Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Marksizmde Üretken Emek ve İşçi Sınıfı

Yazan

Musa Sala

                                                                                                                                                                                                                                 Bugün ekmeğimizi bile buharla, türbinle pişiriyorlar, çok yakındır makineyle yedirmeleri de

Trautenau’da iki mezarlık var biri yoksullar, öteki zenginler için mezarda bile yoksulun şeytanı dengi değil onların.

                                   Trautenau Wochenblatt’ta yer alan bir şiir, 1869*

Eskiden bir gezgin zanaatkara ‘işçi’ dense kavga çıkardı... Oysa şimdi işçi dedikleri ustalar üst tabakalardan; hepsi de işçi olmak istiyor.

                                          M. May, 1848*

“Tarihin itici gücü sınıf mücadelesidir” tezi, dolaysız olarak sınıf analizinin önemine işaret eder. Sınıf analizi, analizde kullanılacak belirleyicileri gündeme getirir ve bu kriterler bile Marksizm için belli başlı bir tartışma konusudur. Marksizmde, Marx’ın sınıflara ve sınıf mücadelesine dair ifadelerinin ampirik algılanması devrimci dönüşümde işçi sınıfına “pratik bir misyon” yüklenmesine varan bir mantıksal sürece neden olmuştur. Bu nedenle sınıf analizleri, bir diğer yönden, devrimci öznenin kimleri kapsayacağına ve kimleri kapsamayacağına dair karar vermeyi gerektirmektedir. Bu yazı, Marksizmde süregelen bu tartışmalarda temel bir yönelim belirlemek için kaleme alınmıştır.

I. Sınıf Analizlerinde Temel Alınan Ekonomik Belirleyenlerden ve Proleterleşme Sürecinin Ampirik Algılanışından Hareketle Sınıf Tanımlaması

Marx, Kapital’de şöyle demiştir: “Emeğin daha geniş ölçüde toplumsallaşmasıyla artık mülksüzleştirilecek olan kimse, kendi hesabına çalışan emekçi değil, birçok emekçiyi sömüren kapitalisttir....Bu dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını sömüren ve tekellerine alan büyük sermaye sahiplerinin sayılarındaki sürekli azalmayla birlikte, sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü de alabildiğine artar; ama gene bununla birlikte, sayıları sürekli artan, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler yaygınlaşır.”[1] Bu ifadelerin, gerek kimi marksistlerce gerekse post-marksistlerce ampirik algılanışı işçi sınıfının gelişiminin benzeri bir seyir izleyip izlemediği yolunda bir tartışmayı gündeme getirmiştir. Bu tartışmalarda post-marksizmin vardığı sonuç, işçi sınıfının devrimci bir özne olma misyonunu artık taşımadığı ve sınıf antagonizmasının yaşanmadığıdır. 19. Yüzyıldan günümüze işçilerin sayısındaki “azalma”, işçilerin refah düzeylerindeki “artış” vb. gelişmeler post-marksizmi destekler niteliktedir. İşçi sınıfının sayısında bir azalma gerçekten yaşanmakta mıdır? “Emeğini ücret karşılığı satan herkes işçidir” türü bir genelleme yapacak olursak, bu soruya verilecek cevap bellidir. Hayır. Bu tür bir genelleme işçi sınıfı tanımlamasında ücrete bağımlılığı kriter alır. Bu tür bir belirleyenden hareketle yapılacak sınıf tanımlamasında, daha ilk elden üst-orta düzey yöneticiler ve profesyonellerin işçi sınıfı içindeki yeri sorun yaratacak; Marx’ın yukarıdaki ifadelerinin ampirik yönüyle çelişecektir. Bu nedenle işçi sınıfını tanımlamak için ücret-gelirine bağımlılığı tek bir ekonomik belirleyici kullanmak, Marx’ı ampirik olarak haklı çıkarmaya yetecek gibi gözükmüyor.

Tülin Öngen, sınıfları ekonomik kategoriler olarak tanımlamak için genellikle üç ölçütün kullanıldığını söyler: “1) Üretim araçlarıyla kurulan ilişki, 2) üretim süreci içindeki yerler, 3) toplumsal ürünün paylaşılması.” Öngen, Carchedi’nin bunlara dördüncü bir ölçüt olarak kolektif emeğin işlevlerini yerine getiriyor olma koşulunu da eklediğini belirtir.[2] Herhangi bir kişiyi işçi olarak tanımlarken bu üç ya da dört ekonomik belirleyenin tamamı kullanılmalı mı? Tekrarlamakta fayda var: Bu ekonomik belirleyenlerin tamamından ya da birkaçından hareketle, Marx’ın “sınıf analizi”nin ampirik algılanışının günümüz kapitalizmindeki geçerliliğinin savunusunu, onun kuramsalına rağmen yapmak mümkündür.

Nesnel sınıf konumlarının belirlenmesinde yukarıdaki ekonomik kategorilerle birlikte kullanılan bir başka ölçüt proleterleşme sürecidir. Stephen Edgell, Marx’ın yazılarından proleterleşmenin üç anlamının ayırt edilebileceğini belirtir: “1. Toplumun proleterleşmesi, 2. İşgücünün proleterleşmesi, 3. Politik proleterleşme”[3] Bu başlık altında proleterleşmenin ilk iki anlamı öne çıkarılacaktır. Toplumun proleterleşmesinden anlaşılmak gereken orta sınıf alt tabakalarının –küçük esnaf, dükkan sahipleri, etkin olmayan tüccarlar, zanaatçılar ve köylüler- ücretli emekçiler haline gelmesidir. “Bütün bunlar, kısmen küçük sermayeleri modern sanayinin boyutlarına erişmediği ve büyük kapitalistlerle rekabette yutulduğu için, kısmen de yeni üretim yöntemleri ustalaşmış oldukları işteki becerilerini değersiz kıldığı için, giderek proletaryanın katına düşerler.”[4] İşgücünün proleterleşmesi, Marksistlerin hemen hemen üzerinde uzlaştığı bir tanıma sahiptir: İşgücünün niteliksizleşmesi, İşin değersizleşmesi ve maddi üretim koşullarında yabancılaşmanın artması...

Şimdi, ekonomik belirleyenlerin kapsamlarının ne olduğunu ve bu kapsamlardan hareketle kimlerin işçi sınıfına dahil edilip edilemeyeceğini ele almak gerekiyor.

-Birinci Belirleyen: Üretim Araçlarıyla Kurulan İlişki

Üretim araçlarıyla kurulan ilişki ya da üretim ilişkileri, “üretici güçlere iktisadi sahiplik aracılığıyla kurulur; kapitalizmde bu ilişkilerin en temel olanı, burjuvazi üretim araçlarının sahibiyken, proletaryanın sadece kendi emek gücünün sahibi olmasıdır.”[5] Gerald A. Cohen temsili üretim ilişkilerini şöyle tanımlar: “1...,...nın kölesidir. 2...,...nın efendisidir. 3...,...nın serfidir. 4...,...nın lordudur. 5...,...tarafından kiralanmıştır. 6...,...yı ücretle tutar. 7...,...ya sahiptir. 8...,...ya sahip değildir. 9...,...için onun emek gücünü kiralar. 10...,...için çalışmakla yükümlüdür.”[6] Bu çerçeveden yola çıkarsak, üretim sürecinde işçi, kullandığı emek gücünün hepsine sahiptir. Ancak kullandığı üretim araçlarının hiçbir kısmına sahip değildir. İşçi kendi emek gücü üzerinde “dilediği” gibi tasarrufta bulunabilir. İşçi, emek gücünü kime isterse satabilir ve bunun karşılığını ücret olarak alır.

Üretim araçlarıyla kurulan ilişkiden hareketle, üretim aracına sahip olmayan, kendi emek gücüne sahip olan ve bunu ücret karşılığında satan herkes işçidir, sonucuna varılır. Mandel ve Freedman, tüm ücretlileri işçi sınıfı kapsamı içine yerleştiren yazarlardandır.[7] Ancak bu belirleyenden hareketle tanımlanacak işçi sınıfının içinde yer alması gereken ücretli üst düzey yöneticiler, orta düzey yöneticiler ve teknokratların “rahatsız” edici konumu bir sorun yaratabilir.

-İkinci Belirleyen: Emeğin Üretim Süreci İçindeki Yeri

Emeğin üretim süreci içindeki yerini belirlemek, üretim sürecinden anlaşılmak gerekenin ne olduğunu tanımlamakla mümkün. Marx, Kapital’in ilk cildinde kapitalist üretim sürecini çözümler. Çözümlemesine metanın tahlili ile başlar. Marx, tahlilinin ilk satırlarında metanın tanımını yapar: “Meta, her şeyden önce, bizim dışımızda bir nesnedir ve, taşıdığı özellikleriyle, şu ya da bu türden insan gereksinmelerini gideren bir şeydir. Bu gereksinmelerin niteliği, örneğin ister mideden, ister hayalden çıkmış olsun, bir şey değiştirmez.”[8]

Marx, metanın iki öğesinin olduğunu belirtir: kullanım değeri ve değişim değeri.[9] Metalar birbirleriyle değişildikleri zaman metaların değişim-değeri, kullanım-değerlerinden tamamen bağımsız hale gelir. Bu nedenle Marx’a göre metaların kullanım-değeri soyutlandığında, metaların değişim değeri olarak ortaya çıkan öz, onların değeridir.[10] Metaların bu özü nedir? Onu ne belirler? Kullanım-değerine sahip olan metalar içerisinde soyut insan emeği, somutlaştığı için bir değere sahiptir ve bu değer emeğin niceliğiyle ölçülür. Emeğin niceliği ise emek-zamanla ölçülür ve bunun ölçütü de hafta, gün ve saat olarak ifade edilir.

Marx’ın meta tahlili, metanın gerçek değerini oluşturan özü gösterir. Kapitalist üretim süreci bir meta üretim sürecidir. Bu üretim sürecinde kullanılan emek yalnızca işçinin emek-gücünü üretmesine yetiyorsa, burada kapitalist anlamda bir meta üretiminden (sermayenin kendini yeniden üretiminden) söz edilemez. “Çünkü meta, her zaman somutlanmış emekten daha fazla bir emek miktarını (artıkdeğer) içerir.”[11] Marx’a göre emek-gücünü yeniden üreten emek, kendi emek-gücünün değerine eşit değeri sürekli olarak yenilemektedir; ama kapitalist anlamda, bu emek üretken değildir, çünkü hiçbir artı-değer üretmemiştir.[12] Yani, ortada sermayenin kendisini yeniden üretmesi için değişim değerine sahip bir meta üretimi yoktur.

Yukarıdan çıkan sonuçları özetleyecek olursak şunları söyleyebiliriz: Kapitalist üretim süreci bir meta üretim sürecidir. Kendisinde iki öğe bulunduran metanın değeri kendisinde maddeleşen soyut emek miktarına bağlıdır. Bu üretim sürecinde emeğini ücret karşılığı satan işçi kendi emek gücünün yeniden üretiminden daha fazlası bir değer üretmelidir. Bu durum, işçinin, emeğin üretim süreci içindeki yerine işaret eder.

Marx’ın kapitalist üretim sürecinde üretken emeğe tanıdığı “ayrıcalık”, işçi sınıfını üretken emekle sınırlayan bir yaklaşıma neden olmuştur. Üretken emek - üretken olmayan emek tartışmalarında, Poulantzas’ın üretken emekten yana olan tavrı, Sınıftan Kaçış’ın yazarı Wood tarafından eleştirilmiştir. Bu tartışmaya girmeden, işçi sınıfı tanımlamasında kullanılacak olan üretken emek ayrımının ortaya çıkardığı sorunlara değinmek yerinde olacak. Bir ekonomik kriter olarak üretken emek ayrımını temel belirleyen almak, ücretli ticaret ve banka çalışanlarını, büro ve hizmet çalışanlarını, kimi meslek gruplarını, üçüncü sektörde çalışanları, kısacası “beyaz yakalıları” işçi sınıfı kapsamı dışına çıkarır; işçi sınıfı hemen hemen endüstri sektöründe çalışan işçilerden oluşur. Diğer taraftan yukarıda sıralanan sektörlerde çalışanların nesnel konumunu iş-gücünün proleterleşme süreciyle tanımlamak mümkündür. Bu durum, sınıf tanımlamasında üretken emeği kriter almakla, iş-gücünün proleterleşmesini kriter almak arasında kuramsal bir soruna yol açmaktadır.

“Beyaz yakalılar”ı işçi sınıfına dahil edip etmeme sorununa çözüm bulmak, bu çalışanların meta üretiminde bulunup bulunmadığına, yani onların emeğinin üretken olup olmadığına yanıt vermekle de mümkündür. Braverman’a göre, “beyaz yakalılar-mavi yakalılar” ayrımının pek fazla önemi kalmamıştır. Dolayısıyla üretken emek-üretken olmayan emek ayrımı da önemsizdir. “Çünkü ona göre işçi sınıfının varlığı, emeğin somut biçimlerinden çok onun sosyal biçimlerine bağılıdır; dolayısıyla mal üreten emekle hizmet üreten emeğin birbirinden kesin çizgilerle ayrılması, özellikle günümüz koşullarında anlamlı olmaktan çıkmış bulunmaktadır. Burada belirleyici olan nokta, gerek mal, gerek hizmet üretiminin, meta üretiminin biçimlerini oluşturmasıdır.[13] Braverman’ın, hizmet üretiminin meta üretiminin bir biçimi olduğu yolundaki iddiası bu tartışmadaki sorunu çözümler gibi görünmekle birlikte, hizmetlerin üretim sürecine mi yoksa dolaşım sürecine mi ait olduğu tartışmalıdır. Bu nedenle yazarın iddiası, günümüzdeki üretim sürecinin tartışılmasını öngören bir yol açmaktadır.

- Üçüncü Belirleyen: Kollektif Emeğin İşlevlerini Yerine Getirmesi Açısından Emek

“Beyaz yakalı” sektörde çalışan ücretlileri işçi sınıfına dahil edip etmeme sorununu, kollektif emek açısından da tartışmak mümkün. Kollektif emek üzerine tartışmalar bir başka soruna da işaret etmektedir: kafa ve kol emeği ayrımı. Sınıf tanımlamasında ekonomik belirleyicileri bir tarafa bırakırsak, büro çalışanlarının, endüstri sektöründe çalışan işçilerden daha az ücret alması, iş-güçlerinin niteliksizleşmesi, işin değersizleşmesi yani proleterleşmiş olmaları anlamıyla işçi sayılması mümkündür. Braverman, Wright ve Szymanski bu görüşü savunan yazarlar arasındadır.[14]

Burjuvazi ile işçi sınıfı arasında kalan ve genel olarak “yeni orta sınıflar” adı verilen bu konumlara ilişkin Wright geniş bir “sınıf haritası” çizmiştir:

“ 1.Yarı çelişkili mevki: üst düzey şirket yöneticisi

2.Çelişkili mevki: üst düzey idareciler

3.Çelişkili mevki: orta düzey idareciler

4.Çelişkili mevki: teknokratlar                                            

5.Çelişkili mevki: ustabaşı/bant denetçileri

6.PROLETARYA

7.Çelişkili mevki: yarı bağımsız işçiler

8.KÜÇÜK BURJUVAZİ

9.KÜÇÜK İŞVERENLER

“Wright’ın üç çelişkili sınıfsal mevkiyi ayrımlayışının temelinde kontrol kavramı vardır: Yatırım ve birikim süreci üzerinde kontrol , üretim araçları üzerinde kontrol ve emek gücü üzerinde kontrol.”[15] Wright, üst düzey şirket yöneticilerin konumunu, sermayenin bir miktarına sahip olmaları, ancak üretim araçlarına sahip olmamaları anlamında bir çeşit yarı çelişkili mevki olarak tanımlar. Marksist yazarların çoğunluğu, burjuvazi ile proletarya arasında kalan bu tür konumları, sermayenin yönetim, kontrol vb işlevlerini yerine getirdikleri için işçi sınıfı dışında tutar. Burada sermayenin bu tür işlevlerini yerine getirenlerin ücretli olup olmaması önemli değildir.

Sermayenin kontrol ve denetime ilişkin işlevlerini yerine getiren ücretlilerin sınıfsal konumlarını kollektif emeğin işlevlerini yerine getirmesi açısından kesin olarak belirlemek mümkün mü? Proleterleşme eşiğini aşmış büro ve hizmet emekçilerinin kollektif emek içinde değerlendirilmesi kimi zorluklar taşıyor. Bunun bir nedeni, Marx’ın çalışmalarında, kollektif emeğin tanımına ve kapsamına ilişkin çok fazla değerlendirme olmaması. Bir başka nedeni de, büro ve hizmet emekçilerinin sektörel dağılımının oldukça geniş olmasıdır.

Marx’ın kollektif emeğe dair değerlendirmeleri daha çok üretken emek açısındandır. Maddi üretim sürecinin bütünü açısından üretken emek sorununu değerlendiren Marx şöyle demiştir: “Örneğin, bir fabrikada, daha önce değinilen vasıfsız işçilerin, hammaddenin işlenmesi ile doğrudan hiçbir ilişkileri yoktur. Malzemeyi işlemekle doğrudan görevli olanların üstünde bir tür nezaretçilik görevi yapan ustalar, bir adım daha ötededirler; iş mühendisi de daha başka bir tür ilişki içindedir ve esas olarak yalnızca beyniyle çalışır, vb.. Ancak sonucu, (her ne kadar çalıştırılanların tümü aynı düzeyi sürdürürse de) farklı değerde emek-gücüne sahip olan bu emekçilerin bütünü üretir; yalnızca çalışma sürecinin sonucu olarak görülen bu sonuç, ifadesini metada ya da maddi üretimde bulur; ve hepsi bir arada, bir işlik olarak, bu ürünlerin canlı üretim makineleridir -üretim süreci bir bütün olarak alındığında, emeklerini sermaye karşılığında değişirler ve kapitalistin parasını sermaye olarak yeniden-üretirler; yani artı-değer üreten değer olarak, kendini genişleten değer olarak yeniden üretirler.”[16]

Marx’ın, üretim sürecinde usta başını ve mühendisi kollektif emek içinde ve dolaylı olarak üretken emek içinde değerlendirdiği görünüyor. Günümüz kapitalizminde kimi kontrol ve denetim işlevlerine sahip ücretlilerin kolektif emeğin işlevlerini yerine getirmesi açısından işçi sınıfı içine dahil edilmesi söz konusu olabilir. Marx’ın ulaştırma sektöründe kullanılan emeğin üretken olduğuna dair değerlendirmesi[17], kimi hizmet sektöründe çalışan ücretlilerin proleterleşme eşiğinde olmaları dışında ekonomik belirlenimlerle nesnel sınıf konumlarının saptanabileceğini gösterir.

Ara Değerlendirme

     Üretim araçlarıyla kurulan ilişkiden hareketle, üretim araçlarına sahip olmayan ve emeğini ücret karşılığı satan herkes işçi sınıfına dahildir. Bu, Marx’ın, sınıf mücadelesinde işçi sınıfının sayısının sürekli arttığına yönelik ifadelerinin “ampirik yönünün”, günümüz kapitalizminde geçerli olduğuna dair bir dayanak noktası oluşturabilir. Ancak üst-orta düzey şirket yöneticilerinin, teknokratların vb. ücretlilerin durumlarındaki iyileşme, proleterleşme sürecinin ampirik algılanışı ile uyuşmaz.

     Üst-orta düzey şirket yöneticileri, teknokratlar, denetleyiciler vb. konumdaki ücretliler sermayenin kimi işlevlerini yerine getirmeleri açısından bazı Marksist yazarlarca işçi sınıfı dışında tutulur. Burada bu ücretlilerin kolektif emeğin işlevlerini yerine getirip getirmemesi önemsizdir. Bu şekilde, üretim ilişkilerinden hareketle yapılan işçi sınıfı tanımının kapsamı daraltılmış olur. İşçi sınıfının ortaya çıkan yeni kapsamı proleterleşme süreciyle daha uyumludur.

     Kapitalist üretim sürecinin bir artı-değer üretim süreci olması ve bu değeri üreten emeğin de üretken-emek olması, maddi üretim sürecinin dışında sayılabilecek hizmet sektöründe çalışan ücretlilerin işçi sınıfına dahil edilip edilmemesi yolunda bir tartışmaya neden olmuştur. Kimi yazarlar, hizmet üretiminin de bir meta olduğunu iddia ederek tartışmaya “radikal” bir çözüm getirmiştir. Bu sektörde çalışanların sınıf konumlarına dair bir başka değerlendirme proleterleşme açısından yapılmaktadır. Bu sektörde çalışan ve proleterleşme eşiğinde olan tüm ücretliler işçi sınıfına dahil edilmiştir.

     Bu durumda Marx’ın sınıf ve sınıf mücadelesine ilişkin ifadelerinin ve onun yazılarından çıkarılabilecek proleterleşme sürecinin ampirik yönüne uygun bir sınıf tanımlaması yapmak mümkündür: Üretim araçlarına sahip olmayan, emeğini ücret karşılığı satan, üretim sürecinde sermayenin işlevlerinden ziyade kollektif emeğin işlevlerini yerine getiren ve proleterleşme eşiğinde olan her iş-gücü sahibi işçidir.

II. Üretim Sürecinde Üretken Emek - Üretken Olmayan Emek Ayrımının Kuramsal Sorunları

Marx, işçi sınıfını üretken emekle mi sınırlı tutmuştur? Bu soruya ‘evet’ cevabını vermeye yetecek apaçık bir kanıt bulmak mümkün gözükmüyor. Aynı soru, üretken olmayan emek açısından da sorulabilir: Marx, üretken olmayan emek sahiplerini işçi sınıfına mı dahil etmiştir? Marx, ekonomi-politik çalışmalarında “üretken olmayan emekçi” ifadesini kullanmıştır. Burada kullanılan “emekçi” terimi ile işçi mi kastedilmektedir? Bu tür sorulara üretim süreci içinde cevap bulmak mümkün.

Kapital’i Okumak’ın yazarı, Marx’ın devrimi hakkında şunları söyler: “Bu devrimdeki duyarlı nokta kesin olarak artı değerle ilgilidir. Klasik ekonomistlerin bunu, nesnesinin konsepti olan bir sözcük içinde düşünmeyi başaramamaları onları karanlıkta bıraktı; onları, ekonomik kılgının yalnızca ideolojik ya da ampirik konseptleri olan sözcüklere hapsetti.”[18] Günümüzde Marx’ın artı-değer teorisi, bazı Marksistler ve post marksistler tarafından ideolojik ve ampirik kavramlara hapsediliyor.

Yukarıda, “Ara değerlendirme”de, Marx’ın eleştirisinin nesnesi dışında ulaşılabilecek ideolojik ve ampirik sonuçlar gösterildi. Bu sonuçlar reddedilmelidir. Birinci olarak, üst-orta düzey teknokratlar ve denetleyiciler gibi ücretlilerin, sermayenin kontrol ve denetim işlevlerini yerine getirmesi ve dolaylı olarak bu ücretlilerin sınıf çıkarlarının sermayenin çıkarlarıyla örtüştüğü yolundaki değerlendirme ekonomi dışıdır. İkinci olarak, proleterleşme sürecinin ampirik yönünün öne çıkarılması, proleterleşmenin ekonomi dışı kavramlarla ve üretim sürecinin dışında kurgulanmasına neden olmuştur. Bu nedenle büro ve hizmet çalışanları işçi sınıfına dahil edilmiştir. Büro ve hizmet çalışanlarının işçi sınıfına dahil edilmesinin en önemli ampirik dayanaklarından birisi, bu çalışanların ücretlerindeki düşüştür. Proleterleşme aynı zamanda “niteliksizleşme, değersizleşme, yoksullaşma, soysuzlaşma” gibi kavramlarla da tarif edilmektedir. İdeolojik ve ampirik hapsediş bu kavramların birer niteleme sıfatı olarak kullanılmasına ve kuramın karşı karşıya kalabileceği sorunlardan uzaklaşılmasına neden oluyor.

Kapitalist üretim sürecinde ücretlerin düşmesine, iş-gücünün niteliksizleşmesine, emeğin değersizleşmesine ve yoksullaşmaya neden olan mekanizma nedir? “Reel ücretler emeğin üretkenliğine bağıl olarak düşer veya Marxist deyişle, sömürü oranı artar. Sonuç olarak oluşan üretkenlik ile reel ücretler arasındaki genişleyen mesafe, sermayenin gücünü çoğaltırken, ‘işçinin konumu ile kapitalistinki arasındaki uçurumu’ genişletir. İşçilerin göreli yoksullaştırılması bir bütün olarak kapitalist sistemin, doğasında olan bir özelliğidir. Marx, reel ücretlerin ‘birikimin gelişimine karışmadığı’ sürece artabileceğine (Kapital I, bl. 23) işaret eder ve ‘emeğin sömürülmesinin yükselme oranı eğilimi’nin yalnızca ‘kapitalizm altında emeğin büyüyen üretkenliği ile ifade edilen özel bir biçim’ olduğu sonucuna varır. (Kapital III, bl. 14). Ücretli Emek ve Sermaye’de (bl. 5) Marx üretken sermayenin büyümesine bağlı olarak ücretlerin artabileceğine işaret eder, fakat ‘çalışanların yaşam düzeyi yükselmiş olsa da, onlar için ulaşılmaz olan kapitalizmin yükselen yaşam düzeyine ve genelde toplumun gelişim aşamasına kıyasla, sahip oldukları toplumsal hoşnutluk azalmıştır’ der.”[19] Marx, kapitalist üretim sürecinde reel ücretlerin düşmesini üretken emeğe bağlamaktadır; dolayısıyla niteliksizleşme, değersizleşme, yoksullaşma gibi kavramlar -proleterleşme sürecine, artı-değer üretim sürecine bağıldır.

Büro ve hizmet çalışanlarının “proleterleşme”sinde belirleyici olan mekanizma artı-değer üretimidir. Marksist sınıf analizini ideolojik ve ampirik kavramlardan kurtarmak, sınıfların nesnel konumlarına ilişkin çözümlemeleri bu temel belirleyen etrafında yapmakla mümkündür. Bu nedenle büro ve hizmet çalışanların iş-gücünün, artı-değer üretim sürecine ne ölçüde katılabileceğine cevap aramak gerek. Artı-değer üretiminin belirleyeni etrafında yapılan tartışma; “(Marx’ın anlatımıyla) doğrudan ajanlar ile, genel üretim sürecindeki rolü üretim araçları iyelerinin rolü olan, ama burada, kendi emek-güçlerini üretim sürecinde kullanmadıklarından, emekçiler ya da doğrudan ajanlar denli sivrilemeyen başka insanlar...”[20]ın varlığını keşfetmektir.

Marx'ın üretken-olmayan emek tanımında, yalnızca iki apaçık yön vardır: 1. Üretim sürecinde yalnızca kendi emek-gücünü yeniden üreten emek sermaye açısından üretken değildir. 2. Kendi hesabına çalışan emek üretken-emek değildir. Her iki durumda da bir artı-değer üretimi yoktur. Eğer toplumda hakim olan tarz bu olsaydı, böyle bir toplumda kapitalist üretimden ve onun ilişkilerinden bahsetmek mümkün olmazdı. İkinci duruma biraz daha açıklık getirmekte fayda var. Kendi hesabına çalışan, emeğini ya da onun sonucunda ortaya çıkan ürünü, meta olarak parayla değişmesine karşın “paranın emekle doğrudan basit değişimi, parayı sermayeye, emeği de üretken emeğe dönüştürmüyor.”[21] Marx’a göre, burada para dolaşım aracı olarak işlev görüyor.

Kapitalist üretim sürecinde hizmet veren emeğin üretkenliğinden bahsedilmesi olasıdır. Nitekim Marx, kendi hesabına çalışan bu emeğin bir girişimci tarafından satın alınması durumda, o emeğin (onu kiralayan sermaye için) üretken olduğunu ve emeğini satanın da üretken-emekçi olduğunu söyler. “Şarkısını kendi hesabına satan bir şarkıcı üretken-olmayan emekçidir. Ama bir girişimci tarafından, kendisine para kazandırması için tutulan şarkıcıya üretken emekçi denir; çünkü sermaye üretir.”[22] Marx, kapitalizmin maddi olmayan üretim kesimini pek fazla önemsemez. Çünkü bu gibi durumların ya kapitalist üretim tarzı ile bir ilişkisinin olmadığını ya da sınırlı bir ilişkinin olduğunu varsayar. Öğretmenlerin, doktorların, sanatçıların vb. emek-gücünü sermaye ile değişmesi ve bu emek-gücünün sermaye için üretken-emek olduğunu, bu emek-gücünün sermaye ürettiğini bir kez varsaymak, artı-değer üretiminin maddi olmayan koşularda varolabileceği anlamında yorumlanabilir. Bu durumda üst-orta düzey yöneticiler, teknokratlar vb. konumlarda çalışan ücretlilerin artı-değer ürettiği ve bu ücretlilerin nesnel olarak işçi sınıfına   dahil edilmesi gerektiği ileri sürülebilir. Bu tür bir nesnel dayanak Wright gibi düşünen Marksistleri zor durumda bırakır.

Marx kapitalist üretimin maddi olmayan alandaki görünümlerinin üretimin içinde önemsiz olduğunu düşünmüş olsa da, bu varsayım artı-değer teorisinin en güçlü olduğu yerde “zayıf” görünmesine neden olur. Bu varsayım, hizmetin artı-değer içeren bir meta olduğunun bir ön kabulü gibi yorumlanırsa; maddi üretimin makinelerle yapıldığı; yani metalarda somutlaşan canlı-emeğin ortadan kalktığı bir üretimin varolacağı ileri sürülür. Üretimin makinelerle gerçekleştirildiği bir üretimde ise Marksist bir artı-değer üretiminden söz edilemez. Böyle bir üretimde, burjuvazinin üretim araçlarıyla olan ilişkisi, tıpkı Marksist anlamda kapitalist üretim tarzının egemen olduğu bir toplumda emeğinin tamamına ve üretim araçlarının bir kısmına sahip olanların üretim araçlarıyla kurduğu ilişki gibi, hayali bir ilişki söz konusudur.

Marx, kendi üretim araçlarıyla üreten zanaatçı ya da köylünün adım adım başkalarının emeğini sömüren küçük bir kapitaliste dönüşeceğini ya da üretim araçlarını yitirerek ücretli-işçiye dönüşeceğini söyler.[23] Marx, bu üretimleri kapitalist üretim tarzı altında değerlendirmez. Ona göre, köylü ve zanaatçı üretim araçlarının sahibi olarak kapitalisttir; emekçi olarak ise kendi ücretli-işçisidir. Bu üreticilerin artı-değer yaratıyor olması olasılığından bahseden Marx, şu değerlendirmeyi yapar: “Burada, belirli bir üretim biçiminin başat üretim biçimi olduğu, ancak üretim ilişkilerinin tümünün buna bağımlı hale girmemiş olduğu topluma özgü bir durumla karşı karşıya kalırız.”[24] Köylü ya da zanaatçı, sahip olduğu üretim araçlarını ya da ürettiği artı-değeri sermayenin hizmetine sunmak zorundadır; onların, üretim araçlarıyla kurdukları ilişki, gerçek bir sahiplik ilişkisi değildir.

Kapitalist üretim tarzında üretken güçler şunlardan oluşur: Üretim araçları (makineler, binalar, aletler vb.) + Hammaddeler + Emek gücü. Üretim sürecinin sonunda ortaya çıkan metanın değeri, emek gücünün ve üretim araçlarının değerinin (bu araçlar için gerekli olan emek gücünün değeri üretim araçlarının değerini belirler) toplamıdır. Üretim tarzını baştan sona belirleyen emek gücünün kendisidir. Üretim sürecinin makinelerle yapılması durumunda , sermaye, artı-değer içermeyen bir meta yığınından başka bir şeye sahip olamaz. Aynı durum söz konusu iken maddi olmayan üretimde kullanılan “emek-gücünün” değer yarattığını söyleyebilir miyiz? Aslında bu sorunun cevabının pek önemi yoktur. Çünkü artık üretken güç olarak tanımlanacak şey, öğretmenin, doktorun, avukatın, vb. bilgisi; sanatçının, yazarın, aktörün vb. yeteneği ya da hayal gücüdür; belli bir süreliğine kiralanan emek güçleri değil. Böyle bir durumda, sermayenin üretken güçlerin kontrolünü elinde tuttuğundan söz edilemez ve bu tür bir kuramsal çerçeve Marksizm’den çok post-Marksizm’in işine gelir.  

III. Sermaye Üretiminde Sınıfların Yeri

“Bir girişimci tarafından, kendisine para kazandırması için tutulan şarkıcıya üretken emekçi denir; çünkü sermaye üretir.” Marx’ın bu ifadesi, onun kullandığı kavramlar bütünlüğünden uzaklaşıldıkça Marksizm’e karşı bir silah olarak kullanılmaya elverişlidir. Marx öğretmenlerin, işveren söz konusu olduğunda üretken emekçi olduğunu ve onu zenginleştirdiğini, öğrenciler söz konusu olunca üretken emekçi olmadığını belirtir.[25] Şarkıcı, aktör ya da öğretmen, işveren karşısında üretken emekçidir. Bu ücretlilere ödenen sermaye, değer yaratmaz. Ürün yaratmadığını bile ileri sürülebiliriz. Bu başlık altında iddia edilecek olan şey şudur: Kapitalizmin maddi olmayan üretim kesimindeki sermaye ile maddi olan üretim kesimindeki sermaye arasında kategorik bir fark vardır. Bu iki sermaye arasındaki farklılık, maddi olan ve olmayan kesimlerdeki ücretlilerin sınıfsal farklılığına işaret eder.

Marx, sanayide (üretimde) kullanılan sermayeyi üretken sermaye olarak değerlendirir. Çünkü sanayi sermayesi ücretli-emekçilerin ödenmeyen emeğine doğrudan elkoyarak artı-değer üretir. Maddi olmayan üretim kesimindeki sermayenin emeğe yatırılan kısmının benzer bir artı-değer üretip üretmediğine cevap aramak gerek. Dolaşım alanındaki ticari sermaye, maddi olmayan (yeniden) üretim alanına girer. Ticari sermayenin yeniden üretim sürecindeki işlevi şudur: “Varlık durumunda değişiklik yapmak [Para-Meta, Meta-Para] zamana ve emek-gücüne malolur ve burada amaç değer yaratmak değil, değerin bir başka biçime dönüşmesini sağlamaktır.”[26] Değerin bir başka biçime dönüşmesi ile uğraşan tüccar, satınalma ve satma zamanını kısaltarak (aksi takdirde bu işi üretken sermayenin kendisi üstlenmek zorundadır) üretim zamanın serbest kalmasına yardım eder. Marx bu işlevi yerine getiren tüccara yararlı bir makine gözüyle bakar.[27]

Tüccar, yeniden üretim sürecinde “tıpkı bir başka insan gibi çalışmakta, ama emeği, özünde ne değer, ne de ürün yaratmaktadır.”[28] Tüccarın, kendisine, dolaşım sürecini (P-M-P) yerine getirecek ücretli emek kiralaması, eşdeyişle tüccar sermayesinin bir kısmını değişen sermayenin oluşturması, yeniden üretim sürecinin bu niteliğini değiştirir mi?

Marx, Kapital’in 3. Cilt dördüncü kısmında ticaret sermayesinin kendine özgü niteliklerini inceler. Ona göre, “Ticaret sermayesi, yeniden-üretim sürecinde, ancak değerleri gerçekleştirme işlevi aracılığı ile, sermaye olarak iş görür ve böylece, toplam sermaye tarafından üretilen artı-değerden pay alır... Tüccarın parasını sermaye haline getiren işlev, büyük ölçüde bu işte çalıştırılanlar tarafından yerine getirilir. Çalıştırdığı kimselerin karşılığı ödenmeyen emeği art-değer yaratmamakla birlikte, onun bu artı-değere elkoymasını sağlar ve bu da, sonuçta, sermayesi bakımından aynı şey demektir.”[29] Ticaret sermayesinin karını, üretken sermayeden, sanayi sermayesinden kendisine aktardığı artı-değer oluşturur. Ticari işlerde çalışan ücretliler, tüccar sermayesi için, artı-değerden pay sağlamaya yarar. Bu nedenle tüccarın kendisi için satın aldığı emek gücü, kendisi için üretken emek konumundadır. Sanayi sermayesi açısından, ticari sermayenin pay olarak aldığı artı-değer, onun üretken olmayan giderleridir ve dolayısıyla, ticarette kullanılan emek onun için üretken değildir.

Maddi olmayan üretim alanına yatırılan sermayenin (ve onun satın aldığı emek-gücünün) işlevi ile dolaşım alanındaki ticari sermayenin işlevi arasında kuramsal bir farklılık yoktur. Sanayi sermayesinin, maddi olmayan üretimin herhangi bir alanındaki sermaye ile olan ilişkileri, onun, ticari sermayeyle olan ilişkisi gibidir. Marx, tüccarın kiraladığı emek-gücünün ve onun ücretlilere ödediği değişen-sermayenin niteliğine daha çok açıklık getirmek için sanayi kapitalistinin bürosunu inceler. Ona göre ticaret sermayesi bir işlikten çok bir büro olarak sürekli dolaşım sürecinde iş görür. “Üretimin ölçeği ne denli gelişirse, sanayi sermayesinin ticari işlemleri, ve dolayısıyla değer ve artı-değerin gerçekleşmesi ile ilgili emek ve diğer dolaşım giderleri, aynı oranda olmasa bile, o kadar büyük olur.”[30] Üretimdeki bu gelişme bir tür işbölümünün doğmasına yolaçar. Sanayi sermayesi, dolaşım sürecini gerçekleştirmek için emek-gücü satın almak zorundadır ve bu emek-gücü sahipleri büro çalışanlarını oluşturur. Büro çalışanının ücreti, “gerçekleşmesinde kapitaliste yardım etttiği kar kitlesi ile zorunlu bir orantı içerisinde değildir... Doğrudan doğruya artı-değer yaratmaz, ama karşılığı ödenmeyen emek harcaması ölçüsünde, artı-değeri gerçekleştirme giderini azaltması için ona yardım ederek, kapitalistin gelirini artırır.”[31] Marx’a göre, ister sanayi sermayesi çalıştırsın isterse ticaret sermayesi, büro çalışanlarının emek-gücü hiçbir şekilde artı-değer yaratmaz.

Dolaşım sürecinde yer alan ticari emeğin büyüklüğü ve değeri, artı-değer miktarının artmasının bir nedeni değil, sonucudur. Artı-değer üretimindeki artış, ticari emeğin niteliğini belirler. Artı-değer artışı ile ticari emek gücü değer kaybına uğramıştır. Bu emek gücündeki büyüme yatırılan sermayeyi artırdığı ölçüde, artı-değer yaratmadığı için kar oranını küçültür; bu nedenle, üretimin gelişmesi halinde bu emek gücünün değerinin artış oranında, kapitalisttin kar oranı daha da küçülecektir. Bu nedenle sanayi sermayesi, yeniden üretim sürecinin üretken olmayan maliyetlerini en aza indirmeye çalışır. Marx, ticari emek-gücünün büyüyeceğini ve değer kaybına uğrayacağını açık bir şekilde öngörmüştür. Ticari emeğin ücretindeki düşmenin ortalama emeğe göre düşme eğilimi gösterdiğini, bunun aynı zamanda kısmen de olsa işbölümü ile sağlandığını belirten Marx, kapitalist üretim tarzının gelişmesi sonucu, ticari emeğin değersizleşmesini şu ifadelerle anlatır: “Gerekli eğitim, ticari bilgi, yabancı dil vb, bilim ve halk eğitimindeki gelişmeyle birlikte gitgide daha hızlı, kolay, yaygın ve ucuz bir biçimde yeniden üretildikçe, kapitalist üretim tarzı da öğretim yöntemlerini, vb., pratik amaçlara doğru yöneltmeye başlar. Halk eğitiminin yaygınlaşması, kapitalistleri, bu gibi işçileri, eskiden bu işlere giremeyen ve daha düşük bir yaşam düzeyinde bulunan sınıflardan sağlama olanağına kavuşturur.”[32] Böylece sanayi kapitalisti, sürecin elverdiği ölçüde dolaşım sürecinin maliyet giderlerini, bu süreçte kullanılan emek-gücünün büyümesine karşın, mümkün olduğunca azaltmaya, kar oranını yükseltmeye çalışır. Diğer taraftan halk eğitiminin giderek yaygınlaşması sonucu, eğitimde kullanılan emek-gücü ve bunun maliyetleri sürece dahil edilmiştir.

Maddi olmayan üretim alanına dahil olan eğitime yatırılan sermaye ve bu sermayenin satın aldığı emek-gücü inceleme konusu edilebilir. Böylece, bu alanda kullanılan sermaye ve emek-gücü ile ticarette kullanılanlar arasındaki benzerlik görülebilir. Eğitim günümüz kapitalist toplumlarında iki ya da üç şekilde gerçekleştirilmektedir: yalnızca devlet tarafından, yalnızca girişimci tarafından ya da hem devlet hem de girişimci tarafından. Eğitimin devlet tekelinde gerçekleştirildiği toplumlarda, devletin değişmeyen sermayeye (binalar, eğitim araç ve gereçleri vb.) ödediği miktara K diyelim ve bunu, sıfır değerinde (K=0) sınırlayalım. Bu durumda devletin yapması gereken sermaye harcaması, emek-gücüne (öğretmenlere, profesörlere, bilim adamlarına vb.) ödeyeceği ücret, değişen sermayeden, b’den oluşur. Herhangi bir girişim faaliyetinde bulunmayan bir devletin bu tür bir değişen sermaye yatırımında bulunması için kendisine kaynak yaratması gerekir. Devletin tek kaynağının T miktar vergi olduğunu ve bunun oranının da, t, olduğunu düşünelim. Herkesten eşit oranda vergi alınması durumunda, b = T = (işçilerin ücreti.t + her bir üretken sermayenin karı.t )’den oluşur. Verginin oranı, eğitimde kullanılan emek gücünün üretim ve yeniden üretim maliyeti ile belirlenir. Devlet, eğitimi karşılıksız veriyor ve buna devam ediyorsa, eğitime yatırılan sermaye devlet için hiçbir şekilde üretken değildir. Hem işçiler için hem de kapitalistler için vergiler, üretken olmayan giderlerdir. İşçinin ücretinde ve sermayenin karında azalma meydana gelir. Eğitimin yalnızca girişimci tarafından gerçekleştirildiğini varsayarsak, durumun niteliğinde bir değişme olmaz. Yalnızca, üretken sermaye açısından bir değişiklik söz konusu olabilir. Aynı şekilde girişimcinin değişmeyen sermaye yatırımının sıfır (K=0) olduğu bir durumu varsayalım. Bu durumda girişimci, yatırdığı sermayeden, değişen sermayeden daha fazlasına, b+b.k (k, kar oranı) ulaşmayı arzular. Girişimcinin yatırdığı sermaye, tıpkı tüccar sermayesi gibi genel kar oranı oluşumuna, toplam sermayedeki yeriyle pro rata* bir belirleyici olarak girer. Girişimci, üretilen toplumsal artı-değerden pay alır. Ancak girişimcinin aldığı pay sermayenin karından da olabilir, işçinin ücretinden de. Çünkü her iki kesim de çocuklarını okutmak isteyebilir. İşçiler çocuklarının eğitim giderlerini karşılamak için sermaye ile bir savaşım içine girebilir, ücret artışı talebinde bulunabilir. Savaşımı işçilerin kazanması durumunda sermayenin kar oranı yine aynı şekilde küçülür. Maddi olmayan üretim alanına dahil edilebilecek sağlık sektöründe de, bazı farklılıklar olsa da, kullanılan sermaye ve ücretli-emeğin niteliği bakımından eğitimdekinin benzeri gerçekleşir. Sanayi sermayesi sağlık için kesilen primlerin oranını azaltmaya çalışırken, işçi de hastalanmamanın yollarını arar. Çünkü, sağlık harcamaları sermaye açısından yeniden üretim sürecinin üretken olmayan maliyetleri arasına girer. Bu durum, işçi söz konusu olduğunda da geçerli olabilir.

Maddi olmayan üretim alanında emek-gücünün sonuçları açısından bir değişiklik söz konusudur. Marx, hizmet veren emeğin sonuçlarını hizmeti satan ve satın alan açısından değerlendirir; değerlendirmesinde hizmeti satın alan kapitalist değildir. Marx şöyle der: “...eğitimin maliyeti, benim geçimimin giderleri gibi, benim emek-gücümü üretmenin gerektirdiği maliyetin içinde yeralır. Ama bu hizmetin o belli yararı, ekonomik ilişkide hiçbir şeyi değiştirmez; bu ilişki, benim parayı sermayeye dönüştürdüğüm bir ilişki değildir -ya da bu hizmeti veren kişinin, öğretmenin, beni kendi kapitalistine, patronuna dönüştürdüğü bir ilişki değildir. Sonuçta, [hizmet-ç] bu ilişkinin ekonomik karakterini de etkilemez -doktor beni iyileştirse de, öğretmen beni yetiştirmekte başarılı olsa da olmasa da, avukat davayı kazansa da kazanmasa da böyledir. Yapılan ödeme, o hizmetin icrası içindir; sonuç, bizzat doğası gereği, hizmeti verenlerce garanti edilemez.”[33] Kapitalistin devreye girerek hizmet veren emeği kiralaması ve kapitalist için sermaye üretmesi (kapitalistin yatırdığı sermaye oranında üretken sermayeden pay alması) durumunda hizmet veren emeğin bu tür sonuçları değişmez. Hizmet veren emek-gücünü, ister kapitalist olmayan bir alıcı, ister kapitalist kiralamış olsun, onun emek-gücü, bir emekten çok bir metaya benzer.[34]

***

Marx'ın nesnesinin konseptinde belirleyici öğe üretken-emektir. Sermayenin üretimi ve yeniden üretimi, üretken-emeğin artı-değer üretimi üzerine kurulmuştur. Artı-değer üretiminin olmadığı bir üretimde, kapitalist toplumsal formasyondan sözetmek mümkün değildir. Maddi olmayan üretim alanında kullanılan ücretli emeğin artı-değer ürettiğini iddia etmek, Marx'ın nesnesinin konseptine bağlı kalınarak yapılamaz. Maddi olmayan üretim alanındaki sermaye (değişen ve değişmeyen kısmı ile) kendini, sanayi sermayesinden aldığı artı-değer payı ile yeniden üretir; bu sermayenin (P-M'ya, M-P'ya dönüşümünde işlevlere sahip olan bu sermayenin) satın aldığı emek-gücünün yeniden üretimi, üretken-emeğin ürettiği artı-değerden aktarılan payla sağlanır. Bu nedenle maddi olmayan alandaki sermayenin satın aldığı emek-gücü, girişimci için üretkendir; çünkü sermaye üretir.

Marx'ta, artı-değer yaratan üretken-emekçi, işçi sınıfına denk düşer. Üretken-olmayan emekçilerin, genel adıyla "beyaz yakalılar”ın, sermaye üretim sürecindeki işlevi işçininkinden farklıdır. Her işçi emekçidir, ama her emekçi işçi değildir. "Beyaz yakalılar”ın yeniden üretim sürecinde yerine getirdiği, Marx'ın tüccar için söylediği gibi, "yararlı bir makine" işlevidir.

Son olarak şunu belirtmek gereklidir: "Beyaz yakalı" emekçileri işçi sınıfının dışında bırakmak, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkili birliği, yalnızca üretken-emekle sermaye arasında yaşanan bir çelişkiye indirmeyeceği gibi, sınıf savaşımını da yalnızca ikisi arasında yaşanan bir savaşıma indirgemez.**

 

 


* Erıc Hobsbawm, Sermaye Çağı 1848-1875, Çev.: Bahadır Sina Şener, Ankara 1998, Dost Kitabevi Yay., s. 228

 

[1] Karl Marx, Kapital C. I, Çev.: Alaattin Bilgi, Ankara 1997, Sol Yayınları, s. 727

[2] Tülin Öngen, Prometheus’un Sönmeyen Ateşi, İstanbul 1994, Alan Yayıncılık, s.159

[3] Stephen Edgel, Sınıf, Çev.: Didem Özyiğit, Dost Kitabevi Yay., s. 15

[4] Marx / Engels, Komünist Manifesto, Çev.: Gaybiköylü, 7. Baskı, Bilim ve Sosyalizm Yay., s. 51

[5] Laurence Harris, “Üretim Güçleri ve Üretim İlişkileri”, Çev.: Şahin Kahveci; Tom Bottomore (Der.), Marksist Düşünce Sözlüğü, İstanbul 1993, İletişim Yay., s. 584

[6] Gerald A. Cohen, Karl Marx’ın Tarih Teorisi, Çev.: Ahmet Fethi, İstanbul 1998, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, s. 51

[7] Tülin Öngen, a.g.e., s. 177

[8] Karl Marx, a.g.e., s. 47

[9]Meta, değişime giren bir ürün olduğundan, iki farklı yönün bileşimi olarak görünür: metanın tümüyle değişime girmesine olanak veren belli bir kişiye yararlılığı; ve değişimde başka metaların belirli miktarına hakim olma gücü. Klasik ekonomi politikte, metanın bu birinci yönüne kullanım değeri ikincisine de değişim değeri adı verilmiştir.” (Duncan Foley, “Kullanım Değeri”, Çev.: Ali Doğan; Marksist Düşünce Sözlüğü, a.g.e., s. 353) Marx nesnelerin yararlı bir şey olmamaları halinde, hiçbir değere sahip olamayacağını; nesneler yararlı değilse, onlarda bulunan emeğin de yararsız olduğunu söyler. (Marx, Kapital, C. I, s. 53)

[10] Karl Marx, a.g.e., s.50

[11] Tülin Öngen, a.g.e., s.64

[12] “Artık değer sömürü’nün kapitalizmdeki özgül gerçekleşme biçimi, artığın kar biçimine büründüğü, sömürünün ise işçi sınıfının, ücret olarak aldığından daha fazlasına satılabilen bir net ürün üretmesinin sonucu olduğu kapitalist üretim tarzının differentia specifica’sıdır.” (Susan Himmelweit, “Artık Değer”, Çev.: Nail Satlıgan; Tom Bottomore, Marksist Düşünce Sözlüğü, a.g.e., s. 41)

[13] Braverman’dan aktaran Tülin Öngen, a.g.e., s. 181. Vurgular bana ait.

[14] Tülin Öngen, a.g.e., 176

[15] Aktaran: Stephen Edgell, a.g.e., s. 31

[16] Karl Marx, Artı-Değer Teorileri, I. Kitap, Çev.:Yurdakul Fincancı, Ankara 1998, Sol Yay., s. 384-385

[17] Bu konuda bakınız: A.g.e., s. 385-386

[18] Louis Althusser, Kapital’i Okumak, Çev.: Celal A. Kanat, İstanbul 1995, Belge Yayınları, s. 203

[19] Anwar Shaikh, “Yoksullaştırma”, Çev.: Barış Aybay; Marxist Düşünce Sözlüğü, a.g.e., s. 613

[20] Louis Althusser, a.g.e., s. 242

[21] Marx, Artı-Değer Teorileri, s. 376

[22] A.g.e., s. 376

[23] A.g.e., s. 383

[24] A.g.e., s. 381

[25] A.g.e., s.384

[26] Karl Marx, Kapital, Cilt 2, Çev.: Alaattin Bilgi, Ankara 1997, Sol Yayınları, s. 121

[27] A.g.e., s. 122

[28] A.g.e., s. 122

[29] Karl Marx, Kapital, Cilt 3, Çev.: Alaattin Bilgi, Ankara 1997, Sol Yayınları, s. 259

[30] A.g.e., s. 263

[31] A.g.e., s. 264

[32] A.g.e., s. 264

* Orantılı olarak, herkese düşen pay oranında

[33] Karl Marx, Artı-Değer Teorileri, s. 379

[34] “Eğer emeğe bir metadır denirse, bu, önce değişim amacıyla üretilen ve sonra o sırada pazarda bulunan diğer metalarla uygun oranlarda değişilmek üzere pazara getirilen bir metaya benzemez; emek, pazara getirildiği anda yaratılmış olur; daha doğrusu, emek, yaratılmadan önce pazara getirilir.” (Observation on Certain Verbal Disputes’dan aktaran: Karl Marx, Kapital, I. Cilt, a.g.e,, 2. Dipnot, s. 509)

** Burada, birincisi, "beyaz yakalılara", örneğin "yeni orta sınıflar" ya da "yeni küçük burjuvazi" türünden bir ad vermekten yazının bütünlüğü açısından kaçınılmıştır. İkincisi, "beyaz yakalılar" için “emekçi” ifadesinin kullanılmasında yalnızca ücret-gelirine bağımlılık kriter alınmıştır. Üçüncüsü, Wood'un, Poulantzas'ın üretken emek üzerinden yaptığı sınıf tanımlamasına dair eleştirilerini bu yazı dolaylı olarak üzerine almakta ve bu eleştirileri önemsemektedir. Wood'un eleştirilerine üretilecek cevaplar bu yazının devamı olacaktır.

Okunma 34343 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.