oluşun insanal varlık ve insanal oluş olarak tanımlandığı dönemeçte insan doğaya hükmünü koymanın maddi araçlarını örgütlemeye girişmişti. Kendi bulunduğu alana hükmünü koymanın zamana hüküm koymak anlamına geldiğini öğreniyordu. Aslında, Tanrı ya da tanrıları da bu sebeple üretti. Tanrı, olmuş olandan olacak olana tüm oluşu soyutlamak ve ehlileştirmek için vardı. Kabile yaşamında üretim araçlarının gereksinime göre üretimi aşması, artık ürün, kabileyi korkutuyor, aşırılığı düzenlemek için de kabile, kral ya da şef tayin ediyordu. Fazlanın dağıtımı ve gelecek yıl için depolanması görevi sonradan nesnel bir kimlik kazandı ve şeflerin kabilenin üzerinde dışsal bir güç kazanmalarını sağladı. Özel mülkiyetin ortaya çıkışı sınıfları da gündeme getirdi. Yabancılaşma, insanın nesnel dünyayı üretmesine rağmen kontrol edilemeyen “sınırlandırılmış aktivite tarzı”ndan kaynaklandı. (Marx / Alman İdeolojisi)

İnsanın doğadan alıp doğaya vermesi dolayımlandı. Artık insanın doğayla arasında aşılması gereken bir enerji duvarı vardı. Bu enerjinin topaklaşması insanı ezdi. Ama insan hep doğaya fark koymuş olmanın getirisiyle bunlara da mesafe koyup gerektiğinde onları yıkmaya çalıştı. Yukarıda alıntılanan pasaj, nesnelleşen, ağırlaşan ve insan pratiğini yavaşlatan ya da önleyen tarihsel bir olguyu (tanrıyı) alt etmeye çağırıyor.

Tanrı zamanı olduğu kadar mekanı da örgütlüyor. Maddi bir güç haline geliyor (Kilise). Tanrının yerine insanın yerleştirilmesi de varlık ve oluşu insana havale ediyor. Doğaya bakıp insanı görüyor. Ortaçağ sonrası gelişmeler insana dönük ve insana dair bir iyimserlik yayıyor. Teknik ilerleme, insanı sonsuz ve sürekli olanın kendince ifadelerine tanık oluyor. Doğaya karşı savaşımında kazandığı bu araçlar, onun sonsuzluğunu işaretliyor. Bu mekanda daha rahat ve kolay hareket edebilmesini beraberinde getiriyor. Haritacılığın ve gemiciliğin gelişmesi insanı yeryüzüne yayıyor. Zamanda ve oluşta güçlü kılıyor.

***

“Her türlü ekonomi son tahlilde zaman tasarrufuna indirgenebilir” diyor Marx... Paranın devreye girişi zaman-mekan algılanımını kökten sarsmıştır. Paranın yükselişi zamanın anlamını biçimlendirmiştir. Örneğin; ortaçağda parasal dolaşım alanının genişlemesi ve mekanda ticari şebekelerin örgütlenmesi, tüccarı, işlerin düzenli yürütülebilmesi için zamanın daha yeterli ve öngörülebilir bir ölçüsünü geliştirmeye zorlamıştır. Zamanın fiyatını, ortaçağ tüccarı, ancak mekanı araştırma sürecinde keşfetmiştir. Ticaret ve mübadele mekansal hareketi içerdiğinden bu mekansal hareketin aldığı zaman tüccara çalışma zamanını fiyatlar ve böylelikle para biçiminde ifade etmeyi öğretir. Yaşanan bu süreç zamanın dinsel, despotik kurallarını da yıkıyordu. her şeyin bir yer ve zamanı olduğu fikri parçalanıyordu.[2] Mekanın hakimiyeti için bütün zaman ölçümlerinde standardizasyon yaşanıyordu. Eşit saatler, yeni bir kültürel ve ekonomik düzenin zaferini ilan ediyordu. Coğrafi keşiflerle herkese açık hale gelen yeryüzü mekansal kontrolün maddi araçlarını yarattı. Mekana ve mekandaki hareketliliğe indirgenen zaman, insan için daha kontrol (mülk) edilebilir hale geliyordu. “Zaman, mekanik saatle ulaşılan ölçü birliğinin toplumsal örgütlenmede de karşılığını bulmasına kadar hep uzam (ve yer) ile ilişkilendirildi. Bu değişikliğin (zamanın uzamdan ayrılması-e.b.) tamamlanması, modernliğin yayılmasıyla çakışarak yüzyılımıza kadar sürdü. Bu olgunun temel yönlerinden biri de takvimin dünya çapında standartlaşmasıdır.”[3]

***

Aydınlanma fikri, insanın ilerlemesi üzerine kuruludur. Bu fikir yukarıda kabaca bahsettiğimiz zaman-mekansal dönüşümlerin üzerinden yükselir. İnsanın dünyaya ve doğaya hükmetmesi, bir yandan yaşamsal gereksinimlerin karmaşıklaşması, yoğunlaşması, sonuçta; insanın kendisini sonsuzlukla eşitlemesini gerektirdi. Tanrının varlığı somutlandı. Sonsuzluk genişlemeyi dayattı. Her yerde, her daim var olmayı koydu.

G. Bruno, ortaçağ karanlığına karşı çıkarken bunu şu tip ifadelerle de destekliyordu: “İnsanlar karıncalar gibi her gün aynı işleri yapıyor olmamalı. İleri gitmek gerek.” İnsanın doğal gereksinimleri tatmin etme işlemlerine, o gün için feodaliteye karşı çıkıştı. Çünkü insan varlığıyla oluşu arasındaki dolayımı bir ayakbağı olarak yaşamaktaydı. Sonraları ondan etkilenen, M. Luther, Protestanlık’la olanın olması gerektiğini koyuyordu farkında olmadan. Dininin yaşanan tarihsellikten kirlendiğini, arileşmenin gerekliliğini savundu. Bu, kapitalizm için önemli bir ideolojik perde görevi gördü.

Her yerde her zaman aynı varlıkla ve oluşla karşılaşmak insanı sıkıştıran temel bir durumdur. Statikleşen görü, ruhsal süreçlerde de tıkanmayı getirir. Yaratıcılığın tıkanması doğaya göre konumlanışı geri noktalara çeker. Statikleşen görü, değişime alan sunar. Değişim, öznesiz, kendince yaşanır. (Çoğunlukla, ilerlemecilik fikri burada şekillenir.) Tanrının insanal oluşa koyduğu ipotek, yabancılaşmanın getirdiği aktivite sınırlılığıdır. Bu aşılabilir niteliktedir. Her tür yabancılaşma biçimi belli bir çelişki yumağına sahiptir. Üretici güçlerle üretim ilişkilerinin zaman-mekansal kombinasyonunda duran insan için bu çelişkiler kendi içinde kendisini aşmaya dönük dinamiklere sahiptir. Yabancılaşma sonucu “özne”likten “nesne”liğe geçen insan, kendi ürünlerine hakim olacağı güne kadar (komünizm) bu süreç yaşanacaktır. Yaşanan sorunlar daha fazla farkındalık sorunudur. (Doğaya) Fark koymak artık insanı çelişkili bir sürece mahkum etmiştir. Her şekilde yabancılaşmanın çeşitli biçimlerine “öznel” konumundan yanıtlar üretmek zorundadır. Tarihin yasaları ona donuk, ölü yüzünü her zaman hissettirmiştir. Bruno’nun karıncalara fark koyması, güneşin her gün doğup batmasına ya da felaketlere karşı yaşama zorunluluğu adına farkındalık koymak durumunda olan ve hatta onlara mistik değerler biçen insanın, hayvanların tekdüze, statik hareketlerine de fark koymasıdır. Tarihin tekerrür ettiği bilincinin Nietzsche’de topaklaşması tesadüf değildir. İnsanın modernizmin, kapitalizmin nesnelleşmiş ölü birikiminden kaçışı, ancak Dionizosun kaotik, yıkıcı çığlığını kabullenmekle mümkündür. Rousseau içinse feodaliteden kapitalizme geçişin hızının frenlenmesi, belli ölçüde doğa bilimlerinin ışığında doğaya bakmayla mümkündür. Ona göre doğaya bakmak ilerleticidir. Doğaya gömülmüş bireyi değil, doğal hakları olan eşitlik ve özgürlüğü ancak doğanın izniyle gerçekleştirebilen bireyleri önerir. Locke’un “dünyada cennet” fikrine yaslanır. Cennet fikri doğal olmalıdır. Yeryüzüne ve geleceğe yayılan bu doğal enerji, bireyleri önemlileştirir. Ancak bu, burjuva felsefi bir kavram olarak ekonomik süreçlerle, çıkarlarla dolayımlanmıştır. Evrensel aklın her yere eşit biçimde yayılacağı düşüncesi, Malthus’un Nüfus Teorisi’nde, kıtlığın mutlaka yaşanacağı saptamasıyla sekteye uğramıştır. İlerleme fikri, insanın “öz” itibariyle “iyi” ya da “kötü” olduğu arasında gidip geldi. Doğaya uyum sağlamasıyla onu dönüştürmesi bu fikrin nesnel dinamiklerini etkiledi. Cennet fikri doğanın mı yoksa insanın mı eseri olacaktı? İleride Gorki gibi örnekler çıktı: “Eğer insanlar sabah uyandıklarında yeryüzünü cennete dönmüş bulsalardı bundan hoşlanırlar mıydı? Elbette hayır! Ve ne derlerdi bilir misiniz: biz uyurken bu cenneti buraya kurmaya kim cesaret etti? İstemiyoruz. Kendi cennetimizi kendimiz kuracağız.”

Rekabete dayalı bir sistem yekpare toplumu bireye parçalamak zorundaydı. Birey kral ilan edilmeliydi. Ekonomik ilişkiler “birey”le ilerleyecekti, “Birey” bu ekonomik ilişkiler bütünüyle... Bu bütün ne zaman ki nesnel-tarihsel yasalara uyarak insan-dışı kimliğini dayattı, nesneleşti, birey kendi kurtuluşunu bir araya gelmede, bütünleşmede buldu (Fransız Devrimi). Toplumun önünde, ilerici, azınlık bir grubun örgütlenmesinden, kitlelerin birlikteliğine gelindi. Ancak buradaki toplumsal birliktelik geçmiş, mitik toplum kurgularına yakınlaştırdı insanları. “Komünizm” lafzı burada şekillendi ve geçmiş komünal düzene özlemle yoğruldu.

Aydınlanma’yla dünyanın, doğanın, toplumsal süreçlerin tek bir doğruyla resmedilme anlayışı zamanın girdabında tıkanmaya neden oldu. “Sonuçta, bilimlerdeki, matematikteki gelişmeler buna dönüktü. Mekandaki yayılma teorik karşılığını, rasyonelitesini de bulmalıydı. Doğru resmetme tarzı, her tür teorik çalışmaya baskın kılındı. Voltaire’den Diderot’a, Hume’dan A. Smith, Saint Simon gibi ekonomistlere ve A. Comte’a kadar birçok kişi evrensel doğrunun peşindeydiler.”[4] Ancak 1848’den sonra bu tek resmetme olasılığı çökmeye başladı. Sabit değer anlamsızlaştı. İlerleme fikri sekteye uğradı. 1848 Devrimlerinden ve Komünist Manifesto’dan sonra, kapitalizmin dünyanın her yanına kendi yararlılığını taşıyacağı yanılsaması parçalandı. Proletarya, şövalyelerin şanlı ruhuyla misyonunu yerine getirecekti. Makinalaşmanın getirdiği tekdüzelik, farklı bir tepkiyi oluşturdu. Nesneleşen hareket metaforu olarak makina, zamanın dışına taşındı. Mistikleşti. Öyleki, İtalya’da Fütüristler hız ve enerjiden büyülendiler, yaratıcı yıkmayı ve şiddet dolu militarizmi kucakladılar. Mussolini kahramanları haline geldi. Tıkanan yaşamı süreklileştiren sanki Mussolini’ydi. Onun hem mekanda hem de zamanda bir güç olarak devamlılığı ve hareketliliği onlara özdeşleşmeye dönük fırsat veriyordu. Geçmişin ölü doğasını mistik, sonsuz ve güçlü (hakim) bir değer olarak sanatta ve politikada kullandılar. Heidegger, Nazizme sempatisini hiçbir zaman reddetmeyen bir filozof olarak, ona bağlılığını, evrenselleştirici makina rasyonelitesinin modern yaşama uygun bir mitoloji olduğunun reddi üzerine kurmaktaydı. Bunun yerine, yerde kökleşmişliği ve çevresel olarak belirlenmiş gelenekleri, açıkça sarsıntı içinde olan bir dünyada politik ve toplumsal eylemin tek güvenilir temeli olarak gösteren bir karşı mitoloji önerir. Genel olarak modernizmin faşizan kullanımı, sermaye süreçlerini rasyonel ve dingin mekanlara kavuşturmaktı.

***

İlerleme, mekanın fethini bütün mekansal engellerin yıkılmasını ve nihai olarak “mekanın zaman aracılığıyla yok edilmesini” içerir. Mekanın olumsal olarak bir kategoriye indirgenmesi ilerleme fikrinde içkindir. Modernite, modernizasyon yoluyla ilerleme sorunuyla bağlantılı olduğuna göre, bu tema üzerine yazılanlar, zamansallığı, mekan ve mahal içinde olma yerine oluşum içinde olma sürecini vurgulamıştır. Mekanın rasyonelleştirilmesi, zamansal devinim için şarttır. Mekandaki engeller bu nedenle yaşamın sürekliliği için anlaşılmalıdır. Teknik ilerlemeyle yaşama daha vakur bakmanın sonucu mekan, ağır ve yerinde olmanın olanaklarının araştırılmasını getirmiştir. Akıllı olmak, saçmalığa izin vermez. “Kendi” bir öz olarak klişe biçimde tarif edilir, sabitlenir. Bu tüm yaşamsal süreçlerin merkezine yerleştirilecek kadar, zaman-mekandışı olmalıdır. Bu özün dünyanın her yanına taşınması, onu esnekleştirmek yerine dünyayı tekdüzeleştirmiştir. Sermayeyle dolayımlanan “kendi” mitolojiye sarılmak zorundadır. Geleceğin belirsizliğini yokedecek iksir bulunamaz. Kapitalizmin çöküntü dönemlerinde umutsuzluk yaygınlaşır. Buralarda ilerleme fikri geriye düşer. Geçmişten referanslarla ilerlemek daha fazla mümkün ve kolaydır. Zamanın, kaosu her an davet ediyor olması, insanı belirli, mutlak, çerçevelenmiş, yüzeysel olgu ve değerlere götürür. Bu sayede, zaman ehlileştirilir. Nazizmin Kayzeri, MHP’nin Başbuğu geçmişten referanslarla yaşamın rahatlatılmasına dönüktür.

Eski rejim Aydınlanma tarafından yıkılmıştır ancak onun yerini mekanın, benliğin ve arzu dünyasının toplumsal denetimi, göz altında tutulması ve baskı altına alınması tekniklerine yönelik, yeni bir organizasyonu almıştır. Zaman ve mekan ölçümündeki gelişmeler bunun zeminini oluşturur. Haritacılık, ve saatin gelişimi zaman ve mekanda kontrolü güçlendirmiştir. Ancak bu kontrolün sonuçları tekdüze bir moda kavuşunca modernizm-içi gerilimler kendini göstermiştir.

Doğada herhangi bir şeyi yapmak, yıkmayı da beraberinde getirir. Yıkmak, parçalamayı, kutsal olan tüm görüngüleri dağıtmayı gerektirir. Yeni bir şey yapmak ya da kurmak bu açıdan, paradoksal olarak kendisine de karşıdır. Doğanın kaotik niteliği, orada kurulan şehirleri mezarlık haline getirir. Her şehir mezarlıklar üzerine kurulur.

Oluş varlığın sürekliliğini gerektirir. Kesintili bir oluş, kendi oluşsallığını başkasına havale eder. Varlık kendi dışılığının bilincini üretir. Tanrı ya da kahramanlar bu kesiğe doğar. Sonlu-sonsuz gerilimi teorik bir meseledir. Değişmeyen, sonsuz, sabit bir öz arayışı, özellikle, Aydınlanma’yı besleyen bilimin genel özelliğidir. Bu tarz bir öz, insanın sonsuz ve değişmeyen olarak, sonsuz ve değişmeyen kurgulara ve yaratılara sahip olmasını verir. Kendi sonsuzluk ve değişmezlik arzusuna pek güvenmiyor gibidir. Kendi insanlığını sabitler. Mutlaklaştırır. Tanrının insan silüeti kazanmasında korku vardır. Zaman-mekandaki hareketliliğe olan güvensizlik... zamanda ve mekanda “ileri”, böylesi bir korkunun üzerine oturtulur. İlerlemeyle teknik gelişmeler beraber düşünülür. Tekniğin zamanı, belli çevrimsel zaman aralıklarına sıkıştırmasıyla mekanı yok ederken ya da etkisizleştirirken , onu mistik bir kimlikle yeniden somutlar. Döngüler, ritüellerle geçer hayat. Bu da geçmiş, dingin insan yaşamına özlemdir. Bilgi ya da herhangi bir etkinlik bu döngüden ya da donmuş, kalıp zaman-mekana başkaldırı gibi görülür ve alkışlanır. Ancak söz konusu olan şey insanın bu “çıkış”ı kendi anlık durumundan kaçmak için yapmaktadır ve farkında olsun ya da olmasın, yaşanan geçmişin eksik kısmına eklenmek zorundadır. Bunun daha bütünsel bakış ve değerlendirmeyle bir tür donma ya da gerileme olduğu fark edilir. Düşünce, daha fazla ileri, demek zorundadır. Alışkanlıklar içinde geçen yaşam, insanı hep geçmişe bağlar.

Aydınlanma projesi böylesi bir dönemeçte şekillendi. “Yaşayanlar her zaman şu eski soruyla karşı karşıya kalmışlardır: içinde yaşanan An’ın ötesine geçmek mi, onunla uzlaşmak mı, yoksa içinde yitip gitmek mi? Bu soruya her çağ, zamanın çelişkili yönlerini ele alan birbirine zıt birçok yanıt bulmuştur”[5]. Döngüsel hareketin üretimde de başat hale gelmesi, insanın toplumsal yaşamını kökten değiştirmiştir. Luddiler buna karşı bir çıkıştır. Zaman hep bu şekilde tekrar edemez. Bu, yaşamın ya da zamanın ilerlemediğini işaretler.

Hareketsizlik ya da hareketin yönünün ve zaman okunun nereye çevrileceği sorusu... Aydınlanma düşünürleri nesnel bilimi, evrensel ahlak ile hukuku ve kendi ayakları üzerinde duran sanatı, kendi iç mantıkları temelinde geliştirmek istediler. Amaçları da, özgür ve yaratıcı biçimde çalışan çok sayıda bireyin katkıda bulunduğu bir bilgi birikimini, insanlığın özgürleşmesi ve günlük yaşamın zenginleşmesi yolunda kullanmaktı. Doğa üzerinde bilimsel hakimiyet, kaynakların kıtlığından, yoksulluktan ve doğal afetlerin rasgele darbelerinden kurtuluşu veriyordu. Akılcı toplumsal örgütlenme biçimlerinin ve akılcı düşünce tarzlarının gelişmesi, efsanenin, dinin, boş inancın akıldışılığından, iktidarın keyfi kullanımından ve kendi insan doğamızın karanlık yanından kurtuluşu vaat ediyordu. Ancak bu sayede, insanlığın evrensel, sonsuz ve değişmez nitelikleri ortaya çıkabilirdi. Modernizmin savunduğu tarihten ve gelenekten kopuşu ilerleme adına savundu. Hatta, bireyin yaratıcılığını, değişimi hızlandıracağından destekledi. Ancak bu anlık, gelip geçici olanı önemlileştirecekti. Akıl göklere çıkartıldı. Habermas’ın belirttiği gibi, o dönem aydınlanma yazarları, “sanatın ve bilimin, yalnızca doğanın denetlenmesi yönünde değil, dünyanın ve insanın benliğinin anlaşılması, ahlaki bakımdan ilerleme, kurumların adil hale gelmesi, hatta insanların mutluluğu yönünde olumlu etkiler yaratacağı türünden abartılı beklentilere saplanmışlardı”

“Buda’nın bir müridi, Batı’ya yaptığı uzun bir yolculuk sonrası, ona, Pir’in yüksek yaylalarda inzivaya çekildiği zamandan beri, mucizevi şeylerin, aletlerin, ilaçların, düşünce yöntemlerinin, kurumların insanların yaşamını dönüştürmüş olduğuna dair bilgi vermeye gider; Buda onu ilk sözlerinin hemen ardından susturur ve şunları sorar: peki, hüznü, hastalığı, ihtiyarlığı ve ölümü ortadan kaldırdılar mı? Hayır, der mürid. O zaman, pekala, bu işlere girişmeyip rahat da durabilirlermiş, diye düşünür Pir. Ve müridine kendisini artık dinlemediğini bile hissettirme gereğini duymadan, tefekküre dalar.”[6]

Mekanın (bedenin) sabitlenmesiyle düşünce kendisine sonsuz bir hareket alanı bulur. Buda’nın tavrı, ilerlemeye, özellikle Frankfurt Okulu’nun karşı çıkışına benzemektedir. Aksi de iddia edilebilir: teknik ilerleme, pekala ortalama insan ömrünü arttırmıştır. Ancak ilerleme fikrine karşı çıkışta yaşanan an’ın hesabının verilememesi varsa, bu karşı çıkışlar da teori-dışı gerekçelere yaslanmak zorundadırlar. Frankfurt Okulu mensupları, iki dünya savaşını da tam da içinde olarak, yaşamışlardır. Faşizmin yükselişi, 1936 Alman-Sovyet anlaşması, işçilerin faşizmin destekçisi olması, AKP’nin başarısızlığı vb. unsurlar, Okul mensuplarını, Marksizm dışına çıkarmıştır. Düşünsel hareketliliklerini dinamik kılacak bir alan olarak ABD’ye gitmişler, orada apolitik bir düzleme taşınmışlardır. Okulla mesafeli bir ilişkisi olan Benjamin, intiharı seçmiştir.

Doğayla uyum içinde yaşamak insanı düşünsel olarak dingin mecralara çeker. Doğanın döngüsel, ritüel zamanı bilinci uyuşturur. Fabrikada işçilere dinletilen müziğin genel esprisi de budur. Bu sayede insan, yaşadığı anda kafasını başka bir mevzuya kanalize etmez, işiyle ilgilenir.

***

İlerlemek nesnel olarak kaçınılmazdır. Ona dönük teoriler, gizli ya da açık, dinginliğin çağrısını içerir. Geçmişin döngüsel naifliğini sahiplenerek verili an’a karşı hazırlıklı ve güçlü olunulur. Verili an yaşamın gerçek düzlemidir. Oradaki olasılıklara, belirsizliklere hazır olmak, teorik ve pratik olarak, kasılmayı getirir. Korku, kendisini daha fazla hissettirir. Teorik olarak tarihte hiçbir şeyin değişmediğini söylemek, kendisine “öznel” olarak anlam ve misyon biçmek içindir. Fark koymak budur. Bu sayede, korkuya karşı bir zırh kuşanılmış olur. Ancak, süreç insanın bu tepkiselliğini geçmişe yanlışta bağlar. İşte o zaman insanın kendisine ya da doğasına başkaldırısı gündeme gelir. Alışkanlıklar, günlük yaşamda, oyalayıcıdır. Ancak bu iş sürece yayılırsa, yaşam ve bilinç donar.

 



[1] G. Woodcock, Anarşizm, Çev.: Alev Türker, 1. Baskı, İstanbul 1996, Kaos Yay., s. 128-29

[2] D. Harvey, Postmodernliğin Durumu, Çev.: Sungur Savran, Metis Yay., I. Basım, İstanbul 1997, s. 257

[3] A. Giddens, Modernliğin Sonuçları, Çev.: Ersin Kuşdil, İstanbul 1998, Ayrıntı Yay., II. Basım, s. 25

[4] D. Harvey, a.g.e., s. 41-42

[5] Arno Brost, Computus, Çev.: Zehra Aksu Yılmazer, Ankara 1997, Dost Kitabevi Yay., I. Basım, s. 133

[6] C. Castoriadis, Marksizm ve Devrimci Kuram, Çev.: Hülya Tufan, İstanbul 1997, İletişim Yay., I Baskı, s. 167-68

Okunma 17808 kez

Son ekleyen Erhan Baltacı

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.