Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Öcalan mı? Görmedim, Duymadım

Yazan

Nihat Savur

Kürt sorunu, Türkiye solunu değerlendirmede turnusol kağıdıdır. Tek başına yetersiz, ancak dahil olmadığı tüm tasnifleri gereksizleştirecek bir başlıktır. Bu, politik bir önerme. Yepyeni bir şey söylemiyorum, ancak 1999’un Mart ayında, turnusol kağıdımız işlevselliğinin doruğundadır.

İşlevsellik mi? Ne açıdan derseniz; politik tutumları meşrulaştırmaya yönelik teorilerle, laf cambazlıklarıyla minder dışına kaçıp Kürt mücadelesine sözümona perspektif dayatanları kulaklarından tutup mindere çekmede son derece işlevseldir.

Süreç

Eylül 1998 ile başlatılabilir. İki Kürt lider Barzani ve Talabani, Washington’da, 17 Eylül’de ABD gözetiminde bir anlaşmaya imza attılar. Irak’ın federatif tarzda yeniden yapılanmasını, K. Irak için yerel bir hükümeti, Türkiye ve İngiltere’nin sürece dolaysız katılımını ve bir de PKK’nin tasfiyesini esas alan bir metindi. Aynen aktarıyorum: ”Ankara toplantısında, Irak sınırlarının daha sıkı korunması suretiyle terörizmin engellenmesi için alınan ortak kararımız değerlendirilecektir”, “Her iki parti de, Yüksek Koordinasyon Komitesi ile çalışarak, Irak Kürdistanının Kürdistan İşçi Partisi (PKK) tarafından serbestçe kullanılmasına engel olacaktır”[1]. Kürt liderler, protokolde belirlendiği üzere, dönüşte Ankara’ya da uğradılar. Neler görüşüldü, bilinmez. Ancak ABD patentli plan, herkesin verdiği birer parça tavizle uygulamaya kondu. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik uyguladığı “escalation” (gerginliği tırmandırma) politikası, Med-Tv’nin korsan sinyalle karartılması ve Öcalan’a suikast girişimiyle Ekim ayında hızlanan gelişmeler, Roma süreci ve Öcalan’ın Nairobi’den Türkiye’ye getirilmesi ile doruk noktasına ulaştı. Operasyonun, ABD’nin çok kapsamlı bir Ortadoğu-Balkanlar hamlesinin parçası olduğu şimdi olabildiğince net gözükmektedir.

Türkiye, “kukla Kürdistan”a razı olmuştur. Türk subayları şimdi “Kürdistan Ordusu”nu eğitiyorlar. Barzani mandacıdır. ABD ise rıza gösterme durumunda kalmamıştır, şimdilik planı tıkır tıkır işliyor. Perinçek (‘bile mi’ desek), bugün Ecevit’e şunları yazabiliyor: “…, bir dost olarak acı olanı söyleyeyim: Abdullah Öcalan’ı CIA’dan teslim alma karşılığında, ABD’nin Yugoslavya ve Kuzey Irak politikalarına uyum gösterme sözünü verdiğiniz düşünülecek ve tartışılacaktır.“[2]

Evet, bu söz verilmiş olmalı ve Kürt mücadelesi hedeftedir.

Anlayan Oldu mu?

Türk solu, en azından büyük bir kısmı, süreci algılayamadı. “Emperyalizm”, Türk solu için büyük bir teorik toz-duman bulutunun tam ortasında duruyor. Doğal olarak anti-emperyalistlik de... Basit sorular sorulmadı, ancak ezber hafızası zorlanıp kolay cevaplar arandı. Özellikle, legal çevreler, başka kaygıların da etkisiyle utanç verici tutumlar aldılar.

Saldıran kimdir? Direnen kimdir? Bu iki basit soruya dürüstçe cevap vermeyen ve ona göre saf tutmayanlar, anti-emperyalistlik sınavından kaldılar. Bir; İşçi Partisini hariç tutuyorum, anti-emperyalizme dair kendisi açısından berrak bir perspektifi var, ve bu perspektif kendisini ulusal hareketin karşısına yerleştiriyor. Öte yakadadır ama tutarlıdır. Eli ayağı birbirine dolaşmıyor. Bir de devrimcileri… Süreci doğru yorumlayamayanlar dahi geleneksel devrimci reflekslerini sergilediler, gene yüzakı oldular. Burada yalnızca, sınıfta kalanların pratiğini ve ona geçirilen “teorik” kılıfları tartışmak istiyorum.

Reformizm Teori Yapıyor

Sosyalist Politika

Özgürlük ve Dayanışma Partisi, kendiliğindenliği içerisinde teorik-politikanın dünyasına uzaktır. ÖDP’de siyaset, eski devrimcilerin gündelik politik refleksleriyle, ve daha çok liberal sola ve/veya sosyalizmciliğe yatkın aydın gruplarının ideolojik -ve politik alana tercümesi nihayetinde demokrat gündelikçiliğinden çok farklı sonuç üretmeyen- tavır alışlarının bir bileşkesidir, ve bir de MGK baskısının bileşke vektörde yarattığı sapma vardır. İşte bu yüzden, darbelerden musdarip eski devrimciler, en az Emeğin Partisi (EMEP) mensupları kadar –ve aynen onlar gibi- Türkiye’de orduya muhalefet edilmeden devrimcilik yapılamayacağını bilmekte ve V-Özgürlük’e “12 Eylül, 12 Mart, 28 Şubat, Karanlığı yırtacağız” başlığı atmaktalar. Gene aynı kesim, benzer bir gündelik refleksle “Bombalar kimi vuruyor?” diyebiliyor. İçinde bulundukları aranış darbesiz, İslamcısız, yurtsever “bombacı”sız, huzurlu bir toplum aranışıdır. Ve reformistliği son derece nesneldir. Kendiliğindenliği bozan, teoriye yatkın sosyalizmci kesimdir ve Kürt sorunu, savundukları teorik “öz”ün er ya da geç tecelli edeceği alanlardan biridir:

“Kürt sorunu bir kez daha doğrudan sosyalizmin ve sosyalist hareketin üzerine yıkılacaktır. Bu istenilir bir durum olarak değerlendirilmelidir. Gerisi, sosyalist hareket ile Kürt hareketinin ‘doğal seyri’ne yani sola uç verecek seleksiyonu yaşamalarına bağlı bir süreçte belirlenecektir.”[3]

Kürt Solu Tartışıyor isimli bir kitabın yayınlanmasının da gösterdiği gibi, PKK dışında diri sosyalist unsurlar Kürt hareketinin ana gövdesinden farklı aranışlara, gerek Marksizm gerek açık parti bağlamında yönelmiş durumdalar.”[4]

“Kürt hareketine aşırı angajmana giren bazı Türkiye sosyalistlerinin angajman düzeylerini değiştirmeleri, örneğin TKP/K’dan kopan bir grubun ÖDP’ye gelmiş olması, Yalçın Küçük’ün belli bir orijinalite taşıyan angajmanından uzaklaşıyor olması (ve tabii Kürt hareketini de MGK’ya yönlendiriyor olması), DHP ve TDP deneyimlerinin özel bir sonuç vermemesi, HADEP içinde Türklerin eskisine göre daha az itibarlı olması vb. gelişmeler, Türkiye sosyalistlerini daha bağımsız ve sorumlu düşünmeye yönlendirebilecektir.”[5]

Söylenenlerin ana fikri şudur: “Bir şekilde” göbeğini kendi kesmiş Kürt devrimciliği[6], ulusal sınırlılığının elverdiği ölçüde gelişmiş ve sonunda tıkanmıştır. Olacağı budur, çoktan bellidir zaten. Eğer Türkiye solunun devrimci kesimleri, “Politik etki yaratma ve güç olmayı kuramsal-politik bütünlükten fazla önemsemek”[7] yerine, Sosyalist Politikacılara, “Nedir bu işin oluru?” diye sorsalardı, sonradan pişman olacakları angajmanlara girmez, “sosyalizm”i beklerlerdi.

Bir adım sonrası mı? Sosyalist Politika bu soruya da cevap vermektedir: “Öz” tecelli edecek, şimdiye kadar bağımsız düşünememiş Türkiyeli sosyalistlerden tutalım, ana gövde PKK’ye, oradan PKK dışındaki diri Kürt sosyalistlerine –onlar her kimse- kadar geniş bir kesim sosyalizmciliğe yelken açacaktır. “Gerçek” sosyalistler için sabrın sonu selamet…

Sosyalist İktidar Partisi

Kürt sorununa yukarıdaki yaklaşımı; bağımsız örgütlülüğü ile ayrıksı duran, ancak ideolojisiyle Çulhaoğlu ekibinin komşuluğunda yeralan SİP’te daha açık gözlemlemek mümkündür. Öcalan’ın yakalandığı hafta ağızlarındaki baklayı çıkardılar, ve Sosyalist Politikadan örneklediğimiz yaklaşımı üç cümlede özetlediler:

“Ancak bataklığı kurutmak için gerekenin ne olduğu artık görülmelidir. Kürtler’in kurtuluşu sosyalizmdedir. Kurtuluşun yolu işçilerin birliğinden geçecektir.”[8]

Cezaevlerinde ölüm oruçlarının başladığı, yurtdışında onlarca elçiliğin yurtseverlerce basıldığı, Türkiye metropolleri ve “dört parça”nın eylemlerle sarsıldığı bir dönemde, altmıştan fazla insanın kendini yaktığı bir süreçte, yaşananlar üzerine tek satır haber yapmayıp, ağzını açınca da yalnızca ve yalnızca bu cümleyi kurabilmek, “çok özel” bir duyarsızlık gerektirir. Bu çok özel duyarsızlığın kaynağı önemli ölçüde MGK yönelimlerine çok özel bir duyarlılıksa da, teorik dayanakları vardır. Yazının konusunun dışına kısa bir süre için taşarak, dayanakları bir parça göstermeye çalışacağım.

Ulusal sorun tezleri mi?

“SİP, Kürt sorununu ulusal temelinin ötesinde Türkiye kapitalizminin eşitsiz gelişiminin bir ürünü olarak ortaya koyar. Bu açıdan Kürt sorununu ve ulusal baskıyı kapitalist sömürü ve zulmün bir biçimi olarak görür.”[9]

Sosyalist İktidar Partisinin ulusal sorun tezi yukarıda ifade edilmektedir. “Ulusal temelinin ötesinde” ibaresi demagojiktir; temelin ötesi olmaz, ötesine geçtin mi “o” temel kalmaz. Kürt sorununu kriz haline getiren, elbette ki k, ü, r, d, i, s, t, a, n harflerinin bu özgün bir aradalığı değildir. Kürtler ulusal bir kimlik kazanmada ve bunun üstyapı ögelerini oluşturmada gecikmiş, ancak son dönemeci almıştır. Gelinen noktada, Kürt sorunu, Türkiye kapitalizminin bir ürünü olarak ele alınmaya kalkışılırsa, ki SİP bunu yapmaktadır, sorun ulusal/siyasal değil coğrafi/ekonomik terimlerle ifade edilir. Yani, aynı akıl yürütmeyle; Türkiye kapitalizminin eşitsiz gelişimi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini vurmuş, burada yaşayanlar, yani Kürtler mağdur olmuştur.

Eğer hal böyleyse, Sosyalist İktidar Partisinin Kürt sorununa yaklaşımının, Ecevit’in “Güneydoğu sorunu ekonomik-sosyal gerilikten kaynaklanmaktadır” söyleminden farkı nedir? Farkı, SİP kendince, alıntıladığım ikinci cümlede ortaya koymaktadır: suçlu Türkiye kapitalizmidir. SİP kapitalizme düşmanken, Ecevit, tam da bu kapitalist düzenin bekası için uğraşmaktadır.

Böylelikle Kürt, SİP’e “Ne biçim söylem bu, yoksa sen Kemalist misin?” derse, cevap hazırdır: “Kemalizm bir burjuva ideolojisidir, biz ise burjuvaziyi sadece ideolojisiyle değil, bütünüyle karşımıza alıyoruz.” Türk devleti ise, Kürt sorununa “ulusal temelinin ötesinde” yaklaşımlara, SİP’in “ulusal sorun sözcüsü” Taner Kurt’un hayatta açıklama getirmek istemeyeceği sebeplerle dünden razıdır. SİP, Türk devletine de, Kürt hareketine de çaktırmadan, “sol-komünist” bir Kürt politikası yürütmeyi bu özgün teorisiyle başarmaktadır.

Eğer Kürt sorunu, Türkiye kapitalizminin bir yan ürünü ise, özgül varoluşu geçicidir, yanıltıcıdır. Kürtlerin ayrı örgütlenişi hatadır. Ulusal kurtuluşçuluk çıkmaz sokaktır. Gene başladığımız noktaya dönüyoruz; SİP ve Sosyalist Politika, konformizmin çok rafine bir yeniden üretiminde buluşmaktalar ve “öz”ün tecellisini beklemekteler. Bu ise, Kürt kitlelerinin “emekçi-kimlikleriyle”* sosyalizmciliğe akın edecekleri günleri beklemek şeklindedir. Her türlü gecikme, SİP’i sinirlendirmektedir. Emperyalist bir komplo düzenlenmiş, Ortadoğu’da karşıdevrimci bir saldırı başlatılmış, Kürtler tüm kurumlarıyla bir imha kıskacına alınmış, ne gam! Sosyalizmci yattığı sotadan homurdanmaktadır:

“Anti-faşist mücadele için toplumsal meşruiyet zemini yaratmak, en azından Öcalan’ın yakalanmasından bugüne kadar geçen süreçte pek mümkün olmadı. Türkiye’deki Kürtler’in gelişmeler karşısında siyasi olmaktan çok duygusal eylemlilikler gerçekleştirerek yangına körükle gitmeleri zaten hazırlıksız ve dağınık yakalanan Türkiye solunun işini daha da zorlaştırdı”.[10]

Toplumsal meşruiyet zemini yaratmak niye mümkün olmamıştır? Siyasi eylem nedir? Duygusal eylemden nasıl ayrılır? Halk kitlelerinin önderlerine sahip çıkmasının neresi apolitiktir? Faşizme, “yangına körükle gitme”den nasıl direnilir? Türkiye solunu 1998 sonbaharında hazırlıksız ve dağınık kılan nedir? Gizli bir komploya nasıl hazırlanılır?

Açıkçası, SİP’in Kürt sorununa dair yazdıklarının analitik bir incelemeye tabi tutulması hemen hemen imkansızdır. Soyut bir resme bakar gibi bakmak gerekir. Yazarları, laf salatası sunup, “yerseniz” demektedirler.

Anti-emperyalizm ve Avrupalılaşma

Abdullah Öcalan, yazının girişinde özetlemeye çalıştığım bir operasyon sonucu Suriye’yi terk etmek zorunda kalmıştır. Bu, zorundalıktandır, tartışılacak bir tarafı yoktur. Türkiye’ye teslim edilmesine kadar geçen süreçte ise, ABD emperyalizminin Ortadoğu operasyonunun, en azından güç yetirebileceği Kürt başlıklı kısmını boşa çıkarmaya çalışmıştır. Bunun için de, “Avrupa’ya çıkmakla devletleşeceğiz” sloganını ortaya atmıştır; “Avrupa, sorunun çözümünde rolünü oynasın” demiştir. Ve evet, doğaldır ki çelişkilere oynamıştır. Öcalan, Roma’da, Türk devletinin ve ABD’nin korkunç baskısı altında ve AB üyelerinden açık destek alamadan Öcalan’a sahip çıkan İtalyan hükümetinin gözetiminde “Kahrolsun Avrupa Birliği” mi diyecekti? Sosyalizmci gelenek, Türkiye solunda, tarihsel olarak ölüm-kalım kavgalarına uzaktır, anlamamaktadır. Bir defa, “anti-kapitalist olmadan anti-emperyalist olunmaz” deyip, tutarlı anti-emperyalizmi “teorik” tekeline almıştır. Şimdi ayağını bastığı sağlam(cı) zeminden buyurmaktadır:

“Sosyalist İktidar Partisi, Kürt sorununun emperyalist ülkeler tarafından bu coğrafyalardaki güçlerini arttırmak için bir koz olarak kullanılma girişimlerine karşı durmaktadır. Emekçi insanlarımızın emperyalist ülkelerden gelecek hiçbir çözüme EVET demesi mümkün değildir”[11]. Ve Kürt hareketini, “kazanılmış olan mevzilerin yaratacağı geçici

sarhoşluk hallerine dikkat etmesi, dostunu-düşmanını, sınıfını-safını ayırdetme konusundaki hassasiyetini sürdürmesi”[12] konusunda uyarmaktadır.

Ne kadar solcu, ne kadar tutarlı değil mi? Halbuki, bu süreçte, gene “kahrolsun emperyalizm” sloganıyla eyleme geçip bedel ödeyenler Kürtler olmuştur, SİP sözcüleri toplumsal meşruiyet kollarken…

Bereket, bu hareket, öteden beri siyasal olan faaliyeti içerisinde dost-düşman ayırdetmede ustalaşmıştır:

“... Uluslararası komploya karşı çıkmadan, ABD’ye ve onun temsil ettiği dünya gericiliğine tavır almadan anti-emperyalistlik taslamak boştur. Pratik politikada bir anlam ifade etmez. Dünya çapındaki böyle bir saflaşmada bu tavır, aslında bir mihenk taşıdır.”[13]

Bir adım sonrası?

İki paralel çizginin tutumlarına dair açtığım parantezleri kapamadan önce, Sosyalist Politika’dan başlıktaki soru cümlesini ödünç aldım. Soruyu legal sosyalizmciler için sorarsak, SİP’in seçim bildirgesinin ilgili kısmı iyi bir referanstır diyorum. Okunmasını öneriyorum.

Emeğin Partisi

Beterin beteri var…

Eğer öyleyse bu EMEP’tir.

Emeğin Partisinin yükselen şovenizm karşısındaki performansı Politikada Atılım gazetesi tarafından “Ölü taklidi” olarak değerlendirilmişti[14]. Bu değerlendirme tüm legal “sınıfçı”lar için geçerlidir. EMEP’in özgünlüğü ise, sabırlı Sosyalist Politika ve temkinli SİP’ten farklı olarak konuya sözümona teorik müdahelesidir. Özgürlük Dünyası’nın Şubat sayısında Kürt sorunu, sınıf analizi bağlamında ele alınma çabası içerisinde kelimenin tam anlamıyla başaşağı ediliyor. Sözü, fazla uzatmayıp, incelemenin yazarı Mehmet Erdal’a bırakmak istiyorum, ancak alıntıları kısa tutmak açısından aslına sadık kalarak özetlemeye çalışacağım:

  1. (1)Erdal, yazının içeriğinden bağımsız ve belki de kişisel bir tavırla, Bekaa Vadisindeki gerilla eğitiminden rahatsızlık duymaktadır.[15] Anlaşılan o ki, bir tür “dışsallık” sezinlemekte ve rahatsız olmaktadır. Alternatif Ihlara Vadisi midir? Psikolojik bir sorun olarak not düşüp geçiyorum.
  2. (2)PKK, “yol açacağı sonuçları kendisinin de kestiremediği”, amaçla aracın karıştığı ve ancak “köylülüğün desteğiyle varlığını sürdürebilen” bir mücadeleye girişmiş, ’90 sonrası yol ayrımına geldiğinde hareket, “iş, toprak ve özgürlük talebiyle birleşerek anti-emperyalist/demokratik içeriği güçlenen bir işçi köylü devrimine doğru” gelişemeyince, “reformcu burjuva politikasının kuyruğuna takılmıştır”.[16]
  3. (3)Bu neden böyle olmuştur? “Mücadeleyi besleyen sınıfsal dayanakları görmezlikten gelmek; silahlı hareketin, halkın mücadelesine bağlanma, halkın bizzat kendi eyleminin bir parçası olma yönünde gelişmesi olasılığını zayıflatarak, kaçınılmaz bir şekilde, onun bir grubun örgütlenme ve mücadelesi olarak daralmasına ve Kürt işçi ve emekçilerinin de bu hareketin sadece destekçileri olarak kalmasına yol (açmıştır).”[17]
  4. (4)Olanların tek sorumlusu, Erdal’a göre, PKK değildir. “Dalkavukluğu meslek edinenler”, ki bunlar Y. Küçük, E. Kürkçü vb.. oluyor, “Türkiye işçi ve emekçi hareketine karşı güvensizlik yaratmışlar”, Türkiye işçi hareketinin ‘86-87 hareketlenmesinin, ’89 bahar eylemliliklerinin Kürt hareketinin gelişmesine katkısını görmezlikten gelmişlerdir. Ya devrimci örgütler? “Marjinal grupların silahlı mücadeleye tapınma konusundaki saplantıları ve bu konuda içine düştükleri kör terör hayranlığı da bu dalkavukluğun başka bir biçimi olarak ortaya (çıkmıştır).”[18]
  5. (5)Dahası PKK, Kemalizmin “cılız bir ileri adım” olarak ve “Kürt halkının da ulusal gelişimini hızlandıran” rolünü farkedememiş, “Türkiye işçi ve emekçi hareketiyle birleşme olanaklarını görmezden gelmiş”tir.[19]
  6. (6)Bu kadar hatanın ve zaafın üstüne, “elbette ki Türk işçi ve emekçileri gerek PKK’nin izlediği çizgiyi, gerekse Kürt reformcu burjuvazisinin egemen sınıflarla girdiği ittifak ve pazarlıkları desteklemedi. Onların kapitalist burjuva hükümetlerden, en başta Kürt halkının onurunu zedeleyen, umut ve beklentiler içine girmesini desteklemedi”.[20]

Affedersiniz ama Mehmet bey, bu söylediklerinize kargalar bile güler. İşçi sınıfının, her “atfedilmiş” tutumunda derin bir sınıf güdüsü –veya keramet de denebilir- aramak, son yılların dünya ölçeğinde en belirginlik kazanmış ulusal bağımsızlık talebine, bu kitle ile hiçbir organik bağı bulunmayan bir legal sol partinin sloganlarını perspektif diye sunmak, fiili dayanışma içine girenlere dalkavuk etiketi yapıştırmak…

Türk emekçileri ile Kürt emekçilerinin mücadele birliğini sağlamak için ya Türk emekçilerinin şoven şartlanmaları kırılır, ya da Kürt emekçileri ulusal taleplerinden arındırılır. Erdal, eğer ikinci şıkkı önermiyorsa da, birinci olanaksız demektedir. Çünkü Türk işçilerinin mesafeli tavrı, PKK’nin burjuvazinin çözümlerine bağlanmasındanmış. Eğer Türk işçileri Kürt ulusal mücadelesini bu derece iyi tahlil ediyorsa, “Kürt halkının onuru” konusunda bu kadar hassassa, sorun yok. Müdahele edilecek bir nesnellik yok. Zaten (3)’deki görüşü benimseyen bir siyasi çizginin öncülük perspektifi olması mümkün değildir, o ancak destek olur.

Uzun Lafın Kısası

Sosyalizmci-işçici akımların eleştirisi, Teori ve Politika’nın sayfalarında ele alındı. Burada, Kürt sorunu özelinde gelinen aşamada, yalnızca hastalığın semptomlarını sergilemeye çalıştım.

Gene fazla deşmemekle beraber, ortak noktaları ortaya koymaya çalıştım: Sömürge tezini red, mücadelenin er ye da geç, –SİP ve EMEP açısından- kendi “programatik” hedeflerine ve daha da kötüsü “güncel” politikalarına muhtaç kalacağına duyulan kör inanç, Kemalizme pratik-politikada da ilericilik atfı, işçi sınıfının –veya sosyalizmin– nihai “gerçekleşmesinin” beklentisi*, Türk kitlelerinin şoven tutumları da dahil olmak üzere, yaşanan olumsuzlukların tüm faturasının Kürt hareketine kesilmesi. Lafta böyle.

Politikada ise derin, çok derin bir apolitizm ve eylemsizlik.

Eylemsizlik mi? Bunca laftan sonra mı? Doğrusunu “Onlar” bilmiyorlar mı? Türk ve Kürt işçilerinin birliğini sağlamayacaklar mı?

Kolay gelsin…

 



[1] Jalal Talabani-Patriotic Union of Kurdistan, Massoud Barzani- Kurdistan Democratic Party, Final Statement of the Leaders’ Meeting, Washington D.C., September 17, 1998

[2] Doğu Perinçek; “Ülkeyi ABD’nin İnsafına Teslim Ediyorsunuz”, Aydınlık Dergisi, Sayı: 611, s.3

[3] Sosyalist Politika,”Bir Adım Sonrası: Kürt Sorunu”, Sosyalist Politika, Sayı: 8, s. 26

[4] Sosyalist Politika, a.g.e., s. 24

[5] Sosyalist Politika, a.g.e., s. 24-25

[6] Kürtlerin bağımsız politik örgütlülüğü, sömürge tezini reddeden çevrelerce en iyisinden aşılması gereken bir sapma olarak görülebilir, bunun üzerinde az sonra duracağız

[7] Sosyalist Politika, a.g.e., s. 17

[8] “Çark Çekiç”, Sosyalist İktidar, Sayı:191, 26 Şubat 1999

[9] T. Kurt, “Ulusal Sorun Tezleri-I”, Gelenek Kitap Dizisi, Sayı: 52, s. 100

* “Emekçi kimliği vurgusu” gitgide SİP’in söyleminin alameti farikası haline gelmekte, duyanlarda, emekçi kimliğinin ancak SİP’e başvurarak çıkarttırılabilen bir kimlik çeşidi olduğu sanısı uyandırmaktadır.

[10] İlker T. Şahinoğlu, “Faşistlerin Durdurulabilir Yükselişi”, Sol Dergisi, Sayı: 13, s. 21

[11] Sosyalist İktidar Partisi, Seçim Bildirgesi, 1999, s. 7

[12] Sol, “Siyasallaşma` Süreci Başladı”, Sol Dergisi, Sayı: 13, s. 13

[13] Özgür Halk, “Tarihi Roma Yürüyüşü ve Ötesi”, Özgür Halk, Sayı: 97, s. 9

[14] “Şovenizm Karşısında EMEP Taktiği: Ölü Taklidi”, Politikada Atılım, Sayı: 5, 27 Şubat 1999, s. 9

[15] Mehmet Erdal, “Kürt Sorunu Türkiye İşçi ve Emekçi Hareketinin Sorunudur”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 94, s. 4,10

[16] A.g.e., s. 4, 5, 11

[17] A.g.e., s. 5

[18] A.g.e., s. 5, 7

[19] A.g.e., s. 10, 11

[20] A.g.e., s. 9

* Buradaki bekleyiş, Yahudilerin Mesih’i bekleyişlerine benzetilebilir. İnanç güçlüdür, beklenen olacaktır, inanmışın bu konuda yapabileceği tek şey bunu duyurmak olabilir.

Okunma 16455 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.